AYDINLANMA VE ONUR

19 Nis

Resim

CUMHURİYET, 19.04.2014

Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği’nce 2003 yılından bu yana (2007’den başlayarak da İzmir- Balçova Belediyesi ile birlikte) her yıl verilen Aydınlanma Onur ödülünü almak onuruna bu yıl ben layık görüldüm… 
Aydınlanma ve onur kavramları birbirine yakışıyor… 
Fakat önce aydınlanma ve umut ilişkisinden söz etmeliyim…

***

Aydınlanma, var oluş olgusunu akılla kavrama çabası demektir. 
Milyonlarca, belki milyarlarca yıllık insanlık tarihinde aydınlanma tarihinin süresi (eski Yunan aydınlanmasını başlangıç olarak alırsak) sadece birkaç bin yıldır… 
Buna karşılık, gerçek anlamıyla insan oluşumuz, aydınlanma süreciyle başlamıştır… 
Aydınlanmayı reddeden, var oluşu akıl dışı, akıl ötesi, akıl üstü güçlerle açıklamaya çalışan anlayışlar, insanlaşma sürecinin gerisinde kalmıştır… 
Böyle düşünmemekle birlikte aydınlanmadan umudu kesmiş olmak da bu süreci gerektiğince anlamamak, onun dışına düşmekle eşanlamlıdır… 
Oysa insan var olduğu sürece umut hep olacaktır… 
Bir tersinlemeyle, (çok bilinen bir özdeyişi tersine çevirerek) söyleyecek olursak: 
İnsandan, akıldan, aydınlanmadan umut kesilmez…

***

Sadece bulunduğumuz coğrafyada değil dünyanın bütününde 20. yüzyılın en büyük aydınlanma devrimlerinden birini, belki en büyüğünü gerçekleştirmiş bir ulusuz… 
Bizler, bu büyük devrimin mirasçıları, günümüzdeki temsilcileriyiz… 
Karşımızdaki güçler ise, uzak ve yakın tarihimizin gelmiş geçmiş en gerici unsurlarının günümüzdeki mirasçıları, son kalıntılarıdır… 
Tarihsel olarak bu savaşımın zaten en başından yenik olan, çağını çoktan tamamlamış bu gerici unsurların karşısında, üstelik yakın tarihin en büyük aydınlanma devrimlerinden birinin gerçekleştirilmiş olduğu bir ülkede umutsuz olmak ise her şeyden önce ayıptır…

***

Tam bu noktada, E. Bloch’un ünlü “militan iyimserlik” kavramından bir kez daha söz etmek gerekiyor… 
Sorun umutlu ya da umutsuz, iyimser ya da kötümser olmak değil, eylemli olmak ya da olmamaktır… 
Eylemsiz birinin umutlu ya da umutsuz olmasının toplumsal bakımdan önemi de anlamı da yoktur… 
Önemli olan eylemliliktir… 
Eylem içindeki insan ise, ne karamsar ne umutsuz olabilir? 
“Umut İlkesi”nin yazarı, çağdaşımız büyük Alman düşünürünün “militan iyimserlik”dediği de budur…

***

Buraya kadar söylediklerim, sözünü ettiğim ödül töreninde ödül plaketlerini aldıktan sonra söylediklerimin bir özetiydi… 
Aydınlanma ve onur ilişkisine gelince… 
İnsanın, insan olma onuruna kavuşması, birbirini izleyen aydınlanma süreçleriyledir… 
Gezegenimizde milyonlarca belki milyarlarca yıl önce oluşan insan türünün ayaklarını gerçek anlamıyla yere basması, gerçek anlamıyla göklere yükselerek evrenin keşfine çıkması, aydınlanmayla, yani akılladır… 
Bu nedenle de “Aydınlanma ve Onur” kavramları birbirine çok yakışıyor… 
Aydınlanma değerlerinden yoksun biri, insan olma onurunun bilincinde değil demektir… 
Aydınlanma düşmanlığı ise tarihin bütün dönemlerinde, insanlık onurunun düşmanı olmuştur…

***

Bu özdeş iki kavramı yan yana getirerek böyle bir ödül olgusunu gerçekleştiren ve bu yılın ödülü bana layık gören, dernek başkanı Prof. Dr. Kemal Kocabaş başta olmak üzere YKKED’nin bütün yönetici ve üyelerine, Balçova Belediyesi’nin değerli başkanıMehmet Ali Çalkaya kardeşime, törenin gerçekleştirilmesindeki büyük katkıları için şair kardeşim, arkadaşım Balçova Belediyesi Kültür Yöneticisi Tuğrul Keskin’e teşekkür ederim… 
Ödül törenine konuşmacı olarak katılan İnönü Vakfı Başkanı Özden TokerHanımefendi, CHP milletvekili sevgili Aylin Nazlıaka, değerli bilim insanı ve dostum Prof. Dr. Yakup Kepenek ve salon dolusu sevgili izleyiciler, bana layık görülen onuru değerli varlıklarıyla bir kat daha arttırdılar…

GABO’YA VEDA!

