GÖZDEN KAÇMASIN!

30 Ağu

OLUR MU BÖYLE ŞEYLER?
Bir eli kanlı katil üstelik hüküm giymişken ve kendisiyle ilgili tüm hukuk yolları tüketilmişken demir parmaklıklar ardında avukatlarıyla görüşebilir mi?
Gönülsüzce evet diyelim! Eterin beteri olduğunu bilerek!
Aynı eli kanlı katil “Söyleyin bakana 50 yasa çıkaracak!” diye tehditler savurabiliyorsa ya da ana muhalefet önderine “Söyleyin Kemal’e diyerek…” akıl öğretebiliyorsa avukatlarla görüşme solda sıfır kalır!
Bunların hepsi demokrasi gereği denilerek geçiştirilebilir! Kim bilir belki de öyledir! Bizlerin bildiklerini gözden geçirmesi bile gerekebilir!
Bir emekli komutan (Türker Ertürk) önceki yıllarda komutanlığını yaptığı Deniz Harp Okulu’nun bu yılki mezuniyet töreninden görevdeki komutan (Bülent Bostanoğlu) marifetiyle uzak tutulmaya çalışılır mı?

http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/117-tuerker-ertuerk/49914-turker-erturk-hayirli-olur-mu.html

Eli kanlı katilin (Abdullah Öcalan) yaptıklarıyla bir araya geldiğinde bu son örnek Türkiye’nin içine düşürüldüğü durumu fazlasıyla açıklar!
Bir değişmez kuralı anımsamak gerekişe!
Hiçbir despot/diktatör birilerinin yardımı (daha doğrusu işbirliği) olmadan hedefine varamaz! Silah arkadaşları kumpas kurbanı olmuşken; görevdeki üst düzey komutanların işbirlikçi ve kraldan çok kralcı tutumu bu 30 Ağustos’un önde gelen olayıdır! Aklı başında herkes üzerlerinde komutan üniforması taşıyan ama asla komutan olamamışları iyi tanımalıdır!
Bunlar tanınırsa ve yaptıkları kavranırsa başrollerdeki despotlara kızmanın yanı sıra yardımcı oyuncu konumundaki işbirlikçilere de odaklanılması söz konusu olabilir!
Ceyhun BALCI, 30.08.2014

30 AĞUSTOS’TA BİR KİTAP!

30 Ağu

BİR ASKERDEN…
Yanılıyor muyum bilemedim! Geçmişte 30 Ağustos, aynı zamanda Silahlı Kuvvetler Bayramı olarak da kutlanırdı. Harp okullarının mezuniyet günlerinin bu döneme rastlaması, silahlı kuvvetlerde rütbe yükselme ve atamaların bu bayramla çakışması rastlantı değildir. Adında değilse bile ruhunda silahlı kuvvetler vardır 30 Ağustos’un!
Son yıllarda vesayete son verme seferberliği silahlı kuvvetleri yaşamın her alanından silmeyi öncelikli hedef saydı. Tertiplerle başta özgürlükleri olmak üzere yaşamdaki tüm zevk ve haklarından yoksun bırakılan askerlerimizin adının 30 Ağustos’tan silinmiş olması diğerlerinin yanında pek de öncelikli bir sorun sayılmaz!
Demir parmaklıklar ardına konulan ordunun seçkin subayları orada da rahat durmadı! Şaka bir yana bu olumsuzluk onlardaki bir başka cevherin açığa çıkması ve ürünler yoluyla bizlerin dikkatine sunulması anlamına geldi. Bu bakımdan çok varsıl bir Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Şirinyer kitaplığı oluştuğu kolaylıkla söylenebilir.
30 Ağustos’ta o kitaplardan birisini okumak daha doğrusu incelemek fırsatı buldum. Günün anlam ve önemiyle örtüştü!
“Resimlerle Hasdal’da 3 Yıl”
Er Kemalettin YAKAR
Kaynak Yayınları, 2014
Kemalettin YAKAR aslında Deniz Binbaşı rütbesiyle ülkesine hizmet vermekteyken 2011 başında tutuklanan, hükmü önceden verilmiş cezaya çarptırılan subaylarımızdan birisi. Yargıç ve savcı görünümlü hayaletlerin işlevi kapalı kapılar ardında kararlaştırılmış cezaları ilgili kişilere okumakla görevlendirilmiş olmaktan ibaret. Dava dosyaları şöyle bir incelendiğinde bile söz konusu davaların hukuksal düzlemde görülmediği kolaylıkla anlaşılabilir!
Kemalettin Yakar, kumpas kurbanı diğer askerler gibi kalemine değil de fırçasına, pasteline ve karakalemine sarılmış. Bu bakımdan sıra dışı bir eser olduğuna vurgu yapılmalı! Kendisi mahpushaneye giderken geride bıraktığı komutanlarının en azından bir bölümü teslim olmayı; bir başka deyişle dışarıda tutuklu olmayı seçmiş!
İçerideki özgürlerden birisi olarak fırçasıyla, pasteliyle ve karakalemiyle kimi zaman kendisini özleyen sevdiklerini çizerken, kimi zaman da hasreti, dik duruşu, kararlılığı, Atatürk, Cumhuriyet ve vatan sevgisini yansıtmış yapıtlarına!
Emeğine, direncine, dik duruşuna sağlık demek düşüyor bizlere!
Ceyhun BALCI, 30.08.2014
hasdal

TÜRKİYE YALAN CUMHURİYETİ

30 Ağu

TÜRKİYE YALAN CUMHURİYETİ

Ataol BEHRAMOĞLU, 30 Ağustos 2014, Cumhuriyet

indir

Nüfusu 80 milyona yaklaşan ülkemizde yaklaşık 53 milyon seçmenden seçime katılan yaklaşık kırk milyonunun yarısından biraz fazlasının oylarıyla, başka bir hesaplamayla toplam nüfusun dörtte birinin oyuyla cumhurbaşkanı seçilen; bu demektir ki sanki ülke halkının büyük çoğunluğunun, neredeyse hepsinin oyuyla seçilmiş gibi “halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı” yalanıyla cilalanıp parlatılan kişi, bu satırları yazmakta olduğum sırada TBMM’de yalan yeminini yaparak koltuğuna tırmanacak.

Kaldı ki amaca ulaşmak için papaz kıyafetine bile girebileceğini söyleyen kişinin, “Atatürk ilke ve inkılapları”, “laik cumhuriyet”, “anayasa ve hukukun üstünlüğü”, “tarafsızlık” gibi kavram ve ilkelere bağlılık yemini ederken de rahatsızlık duymayacağını tahmin etmek güç değil. Çünkü yeminde yer alan bu kavram ve ilkelerin içlerinin çoktan boşaltılmış olduğunu, bir anlam ifade etmediklerini kendisi herkesten daha iyi bilmektedir…

***

Söz konusu kişinin başbakan atadığı özel kalem müdürünün 9 madde olarak açıklanan sözüm ona “manifesto”sunun da yalandan ibaret olacağı çok açık. Görelim:

Madde 1 – Son 12 yılda ulaştırmada, sağlıkta, eğitimde ve dış politikada büyük devrimlere imza atılmış. Yalan! Yapılanlar devrim değil rant ve talan ekonomisine altyapı hazırlıkları ve bu ekonominin gereğidir. Doğanın katledilmesi, tarihsel sit alanlarının yok edilmesi bunun içindir. Sağlık özel girişime teslim edilmiş, eğitim ise çökertilmiştir.

Madde 2 – Kültürel ve medeniyet restorasyonu. Eşit vatandaşlık hukuku. Kimsenin ötekileştirilmeyecek olması, vb… Yalan!.. Bu alanda yapılan ve yapılmakta olan her şey kültür ve uygarlık alanında eksik ve yanlışların giderilmesi değil, gerici anlayışın dayatılmasıdır.

Madde 3 – Çözüm süreci. Yalan! Çözüm değil çözülme süreci olduğu akıl ve sağduyusunu yitirmemiş herkesçe bilinip görülüyor.

Madde 4 – Özgürlüklere yeni ahlaki formasyon… Anadilinde eğitim, siyasi propaganda, başörtüsüne özgürlük vb… Yalan! Bunlar AKP döneminden öncelerde konuşulmuş, tartışılmış, önerilmiş şeyler. Anadilinde eğitim derken eski harfler, Arapça ve bütün eğitimin imam hatipleştirilmesi… Başörtüsü özgürlüğüymüş… Sizin amacınız özgürlük değil, ülkeyi görüntü olarak da Ortadoğulaştırmak… Kaldı ki aydın Ortadoğu kadını (örneğin Mısırlı, Suriyeli, Iraklı aydın kadın) giyim kuşamıyla da sizin anlayışınızdan fersah fersah ilerde. Müslüman Azerbaycan’ın caddelerinde tek bir türbanlı kız ya da kadın göremezsiniz. İnsan kendi ülkesi adına utanıyor.

Madde 5 – Yeni bir anayasaya gereksinim varmış! Yalan. Amacınız yurtseverlik anlamında bir ulusçuluğu, ülkenin ve ulusun bağımsızlık ve bütünlüğünü, demokrasinin kuvvetler ayrılığı ilkesini tümüyle ortadan kaldırmak.

Madde 6 – Paralelle mücadele! Yalan! Paraleli yaratan sizsiniz. Şimdi çıkarlar çatışıyor.

Madde 7 – Yolsuzlukla mücadele! İnsan yalan demeye bile utanıyor… Yolsuzluğun başının en tepeye tırmandığı ülkede, onun memuru yolsuzlukla mücadeleden söz edemez…

Madde 8 – Adalet ve yargı alanı! Eee, ne yapacaksınız? Hukuk erkinin tamamını en tepedekine bağlamak için elden geleni yapmaktan başka? Yani, yalanların en büyüğü.

Madde 9 – Ekonomik restorasyon! AKP iktidarları zamanında ekonomik sıçramalar yaşatılmış! Yalan! Ülke zenginlikleri satılıp savıldı, talan edildi. Ülke tarihinin en büyük cari açığı, en büyük sayıda işsizlik, can çekişen tarım, yerinde bile sayamayan sanayi…

Ve son bir ek olarak dış politika.. “Dış politikamız insani ve vicdani diplomasi”ye dayanıyormuş… “Zalimleri korkutan, mazlumları sevindiren bir dış politikamız” varmış… Boş laflar ve yalanlar!

Sen önce IŞİD’in elindeki (ölü mü, diri mi bilemediğimiz) tutsakların hesabını ver… Suriye hezimetinin hesabını ver ve öyle konuş… Yalan, yalan, yalan…

Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu ikilisinin cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığı paylaştığı Türkiye Cumhuriyeti’ne, bundan böyle Türkiye Yalan Cumhuriyeti demede hiçbir abartı ve yanlışlık yoktur.

CHP ÜZERİNE…

28 Ağu

YENİ CHP’YDİ, OLDU ŞİMDİ TAM, PARALEL (//) CHP!..

tolga_yarman_16_20091208_1681953655

Tolga Yarman, Prof. Dr.

CHP Kurultay Onur Üyesi

Başlık acı ama, hele “bilime”, “birikime” saygısı olan, katlanacak, mecburen…

Kısa tutmak için, yazıda paralele, // diyeceğim. Yani,
// CHP = Paralel CHP,

oluyor.

