SON VAGON

 

PEMBE-VAGON-e1497432421552-364x245

Vagonun demokrasi tarihimizde çağrıştırdığı imge belleklerimize bir daha silinmeyecek denli kazınmıştır.
Tramvay vagonundan demokrasi durağında inenlerin yaptıkları saymakla tükenecek gibi değildir. Demokrasi durağında inenlerin bir daha indikleri vagona binmeyeceklerini sananlar fena halde yanılmışlardır.
Bursa’da çok “kutsal” bir gerekçeyle toplu taşımada kadınlara ayrı vagon uygulaması için düğmeye basılmıştır. Bu bir yoklamadır. Tepki yeterli olmazsa yaşama geçirilecektir. Biraz olsun köşeli bir tepki olduğu sezilirse vazgeçilir gibi yapılacaktır. Rafa kaldırılan dosya ilk fırsatta indirilerek uygulamaya konacaktır.
Türkiye’yi 15 yıldır yönetenler bu ve benzeri uygulamaları çoğu zaman geçmişten öcalma aracı olarak da görmektedirler ve hemen her adımda Cumhuriyet kalesine gol atmışçasına sevinç ve kıvanç duymaktadırlar. İşin biraz da psikolojik tarafına gönderme anlamına gelen bu adımlar önemsenmelidir.
Biraz geriye gidelim!
Yanlışları ve eksikleri olsa da Türkiye’nin devrim tarihini Osmanlı yenileşmelerine dek dayandırmak gerekir. Bu dayandırma Lale Devri’ne dek uzatılsa da Tanzimat önemli bir başlangıç noktasıdır. Pek çok alanda girişilen yenileşme ve ıslahatın özellikle hukuk alanında duvara tosladığı görülür o dönem incelendiğinde. O alandaki yenileşme ve ıslahat ancak Mecelle çerçevesinde gerçekleştirilebilmiştir. Kaldı ki; Mecelle bile medeni hukuk ve miras gibi can alıcı başlıklar dokunamamıştır.
Bu bilgiler ışığında dinbazların Cumhuriyet nefreti daha iyi anlaşılabilir. Cumhuriyet’in hemen ardından 1926’da çıkartılan Medeni Kanun ve onu da izleyerek yürürlüğe sokulan kadına seçme ve seçilme hakkı veren devrimci yasalar yobaz takımının dünyasını karartmaya yetmiştir. O zamandan bu yana bugün kurgulanmıştır. Pembe vagon bu kurgunun eseridir.
Bursa’da tramvayın son vagonunu kadınlara ayırarak onları koruma altına alma kisvesi ardında demokrasi durağında tramvaydan inen dinbazların yeniden tramvaya binmesi söz konusudur.
Böylelikle koruma altına alınır gibi yapılan kadınlar nesneleştirilmiş olacaktır. İnsan gibi bir varlığın nesneleştirilmesi, bu gibi gösterilerin aracına dönüştürülmesi insana saygısızlığın vardığı noktayı göstermesi bakımından anlamlı ve önemlidir.
Diğer yandan, her ne kadar tartışma kadın üzerinden yürütülmekte ve uygulamalar kadın odaklı olarak gerçekleştirilmekteyse de; kadınları Bursa tramvayının son vagonunda yalıtan anlayış diğer yandan erkekleri aşağılamaktadır. Kuşkusuz, kadınlara yönelik şiddet ve her türden kötüye kullanımda olumsuz erkek örnekleri eksik değildir. Yine de parmakla sayılacak azlıkta tekil örnek gerekçe gösterilerek erkekler de baskı altına alınmaktadır.
Bir elmanın iki yarısı olan kadın ve erkeği toplumsal yaşamdan soyutlayan anlayışın yeri olsa olsa ortaçağdır. Ancak, bilindiği gibi toplumsal olaylar her zaman takvimle eşzamanlı ilerlememektedir. Kimi zaman olduğu gibi bu kez de takvim ilerlerken, o takvimi kullanan insanlar yüzyıllarca geriye giden bir yolculuğa çıkabilmektedir. Kuşkusuz bu durum önünde, sonunda düzelecektir. Sorun, bu düzelme sağlanana dek yaşanacak olumsuzluklarla ilgilidir.
Bir erkek olarak kötülüklerden korunmaları gerekçe edilerek kadınların toplumsal yaşamdan yalıtılmaları kendimi aşağılanmış hissetmeme neden oluyor.
Son vagon uygulamasıyla kadın toplumsal yaşamdan giderek kopartılıp, yalıtılırken; erkek de potansiyel saldırgan ve tecavüzcüye indirgenmektedir. Kadın ve erkek aracılığıyla toplamda insanlık yerle bir edilmektedir.
Tarihin tekerini bir an önce olması gereken yöne, ileriye döndürmek gerek! Bunun için geciktiğimiz her an, her saniye utanç hanemize yazılmaktadır.