18 Nis

GABO’ya VEDA!

Resim

Gabriel José de la Conciliacion Garcia Marquez

(1927-2014)

Kaybedecek bir şeyi olmayanlardan korkmalısın. Çünkü onlar, kazanmak için her şeyi yaparlar.

G.G. Marquez

Latin Amerika çok değerli bir evladını uğurluyor! Dünyanın geri kalanına haksızlık olmasın! Onlar için de olağanüstü değerliydi Gabo! Hiç olmazsa onunla eşzamanlı yaşamış olmak, aynı havayı solumak, aynı sudan içmek bir ayrıcalıktı!

Uygarlıkla ya da daha doğru deyişle Avrupa’dan gelen fatihlerle tanıştığı andan başlayarak acıların, kanın ve gözyaşının vatanı olan Latin Amerika’nın bu olumsuz ortamda Gabo gibi değerler üretmesine de şaşırmamak gerekiyor.

Bir şey kesin ki; Marquez ışık saçtığı bu dünyadan göçerken gittiği yerde de aydınlık saçmayı sürdürecek! Gözü arkada gitmiyor bizlerin dünyasından! Bolivar’ın acılı anakarada dirilmiş olması, onunla kalmayıp Bolivarcı Latin Amerika ülküsü yolunda epeyce yol alınmış olması iç rahatlığının önde gelen kaynaklarıdır!

“Latin Amerika’nın Yalnızlığı”, etkili bir silkinişle utkuya dönüşüyor!

Ceyhun BALCI, 18.04.2014

Turhan ILGAZ’ın çevirisiyle Metis Yayınları’ndan 1983’te basılan “Marquez’le Konuşmalar” dan bir bölüm anısına saygı niyetine okunabilir!

http://www.yarinlar.net/latin-amerika/latin-amerika-nin-yalnizligi-gabriel-garcia-marquez.html

 

BİR DOĞUM, İKİ ÖLÜM!

16 Nis

BİR DOĞUM, İKİ ÖLÜM

17 NİSAN

 Resim

Aynı güne rastlayan iki olay Türk tarihinin özeti gibidir! 17 Nisan 1940’ta Köy Enstitüleri ışığı Türkiye’nin üzerine düştü! Kanla, canla ve türlü mücadeleyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti akla dayanmak zorundadır! Aydınlanmamış bir toplumun ne milletleşmesi ne de ayakta durması olanaksızdır. Bunu öngörenlerin bilinçli eylemidir Köy Enstitüsü projesi. Karanlığı yarmanın tek seçeneğidir. Böyle olduğu kesindi! Kökleşme, ayakları üzerinde durma ve bağımsızlığı perçinleme yolundaki Türkiye’nin önünü kesmenin adıydı o eşsiz ve benzersiz kurumları yok etmek!

 

“İş için, iş içinde eğitim!” kavramak demekti! “İşitirsem unuturum; görürsem anımsarım; yaparsam öğrenirim!” ilkesiydi temel rehber!

 

Kendi okulunu kendisi yapmış kaç millet vardır bu dünyada!

 

Tuğla fırsatçısı elini oğuştururken kendi tuğlasını yaparak ahlaksıza ders veren; kireci söndürürken onun kimyasını özümseten başka öğretme biçimi bilen var mı?

Resim

17 Nisan’da doğan, kısa sürede koşar adım giden bir varlığı çocuk yaşta katledenlere ne kadar öfkelensek azdır! Ama, hedefi doğru tutturdukları konusunda kuşkumuz olabilir mi?

 

Bugünün koyu ortaçağ karanlığını bu cinayette aramak gerekir!

 

Dr Ersin ARSLAN’sız iki yıl geçti! İnsana ve bir parçası olduğu topluma hizmetten başka eylemi olmayan genç bir doktoru aramızdan alanların Köy Enstitüleri’ni kapatanlar olduğunu söylesek haksız olur muyuz? Dedesinin aylığından yoksun kalacağı korkusuyla davranan bir zavallıyı bu duruma düşürenlerle enstitü cinayetini işleyenler aynı kişiler değil midir?