“Y-CHP” diye, bir rümuz çıktı piyasaya; her ne demekse, “Yeni CHP”, anlamında kullanılıyor… Oydu buydu, iyi niyetti, olumlu arayıştı, görülen o ki, son toplamda, Y-CHP, tam bir “// CHP”ye evrildi. Yani artık,
Y-CHP = // CHP.

“Paralel” lafı, “// Devlet”in Taşeron Müteahhidi, taşeronluğunu örtmek üzere “// Devlet” lafını ortaya attığı için, hoşuma gitmez… Ama oldu bir defa, laf yerleşti, ben de, herkes gibi, kullanıyorum!..

Burada, yeni deyim haliyle, “// CHP”, deyimi…

Göreceksiniz, bugün Y-CHP denilen, tam da işte, // CHP…

Önce Kısa Bir Öykü

Ergenekon Kararları, açıklarnır, açıklanmaz, Sevgili Prof. Kemal Alemadaroğlu, katiyen beklenmeyen bir biçimde, içeri alınıvermişti… Hoca, Şubat 2014 başıydı, ateşler içinde, Silivri Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı… Adlî makamdan, gerekli izni, sağlayarak, Sevgili Kardeşim Prof. Sıddık Yarman’la, Silivri’ye, Hastane’de, ziyaretine gittik. Hoca, üst katta, koridorun dibindeki bir odada, ağırlanmakta… Aman Allahım, odanın önünde bir müfreze hâki renk giysili, bir müfreze lâcivert renk giysili, görevli, bekliyor… Kapıda bizi, Kemal Hoca’nın Değerli Eşi Sevgili Duygu, o dumumda dahi, herzamanki güleryüzüyle, karşıladı. Dayanamadım:

- Acaip, iyi korunuyorsunuz, gözümüz arkada kalmayacak!, deyiverdim…

Gülüştük…

CHP Genel Başkan Yardımcısı Sevgili Umut Oran da ziyaretçisiydi, Kemal Hoca’nın…

17 Aralık 2013 sonrası, malum, çeşitli siyasî hareketlenmeler boy atmıştı… Kasetler havada uçuşuyor, “Facebook”ta, “YouTube”da, daldan dala konuyordu… Balyoz’u, Ergenekon’u, Allah’ın hemen her günü, neredeyse, 24 saat, “Asrın davası” diye takdim ederek, sanıkları, bu arada, muhalefet partilerini, yerden yere çalan, bilinen kanallar, radyolar, bu sefer, partili arkadaşlarımıza, ekranlarında, çiçek sunarak, avuçlara kolonyolar serperek, çikolatalar tutarak, boy boy, yer veriyordu.

İşte o evredeyiz…

Değerli Umut’a:

- Umutçum, bir CHP-Cemaat Koaliyonu mu, söz konusu, yoksa?, diye sordum.

Sevgili Umut, sorumu, Kemal Hoca’nın, tecessüs ve kaygı dolu bakışları arasında:

- Yok Hocam, öyle bir şey katiyen gündemde değil!, diye yanıtladı.

Şükür ki, Kemal Hoca, hem sağlığını kazanmıştı, hem çok moralliydi…

Anlatmak istediğim kısa öykü, bu, işte…

30 Mart 2014 Yerel Seçimler’de Dış Destekli Cemaat + CHP + MHP bir tarafta, Tayyip Erdoğan Öbür Tarafta

Yerel Seçimler’e gidiyordu, Türkiye…

Bir tarafta, dış destekli olduğu, ayan beyan ortada, “Cemaat”, buna ilaveten CHP + MHP, öbür tarafta, tek başına, Tayyip Erdoğan… Bu betimlememle, Tayyip Erdoğan’ı yücelttiğim sanılmasın. Şu da var ki, özelliklerini bihakkin teslim etmeliyiz… Konuyu, birazdan açacağım…

Yalnız, bilim adamı olarak, önce şunu berraklaştırayım isterim: “Cemaat”, gibi toptancı bir niteleme, hele yaftalandırma, akademik dilime yakışmaz…

Bir defa, samimî inananlara derinlemesine saygım vardır.

Ayrıca, çoğumuz gibi, her zerresine kadar inançlı ve millî bir ailenin çocuğu olarak büyümenin, onurunu ve kıvancını taşırım…

Demek ki, kimse, şu tarihî anıt yurdumuzun, göreneklerimizin, tarihiyse tarihi, göreneğiyse göreneği, bizden daha fazla sahibi olduğunu, iddia edemez.

Bunu, yeri gelir, avazım çıktığı kadar bağırırım… “Cemaatçi” geçinip, üstüne üstlük, yabancılarla kol kola, vicdanlarının sesiyle değil, hain talimatların balyozuyla, başta masum ordu mensupları, yüzlerce değerimize insafsızca yüklenip, onları zindanlarda çürümeye bırakanlara, özellikle…

Bütün bunlar varit olmakla beraber, “Cemaat”, “Cemaatçi”, deyimleri, ne denli yaygınlaşmış olurlarsa olsunlar, yine de (akademik bir açıdan), toptancı deyimlerdir… Giderek toptancı yaftalandırmalardır… Duyarlı bir tahlilde, uluorta kullanılmamalıdırlar…

“Cemaat” denilen toplulukta, öyle güzel insanlar vardır ki, acılar içinde tanık olduğumuz, aileler olarak yaşadığımız, cürümlerden tamamen habersizdirler. Haberleri olsa, bizim isyanımızdan farklı bir isyan sergilemezler… Ve onlar ezici çoğunlukturlar… Ama, neticede, birkaç sayfalık bir yazıda, uzun uzadıya, incelikleri tefrik (ayırt) ve tasvir (betimleme) olanağı yok…

Onun için, ayrıntıyı yeterince belirtememekten dolayı, bağışlanmayı dileyerek, “cemaat” sözcüğünü, yaygın kabul gören şekliyle kullanmaya, mecburen, devam edeceğim.

Yine de şunu önemle kaydedeyim: Bu sözcükle, bilhassa, dış bağlantılı cürüm işleyen, resmî sıfatlı olsun, olmasın, “güruhu” kasdediyorum… Kendilerini, bunlarla, öyle ya da böyle, aynı inanç aidiyetinde gören güzel insanlarımızı, hiç bir biçimde değil… Şurası da bir vakıa ki, birinciler tuttukları diresksiyonu nereye kırıyorlarsa, ikinciler çoğunlukla ve maateessüf oraya gittiler…

Zurnanın Zart Dediği Noktadayız, Ama Türkiye Sahipsiz Değildir!

30 Mart 2014 Yerel Seçimleri’ne dönüyorum:

CHP+MHP+Cemaat, Cumhurbaşkanı adaylarını belirledikten hemen sonra, “Zurnanın Zart Dediği Noktadayız, Ama Türkiye Sahipsiz Değildir!”, başlıklı ve medyada genişçe yankı uyandıran, 18 Haziran 2014 tarihli yazımda, dediklerim hatırlardadır. Buradan bir alıntıyı, EK 1’de, dikkatlere sunuyorum.

Cumhurbaşkanı Seçimi’nden iki ay kadar once, AKP ve BDP+HDP adayları henüz belli olmadan once yazdığım yazıda, genele dönük söylediklerimden oluşuyor, bu alıntı…

Cumhurbaşkanlığı Seçimi (10 Ağustos 2014) Sonrası

Ne oldu, seçimde:

Tayyip Erdoğan, tam da andığım yazıda işaret ettiğim şekliyle, Cemaat+CHP+MHP adayını, meydanlarda, çıtır çıtır yedi mi? Yedi.

Sandığa tıpış tıpış gitmesi yönünde, seçtiğinden talimat alan seçmen, sandığa tıpış tıpış gitti mi? Gitmedi.

Sandığa tıpış tıpış giden, hulus-i kalp ile oy verdi mi? Vermedi.

Hatta, oyu, hele birinci turda, zayi olmasın isteyen ve sandığa tıpış tıpış giden CHP seçmeni,
ama Selahattin Demirtaş’a “Bunun kıymetini bilin, orada, buradan kopmak istemeyen ne kadar çok duyarlı yurttaşımız varsa, burada da, oranın buradan kopmasını istemeyen bir o kadar duyarlı yurttaşımız var!” mesajını, dişini sıkıp, zarfa koyarak, oy verdi mi? Verdi.

Cumhurbaşkanlığı Seçimi, 30 Mart 2014, yerel seçimlerde olduğu gibi, tek başına Tayyip Erdoğan ve çatı adayını çıkaran, ABD güdümlü, muhalefet arasında geçti mi? Geçti.

Bu ikinci raundu da – hedef tahtasına koyduğunu öldür ama hakkını teslim et – Tayyip Erdoğan kazandı mı? Öyle kazandı, böyle kazandı, ama kazandı.

18 Haziran tarihli yazımda, seçimden iki ay once yazılmış yazımda (EK 1), dikkate gelen hemen tüm öngörülerim “doğru” çıktı mı? Çıktı.

“Perşembenin gelişi çarşambadan belli”, demiştim. Çarşambadan sonra persembe geldi mi? Geldi.

18 Haziran tarihki yazımda , Cumurbaşkanı Seçimi’ne yönelik olarak, neleri tam olarak, öngörememişim:

o BDP+HDP, başta sağduyuyla bir girişimde bulunmuş olmakla beraber, Türkiye’nin Doğusu ile Batısı’nı daha çok sarmayalayabilecek bir aday çıkartamadı. Onun için oyları %10 civarında kaldı.

o Böyle olunca, çatı aday, benim ilk beklediğimden bir parça daha fazla oy aldı.

o Ama Tayyip Erdoğan da, öyle… Sonuçta, ayrıca 18 Haziran’daki tahminimle (EK 1), uyumlu olarak, toplam seçmenin, ancak %40’nın oyunu almış olarak, şimdilik, Cumurbaşkanı olmayı başardı…

“Şimdilik” diyorum, çünkü, andığım 18 Haziran tarihli “Zurnanın Zart Dediği Noktadayız, Ama Türkiye Sahipsiz Değildir!”, başlıklı yazıda, Tayyip Erdoğan’a dönük olarak dediklerim, ayrıca, anımsanabilecektir:

Tayyip Kardeşim: Bugüne kadar hiç karşılaşmamış olsak da, tarafıma duyduğun saygıyı, “selamından”, biliyor olup, bana kulak vereceğine inanıyorum; bu çerçevede, sana bir hoca nasihati eyleyeceğim… Biliyorum, durumun çok yönlü, çok kritik. Aday olursan, evet seçilebilirsin. Şu ki, seni en çok düşündüren, yukarıya gitsen mi, kendini daha çok düzlüğe taşıyabilirsin, Başbakan kalsan mı? Aklından geçen şu olmalı: Yukarı gitsen, önümüzde ne olacağı pek belli değil, indirilip, evet, Yüce Divan’a sevkedilebilirsin. Başkanlık Sistemi tesis olunmadı. Her ne kadar yetkilerinle Hukumet’e, Başkan gibi davranmaya kalkışabilecek olsan da, Başbakan, biliyorsun, Basbakan’dır ve seni her an icradan uzak tutabilir. Yukarıdan, yani, sonunda (keşke yanılsam), indirileceksindir. Onun için, Başbakan kalıp, mücadelene devam etmen, hakkında, şimdilik en hayırlısı!.. Bu durumda, gel, düzgün, helal süt emmiş, her zerresine kadar bu toprakların çocuğu, aynı zamanda Dünya aydını, bir aday belirleminin öncülüğünü yap! Çok var, öyle has insan, bu topraklarda… O zaten ilk turda, “cup” diye Köşk’e çıkar… Allah yardımcın olsun!..