ADALET

adalet

Hava, su ve gıdadan sonra en temel insan gereksinimi! Onun yokluğu yaşamımızı sona erdirmese bile toplumsal düzeni ve toplumun ülkeye güvenini derinden sarsabiliyor.
Her fırsatta dile getirdikleri için biliyoruz! Son derece OSMANLICI bir yöneten topluluğumuz var! Osmanlıcılıklarının öykünme ve çağdaş yaşam karşısına Osmanlı’yı koyma heveslerinden kaynaklandığını söylemek daha doğru olur!
İçi boş, dayanaksız bir Osmanlıcılıktır sergiledikleri.
Böyle olmasa, Osmanlı’nın 600 yıl boyunca ADALET kavramını önemsediğini bilirlerdi, bilmekle kalmaz iyi kötü uygulama çabası içinde olurlardı.
Osmanlı, çıkışlarında da, inişlerinde de önemsemiştir ADALET kavramını. DAİREİ ADLİYYE olarak tanımladığı devletin olmazsa olmaz ödevlerinin sıralandığı silsilede ADALET yokluğunun yaratacağı felaketlere her fırsatta değinilmiştir. Her ne kadar yıkılmaktan kurtulamasa da Osmanlı bu duyarlılığı sayesinde 600 yıl tarih sahnesinde kalabilmiştir.

0000000727421-1

Bugün de varlığını sürdüren YARGITAY, DANIŞTAY, SAYIŞTAY gibi yargı kurumlarının köklerinin Osmanlı’da olmasına şaşırmamak gerekir. Cumhuriyet’le Osmanlı’yı ayıran önde gelen fark kurumların varlığından çok o kurumların ortaçağ karanlığına tutsaklığına son verilmesi olmuştur.
İnsan aklına özgürlük veren Cumhuriyet’le birlikte başka pek çok alanda olduğu gibi ADALET konusunda da köklü ve devrimci değişiklikler geçirilmiştir yaşama.
Yine Osmanlı’ya dönersek, ADALET öylesine önemsenmiştir ki; yokluğu korkunun başlıca kaynağı olmuştur özellikle yönetenler ve de saltanat sahibince. Osmanlı, pek çok konudaki aymazlığına, duyarsızlığına karşın ADALET konusunda özenli olma çabası içinde olmuş; hiç olmazsa temel ilkeleri ortaya koymaya çalışmıştır.
Bugünün Türkiyesi’nde ADALET’i iki dudak arasından çıkacak sözlere uyarlayanlar hiç olmazsa şimdilik rahat ve kaygısız olabilirler.
İnsanlık tarihinin değişmez tunç yasasıdır!
ADALET’in kendisinin değil duygusunun bile yitirilmesi hiç kimselerin, hiçbir kudretin önüne geçemeyeceği sonuçlara yol açmıştır.
Bugünün kudretlileri ADALET dağıtmak yerine onu bir yerlerde biriktirerek bir süre daha önüne set çekebilirler.
Ancak, o set önünde sonunda yıkılır ve dağıtılmayan adaletin azgın suları karşısına çıkanı önüne katarak sürükler.
Bugün, bu adaletsizliği yaratanların gücü ve kuvveti kendilerini bile azgın sele kapılmaktan koruyamaz!

Mahmut_Esat_Bozkurt_banner

Adaletin mumla arandığı bugünlerde saygıyla anılmalı…

Bu korkunç tabloda olan ülkenin dirliğine, düzenine, birliğine olacaktır. Adaletin olmadığı her geçen gün ileride yaşanacak tufanda ortaya çıkacak hasarın büyümesinden öte bir sonuca yol açmayacaktır.
Bu nedenle, Türkiye’de nicelikçe olmasa bile nitelikçe bu duruma son verme gücüne sahiplerin bir an önce harekete geçip gereğini yerine getirmesi gerekmektedir.