 

Doktorunu öldürenler, askerini ve ordusunu dağıtanlar, üretmek yerine aymaz tüketicilere dönüşenler ve kısacası aklı cehaletin buyruğu altına sokanlardır enstitülerin ve Dr Ersin Arslan’ın katilleri!

 

Dr Ersin ARSLAN’ın bireysel katili hak ettiği cezayı almış olsa da; kanının yerde kalmaması ortaçağdan çıkılmasıyla mümkün!

 

Ancak, yeniden doğuş, cinayetlerin ve ölümlerin önüne geçebilir!

 

Ceyhun BALCI, 17.04.2014

KANYON

13 Nis

ULUBEY’DEN BÜYÜK KANYON’A

 

Bir günlük Uşak ziyaretine Ulubey’i de eklemekle iyi etmişiz. Ev sahibimize kucak dolusu teşekkürler. Hem görkemli bir doğa harikasını görme fırsatı yarattıkları hem de böylelikle Türkiye’nin çok şaşırtıcı bir ülke olduğunu bir kez daha gösterdikleri için!

 

Uşak il merkezinin 25-30 kilometre uzağındaki Ulubey ilçesinin yanı başındaki aynı adla anılan kanyonların varlığından haberdar olmadığımız için biraz olsun suçluluk duymadık diyemeyiz.

Resim

Kanyon, ortasındaki çökeltide yer alan akarsuyun her iki yanındaki sarp yükselti olarak tanımlanabilen bir yüzey biçimi. İspanyolca canon sözcüğünden türemiş.

 

Büyük Kanyon adındaki sıfattan da anlaşılacağı gibi yeryüzünün en büyüğü. Dört yüz elli kilometreye varan uzunluğu karşıtsızlığını açıklamaya yetiyor.

 

Ulubey kanyonları da yabana atılacak gibi değil. Yetmiş yedi kilometrelik uzunluğuna vurgu yapan yerli kaynaklarca söz birliği edilmişçesine dünyanın ikinci büyüğü olduğu vurgulanıyor. Sanal ortamdaki yanlışlıkların şehir efsanesine dönüşmüşlüğüne hepimiz tanık olmuşuzdur. Belki de bu nedenle bu ikinciliğin düzeltilme gereksinimine giden yolu açık bırakmalıyız. Ulubey kanyonları için yabancı kaynak bir yana, Türkçe olanlar da aynı kalemden çıkmış gibi. Bilinmezliğin ve tanınmazlığın tipik belirtisi. Keşfedilmeyi bekleyen bu sıradışı mekan gezildikçe, tanındıkça ve sırları çözüldükçe hakında yazılanlar çığ gibi büyüyecektir. Kampçılar, yürüyüşçüler ve elbette serüvenseverler çok seveceklerdir buraları. Yeter ki haberdar olsunlar!

Resim

Her ne olursa olsun, Ulubey ilçemizdeki kanyonların varlığı heyecan vericiydi. Ihlara ya da Saklıkent’i duymuşluğu olanlarımız için Ulubey adı son derece yenidir. Tanıtılma gereksinimi içindeki bu doğa harikasının içinden geçen Dokuzsele çayının da bir çevre kirliliği sorunuyla baş başa olduğu bir başka önemli bilgi olarak çıktı karşıma. Kanyonun Ulubey ucunun yanı başındaki seyir terasından kanyonun büyüklüğü ve görkemiyle ilgili görüşe sahip olmak olanaksız. Kanyonun tabanına inmek, yürüyüş turları yapmak ve belki de balon gibi hava araçlarıyla havadan izlemek hoş seçenekler olarak düşünülebilir.

Resim

Bu seçenekleri nereden türettiğimle ilgilenenler için yazmış olayım. Bir kaç yıl önce Büyük Kanyon üzerinde pırpır uçakla dolaşma fırsatı bulmuş biri olarak diyebilirim ki; kanyon gibi bir yüzey biçiminin görkeminin farkına varmanın ancak bu yolla ya da daha iyisi kamp kurmakla, yürümekle ve kanyonun tabanına inmekle olası olduğunu eklemekte yarar görürüm.