Böyle demiştim.

Tayyip Erdoğan, ABD destekli Cemaat+CHP+MHP’ye karşı, oyunu kurallarına göre, elhak, kendine göre gerektiği gibi oynayıp, Cumhurbaşkanı evet, seçilmeyi başardı, ama şimdi her şey bir tarafa, bence bugün her zamankinden daha fazla diken üstünde, olmalı…

Bir defa, seçim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AIHM) kadar taşınmış itirazlar uzantısında, iptal edilebilir. Böyle olursa, Tayyip Erdoğan seçimi tekrar, asla kazanamaz. Yüce Divan’a gider…

2015 Seçimleri O’nun için başka bir kader dönemeci olur… Keşke yanılsam, indirilip, bu sefer, yine, Yüce Divan’a gider…

Bütün bunlar ne kadar varitse, Tayyip Erdoğan’ın bugünkü siyasî başarısı, odur budur, ancak, hal-i hazır itibariyle, eğer “Hatice’ye değil, neticeye bakılacaksa”, bir o kadar kabul edilmelidir.

Kendisine çizdirtilmiş ve cürümlerine alet edilmiş paralel (//) Devlet’i, CHP+MHP’nin kucağına bırakmayı, bu arada, Pensilvanya vurgusunu gayet ustaca yapmakla, aslında uluslararası güçlere karşı mücadele vermekte olduğu algısını, seçmenin zihninde yerleştirmeyi, başarabilmiştir.

Çok kimse sanıyor ki, halk cahil, onun için, bilinçsizce oy veriyor…

Yok öyle bir şey!..

Kısaca, “seçmen”, Tayyip Erdoğan’a, öteki adaylara ve liderlere güvendiğinden çok daha fazla güvendi, bu böyle… Türkiye’nin bütünlüğünü, Tayyip Erdoğan’ın şahsına yöneltilecek faturaların beter hacmi saklı olarak işaret ediyorum, önüne sarılabileceği, başka aday konmayınca, demek ki, en önce O’nunla sağlayabileceğine, inandı. Sandığa gitmeyen seçmen ise, “Artık, bağrımıza tuğla basarak oy kullanmak istemiyoruz, ey muhalefet, önüme ne getirirsen, onu onaylamak zorunda olmayacağım!”, isyanını yükseltti.

Tayyip Erdoğan // Devlet’i Koynundan Çıkartıyor, ABD’nin, Bunu Tümüyle, CHP’nin Himayesi’ne Taşıma Hamlesini Tetiklemeyi Başarıyor.

Her hal-u karda, Tayyip Erdoğan // Devlet’in baş bir mimarı olmaktan, onun yasa dışı tasarruflarına karşı vakitlice müdahalede bulunmamaktan, bir gün muhakkak yargılanacak. Yani, // Devlet, O’na, o zaman, evet ve zorla tesis ettirtildi ve icraatini O’nun iradî rızası ve himayesinde olarak sürdürdü. Bu böyle!..

Ama O nihayette, // Devlet’i, CHP+MHP’nin kucağına, tüm cerahatiyle birlikte ve bilerek itti… Bitmedi, // Devlet’e karşı savaş açtı. Yazının bundan sonrasında, MHP’yi, MHP’lilere bırakıyorum,… Nedir ki, Tayyip Erdoğan’ın deyişiyle, Pensilvanya destekli // Devlet’i, evet, paralelin süngüleri kendine doğrultulur doğrultulmaz; koynundan, bir dakikada çıkartıp, ortaya bırakıverdi. Daha çarpıcı olanı, // Devlet’in, nihayette, emperyal odak tarafından CHP’nin himayesine taşınma hamlesini, tetiklemeyi başardı… Ve bu başarısını yol boyu bas bas bağırdı…

Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nden önce; // Devlet’in; şüphelisi, giderek sanığı olarak, pek çok görevli göz altına alındı, bunların birçoğu tutuklandı.

Şunu açıkça söylemek isterim:

Aile olarak bu yapıdan çok muzdarip olduk. Sevgili Kardeşim Havelsan Genel Müdürü, Faruk Yarman (sonuçta ortaya çıktığı şekliyle, sıfır hukukî sebeple), görevinden apar topar alınıp, iki yıldan fazla bir süre Silivri’de yattı… Başta çocuklarımız, aile, yüzlerce aile gibi, telef oldu… Yetmedi, telefonlarımız sürekli dinlendi… Habur Kapısı’na seyyar mahkemeler yollanırken, Hanemiz, kapıda nöbete memur kılınan görevliler tarafından sürekli tarassut altında bulunduruldu… Nereden biliyorum: Kapıda, nöbetteki aracın plakasını alıyorum, Kurum’da bize saygı duyanlar olmaz mı, sağ olsunlar, var, onlara soruyorum, “Evet Hocam diyorlar, plaka bizim arabalardan birinin plakasıymış”!.. Anlayacağınız, Habur Kapısı’na seyyar mahkeme yollayanlar, bize terorist muamelesi yapacak kadar, maşalaştılar, alçaklaştılar…

Olsun, yargılanmaları adil olmalıdır, bizim duçar edildiğimiz cenderelerde, asla değil… Hüküm mü giyecekler, o aşamaya kadar taht-ı muhakeme altına alınmış olanlar, masumdurlar… Alınacak olanlar da… Her akşam her akşam, malum yayın organlarına sızdırılan ifadelerle, sistemli olarak itibarsızlaştırılıyor, olmamalıdırlar. Aileleri’ne insaniyetle el uzatılmalıdır, “Geçmiş olsun!” dilekleri ulaştırılmalıdır… Hüküm giyseler, bu davranış yine ve bilhassa sergilenmelidir.

Adaletin her kime dönük olursa olsun, bihakkin yerine getirilmesinin yanında durma sorumluluğu, yalnız, artık bu aşamada göz altına alınanlar mıdır, tutuklananlar mıdır, bilemeyiz, ama daha önce de işaret ettim, devletin içinde bir yerlerde yuvalanmış olduğu kesin, delil imalat merkezlerinin cürümlerinden başlayarak, görevlerini kötüye kullanan, artık kimlerse onlar, emniyetçilere, giderek yargı mensuplarına ve önemlisi bunları azmettiren ve cürmü himaye eden, siyasilere kadar varan bir güruhtan, elbet bir gün hesap sorulacaktır.

Y-CHP = // CHP

Hesap sorma sorumluluğu en önce, Ana Muhalefet Partisi CHP’ndir.

Ama olanlar, adeta hesap sorma sorumluluğunu bize unutturmakta ve bu sayede söz konusu eşhas, hele bugünkü iktidarla kavgalı olmasına rağmen, genelinde, hala daha ferah bir soluk alabilmekte ise, o zaman biz, hazin ama, Y-CHP değil, tam bir // CHP olmuşuz demektir.

Bu sefer Tayyip Erdoğan, kullanılmadı, bizzat O çıkarttı, attı, // Devlet’i içinden ve önümüze koydu. CHP’ye ise, bu paralel yapıya, kol kanat germe görevi biçiliverdi.

Acı, ama böyle. Yani işte şu oldu:

Y-CHP = // CHP.
**

Bu noktada “inanç ve Cumhuriyet” hakkındaki görüşlerimi, yukarıda işaret ettiğim 18 Haziran 2014 tarihli yazımdan, Çatı adaya yönelttiğim şekliyle vurgulamak isterim (EK 2).

Burada dediğim özetle şudur ki:

Cumhuriyet’in İnançla bir Sorunu Yoktur, Yobazlıkla Vardır!..

Niye bunları hatırlatıyorum:

Çünkü paralel-maralel, kimse, bizimle görenek yarıştırmaya kalkmasın. Müstahakını bulur… Sorun şu ki, orada ya da burada, kim, inancı, emperyalin, hele bölgedeki çıkarlarının boyunduruğuna sürüklüyor.

Sorun, esas olarak, inancı emperyalin, kanlı eylemlerinin maiyeti kılmak değil, tam tersine inançla, emperyale karşı başkaldırabilmektir.

Y-CHP ya da İşte // CHP’yi Kim Yönetiyor, Allaşkına?

Bilgime ve CHP içindeki eylemsel birikimlerime rağmen, esasen Y-CHP çatısı altında ne olup bittiğini, deme ki, 2010’dan bu yana, anlamakta zorlanıyordum…

Herkesin kendi dürüst müktesebatıyla, muhterem olduğu hususu mahfuz olarak ifade ediyorum, aslında, saygıdeğer istisnalar ve önseçimle listelere girmiş olanlar dışında, milletvekili adaylarının nereden listelere geldiğini, inanın, katiyen kavrayamadık… Partide emeği olmayanlar bir tarafa, partinin tabelasının altından geçmemiş olanlar, hatta başka partilerin tabelaları altında çokça arz-ı endam etmiş olanlar listelere girerken, CHP örgütleri olup biteni seyre mecbur kılınmıştır.

Bunu görmemek için kör olmak gerekir…

Partiyi kim yönetiyor, hala tam anlayabilmiş değiliz.

Ama Y-CHP, // CHP ise, perde arkasındaki strategler, korkarım, artık iyice belli oluyor.

Parti örgütleri // CHP’yi kesinlikle benimsemez. Bir defa doku uyuşmazlığı ortada…

**

Bu noktada, 1993’te, Kurultay’ın yarışmak üzere seçtiği dört genel başkan adayından biri olarak, kürsüden yaptığım ve canlı olarak yayınlanan, konuşmamda, bana yol gösteren metinden (yirmi küsur yıl önce bugünleri, bunca berrak görebilmiş olmanın esenliğiyle), bir alıntı yapayım diliyorum (EK 3). Daha 1991’de, “Parti bölünmeye sürükleniyor!”, diyordum. Olayın “hizip” boyutundan çok daha derinlerde, “sosyopolitik kökler” taşıdığına dikkat çekiyordum. Söz konusu alıntıda (EK 3) yer alan, bilhassa şu birkaç satırın altını çizmeyi isterim:

Türkiye’deki “insan hareketlerini”, bir türlü, kavrayamıyorduk. Ülkemizin Doğusu’yla Batısı, Kuzeyi ile Güney Doğusu’nun “ilerici özlemleri” aynı doğrultuda olmakla birlikte; aynı bir çağda ama farklı farklı tarih evrelerinde, bulunuyordu.Acılarla yerlerinden yurtlarından sökülüp, özellikle “kıyı koridorundaki yerleşim birimlerine” vuran insan selleri, buradaki, “yarım yamalak sanayileşme” tarafından sarmalanmayınca; çoklukla “sokakta” kalıyor, bize çok özgü manzaralar sergiliyordu. Biteviye gelen göç dalgaları; insan sellerini, fabrikalara yerleştirmek şöyle dursun; kıyı kentlerimizin sokaklarına, meydanlarına, bırakıyordu. Böyle olunca da, “ilerici-yerleşik-dinamikler”le “ilerici-göçer-dinamikler”in tılsımlı kıvamından oluşması beklenen, “toplumun ilerici motoru”, alabora oluyordu.