 

RIDVAN EGE’YE SAYGIYLA…

rıdvan hoca

Onursal Başkanı olduğu Türkiye Ortopedi ve Travmatoloji Birliği Derneği (TOTBİD)’in başsağlığı iletisi

Türkiye’de yaşayan gazete okuyup, televizyon izleyen hemen herkes Rıdvan Ege adıyla tanışıktır. Ortopedi uzmanı kimliğinin yanı sıra trafik kazalarının önlenmesi doğrultusundaki vakıf çalışmaları toplumsal tanınırlığını öne çıkartan yanı olmuştur.
Bir hekim olarak benim tanışıklığım ortopedi alanı üzerinden oldu. Ortopedi topluluğuna adım attığım 1987’den itibaren bilimsel toplantılar ortamında sıkça izlemiş ve tanımış oldum hocamızı.
Renkli ve canayakın kişilik olmasının yanı sıra pek çok akademik ortamın ortak başağrısı olan ayrılıklar, çekişmeler vb durumların önde gelen ilacıydı. Belki de bu sayede ortopedi topluluğunda hiçbir dönemde bir dağınıklık söz konusu olmadı.
O yıllarda bilimsel kongreler şimdiki gibi profesyonelce ve şirketler aracılığıyla gerçekleştirilmiyordu. Hatta, başlangıçta kongrelere kamu kurumlarının dinlenme ortamlarının evsahipliği yaptığını bile anımsıyorum. O yıllarda evsahibi kurumun hocasından, asistanına; teknisyeninden hizmetlisine varıncaya kadar sayısız emekçinin katılımıyla oluşturulan imece söz konusuydu kongre düzenlemesinde. Çokça aksaklıklı ve bir o kadar da içtenlikli yıllardı.
İşte o yıllarda hemen her ortopedi kongresinin değişmez emekçisiydi Rıdvan hoca. Öncü ve herkesin saygı duyduğu başrol oyuncusu olarak kongrelerdeki oturum aralarının onun el çırpmasıyla sonlandığı anlaşılır ve koyu sohbetler sonlandırılarak toplantı salonunun yolu tutulurdu.
İkili söyleşilerde ağzından düşürmediği “şekerim” kulaklarımızdan silinecek gibi değildir.
Siyasete hevesli değildi Rıdvan hoca. Buna karşılık siyasilerle ilişkisi bir bilimsel kongre açılışına zamanın Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i getirecek denli güçlü ve etkiliydi.
Son büyük eseri kurmakla kalmayıp, geliştirdiği ve olumlu bir yer edindirdiği Ufuk Üniversitesi oldu.
Sayıları 100’leri aşan kitapları, çok daha fazla sayıda bilimsel makaleleri ve akla gelebilecek pek çok akademik etkinliğiyle bu dünyada çok hoş ve yararlı bir iz bırakan Rıdvan Ege hocamızı sonsuzluğa uğurlamanın burukluğu içindeyiz.
Yaşamı boyunca başardıkları, kurduğu olumlu ilişkiler gözünün arkada kalmadığı izlenimi edinmemiz için fazlasıyla yeterlidir.
Bir canlı tarih anıtı dünyamızdan ayrıldı. Geride bıraktıklarıyla yaşayacağı muhakkak!

593910b161361f15942d9318

r2022

ŞAN, ŞÖHRET, PARA VE TATLI HAYAT…

arda_turan_ridvan_7743

Türkiye, gündem değişikliğinin an meselesi olduğu ülke olma konumunu bir kez daha sağlamlaştırdı. Arda TURAN’ın milli takım uçağındaki gazetecinin boğazına sarılması son birkaç günün başat gündem maddesi oldu.
Arda TURAN, pırıltılı yaşam özlemiyle yanıp, tutuşan yüz binlerce gençten birisiydi. Bu seçkin konuma erişebilen şanslı gençlerden pek azından birisi olarak dorukta bulunmanın tadını çıkarttı, çıkartıyor(du) son yıllarda. Hakkını vermek gerekirse Avrupa’da tutunmasını da bildi. Atletico Madrid ya da Barcelona gibi bir kulüpte değil futbol oynamak, antrenmana çıkmak bile iyi, kötü yetenek gerektirir.
Avrupa’da tutunarak lümpen kültür tutsaklığından kaynaklanan eksilerini unutturduğu bile söylenebilir.
Önemsiz olduğu kadar berbat bir maçın ardından sergilediği saldırganlık TBMM kürsüsüne varıncaya dek pek çok ortamda konuşulmaya değer bulundu.
Öyle ki, Rıdvan Dilmen işin içine doğrudan siyaset karıştırmaya vardırdı işi.
Fiziksel şiddet sergileyen Arda TURAN’ın bu kabul edilemez davranışını görmezden gelerek EVETÇİ olmasının bedelini ödediğini bile söyleyebildi.
Bütün bunların HAYIRCI olduğu için başına geldiğini söylese akla yatkın bulunabilirdi. Üzerinden çok geçmedi referandumun. Türkiye’de HAYIRCI olmak mı yoksa EVETÇİ olmak mı daha riskliydi? Bu sorunun yanıtı Rıdvan DİLMEN’in başını önüne eğmesine yeter de artar bile.
Diğer yandan, Rıdvan DİLMEN’in toplumdaki ayrılığı derinleştirici söylemlerde bulunduğunu söylemek de pekâlâ olasıdır.
Hatta, Türkiye’de bölücülüğün dağda silahla düz ovada ise elde kalem ya da dilde sözle yapıldığı bu örnek aracılığıyla ortaya çıkmıştır. Oysa, her şeye karşın Türkiye’de insanlar EVETÇİ’siyle, HAYIRCI’sıyla birlikte yaşamayı sürdürmektedir. Günde birkaç kez yolculuk yaptığımız kentiçi kitle taşıma araçlarında yanımda oturan ya da ayakta duran bir başkasının EVETÇİ mi yoksa HAYIRCı mı olduğunu sorgulamak pek çoğumuzun aklından bile geçmezken; Rıdvan DİLMEN adlı futbolculuğu alabildiğine başarılı ama teknik adamlığı ve spor yorumculuğu ters orantılı berbat birinin ipe, sapa gelmez sözleriyle uğraşmak da bir o kadar acı vericidir.
Lümpen kültürün tutsağı Arda TURAN’ın yaptığının bedeli hiç kuşkusuz milli formayı daha fazla kirletmesinin önüne geçmek için bulunduğu konumdan uzaklaştırılmasını gerektirir. Rıdvan DİLMEN gibilerine ise böylesi bir yaptırım söz konusu olmaktan uzaktır.
Haydi Rıdvan DİLMEN’e işverenler!
Utandırın bizi…