 

Yeri gelmişken Büyük Kanyon’dan söz etmekte yarar var. Uzunluğu 446 kilometre olan Güneybatı Amerika’nın bu eşsiz doğa harikası ortalama 16 kilometre genişliğe ve 1.5 kilometre derinliğe sahip. Kolorado Irmağı tarafından yaklaşık 6 milyon yıl önce oluşturulmuş. Dünya Mirası da olan Büyük Kanyon yüzölçümü 4930 km2 olan milli park içinde yer alıyor. Başkan Teddy Roosvelt’in 1903’teki ziyareti sonrası koruma kapsamına alınan bölge 1908’de korunacak Ulusal Anıt statüsüne alınmış. Milli Park Arizona eyaleti sınırları içinde yer almakla birlikte Las Vegas tarafındaki güneyden erişim daha kolaydır.

Resim

Yürüyüş turları, çadır konaklamaları ve ırmaklarda rafting serüveni yaşamak için epeyce zaman ayırmak gereğine karşılık Las Vegas yakınındaki Hoover Barajı komşuluğunda yer alan Boulder City’den kalkan ve panoramik görüş olanağı veren pırpır uçak turu zaman kısıtlılığında tek seçeneğimdi.

 

Ceyhun BALCI, 13.04.2014

 

 

LAS VEGAS

Güneybatının Yapay Cenneti

Las Vegas ve benzerleri için bu türden tanımlamalara alışığızdır. Çölün ortasında bir cennet mi? Yoksa…

Doğrusunu isterseniz Las Vegas’ı var eden ve ayakta tutan kumar ve bağlantılı turizmdir.

“Bütün yollar Roma’ya çıkar!” sözünü Las Vegas’a uyarlamak gerekirse “Bütün yollar kumarhaneden geçer!” demek abartılı olmayacaktır. Öyle ki; kongre için bulunduğum bu kentte Venedik Oteli’nin kongre ve toplantı merkezine ulaşmam için kumarhaneden geçmem zorunluydu.

Ya da Las Vegas’a henüz adım atmışsınız! Uçaktan çıkacak bavulunuzu beklemektesiniz! Hele bir de kumar tutkunuysanız! Yanı başınızdaki kollu makinelerle şansınızı denemeye başlayabilirsiniz! Las Vegas’tan ayrılmak üzereyken uçağa binmenize dakikalar varken de aynı fırsat hep yanı başınızda! Cebinizdeki bozukluklardan kurtulmak için de iyi bir fırsat. Az da olsa Las Vegas’tan cüzdanınızı şişirerek ayrılmanız olasılığı yok değil. Çölün ortasındaki bu yapay cennetin varlık nedeninin ziyaretçilerini ilk andan başlayarak son ana dek gölge gibi izlemesi böyle bir şey olsa gerek. Tümüne turizm demek olanaklıysa da hiç bitmeyen bir yapılaşma ve buna dayalı ekonomiyi de göz ardı etmemek gerek!

Las Vegas, simgesi önde gelen yer altı varsıllığı gümüş ya da çöle özgü bir tür çalı olan Nevada eyaletinin giderek daralan ve Kalifornia ile Arizona arasına dil gibi sarkan güney köşesinde konumlanmış bir kent.

Nevada haritasına bakarken adına rastladığım ve aynı zamanda eyalet başkenti de olan Carson City belleğimde kimi anıların canlanmasına yol açmış oldu. Yaşıtlarımın çoğu anımsayacaktır! Vahşi Batı’yı anlatan ve Nevada Ranceri olarak yasa tanımazların korkulu rüyası olan Tommiks’in çizgi romanlarında Carson City’nin adı geçerdi. O yıllarda, günün birinde o öykülerin geçtiği topraklara ayak basacağımı elbette kestiremezdim.

Eklemekte yarar var! Rastlantı mıdır bilinmez ama, boşanmanın kolay olduğu Reno kenti ile kumardan arta kalan etkinlikler arasında yerini almış olan evlilik de Las Vegas için bir başka önemsiz özellik olarak sayılabilir.

Las Vegas’ta özgün bir törenle evlenip, işler kötüye gittiğinde hiç de uzakta olmayan Reno’da kolaylıkla boşanabilirsiniz. Nevada işi sağlama almış! Evlenmek için de boşanmak için de buraya gelmek zorunluluk olmuş gibi.

İkibuçuk milyonluk Nevada’nın yarım milyondan biraz fazlası Las Vegas’ı mesken tutmuş.