Biliyor musunuz, bu süreç, bugün hala daha böyle çalışıyor ve korkarım, bilim dünyamız tarafından dahi hala ıskalanmaya devam ediyor.

5-6 Eylül 2014: Baskın Kurultay

Umarım yanlış anlaşılmıyorumdur. Derdim, kendimden bahsetmek, hele, bugün Genel Başkanlığa adaylığımı örgütlerimize düşündürtmek, katiyen değil… (Aday değilim!..)

Ancak, yamacımızda, bu sefer bir de “cemaat” olarak, sorunlar, işte görüyorsunuz, aynı…

Sevgili Deniz Baykal lütfen alınmasın… Bu günlerin birinci derecede siyasî sorumlusu O’dur.

O, kıyamet kadar yük kaldırırken, ama en bıçkın değerlerimizi ikbal hesaplarıyla tasfiye etmeye yeltenip, en olmayacak kişileri, evet-efendimci tavırlara fena halde yenik düşerek, en bedava turnikelerden Meclis’e taşırken, dar grupçuluğa sarılmış ve CHP’nin, ilçe kongrelerindeki blok liste uygulamalarıyla, yırtılmasından başlayarak, Türkiye’nin, Doğusu’ndan kovulmasının müsebbibi, olmuştur.

Haa şu da var: Başına gelenler geldikten sonra, o bedavacılar, arkalarını dönüp, O’ndan kaçarlarken, yönetim kademelerinde ikbal hesaplarıyla uzak tutmaya çalıştığı omuzdaşları, arkadaşlıkta kusura düşmemişer ve O’na ilk “Geçmiş olsun!”, diyenler, olmuşlardır.

Sevgili Kemal Kılıçdaroğlu, O da partideki emeğiyle değil, Baykal bedava turnikesinden gelmiştir, milletvekilliğine… Olsun… Hem Tuncelili olmaklığı, hem ülkedeki inanç barışını tesis etmeye çok yatkın bir yapıdan gelmekliği dolayısıyla, partiyi toplayabilmeye çok yakın bir genel başkan olmasına rağmen, söylemesi acı, ama, “lider” olamamıştır. Rüzgarlara, telkinlere, baskılara, püfür püfür, açık kalmıştır.

Tavır adamı hiç olamamıştır.

Parti yönetim kademeleri, işte nereden geldiği belli olmayan eşhasla dolmuştur. Partinin çizgisi, allak bullak olmuştur, kırıktır, döküktür, yoktur hatta…

Hayatında tek bir ilçe kongresi izlememiş çok yönetici vardır, partide… Sözüm ona, akademiyadan gelmiş ama, Türkiye’nin tek bir sorununa tek bir özgün reçete yazamamış, sözde siyasî düşünürler vardır, orada… Kimdir allaşkına bu kişiler… Nereden ve nasıl gelmişlerdir oralara? Birisi bir il başkanının avukatı olduğu için listeye girmektedir, birisi, kafadan, genel başkan yardımcısı olduğundan mâdâ, yanında, iki tıfıl arkadaşını getirip, el çabukluğu marifetle, milletvekili listesine dahil etmeyi becerebilmektedir.

Öyle ünvanlılar vardır ki, orada, hayatlarında bir tek defa, laboratuvara girmemiş kimyager gibidirler… Zannetmektedirler ki, örgütlerde ve Türkiye’de olanlar, tercüme kitaplarında yazılanlardır. Hayatında tek ameliyat yapmamış cerrah gibidirler, iğne yapmayı bilmeyen doktor gibidirler… Mahkeme’de, tek dosya takip etmemiş avukat gibidirler… Tek kapı açmamış çilingir gibidirler… 1950’lerde, Dolapdere’de, hiç tanımadıkları bozuk Amerikan Arabaları’nın altına, günün 18 saatinde, elde pense, tornavida, “ekmek parası” diye itilen, ama evlatçıklar, ne yapsınlar, bozuk arabayı daha da çok bozan tamirci yamağı, can çocuklardan beter kavrayış özürlü ve acınası durumdadırlar… Ama üfürüp durmaktadırlar… Ve acısı tek bir şey söylememektedirler… Dahası söyleyemediklerini bilmemektedirler… Ve güya ünvanlıdırlar…

**

Son olarak 5-6 Eylül 2014 Baskın Kurultayı’na geleyim.

Sevgili Muharrem İnce aday olmuş. Kılıçdaroğlu’na “diktatör”, demiş, onu demiş bunu demiş, ayıp etmiş, Ekmeleddin Ihsanoğlu’na ilk imzalardan birini, hele Grup Başkan Vekili olarak, o vermiş, ondan sonra da kalkmış genel başkanının vekili olduğu dönemdeki partisinin o dönemini eleştiriyor, CHP’ye de bir “uzun adam” gerekiyor, diyormuş, halt ediyormuş (aslında ne kendisi aman aman uzun, ne Kılıçdaroğlu, öyle kısa, olsun), hiç oralara girmeyeceğim. Bir şey dedi ki, akibeti belli oldu:

- Eski genel Başkan beni destekliyor!

Muharrem, ağzıyla kuş tutsa, zaten kıyı koridoruna sıkışmış partinin yerleşiklerinin adayı olmaya (tam da metni EK 3’deki, 1993’te yaptığım Kurultay Konuşması’nda dikkate getirdiğim çizgide), mahkumdur.

Sevgili Kemal Kılıçdaroğlu, artık kaçarı yok, bir çuval inciri maalesef heba etmiştir. Ama kavgada, Parti’deki Doğulular’ın, göçer dinamiklerin, bir de demek ki artık Dış Destekli Cemaatin, adayıdır.

Etrafındaki bir alay yönsüzü bir tarafa bırakıyorum, ama O’na, bir tek sözüm var:

- Bölgedeki petrol canavarlığına, her yıl bir milyon insanın kanıyla beslenen Savaş Makinası’na karşı, “Antiemperyalistim” demeyenden, ne CHP’li olur, ne Atatürkçü!.. O Atatürk’ün Partisi’ne, Genel Başkan hiç olmaz!.. Haa, Genel Başkan seçilebilir, ama Genel Başkan olamaz!..
**

“Cemaat etkenini” Kurultay açısından irdelemeye yer kalmadı.

Ancak şunu söyleyeyim:

Türkiye’deki laik – antilaik çatışması, sınıfsal kökten gelmez, yukarıda anlattığım gibi (ayrıca, EK 3’e bakınız), göçer dinamiklerle, yerleşik dinamiklerin kavgasından kaynaklanır. Öyle, “ebedî göçerlik”, “ebedî yerleşiklik”, diye bir süreç ayrıca, söz konusu değildir. Göçerler, yerleşikleştikçe, arkalarından gelen, yeni göçer dinamiklerle çekişir, itişirler…

Andığım kavga AKP’yi, az kaldıydı, göçertiyordu… Tayyip Erdoğan’ın lider vasıfları, bu arada konuya dönük olarak münhasıran yonttuğu söylem, buna şimdilik fırsat vermedi.

Merkezileşmiş ve merkezin nemasıyla palazlanmış AKP yerleşikleri, görev verdikleri cemaat unsurlarını, işte, kestirmeden söylüyorum, onuncu dereceden polis kadrolarıyla ve saire, idare ediyorlardı. Kavga (ortaya dökülen rezillikler bir yana), yine işaret ettiğim hinterland ve paylaşım kavgasıdır (ama, sınıfsal bir kavga değildir).

Tayyip Erdoğan, bir yandan, Anadolulu “horlanmış kitleyi” CHP ve MHP yerleşiklerine ve (açıkça kaşıdığı şekliyle) farklı inanç öbeklerine karşı yanında tutmayı başarırken, öbür yandan, bu çerçevede, dış güçlerin açık etkisine maruz kalmış, nema dağılımında, mütevazi gelirli kademelere yerleştirdiği göçer dinamikleri , maatessüf bunların işlediği cürümlerele birlikte, başta CHP olmak üzere, muhalefetin kucağına bırakıvermiştir.

Valla pes!..

Bizimkilere ise, kocaman bir sıfır.

Uzatmayayım, böyle giderse, ki gidecek gibi görünmektedir, Kılıçdaroğlu Genel Başkan olur, CHP, açtığı kanallarla, dış emperyal etmenlere karşı daha da, dirençsizleşir, Muharrem İnce ve arkadaşları tasfiye olur, 2015 Seçimi’nde ise, keşke yanılsam,

Y-CHP = // CHP,
bir felaket yaşar.

Bu, CHP’nin 1999’dan bu yana yaşadığı ikinci ve bu sefer tersten, Doğu’dan sille yiyerek değil, Batı’dan sille yiyerek, duçar olacağı, felaket olur. Hani, ne derseniz deyin, Y-CHP, // CHP, ya da (gerçi artık ondan eser yok, olsun, kestirmeden), CHP, biter…

Ne diyeyim:

- Herşeyde bir hayır vardır!..

EK 1

“Zurnanın Zart Dediği Noktadayız, Ama Türkiye Sahipsiz Değildir!”
Başlıklı Yazımdan (18 Haziran 2014) Alıntı

o Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, yol boyu çok vebali vardır. Paralel devletin de mimarı odur, Ergenekon’un Savcısı da… Ordu’ya kumpas, 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu uzantısında, yargının, maateessüf istenildiği gibi, şekillendirilmesiyle başlamıştır. O tarihte, Sandık’ta sağladığı başarı ne denli dikkate değer olsa da, sonuçta stratejik ketenpereye getirildiği, gün gibi ortadadır.

o Tayyip Erdoğan, nihayette, vebali ne kadar hacimli olursa olsun, her faninin haysiyetini ezdirmesinin bir sınırı olup, bir süredir, boyunduruktan kurtulma çırpınışları sergilemeye başlamıştır. Bu olgu, kendisinden, sergileyegeldiği (buna inanıyorum), cürümlerin hesabının sorulmayacağı anlamına gelmez.

o Vakıa şu ki, Tayyip Erdoğan’ı; yok BOP Eşbaşkanı idi, yok Esat’ti, Esed oldu, Suriye’ye icbar edildi, yok, Kurecik Üssü idi, koca İran’ı açıktan tehdit etme noktasına sıkıştırıldı, ne oldu, yaptıklarıyla kaldı, ama yine de, yetmedi, ABD, çoktan gözden çıkartmıştır.

o Tayyip Erdoğan, günahı boynuna, ama namusla konuşmak gerekir, sıradan bir lider hiç değildir, çok inançlıdır, çok dirençlidir. Ve elhak, son yerel seçimin (30 Mart 2014), bir galibi, bir de mağlubu vardır. Galip, tek başına, Tayyip Erdoğan’dır, mağlup ise (ülkemizde, yanına almayı başardığı, zaten yanında olagelmiş), muhalefet partilerimiz ve AKP gövdesinden kopan, esasen yanındaki Penisilvanya saçağı ile birlikte, koca ABD Yönetimi’dir.