DÜŞMAN TANIMA SİSTEMİ

056d1f803c8ee14de4a393f9bc86f57c

Engel tanıma sistemi yokluğuna aşırı derecede odaklanarak yüce anıları incitmemek gerek

Helikopter kazası sonucu yitirdiğimiz değerli askerlerimiz epeyce canımızı yaktı. İzleyen günlerde yapılan yorumlar helikopterlerimizde “engel tanıma sistemi” yokluğuna odaklandı. Haksız da sayılmazdı bu yorumlar. Ülkeyi gökdelenler, köprüler ve başka pek çok göz alıcı yapıtlarla donatmaya muktedir gücün bu önemli ayrıntıyı göz ardı etmesi, satın alımını yapmaması kuşkusuz eleştiriye hedef olmaya değerdir. Bu önemli ve yaşamsal eksikliğin bugüne dek giderilmemiş olması sonuna dek sorgulanmalıdır.
Bu yapılırken öncelikli nokta gözden kaçırılmamalıdır. Hatta, “engel tanıma sistemi” yokluğuna yönelik aşırı yoğunlaşmayla bölgedeki koşullar karartılarak asıl düşmanın ve savaş verdiğimiz gücün gözden kaybolmasına yol açılmamalıdır.
PKK ve YPG’yi silahlandıran ülkenin ABD olduğu kendilerince açıklanmış durumdadır. Bir dönem olduğu gibi gizleme, saklama söz konusu değildir. Dolayısı ile can düşmanımız bölücü örgüt ağır silahlara sahiptir. Buna bağlı olarak da hava araçlarımızın güvenli uçuşu engellenmektedir. Yine bu nedenle helikopter gibi alçaktan uçarak hedef olmaya aday hava araçlarımız manevra yapmak zorunda kalmakta, alçaktan uçuşa zorlanmaktadır. Böylelikle de engellere takılma riski artmaktadır.
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız ve ülkemizin iç/dış güvenliğini tehlikeye düşüren neden müttefikimiz görünümlü ABD’dir. Kendi ağzıyla da doğruladığı için yazmakta sakınca yok. Düşmanınızı silahla donatan, onu adeta size saldırmaya özendiren ülkeye sıfat aranacak olursa eğer düşmandan daha uygunu bulunamaz kanısındayım.
Hemen her ortamda helikopter kazasını tartışanların, tartışma adı altında farkında olarak ya da olmayarak terör örgütünü sevindirenlerin ABD’nin bu konuda oynadığı rolü görmezden gelmelerini anlamakta zorlanıyorum.
Bu önemli konuda hem sokaktaki vatandaşımızın hem de siyasetçilerimizin bilinçlenme gereksinimi içinde olduğu düşüncesindeyim.
Nasıl ki helikopterlerimizin “engel tanıma sistemi”ne gereksinimi varsa özellikle de kamuoyunu yönlendirme etkisine sahip ileri gelenlerimiz başta olmak üzere insanımızın “düşman tanıma sistemi”ne gereksinim duyduğu yazılanlara ve konuşulanlara bakılırsa apaçık ortadadır.
Ceyhun Balcı, 6 Haziran 2017

ATATÜRK VE ÇEVRE

IMG_4308

Bu yazıya da esin kaynağı olan kitapta çok daha fazlasını okuyacak ve yazar İlknur Güntürkün Kalıpçı’nın deyişiyle “SEN BİZİ SAKIN AFFETME ATAM!” demek geçse de içinizden siz siz olun çok çalışıp, ona yaraşır olmaya bakın derim sizler. 