Özellikle gün batımı ile birlikte harekete geçen ışıltılı yaşam uluslararası havalimanından başlayarak kent merkezine uzanan “Strip” olarak da bilinen Las Vegas Bulvarı boyunca yoğunlaşmakta. Birkaç millik bu yol deyim yerindeyse Las Vegas’ın can damarı.

Tema otelleri adım başında dünyanın bir başka köşesine götürmeye hazır bekliyor ziyaretçilerini. Mısır piramitlerinden, Eyfel Kulesi’ne, Manhattan gökdelenlerinden, Roma İmparatorluğu’nun gizemli atmosferine, Define Adası’ndan, başı göğe eren Stratosfer Oteli’ne varıncaya kadar bir dizi çekici mekân kumar endüstrisinin sıradan yardım ve yataklık edicileri olarak boy gösteriyor.

Aklınızda yoksa bile yolunuzun kumarhaneye düşürülmesi için her şey düşünülmüş.Biricik kazanç yolunun bu olduğu anımsandığında haksız da sayılmazlar!

Las Vegas kent merkezinde Fremont Caddesi bir yana bırakıldığında özellikle geceleri yürümekten bile korkabilirsiniz. Birkaç yüz metrelik Fremont’da ise fazlaca kumarhane ve biraz da alışveriş olanağı dışında bir şey bulamazsınız. Denilebilir ki; kentin geri kalanında harcandığı kadar enerji bu kısacık caddede tüketiliyor.

Kumar tutkunuz yoksa ve böylesi pırıltılı gece yaşamı size göre değilse Las Vegas’a ayıracağınız birkaç gün bile fazla gelebilir!

Varlık nedeni yapaylığa dayandığı için Las Vegas özgün yanı neredeyse olmayan bir kent!

Neyse ki; yakın çevrede bu sıkıntınızı giderecek çekim merkezleri yok değildir.

Tek başına bir anlam taşımasa da Büyük Kanyon turu ile birleştirildiğinde görülmesi kaçınılmaz olan bir mekandır Hoover barajı.

1920’lerin sonlarında yapımına başlanan ve Kolorado ırmağı üzerine kurulan baraj yalnızca Nevada’nın değil komşu eyaletlerin de enerji ve su gereksinimini karşılamada önemli işleve sahip.

Las Vegas’tan, yıllar önce baraj yapımı nedeniyle çalışmaya gelenler için kurulmuş olan Boulder City o gün bugündür tüm alçakgönüllülüğüyle varlığını sürdürüyor.

Hemen her konudaki pazarlama ustalıklarını burada da görüp haklarını teslim ediyorsunuz Amerikalı’ların! Zamanında önemli bir girişim olsa bile artık sıradanlaşan bu baraj bile öylesine güzel pazarlanıp bir o kadar da güzel gezdiriliyor ki; bir an için olağandışı bir yerde olduğunuz duygusuna kapılıveriyorsunuz.

Turun bir parçası olarak baraj bölümünü tamamlar tamamlamaz oldukça heyecan verici bir aşamadadır artık sıra! Varlık nedeni baraj olan Boulder City’deki küçük havaalanına yönelme zamanı gelmiştir. Ne kadar alışık olursanız olun uçmaya, Büyük Kanyon turuna götürecek uçağı gördüğünüzde kaygıyla karışık heyecan duymamanız olanaksız. On kişilik çift motorlu uçağa binerken kalp atışlarımın hızlandığını saklamam gereksiz.

Oldukça pratik bir uçak! Diğer büyük havaalanlarındaki gibi sıra beklemek de yok! Dakikalar içinde havalanıp süzülmeye başlamanız sıradan bir iş!

Havalanır havalanmaz Hoover barajı ve Mead Gölü ayaklarınızın altında. Dev bir harita serilmiş de onun üzerinde tur atıyor gibisiniz.

Las Vegas ve çevresinde yapılabilecek en iyi şey olan Büyük Kanyon turu gerçekten keyif verici. Hiç bitmesini istemeyeceğiniz türden bir serüven. Ben buraya boşuna gelmedim dedirtecek türden bir iç rahatlığı gerekçesi.

Çift motorlu küçük uçağın değeri kanyon üzerine geldiğinizde daha iyi anlaşılıyor. Kanyonu havadan olabildiğince ayrıntısı ile izlemek ancak bu türden küçük uçaklarla olanaklı!

“Büyük Kanyon” yaklaşık 450 kilometre uzunluğu, ortalama 16 kilometre genişliği ve yine ortalama 1500 metre derinliği ile güneybatı Amerika’nın önemli bir doğa harikası. Kolorado ırmağı tarafından 6 milyon yıl kadar önce oluşturulmuş.