o Yerel Seçim öncesi, Penisilvanya ve muhalefet partilerimizin koalisyon gerçeği, o kadar açıktır ki, Penisilvanya saçağına ait olduğu bilinen yayın organları, “zınk” diye bir “U Dönüşü” ile, daha önce, kanlı bıçaklı oldukları, söz konusu muhalefet partilerinin sözcülerini övgülerle birlikte, sayfalarına, ekranlarına, taşımaya, koyuluvermişlerdir.

o Tayyip Erdoğan, bu süreçte; Devlet’in içinde, besbelli dış destekli olarak yuvalanmış, “delil imalat merkezlerinin”, giderek ilgili emniyet unsurlarının, yargı unsurlarının, bilerek bilmeyerek dahil oldukları örgütlü cürmü; bütünüyle; “paralel devlet” söylemini icat ederek, muhalefetin kucağına bırakmayı başarmış; o muhalefet ise, dikkate getirdiğim, esasen, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin suç duyurusuyla, giderek işte, 18 Haziran 2014 tarihli, Anayasa Mahkemesi’nin Balyoz Davası ile ilgili olarak verdiği, şamar vari bozma kararıyla, sübut bulmuş olan, örgütlü cürmün, heyhat, “deterjanı” rolüne atlayıvermiştir. İnanılır gibi değildir!.. Dış destekli, üstelik başta Silahlı Kuvvetlerimiz’e karşı, örgütlü cürüm işleyenler, şimdilik, muhalefetin şemsiyesi altında olarak, rahatça nefes alabilmektedirler.

o Cumhurbaşkanlığı Seçimi, bundan önce, yerel seçimlerde olduğu gibi, tek başına Tayyip Erdoğan ve çatı adayı çıkaran, ABD güdümlü, muhalefet arasında geçecektir. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.

o Çatı Adayı çıkartan muhalefet partileri, bu çerçevede, tiyatrolarını dahi, doğru düzgün oynayamamışlardır. Çeşitli ziyaretleri (çıkışları) “tam kaşelidir” ve ulusumuzu, maatessüf aldatmaya yöneliktir…

o Koskoca Cumhuriyet Türkiyesi’nin Partileri’nin, üst yönetimlerinin, az önce resmini çizdiğim demokrasi zaafiyetimizle, dış boyunduruk altında olması sonucu, okyanus aşırı rüzgârlarla önlerine gelen talimatı, maiyetteki, alelade, daire başkanlıkları imişlercesine, esas duruşta, uygulamaları, zurnanın zart dediği noktadır.
o Hepsinden çok içimi, şu kervanın başında, Mustafa Kemal Atatürk’ün ve O’nun omuzdaşlarının, binbir çileyle kurdukları o dimdik, Cumhuriyet Halk Partisi’nin, bugünkü yönetiminin olması, acıtıyor.

o Lamı cimi yoktur, bu yönetim unsurları, başta (şahsına halisane bağladığımız umutları tutam tutam yele savuran) Sevgili Kemal Kılçdaroğlu olmak üzere, tarihe hesap vermekten kaçamayacaklardır.

o Ey CHP, Ey Sevgili örgüt: İşgal altındasın! Bugünden tezi yok, olurdu olmazdı, toplanmalı, tartışmalı, toplayacağın kurultayda, şu sakil manzaraya, haddini bildirmelisin!.

o Çatı, cumhurbaşkanı adayı çok değerli insanımız: Dürüst, derin müktesabatı olan herkes gibi sen de elbette çok saygıdeğersin, Ancak, sen söz konusu partilerin adayı değilsin. Buralarda yapılan sözde anketlerin hiç birinde adının tek bir harfi dahi telaffuz edilmedi. Senin de içinde bulunacağın adaylar arasında, söz konusu tabanlarda bir anket yapılsa, buradan, hiç bir biçimde sen çıkamazsın. Sen, lütfen kusura bakma, aklına gelmese de, gerçek şu ki, Tayyip Erdoğan’a karşı, bizlerin kucağına bırakılmak istenen adaysın. Bugün sen ve Tayyip Erdoğan karşı karşıya kalsanız, Tayyip seni meydanlarda, arkanda hangi, hacimli müktesebat ve hangi güçlü medya unsurları olursa olsun, çıtır çıtır yer. Ama asıl olacak olan, senin açından daha da kötüdür. BDP+ HDP, “kapsayıcı” bir aday çıkartsa, ki olacak olan odur, ilk turda oylar yuvarlak, şöyle dağılır: Sen % 30’den az, BDP+HDP % 30’dan fazla, Tayyip Erdoğan % 40’dan az. Bu durumda ikinci tura sen değil, BDP+HDP’nin adayı kalır ve Tayyip ABD’nin bugünkü Yönetimi’ni, bir defa daha yener. “Helal olsun!” dedirtir, ayrıca, hemen herkese, Bu durumda, ikinci turda, muhakkak çıkar.

EK 2

“Zurnanın Zart Dediği Noktadayız, Ama Türkiye Sahipsiz Değildir!”
Başlıklı Yazımdan (18 Haziran 2014) Alıntı

Cumhuriyet’in İnançla bir Sorunu Yoktur, Yobazlıkla Vardır!..
(Çatı Aday’a hitaben yazılmıştır.)

Cumhuriyet’in inançla bir sorunu olmamıştır. Cumhuriyet’in sorunu, yobazlıkladır. Yobazlık, malum, karşındakine, tartışmayı, sorgulamayı, men ederek, “dediğim dedik”, dediğini, dayatma cürmünün adıdır. Her mecrada “yobaz” olur… En ummadık yerde, örneğin bilim dünyasında bile olur. “Cumhuriyetçi geçinenler” arasında da olur… O nedenle, “Cumhuriyet” derken, çarşaf yırtan, İmam Hatip Mezunları’na farklı ölçütler uygulayan, Kuran Kursları’na kan kusturan, “laikçi yobazlardan” bahsetmiyorum… “Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından”, bahsediyorum… O Cumhuriyet’in, inançla sorunu, o kadar yoktur ki, Diyanet İşleri Başkanlığı bir Cumhuriyet Kurumu’dur. Yalnız hangi Diyanet: Aklı naklin önüne çeken, inancın, egemeni payandalamasına karşı duran, inancı bir defa, şekilden ibaret hiç saymayan, hakkaniyetsizliğe, adaletsizliğe başkaldırı vecibelerinden, ayırmayı inançsızlık addeden Diyanet… O Cumuhuriyet’i bana iki cümlede tarif et, desen, “Yönetimde akıl, inançta akıl”, derim. Yönetimde akıl, “Hakimiyet, kayıtsız şartsız milletindir!” düsturunda vücut bulur. İnançta akıl ise, Diyanet’in, akli, naklin önünde tutmasında, vücut bulur… Bu çerçevede, laiklik (bunun hala daha Türkçeleştirilememiş olması, bir “aydın ayıbı” olarak), bir “inanç barışıdır”. Söze yakışan Türkçe karşılık ise, “inançta akliliktir”. Bizim laikliğimiz, besbelli, Batı Laikliği zaten değildir. İmamlarımız, müezzinlerimiz, devletten maaş alırlar. Ezanlarımız, çanların çalma özgürlüğü yanı sıra, dinimizin temelidir. Şehitlik, bir devlet payesidir. Şehidin ailesi devletten maaş alır. Ve ne yazık ki, bu dediklerim, evet kabul ediyorum, başta bir aydın ayıbı olarak, yeterince çözümlenmez (analiz edilmez), konuşulmaz, telaffuz edilmez… Kurumsal boyutta çalışılmak hiç istenmez… Hatırlatmak isterim ki, bölgede, yıllardır dikkat çektiğim doğrultuda bir “mezhep savaşı” çıkarılmak istenmekedir ve bu amaç bugün itibariyle maatessüf, önemli ölçüde başarılmıştır…

Korkum, ne biliyor musun: Seni cumurbaşkanlığına getirmek isteyen, büyük strategler (yanılmayı çok isterim, ama işte), bu süreçte emelleri için, piyonlaştırmak isteyenlerdir! Bu koşullarda görevi kabul edebilir misin? Yönetimdeki aklımızı, işte yazının girişinde anlattım, çalan, temsiliyet bunalımının hat safhada olduğu; inançtaki aklımızı ise, nakle karşı yok etmek isteyen, inancımızı bu bağlamda özünden boşaltıp, salt egemene biat aracına ve ona her koşulda rızacılığa dönüştürmeye kurgulanmış, şu sürecin, önüne koşulmak ister misin?..

EK 3

1993 Kurultayı’nda, Yarışmak üzere Kurultay Tarafından Seçilmiş Dört Genel Başkan Adayı’ndan Birici Olarak Yaptığım Konuşmadan Alıntı

(Parantez içinde güne ilişkin düçüncelerimi zikrediyorum.)

1993’te şöyle demişim, Kurultay Kürsüsü’nden…

“Ülkemizin bütünlüğü” önemli bir ölçüde “SHP’nin bütünlüğüne” bağlıdır. (Bugünkü CHP o zaman, SHP yani, Sosyal Demokrat Halkçı Parti’ydi.) SHP, Ülkemiz’in Doğusu’yla, Batısı’nı, Kuzeyi’yle Güneydoğusu’nu, demokratik olarak , “bütünleştiren” yegane siyasi araçtır.
Öteki partilerin çoğu (o günlerdeki ANAP, DYP, MHP), Batı’dan Doğu’ya dayatmacı, tepeden, antidemokratik, faşizan yaklaşırlar. Bizse demokratik, sosyal adaletçi, eşitlikçi, dayanışma içerisinde, kardeşçe yaklaşırız. (Bu işkevvimizi, daha sonra, eğri oturalım, doğru konuşalım, AKP’ye kaptırdık. Yani, SHP’nin Sosyal Adalet ve Demokrasi açılım gayretleri zemininde bir arada durmayı başaramayan Türkiye, inanç, iman, Kuran, Ezan, zemininde bir arada durma içgüdüsünü geliştirdi.)

Ama “iktidar ortağı” olduğumuz süre zarfında, Doğu için verdiğimiz sözleri tutamadık. Yöre insanı, başta partililer bizden uzaklaştı; DEP’e yöneldi. (DEP: Demokrasi Partisi.) Şu var ki DEP, daha ziyade Doğu’nun, Doğulu’nun partisi görünümünde.

SHP; “Ülke’nin her köşesinde bozuk düzene karşı meydana gelen ilerici başkaldırı”yı sarmalamalıdır.

SHP Genel Başkanı, “ülkenin ilerici dinamiklerini” şahsında birleştirecek, “önder” olmalıdır.

“İlerici dinamikler” bölünürse, SHP bölünüyor. Daha kötüsü; ülke “demokratik bağlamdaki entegrasyonunu” yitiriyor; biz farkında olmasak da bölünmeye sürükleniyor. Emperyalizmin bize biçtiği “misyonu”, gitgide daha mecalsizleşerek ve mecburen, üstleniyor.

Bugünlere dönük “ilk alarmı”, iki yıl önce burada yaşadık.

Sayın Baykal’la, Sayın İnönü’nün etrafında kümelenen güçler, birbirlerine girdiler.

Lütfen hatırlayın:

- Parti bölünmeye sürükleniyor, diyordum.