Bu Dünya Çevre Günü’nde “Atatürk ve Çevre” diyelim. Pek çok alanda 100 yıl önceki söylem ve eylemleri ve elbette öngörüleriyle bizleri şaşırtmayı sürdüren Atatürk’ü rehber ediniriz.

Çevre duyarlılığı Atatürk’ün her nedense çok da öne çıkartılmayan yönlerinden birisidir.

Hem çevre günü olması hem de zeytin gibi bir sıradışı varlığı gözden çıkartılmasının denendiği bugünlerde Atatürk ve Çevre’ye değinmek güncel gereklilik.

Yaşamı savaş alanlarında acılarla, sıkıntılarla geçen Atatürk’ün ağladığı anlar yazılara konu edilecek denli az.

Gözyaşı döktüğü az sayıdaki olgudan birisi Çanakkale’dedir. Bir diğeri ise doğayla ilgilidir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara başkentliğe hazırlanırken Çankaya yolundaki bir iğde ağacının kesilmiş olmasına ağlamış Atatürk. Yol yapımına engel görülen bölgenin tek ağacının yaşamına son verilmesi Atatürk gibi anıt adamı ağlatmış. İğde demişken iğde cenneti olabilecek Türkiye’nin iğde dışalımı yapmakta oluşunu içimiz sızlayarak anımsatalım.

Çevre konusunda da duyarlı ve rehber olası bir önderimiz olduğu için gurur duyalım!

Özellikle çevre duyarlılığı Türkiye’nin kökü dışarıda etkinlik alanlarından birisidir. Kökü burada olmayan, ayağı bu topraklara basmayan hiç bir hareketin, etkinliğin başarı şansı bulunmadığını unutmamak gerekir. Bu gerekçeyle çevrecilik diyenlerin bu yalın gerçeği göz önünde tutmaları dileğiyle.

Ceyhun Balcı, 04 Haziran 2017

27 MAYIS

imagesGeçtiğimiz yıllarda daha fazla tartışılan 27 Mayıs’a ilişkin yorumlar giderek azalsa da bütünüyle unutulmadığı kesindir.

Kalıplaşmış yargılara göre 27 Mayıs bir darbedir. Askersel güçle yapıldığına göre yanlış da sayılmaz bu biçimsel yargı. Bu yaklaşımla değerlendirilecek olursa Portekiz ordusunun Salazar yönetimine son verdiği 1974 eylemine de Karanfil Devrimi yerine darbe demek gerekmez mi?

Nedensellik ilişkisi gereğince değerlendirilecek olursa 27 Mayıs başat ürünü 1961 Anayasası uyarınca devrim değilse nedir?

Bu ve benzeri eylemlerin kolaylıkla düştüğü hatadan 27 Mayıs da kendisini kurtaramamıştır. Üç idam 27 Mayıs’ı ürünüyle değil de idamıyla tartışılır kılmıştır. Bu durumuyla 27 Mayıs’ın kendi ayağına kurşun sıktığı da söylenebilir kolaylıkla.

1961 Anayasası ortaya koyduğu toplumcu ve özgürlükçü ilkelerle aradan geçen yarım yüzyılı aşkın süreden sonra bugün de özlendiğine göre 27 Mayıs irdelemesi doğru eksende yapılmalıdır.

Darağacında sonlanan 3 yaşam kimilerini duygusallığa kimilerini de bilinçli biçimde 27 Mayıs’ı bağlamından kopartmaya yöneltebilmektedir.

Bu durum 27 Mayıs’ı izleyen yıllarda kendisini gösteren öc almacı geleneği beslemesi bakımından da iz bırakmıştır.

Farklı görüşlere saygı duyarak ama sağlam temellere dayandırarak 27 Mayıs’ın bir devrim olduğunu bir kez daha dile getiriyorum.

Sağlıklı değerlendirme için 27 Mayıs’a giden süreci ve 27 Mayıs’ın sonuçlarını akılcı ve bilimsel biçimde irdelemek gereğine vurgu yapıyorum.