Zamanı bol olanlar için kanyona Las Vegas’tan karayolu ile de ulaştıran ve çadırda geceleme sunan çok daha serüvenci seçenekler de yok değil.

Günün sonunda dönüş yolunda görülmesi gereken bir dünya köşesini tanımış olmanın haklı gururuyla filmi geri sarıp pek çok kez izlemeye şimdiden başlıyorum yaşadıklarımı…

Ceyhun BALCI, Mart 2009

Fotolara erişim için : https://plus.google.com/photos/113712996036446725753/albums/5999235649531890321?banner=pwa

27 MAYIS DEVRİMİ VE HALK SAĞLIĞI

13 Nis

COŞKUN ÖZDEMİR/ 27 Mayıs Devrimi ve Halk Sağlığı

Resim

Ülkemizde pratisyen hekimliğin önemi ve değeri iyi anlaşılamamıştır. Hemen hiçbir tıp fakültesi mezunu pratisyen kalmak istemez, çünkü talibi ve itibarı yoktur, bir an önce uzman olmak ister.

Türkiye’de pratisyen doktorun, ilk basamak hekimliğinin, halk sağlığının, koruyucu hekimliğin önemini ve önceliğini kavramış, bunun için çeşitli alanlarda savaş veren bir büyük hekim var olmuştur: Prof Nusret Fişek. 27 Mayıs ihtilalini izleyen 60’lı yıllarda Sağlık Bakanlığı müsteşarı idi. “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleşmesi” adlı yasanın destek verdiği Sağlık Ocakları örgütlenmesine gönül vermişti Fişek Hoca.

Her 7000 kişi için bir sağlık ocağı açılacak, burada iyi yetişmiş doktorlar hizmet verecek, koruyucu hekimlik öncelik kazanacak, çocuk ve hamilelerin kontrolleri aşılar, sağlık ocağında ya da gerekiyorsa evlerinde yapılacak ve ciddi çevre sağlığı önlemleri ile bu hizmet bütünlük kazanacaktı. 1977 yılına kadar tüm ülke bu sağlık ocaklarıyla kapsanmış olacak ve ilk basamak hekimliği gerçekleşmiş olacaktı. Mao Che Tung’un çıplak ayaklı doktorlar (bare foot doctors) projesinden örnekler veren Nusret Fişek’i sağlık ocakları projesini heyecan içinde anlatırken dinlemiştim. Uğur Mumcu’nun deyimi ile bu kalpaksız Kuvayı Milliyeciyi saygı ile anıyorum.

Resim

Bugün sağlıkta neler oluyor?

Ama böyle bir sosyal bir programın başarısına bu yapıdaki bir ülkede izin veremezlerdi. Tıpkı 1961 Anayasası gibi o da bol geldi. Şimdi h?l? yer yer onun adını da taşıyan sağlık ocakları var… Ancak bu örgütlenme, ülkeyi kapsayacak şekilde gelişemedi, benimsenmedi. Bugün aile hekimliği var. Türkiye, sağlıklı kaliteli hizmet sağlayan bir örgütlenmeden yoksundur. Tıp fakültelerinin sayısı insan gücü planlaması yapılmadan arttırılıyor. Bunların ürünü nedir? Nasıl hekimler yetişiyor, bu sorgulanmıyor. Hastanelerde performans uygulaması harcamaları arttırıyor. Kaliteli hizmeti önlüyor. Tıp fakülteleri durmaksızın değişen, yenilenen kurallarla garip bir tam gün uygulaması ile en iyi elemanlarını kaybediyor. Öğretim üyeleri özel hastanelerde çalışacak, alınan ücretler fakültelere aktarılacak gibi anlaşılması güç bir sistem.

SGK ile anlaşma yapan hastanelerde katkı payı yüzde 30’dan yüzde 200’e çıkarılıyor. Yani artık hastalar cepten küçümsenemeyecek bir para ödeyecekler. Bir de evlere şenlik bir torba yasa var. Onun kapsamı içinde sokaktaki, parktaki hastaya müdahale eden yardım etmeye çalışan doktora 2 yıl hapis cezası var. Yüzlerce doktor ve sağlık elemanı özellikle Gezi olaylarındaki etik, insani davranışından ötürü yargılanıyor. Ülkemizdeki akıl almaz, vicdana sığmaz çok sayıdaki icraatdan biri.