Olayın “hizip” boyutundan çok daha derinlerde, “sosyopolitik kökler” taşıdığına dikkat çekiyordum.

Türkiye’deki “insan hareketlerini”, bir türlü, kavrayamıyorduk.

Ülkemizin Doğusu’yla Batısı, Kuzeyi ile Güney Doğusu’nun “ilerici özlemleri” aynı doğrultuda olmakla birlikte; aynı bir çağda ama farklı farklı tarih evrelerinde, bulunuyordu.

Acılarla yerlerinden yurtlarından sökülüp, özellikle “kıyı koridorundaki yerleşim birimlerine” vuran insan selleri, buradaki, “yarım yamalak sanayileşme” tarafından sarmalanmayınca; çoklukla “sokakta” kalıyor, bize çok özgü manzaralar sergiliyordu.

Biteviye gelen göç dalgaları; insan sellerini, fabrikalara yerleştirmek şöyle dursun; kıyı kentlerimizin sokaklarına, meydanlarına, bırakıyordu. Böyle olunca da, “ilerici-yerleşik-dinamikler”le “ilerici-göçer-dinamikler”in tılsımlı kıvamından oluşması beklenen, “toplumun ilerici motoru”, “alabora” oluyordu.

SHP, işte iki yıl önce, üstüne oturması beklenen iki ana kesimin, kendi aralarında sürtüşmesine, hatta kavgasına sahne oluyordu ve biz ne olup bittiğini, hiç anlamıyorduk.

SHP içinde; kentlerde nisbeten yerleşik dinamiklerle, Doğu’daki kökleriyle iletişim halindeki, göçer dinamikler, çekişiyordu. Bu ise, ülkenin Doğusu ile Batısı’nın, Kuzeyi ile Güneydoğusu’nun, için için, “çekişmesi” demek oluyordu.
1989’da İstanbul’da yapılan ve “garaj operasyonu” adıyla andığımız toplantının, sosyolojik özü de, işte buydu. Aynı süreçte, İstanbul başta olmak üzere, birçok il yönetiminin Genel Sekreter Sayın Baykal tarafından görevden alınmasının, özü de buydu!

Yani, parti içinde “yerleşik dinamikler”, “göçer dinamikler”i püskürtmek istiyorlar, ama bu arada hem partiyi sarsıyorlar, hem de kendi siyasi sonlarını hazırlıyorlardı.

Daha kötüsü, olup bitenler, “ülke bütünlüğünü” tehdit ediyordu.

Çok benzer bir durumla, bugün yine karşı karşıyayız. (Dikkat edilirse, durum bugün ayrıca daha da vahim boyutlar kesbetmiş olarak, maalesef, aynı bir resim çiziyor.)

Bunu; iki yıl önce (1991’i kasdediyorum), bu kürsüden uyarı görevimi nasıl yerine getirdiysem; bu kampanya sırasında, İl Başkanlarımız ile yaptığımız toplantıdan başlayarak, tüm bölge toplantılarımızda dile getirdim.

Bugün, eğer aşmayı başaramazsak, iki yıl önce Sayın Baykal’la Sayın İnönü arasında yaşadığımız “kilitlenmişliğin” aynını, Murat Karayalçın ve Aydın Güven Gürkan arkadaşlarımız arasında, onların iradelerine rağmen, yaşayacağımızdan, derin bir kaygı duyuyorum.

Açıkça ifade edeyim, ufak tefek istisnalar bir tarafa bırakılırsa, genelde Murat Karayalçın etrafında; o hiç farkında olmasa da, bunu istemese de, kesin biçimde partimizin “kentlerde yerleşik ilerici dinamikleri” kümelenmişlerdir.

Aydın Güven Gürkan’ın etrafında ise buna karşı anlaşılır bir “tepki” olarak; o hiç istemese de; Doğu’daki, Güneydoğu’daki kökleriyle iletişim halindeki, “ilerici göçer dinamikler” kümelenmişlerdir.

Şunu da kaydedeyim, Murat Karayalçın’ın etrafında, tıpkı Sayın Baykal’ın etrafında olduğu gibi Doğulu unsurlar hiç yok değildir. Ama bunlar dikkat edilirse “yerleşikleşmiş”, göçer dinamiklerle de siyasi olarak bariz şekilde ayrışan, Doğulu unsurlardır.

Demek ki, bu Kurultay’da da, maalesef tam da iki yıl önce olduğu gibi, bir “kilitlenmişlik”, daha da önemlisi, bizi tekrardan ,“bölünmeye” götürebilecek, fevkalade tehlikeli bir “kutuplaşma” yaşıyoruz.

Hangi taraf kazanırsa kazansın; korkarım son turda, kenardan; daha da kötüsü, karşı tarafı, ister istemez küskün, bırakarak, kazanacaktır.

İşte bunun için kampanya boyunca haftalardır, her toplantımızda, içim acıyarak, bu arkadaşlarımızı önderleri görmek isteyen partililerimiz nezdinde çok sıkılarak, ama ülkemizin bütünlüğü ve esenliği için, Murat Karayalçın’ın ve Aydın Güven Gürkan’ın adaylıktan çekilmelerini, evet üzüntü içinde, talep edegeldim.

Muratçım, sen ülkenin tüm ilerici dinamiklerini, yazık ki kucaklayamamaya, sıkıştın.

Aydın Hocam, sen de ne yazık ki tüm bilgeliğine, iyi niyetine ve çabana karşın, özellikle Murat’ın etrafında kümelenen ve partinin yuvarlak bir yarışı demek olan “ilerici-yerleşik-dinamikleri” kucaklayamamaya, sıkıştın.

Bu kaç yerden belli… Bir defa Aydın Hoca’nın, neden sonra, aday olmaya mecbur kalmasından belli. “Parti merkeze mi kaysın, daha çok sola mı açılsın” bazında gelişen tartışmanın motiflerden belli.

Tarafların edindiği maddi desteğin nicelik ve karakterinden belli; dile getirdikleri “ilerici özlemler”in, “ivedi erekleri” arasındaki, farktan belli.

Bu arada, ben yerimi belirteyim. “Sola mı açılacağız, yoksa merkeze mi kayacağız” tartışmasında benim yerim “sola, akılcı, çağdaş-toplumcu-demokrat sola, olabildiğince açılmaktan” yanadır.

Bir şey daha var: Değerli aday arkadaşlarım, iki yıl öncesinden partinin ve Türk Solu’nun bugünlere nasıl sıkışacağını, hiç öngörememişlerdir. Bu bir yana, şimdi partinin kendi şahısları dolayında, iradeleri dışında da olsa nasıl “kilitlendiğini” görmemektedirler. Demek ki partimizdeki, genelde ülkemizdeki “insan hareketlerini” pek kavrayamamaktalar. Böyle olunca da, bırakın “solda bütünleşmeyi” bir yana, partiyi farkında olmadan, tekrar bir “parçalanma evresine” sürüklemekteler. Daha da olumsuzu, bağıl olarak ülkeyi, kucaklamak şöyle dursun, bir krize bilinç dışı, itmekteler.
Bu Kurultay’dan “ilerici yerleşik dinamikleri” temsilen Murat Genel Başkan çıksa; ağızdan yel alsın, Aydın Hoca’ya rağmen, Doğulu, Güneydoğulu kökleriyle birlikte pek çok “ilerici göçer dinamik”, haksız belki ama, partimizden umudu kesip, herhalde DEP’e yönelir.

Bu Kurultay’dan yok eğer, “ilerici-göçer-dinamikleri” temsilen Aydın Hoca, Genel Başkan seçilirse; o zaman da ağızdan yel alsın, Murat’a rağmen pek çok “ilerici-yerleşik-dinamik” şimdiki CHP’ye (1980 sonrası, kapatılmış olan CHP, 1992’de açılmıştı, ancak 1980 öncesi CHP gövdesi, o evrede SHP’deydi), yeniden ya da başka siyasi odaklara yönelir. Her iki halde de SHP Türkiye’yi “Demokratik” olarak bütünleştiren “siyasi araç” olmaktan, önemli ölçüde çıkar, Türkiye’nin Doğusu”yla Batısı, birbirinden uzaklaşır.

Arkadaşlarım, işaret ettiğim bu fevkalade önemli gelişmeleri, yıllardır görmedikleri gibi, şimdi de kavramamaktadırlar. Zaten Sayın İnönü Genel Başkan kalmak istese onların aday olmaya, korkarım “cesaretleri” de olmayacaktır. Bu durumda arkadaşlarımın, beni bağışlasınlar, genel başkan adayı olmaya “siyaseten” hakları olmamak gerekir.

Oysa, lütfen hatırlayalım, yıllar önce Sayın İnönü ile Sayın Baykal’ın etraflarındaki güçler arasına giren, düzgün tahlillerle, bugünlere sıkışılmaması için kim, bu kürsüden “uyarı görevini” yerine getiriyordu:

Sizlerle geliştirdiği gözlem ve düşünceleri bazında, Tolga Yarman!..

Başka bir noktaya gelelim:

…..

Benim pankartlarım, posterlerim, özel uçağım, otobüslerim, kapattığım oteller, yemeklerim, kokteyllerim, esas duruşta bekleyen delegelerim, gazetelerim, kentlerde bürolarım, yok!..

Saygıdeğer Belediye imkanlarım, ya da saygıdeğer TBMM olanaklarım da, yok!..
Ama partim var. İnanan partililerim var. İnançlı öngörülerim var. Tezlerim var. Misyonum var!

Benim bütün zenginliğim, beynimde ve bağrımdadır.

Türk Solu ve “kurucusu” olmakla övünç duyduğum SHP, benim onurumdur.

Bense, bu Kurultay’da, sizin şansınızım.

Önce “partide bütünlüğü, solda bütünlüğü ve ülkede bütünlüğü”, güvence altına alabilmeliyiz.

Bu, açıklamaya çalıştığım gibi, ülkemizdeki “insan hareketlerini” iyi anlayıp, toplumumuzun, “ilerici motorunu”, düzgün bir biçimde yapılandırmaktan geçiyor. Öteki bütün “ilerici özlemleri” ancak bundan sonra, gerçekleştirebiliriz. İşte bunun için varım.

İki delege konuşuyorlarmış, biri “Yahu”, demiş, “Neden Tolga Hoca Genel Başkan olmasın?” öteki “Olmaz, o doğruları söylüyor”, demiş!..

Karar sizin:

“Parti bütünlüğü, solun bütünlüğü ve ülkenin bütünlüğü” için; bilgiyi, yürekli, örgütlü, doğruları ve erdemi, medyaya ve milyarlara da bir şamar atarak, genel başkanınız seçmek isterseniz, işte ben buradayım.

Siz benim onurumsunuz. Ben sizin, bu Kurultay’ın kilitlenmişliğinin; solun; başta sıcaklığımızı hissetmek için orada tir tir titreyerek bekleyen kimsesiz yığınlar olmak üzere, bu ülkenin şansıyım.

Öncelikle ilk turda, gerçekten kimi Genel Başkan görmek istiyorsanız, oyunuzu ona verin.

Yolunuz açık olsun!

Kararınız önünde saygıyla eğiliyorum.