Gözünüz aydın olsun sevgili meslektaşlar, vatandaşlar, hastalar! Yiyecek bulamayan, karnını doyuramayan, eve et meyva götüremeyen vatandaşa çeşitli diyetler, beslenme reçeteleri sunan meslektaşlarım! Gelin bu çıkmazlarla, bu yanlışlıklarla uğraşalım.

Bir dahaki yazımda bu çıkmazlar için somut örnekler sunacağım.

 

FUTBOL KARDEŞLİĞİ

13 Nis

Resim

 

Futbol Kardeşliği

Ceyhun Balcı

Futbol, Portekiz’de Salazar döneminin üç afyonundan birisi olarak da bilinir. Belki de bu nedenle futbola uzun yıllar önyargıyla yaklaşmış olabilirim. Avrupa’da ve ülkemizde tırmanan holiganizmin yanı sıra özellikle Avrupa’da her geçen gün sorun olmaya yüz tutan ırkçı yaklaşımlar hiç de haksız olmadığımı düşündüren gerçekler. Özellikle, futbolun bahis yoluyla kumarın bir unsuruna dönüştürülmüş olması da bir başka olumsuzluk oldu son yıllarda.

Bütün bunlara karşılık geçen yılki halk ayaklanmasından bu yana özellikle de futbol yandaşlığı üzerine yeni bir sayfa açmak kaçınılmaz oldu. Gezi direnişi sıcaklığının yaşandığı günlerde İzmir’de Karşıyaka ve Göztepe başta olmak üzere tüm yandaşların kol kola girdiğini, omuz omuza verdiğini gözlerimle görmemiş olsam inanmazdım. Çok uzak olmayan geçmişte değil sarmaş dolaş olmak yolda karşılaşsalar biri birlerini boğazlama noktasında olanlar ortak paydada buluşabilmiştir. Şaşırtan ama bir o kadar da sevindiren bir gelişmedir.

Pek çok taraftar grubunun dirençli, direngen ve dayanışmacı duruşu pek çoğumuzun takım yandaşlığını bir yana bırakmasına yetmiştir. Üç büyük kulübün yandaşlarının ortak paydada buluşabilmiş olması not edilmeye değer ve son derece olumlu bir gelişmedir.

Bu süreçte Fenerbahçe yandaşlarının ortaya koyduğu tutum da söz edilmeyi fazlasıyla hak etmektedir. Fenerbahçe’nin yakın geçmişte yargı düzleminde başından geçenlerin ve buna bağlı olarak kulüp yönetiminin de istekli ve kararlı tutumu sarı-lacivertli çıkışın biraz daha iz bırakıcı türden oluşunu ve süreklilik gösterişini açıklayabilir.

Sarı-lacivertli başkaldırının bir diğer önemli özelliği eylemliliği ülke ölçeğinde de yaygınlaştırabilme yeteneği göstermiş olmasıdır. Kadıköy’de ortaya konulan kitlesel eylem sel olup yatağından taşmış ve 23 Mart’ta Anıtkabir’e ulaşmıştır. Bu yanıyla Fenerbahçe yandaşlarının ortaya koyduğu eylemlilik Çarşı grubununkini de aşmış görünümdedir.

Gezi sürecinde kendisini gösteren ve lümpen takım yandaşlığını geçmişte bırakarak futbol kardeşliği üzerinden muhalefet örgüsü yaratan eylemliliğin saman alevi gibi sönüp gitmemiş olması sevindiricidir.

Bu arada Fethiyespor’u unutarak değerbilmezlik etmek istemem. Kendisi küçük eylemi ve etkisi büyük bu ilçe takımımız “Atatürk’te Birleşme!” yolunda dev bir ilk adım atarak katılmış oldu futbol kardeşliği imecesine.

Geçmişte, şiddet unsurlarının da yer bulduğu rekabetin günümüzde ortaklaşa bir karşı duruş ve dayanışma oluşturma eğilimi içinde olması çok değerli bir gelişmedir.

Fenerbahçelilerin 23 Mart’ta gerçekleştirdiği Anıtkabir ziyareti hemen her takımdan ve kesimden yandaşların katılımıyla öngörülerimizi doğrulayan bir gelişme olarak tarihteki yerini almıştır.