Hepinize, tüm izleyenlere, gönülden sevgiler, saygılar sunuyorum.

YUGOSLAVYA

27 Ağu

YUGOSLAVYA

yugo

Güney Slavları ülkesi demek! Yirmi yılı aşkın zamandır adı var kendisi yok! Her ne kadar Yugoslavya’nın varlığı XX. yüzyıl başlarına dayansa da; tarihten silinen Yugoslavya II. Dünya Savaşı’nın ve o savaşta Yugoslav Partizan direnişinin karizmatik önderi Tito’nun eseri. Tito köken olarak Hırvat olmakla birlikte ödünsüz bir Yugoslav! Yerinde yeller esse de, eski Yugoslavya cumhuriyeti devletçiklerinde bugün de kendisini Yugoslav olarak tanımlayanlar eksik değil!

Tito’nun 1980’deki ölümü Yugoslavya için sonun başlangıcı olmuştu. İzleyen yıllarda Yugoslavya’nın yönetimi için federal devletlerin dönüşümlü önderliği iyi bir yol olarak görülmüştü. Her cumhuriyetten birisi sırayla başkanlık yapacağı için sen-ben kavgası olmaz ve Yugoslavya varlığını sürdürür diye düşünülmüş olmalıydı.

Sosyalist blokun dağılmasıyla birlikte kendisini gösteren tek kutuplu saldırgan haydutluk ortamında Yugoslavya oldukça büyük bir lokmaydı. Böl-parçala-yut-sindir yöntemi devreye sokuldu. Almanya birleşirken, Yugoslavya dağı(tı)lıyordu. O günlerde komünizmi dize getirmiş olmanın sarhoşluğu içindeki dünyada kimselerin aklına biri birleşirken diğeri neden bölünüyor sorusu gelmiyordu! Bu soruların Türkiye’de de akla getirilmediğini anımsıyoruz. Oysa, bir bakıma, çanlar Türkiye için de çalmaktaydı.

Yugoslavya tam bir deney laboratuvarı işlevi gördü o dönemde! Etnik farklılığı olmayan bir ulusun dinle, o da olmazsa mezheplerle nasıl yıkıma uğratılabileceği sayısız can kaybı ve oluk oluk akıtılan kan pahasına tüm dünyaya gösterildi!

Yugoslavya, yıkılışına en çok üzüldüğüm ülkelerden birisi olmuştu. İşte, o Yugoslavya’nın çekirdek ülkesi olan Sırbistan’ı gördükten sonra bu yazıyı yazmak kaçınılmaz oldu!

Yugoslavya’nın Sırbistan dışındaki cumhuriyetlerinde eski Yugoslavya’ya ilişkin pek az iz görmek olasıyken, Sırbistan’da ve başkent Belgrad’da Yugoslavya izleri varlığını sürdürüyor.

Yeni Belgrad’da Tuna kıyısındaki Yugoslavya Sarayı kullanılmamakta olsa da yapı olarak dimdik ayakta! Yine o dolaylardaki Otel Yugoslavya adıyla, sanıyla selamlıyor Yugoslavya özlemcilerini. Yugoslavya’nın belleği ise Eski Belgrad’ın güneydoğusundaki Dedinje semtindeki Yugoslavya Tarihi Müzesi’nde korunmuş.

IMG_0609 IMG_0610 IMG_0611 IMG_0612

Öğrenci Meydanı durağından 71 numaralı troleybüse bindiğimizde geçmişe özlem turumuz da başlamış oldu. Bizde tarih olmuş bir taşıt aracının içindeydik. Bir zamanlar İzmir’de Mithatpaşa Caddesi’nin biricik toplu taşıma aracı olan troleybüslerin Belgrad’da hâlâ yolcu taşır durumda olması şaşırtıcıydı. Sürücüye gideceğimiz noktayı söylediğimizde buyur edildik. Ücret ödememize gerek olmadığı konuksever bir gülümsemeyle anlatıldı. 20 dakikalık yolculuk sonunda hem sürücünün hem de bir başka yolcunun nazik uyarısıyla inmemiz gereken durağa geldiğimizi öğrendik!

Bir yükseltiye konuşlanmış görkemli Yugoslavya Tarihi Müzesi karşımızdaydı. Yugoslavya’ya ve geçmişe yolculuğa çıkabilirdik!

IMG_0625 IMG_0628

Giriş kapısının önündeki meydanı süsleyen havuz başında temiz giyimli ve Sırpça konuşan ama elinde İngilizce kitaplar bulunan bir beyefendi tarafından karşılandık! Elindeki İngilizce kitap Tito’yu anlatıyordu. Tito’yla çekilmiş resimlerin de yer aldığı kitabın yazarı Slavko Mrkiç karşımızdaydı. Aradan yıllar geçse, yerinde yeller esse de sıkı bir Yugoslavyacı olduğu her halinden belliydi. Karşımızda duran tarihsel kişilik kitap tutkumuzu ateşleyince kitabı edinmek kaçınılmaz oldu. Eski Yugoslavya’nın hiç olmazsa burada yaşamakta olduğunu görmek keyif verdi.

41DLrv8CvGL._SY344_BO1,204,203,200_

Slavko ile vedalaşıp müze binasına girdiğimizde danışmadaki genç tarafından dostça karşılandık. Giriş biletini aldıktan sonra üst kata çıkıp tura başladık. İlk izlenimimiz düş kırıklığıydı. Daha çok basılı gereçlerden oluşan müzenin ilgi çekici olduğu söylenemezdi.

Neyse ki, aynı bahçenin içinde ana binanın gerisinde iki müze daha olduğunu öğrendik! Şansımızı oralarda deneyeceğiz gelmişken!

IMG_0631

Belgrad’ın iki ana renginden olan yeşil burada da baskın. Yemyeşil bahçeye heykeller serpiştirilmiş.

IMG_0634 IMG_0637 IMG_0639 IMG_0640 IMG_0644 IMG_0648

En yukarıdaki müzede Tito’nun sağlığında ona çeşitli ülke devlet adamlarınca verilen armağanlar sergileniyor. Yirmi beş dakikada Yugoslavya ve dünya turu mümkün kılan bir ortamdı. Yugoslavya cumhuriyetlerinin ulusal giysileri ve müzik enstrümanları ve başkaca yaşamla ilgili nesneleri ilgi çekiciydi. Müzenin önemli bölümü dünyanın dört bir yanındaki ülkelerden Tito’ya armağan edilmiş kılıçtan, silaha, anı eşyasından, giysi vb nesnelerce doluydu.

IMG_0647 IMG_0658 IMG_0666 IMG_0675 IMG_0682

1990’dan önceki dünya çift kutupluydu. Ancak, Tito’nun da önderlik ettiği Bağlantısızlar bu iki kutup dışında kalan pek çok dünya ülkesini bir araya getiriyordu. Bu nedenle, iki kutup arasında pay edilmiş olan Avrupa’da  Yugoslavya ne o ne bu diyebilen az sayıdaki ülkeden biriydi. Tito’lu Yugoslavya Bağlantısızlar’ın saygın ve öncü üyelerindendi. Armağaları biraz da bu saygınlığın kanıtı olarak görmek gerekir.

IMG_0684 IMG_0685

Yerleşkedeki üçüncü müze Çiçekler Evi adıyla anılıyor. Burada Tito’nun mozolesinin yanı sıra kişisel eşyaları, yaşamına ilişkin bilgiler sergilenmekteydi. Son derece ilgi çekici ve duyguları devinime geçirici bir mekân olduğunu eklemekte yarar var!

IMG_0687 IMG_0688 IMG_0689 IMG_0690 IMG_0693

Eski Yugoslavya turunun sonunda buralarda yaşanan çılgınlıktan sonra iyi ki burası korunmuş demekten alamadık kendimizi.

Tito’lu bu kısa gezintinin sonunda bu büyük önderin anısına açılan deftere bir kaç satır yazmayı unutamazdık!

IMG_0726 IMG_0730 IMG_0731

Yugoslavya soğuk savaş sürecinde ne batı, ne doğu diyen tutumuyla gösterdi kendisini. Bir başka dünyanın peşine düşerek farklı bir hedefe koştu. Gecikmeyle de olsa o ülkünün şimdilerde koşar adım yaşama geçtiğini söylemek olası!

Avrasya silkinişi, Bolivar’ın Latin Amerika’ya görkemli dönüşü ve her türlü baskı ve yıldırmaya karşı direnen dünya milletleri eski Yugoslavya’nın anısını tazeler bir tutum içindeler. Haydut devlet(ler)in de sonunun gelebileceğini görüyor olmak son derece olumlu ve umut verici bir durum.

Darısı ülkemizin başına diyoruz! Bu karanlık dönemin bir an önce sonlanması dileğiyle!

Yugoslavya ağır sanayide, kimya endüstrisinde, tekstilde ve tarımda son derece gelişmişti. En azından kendine yeter konumdaydı. O oylumlu haliyle birilerinin uydusu olması zordu!

Şimdiki haliyle Katolik, Ortodoks ve Müslüman ayrışmasıyla güçsüzleştirilmesi ve uydulaştırılması başarıldı.

Birkaç yıl önce Bosna-Hersek’te dehşetle tanık olmuştuk! Yugoslavya’nın Bosna-Hersek’inde köktendinciler cirit atmaktaydı. Bir zamanların Halveti tekkesi Vahhabi tutuculuğunun merkez üssüne dönüştürülmüştü.  Cüzdanı şişkin yobaz parayı bastırarak eski Yugoslavya’nın orta yerinde kendi düdüğünü çalabilmekteydi.

Aradan geçen çeyrek yüzyıl Yugoslavya’yı tarih sahnesinden silen Yugoslavları ve elbette başkalarını düşündürmüş olmalıdır! Yitirilen bunca candan, dökülen bunca kandan sonra geç de olsa dış destekli ve özendirmeli çılgınlık biraz olsun özeleştiri konusu yapılmışsa ne iyi! Bu bile kazançtır! Hiç olmazsa bir kez daha o tuzaklara düşülmemesi için!

Ceyhun BALCI, 27.08.2014

BİR YAZININ ANALİZİ VE AŞIRI FAŞİST TINILAR

27 Ağu

indir

BİR YAZININ ANALİZİ
Ataol Behramoğlu, 23 Ağustos 2014,Cumhuriyet

Yazılarımızda söylediklerimizin yanı sıra açıkça söyleyemeyip ya da söylemek istemeyip üstü örtülü ve kimi kez belki farkında olmaksızın söylediğimiz şeyler de vardır. Bunlar söyleyiş biçimimiz, vurgularımız, tonlamalarımız, seçtiğimiz sözcüklerde kendini ele verir. Bu yazıda ben, bir önyargım olmaksızın, sadece söz konusu yazının bende uyandırdığı izlenimlerle, “Tırmık” köşesinde yıllar sonra yeniden yazmaya başlayan Aydın Engin’in 17 Ağustos tarihinde yayınlanan “Yılmaz Özdil’i Savunmak” başlıklı yazısını böyle bir açıdan irdelemek istiyorum…
Başlıktan başlayalım… Fiilin mastar olarak kullanıldığı cümleler, bunu izleyecek cümlelere açık kapı bırakır… Okura yazarın ne söyleyeceğini merak ettirir. Nitekim söz konusu yazının başlığı ilk cümle olarak bir kez daha kullanıldığında bir ünlem işareti ve birkaç noktayla sonuçlanıyor… Böylece yazarın savunmaktan söz edeceği şey konusunda bir iç tartışmadan, soru işaretlerinden geçtiğini duyumsuyorsunuz…
Bir sonraki cümleyle sürdürelim:
“Bu, meslek ahlakımızın da düşünce özgürlüğünün de ertelenemez bir gereğidir…”
“Ertelenemez gerek” ne demek? Bu sözcük, içeriğinde tam tersini, ertelenebilir olma olasılığını da barındırır… Böylece de sanki üstünkörü, içtenlikle duyumsanmaksızın, bir klişe gibi kullanıldığını düşündürüyor… Zaten ardından gelen paragrafın son satırında, bu gerekliliğin “mesleğimizin olmazsa olmaz ilkelerine sahip çıkmak” olduğu söylenmekle, yazar bir bakıma kendini tashih etmekte, amacı biraz daha kesinlik vurgusu kazanmaktadır…

***

Şimdi, yeri geldikçe söyleyiş biçimine yeniden değinmek üzere, içerik konusuna geçelim… Aydın Engin, Yılmaz Özdil’den hemen her konuda zıt bir konumda bulunduğunu söylüyor… Bu elbette onun hakkıdır. Fakat bu “her konu” acaba nelerdir… AKP diktasına karşı çıkan yazarların en ön sırasında yer alan bir yazara “hemen her konuda zıt konumda” yer alarak acaba nasıl Cumhuriyet yazarı olunuyor?
Arkadan gelen bir paragrafı hem içerik hem biçem bakımından irdelemeye çalışarak yazımızı sürdürelim:
“AKP elebaşılarının medyayı iyiden iyiye dikensiz gül bahçesine çevirmek için kolları sıvayıp pervasızca harekete geçtiği, Başbakan’ın miting meydanlarında medya gruplarına tehditler savurduğu, çok bilir ve anlarmış gibi medyanın nasıl olması üstüne inciler yumurtladığı şu günlerde…..”
Allah Allah!.. Bütün bunlar şu günlerde mi oluyor?..
Siyahla belirginleştirdiğim, baştan aşağı klişe, zorlama sözler, şablon deyimler… Ve paragraf sonundaki şu cümle parçasına bakalım: “Başbakan’ın … çok bilir ve anlarmış gibi medyanın nasıl olması üstüne inciler yumurtladığı…”
Yani, “bilse ve anlasa”, karışmaya hakkı olacak….
İnciler yumurtluyormuş….
Aydın Engin kusura bakmasın, ona yazarlık öğretmek elbette haddim değil… Ve bu irdelemeleri en iyi anlayacak kişilerin başında da kendisinin geleceğinden kuşku duymam…… Fakat bunlar zorlama, hafifletici, hafife alıcı laflardır. Diktatör inci yumurtlamaz. Böyle ifadeler, tehdidin, baskının, faşizmin vahametini azaltır, küçük gösterir… Yazar arkadaşımız AKP diktasından söz ederken, anlatımındaki, seçtiği sözcüklerdeki, deyimlerdeki, vurgulardaki hoşgörüyü, “müsamaha”yı, işine son verilen meslektaşından esirgiyor… Ona göre Yılmaz Özdil, “ırkçılık sınırında, aşırı faşizan tınılar taşıyan çok yazı yazmış” biridir… Ağır suçlamadan, Yılmaz Özdil’e kapılarını açan “Sözcü” gazetesi de payına düşeni alıyor… “Yakışır”mış…. Yani, “ırkçılık sınırında, aşırı faşizan yazılar yazan” yazara gel bizde yaz demek, “Sözcü”ye yakışıyormuş… Eleştiri başka, hakaret sınırında yazmak başkadır… AKP diktasına en ağır, en tutarlı, en cesur eleştirileri yapan seçkin yazarların yer aldığı ve yüz binlerce okuru arasında hiç kuşkusuz çok sayıda Cumhuriyet okurunun da bulunduğu bir gazeteyi tek bir sözcükle harcamak, Cumhuriyet yazarına da, gazetenin kendisine de yakışmıyor…
Devamını gerekirse başka yazılara bırakıyor, gerek görüyorsa “Tırmık” yazarının yanıtını saygıyla bekliyorum.
Bu köşede iki haftada bir yazdığım için bazen olayları sıcağı sıcağına tartışma olanağı bulamıyorum, çoğu zaman da bir başka yazar benden önce davranıyor. Aydın Engin’in 17 Ağustos tarihli Cumhuriyet’te “Yılmaz Özdil’i Savunmak” başlıklı yazısını değerlendirecektim, ancak aynı gazeteden sevgili Ataol Behramoğlu 23 Ağustos tarihli yazısında Aydın Engin’in yazdıklarını o kadar güzel eleştirmiş ki, bana söyleyecek söz kalmadı. Yıllardan beri ben de Cumhuriyet’i okul olarak kabul edenlerdenim, zaman zaman yazarları arasında görünmekten ayrı bir onur duymuşumdur. Pazar ekinde “Utandırma Servisi” adını verdiğim küçük köşem hâlâ devam ediyor. Her şeyden önce Cumhuriyet yazarlarının ayrı bir olgunluğu vardır, bu olgunlukları her türlü bağnazlığın ve çıkar kavgalarının dışında olmalarından, bir konuyu tartışırken kuşkuyu ve hoşgörüyü elden bırakmamalarından kaynaklanır. Ayrıca Türkçelerine, dili kullanmadaki ustalıklarına da diyecek yoktur. Aydın Engin’in o yazısını bir tümceyle eleştirmek gerekirse, “Cumhuriyet olgunluğunu ve inceliğini” bulamadığımı söyleyebilirim. En çok takıldığım sözü de, Yılmaz Özdil’in yazılarında “aşırı faşizan tınılar” bulduğunu söylediği tümcesi. Bu “tınılar” yüzünden Özdil’i sevmediğini de saklamıyor.

AŞIRI SÖZCÜĞÜNÜN KÖTÜ KULLANIMI
Kemal Özer, Aydınlık, 26 Ağustos 2014

indir (1)

Şu “aşırı” sözcüğünün dilimizde ne denli kötü kullanıldığını en iyi Cumhuriyet okurları ve Cumhuriyet yazarları bilirler. Bizler bir zamanlar salt Cumhuriyet okuduğumuz için “aşırı uçtaydık” ya da “aşırı solcu”yduk… Bu gün bu sözcüğün bu denli kötü kullanımına Cumhuriyet’in aracı olması ne acı: aşırı faşizan tınılar… “Tını” sözcüğünü genellikle sözlükler şöyle tanımlarlar: Aynı yükseklikte ve aynı şiddette (tonda), başka başka müzik aletlerine ait sesleri kulağımızın ayırt etme özelliği. Müzikten fazla anlamam ama, bu tını adı verilen, aynı tondaki seslerin ayırıcı özelliğini her kulak fark edemez. Demek ki Aydın Engin’de “faşizan tınıları” iyi fark eden bir kulak var.

Aydın Engin’in 6 Temmuz 1996 tarihli Cumhuriyet’te çıkan aşağıdaki satırlarını Öğretemediğimiz Türkçe adlı kitabıma da almıştım:

“Günlük yaşamda dil kirlenmesinin her türünü görmeye alıştık. Büyük kentlerin özellikle alışveriş bölgelerinde Türkçe artık kirlenmeyecek durumda. Çünkü Türkçe buralarda kesin olarak kovuldu. Örneğin İstanbul Nişantaşı’nda, Taksim çevresinde, Şişli’de, Etiler-Levent yöresinde adı Türkçe olan bir mağazaya, bir kahveye, bir lokantaya rastlamak artık mümkün değil. Oralar artık çağ atlayan Türkiye’nin Türkçeden kurtarılmış bölgeleri.”

Aydın Engin bu gün “aşırı faşizan tınıları” iyi fark eden kulağıyla Türkçeyi böylesine güzel savunduğu yazısını bir daha okusa, altına imzasını atar mıydı acaba? Ya da böyle yazıları gene yazar mıydı? “Çağ atlayan Türkiye” diye Özal dönemiyle dalga geçer miydi? Sanmam.

Çünkü Aydın Engin gibiler öyle bir yere geldiler ki, dil sevgisinden, Türkçeden söz etmeyi bile “faşistlik” sayıyorlar.

ALÇAKÇA BİR SALDIRI

24 Ağu

BİR SALDIRI

bg

Dr Bingür SÖNMEZ’i tanımayanımız var mıdır? Çalışkan ve becerikli bir hekimdir her şeyden önce! Karınca gibi çalışan, yakınmasını bilmeyen, yakınanlara kapıları ardına kadar açık bir önemli değer!

 

Bunca yoğunluğuna başka güzellikler de sığdıran, her yıl birisi kışın, diğeri yazın olmak üzere zamanını mutlaka memleketine ve dolayısı ile de ülkesine ayıran bir duyarlılık ve değerbilirlik.

 

Önderlik ettiği Sarıkamış Dayanışma Grubu Sarıkamış Şehitleri’nin izini sürer. Hem yazın hem kışın şehitlerin geçtiği yollardan geçilir, onların çektiği sıkıntılar biraz olsun yaşanmaya çalışılır. O dağlarda canlarını veren aziz şehitlerin ruhları şad olsun, hiç olmazsa sonsuz uykularını uyudukları yerler belirlensin de böylelikle 100 yıl sonra da olsa onlara vefa borcumuz biraz olsun ödensin diye çırpınır.

 

Bu eşsiz çabalara iki kez tanık olabilme onuru yaşamış biri olarak Bingür hocanın o dağlar başta olmak üzere Kars’ta, Sarıkamış’ta, Bardız’da, Erzurum’da ayak basmadık yer bırakmadığını kolaylıkla söyleyebilirim.

 

Aydınlar mezarlığına dönüşmüş olan bu ülkede Bingür Sönmez kendisi gibi az sayıda gerçek aydınla birlikte bu ışık sönmesin diye çalışır, didinir.

 

Bu sabah, Sarıkamış’ta, yaz yürüyüşünün sonunda silahlı saldırıya uğradığı haberi alındı. Neyse ki, yaşamsal tehlikesi yok.

 

Ama, arkasından adıyla seslenen ve kalleşçe saldıranlarla aynı topraklarda yaşamaktan, aynı suyu içmekten, aynı ekmeği yemekten ve aynı havayı solumaktan tanımı güç bir utanç duyduğumu söylemekten alamıyorum kendimi!

 

Sayıları sınırlı olan gerçek aydınlarını artık ölümcül kurşunlara boğan bu niteliksizlik, alçaklık ve sefillik can sıkıcı boyutlara varmış durumdadır.

 

Bildiğim bir şey varsa o da hocanın böyle alçaklıklara pabuç bırakmayacağıdır.

 

Saldırganların her ne gerekçe ile olursa olsun sert kayaya çarptıklarını iç rahatlığıyla söyleyebiliyorum!

 

Başta hocamıza, yakınlarına ve sevenlerine olmak üzere, ülkemize geçmiş olsun!

 

Ceyhun BALCI, 24.08.2014

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 60 takipçiye katılın