Yakın geçmişin ayrıştırıcı unsuru olan futbolun günümüzde birleştirici bir güce dönüşmüş olması sevindiricidir. Başta futbol olmak üzere tüm sporlarda yandaşların böl-yönetçi anlayışın nesneleri olmaktan çıkıp olumlu öznelere dönüşmüş olmaları övgüye değerdir. Böylelikle başta futbol olmak üzere sporun ve sportif yandaşlığın kendisini afyon olmaktan kurtarması umut verici bir gelişmedir.

Futbol kardeşliğinin hem topluma hem de bu toplumun önderi gibi görünenlere verdiği bir ders daha var!

Son Anıtkabir eylemiyle bir araya gelen yüz binler kısır muhalefet anlayışının nasıl aşılabileceği konusunda da bir işaret fişeği ateşlemiş oldular.

Geçmişin izlerini silip futbol kardeşliği sergilemeye başlayan yandaşların hepimize verdiği dersi özetlemek gerekirse Fenerbahçe’nin Anıt Kabir ziyareti nerede ve nasıl bir araya gelineceğini tüm açıklığı ile ortaya koymuştur diyebiliriz.

İnsanımızın bu dersi almış olduğu bir araya gelen her renkten, her takımdan unsurun varlığıyla kolaylıkla doğrulanabilir.

Yaşasın futbol kardeşliği!

 

TR 705 VE İŞGAL!

12 Nis

 

 

TR 705’TEN İŞGAL ÇAĞRISI!

Resim

Bir milletvekili düşünün! Bir kısım ne olduğu belirsiz insan topluluğuna işgal çağrısı yapıyor. Hem de kendi partisini!  Eskilerin “başımıza taş yağacak” dediği durum bu olsa gerek!

 

Bir insanın kod adı ile anılması ilginç bir durum. Haberalmacılar ya da ihbarcılar için kullanılan kod adının açığa çıkması ilgili kişinin insan içine çıkamayacak duruma gelmesiyle eşanlamlı bir gelişme! Yerel seçimler öncesindeki kaset savaşlarından edinilen deneyimle ülkemizde insan içine çıkamama ölçütleri artık değişmiştir. Ayakakbı kutusunu, kasasını ve hatta evini çalıntı parayla doldurmak ayıp sayılmıyorsa başka bir devlet adına kendi ülkesine karşı faaliyet göstermek nasıl kınanacak?

 

TR 705’in bilmeyenler, duymayanlar için Sezgin TANRIKULU olduğunu anımsatalım. Düşmankulu olmaya evrilmek de denilebilir bu akıl almaz davranışa! Değil kınama, ödül gerekçesidir bu tutum. İstanbul’un seçilme garantisi olan bir bölgesinden üst sıra aday gösterilip, paraşütle meclise indirilirsiniz.

 

İlkelerden kopup oy toplama adına her çiçekten bal almaya giriştiğinizde; ipin ucunu yakalamanız olanaksızlaşır. Seçimler öncesinde işi BDP’ye oy istemeye vardırmak bile olağan karşılanabilmişti.

 

TR 705 vekili olduğu partiyi işgale yeltenenleri özendiriyor. İşgalcileri buyur ederken, “dükkan sizin” sözleriyle düzeyini ve niyetini açıklıkla gözler önüne sermiş oluyor.

 

Yerel seçimin verdiği ders güçbirliği olmuştu. Cumhurbaşkanlığı ve onu izleyecek olan milletvekili seçimlerinde bu ders doğrultusunda davranma belirtileri TR 705’in işgal çağrısı ardında yatan temel itkidir. Milli eksende gerçekleştirilmesi kaçınılmaz birleşme bölücüleri, yobazları ve elbette her şeyi, kurumu AK’lama heveslilerini telaşa sürüklemiştir.

 

Olması gereken Milli Güçbirliği yerine sözde sol ve terör omuzdaşı BDP ile işbirliği çığlıkları atılmaktadır.

 

Türkiye önümüzdeki duyarlı dönemeçte yaşamsal bir sınav verecektir. Cumhuriyet, onu kuran partiyle karmaşadan çıkacak mıdır? Yoksa, yıkımı da kurana mı yaptıracaklardır? Başka deyişle, CHP sorunun mu yoksa çözümün mü parçası olacaktır?

 

Tarihsel görev, başta CHP’liler olmak üzere tüm vatanseverleri bekliyor. Yabancı istihbarat kurumlarının elemanı olmayı içine sindirebilmiş figüranların oyunu bozulmalı!

 

İşgale direnilmeli!

 

Ceyhun BALCI, 12.04.2014

 

tuğra

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 57 takipçiye katılın