YAŞASIN KKTC!

 

kktc-bayragi-macaristan-da-dalgalandi-6365192_3542_o

KKTC’nin var oluşunun 34. Yıldönümü kutlanıyor. KKTC, her ne kadar 1983’te kurulmuşsa da; temeli 1974’te atılmıştır. 1974’teki Kıbrıs Barış Harekatı sanıldığı gibi yalnızca bizimle aynı dili konuşan Kıbrıslılar için yapılmamıştır. Harekattan 5 gün önce Yunanistan destekli faşist darbe adada kim var kim yoksa zarar verecekti. Bu nedenle 1974 Barış Harekatı adanın bütününe ve adadaki tüm insanlara dirlik getirmiştir. Hatta, izleyen günlerde Yunanistan’da yaşananlara bakıldığında demokrasinin geri dönüşü söz konusudur.

1571’de Venediklilerden alınarak Osmanlı egemenliğine giren Kıbrıs bu tarihten yaklaşık 350 yıl sonra İngilizlerin eline geçmiştir. Gerekçe de ilginçtir. Bugünlerde, yere göğe sığdırılamayan, marifetleri dizi filmlere konu edilen II. Abdülhamit Rus baskısı karşısında İngiliz desteği alabilmek için adayı tek kurşun atılmasına gerek bırakmadan İngilizlere bırakmıştır. Tarih 1878’dir. Gerçekte ise söz konusu olan Osmanlı’nın paylaşılmaya başlanmasıdır. Bu tarihten yaklaşık 40 yıl sonra 1914’te tam da I. Dünya Savaşı’nın öngününde Kıbrıs İngiltere’ye bağlanarak hesap tamamlanmıştır. Akdeniz’deki İngiliz çıkarlarının bekçiliğini yapacak olan adadaki Türklerin Megali İdea vahşetiyle eksiltilmeye çalışılması, yetinilmeyip ortadan kaldırılması girişimleri neyse ki 1974’teki harekatla engellenmiştir.

Özeleştiri yapmak gerekirse KKTC’nin uluslararası düzlemde tanınması konusunda başarılı olunamamıştır. Burada ana kusurlu Türkiye’dir. Emperyalist zinciri kırarak adaya müdahale eden Türkiye KKTC’nin tanınması konusunda siyasi düzlemde eksik kalmıştır. Emperyalist kuşatmayı bu bağlamda kıramamıştır. Çaydan geçip, derede boğulmak örneğine denk düşmektedir bu başarısızlık.

Son yıllarda adayı AB’ye peşkeş çekmek de içinde olmak üzere sayısız hata yinelenmiştir. Hatta, yine son zamanlarda inisiyatif elden kaçırılması ve Kıbrıs’ın etki alanı içindeki yeraltı zenginliklerinin Rumlarca sahiplenilmesi karşısındaki suskunluk ibretliktir.

Kıbrıs’ta bizlerle aynı dili konuşan, adadaki varlıkları 400 yıl geriye dayanan insanlar yaşıyor. Kıbrıs, geçmişte olduğu gibi günümüzde de stratejik önemini koruyor. Anadolu yarımadasının güvenliği Kıbrıs adasınınkiyle özdeşleşmiş durumdadır.

Akılcı ve etkin bir dış politikayla KKTC’nin uluslararası dünyaca tanınması sağlanabilir.

Böylelikle, KKTC’de yalıtılan halk özgürlüğüne kavuşturulacağı gibi Türkiye’nin güvenliği güvence altına alınabilir.

KKTC’nin var edilmesi yolunda eşsiz çabaları olan Dr Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş başta olmak üzere kanıyla, canıyla katkıda bulunanları saygıyla anmak insanlık görevidir.

Adanın elden gitmesi, soydaşlarımızın soyunun tüketilmesi kurgularına Barış Harekatı ile karşılık vererek tarihe geçen Ecevit unutulmamalıdır!

 

BENİ TÜRK HEKİMLERİNE EMANET EDİNİZ?

Atatürk’ün söylediği öne sürülen bu söz sayamayacağmız kadar çok sağlık kuruluşunun bir yerlerine işlenmiştir. Biz hekimlerin hoşuna gitmemesi ne mümkün bu sözlerin! Gerçekte böyle sözü yoktur Atatürk’ün! En azından doğrudan böyle söylememiştir. Bu anlama gelen davranışı olduğu kesindir.
Atatürk, kendisini bizlerin arasından alacak hastalığın pençesindedir. Yıl 1938 başlarıdır!
Atatürk’ün bedeni bir ölüm kalım savaşı vermektedir. Zihni ise bir başka ölüm kalım savaşıyla meşguldür!

HATAY!

hatayinanavatanakatilmasi-afqmn3papng-728x728

Lozan’da karara bağlanamayan, Türkiye’nin istediği biçimde sonuçlandırılamayan bir konudur. Birkaç yıl önce Türkiye’nin bağımsızlığıyla uyumlu şekilde sonuçlandırılan Boğazlar konusundan sonra çözüm bekleyen sıradaki sorundur!
Biraz daha geriye gitmek gerekir!
6 Kasım 1918! Mondros’u izleyen günlerde Atatürk İskenderun’da görevlidir. Kenti işgal etme girişimindeki İngilizlere karşılığı kısa ve özdür! “Karaya çıkanı vururum!” Bu kararlılığını İstanbul’a çektiği telgrafla yetkililere bildirir. İskenderun’u teslim edecek birisini kendi yerine atamalarını salık verir.
Böylesi kararlılık sergilemiş Mustafa Kemal’in Hatay duyarlılığına şaşırmamak gerekir. Bedeni yaşam savaşı verirken Hatay’a odaklanması bundandır.
Rahatsızlığı için yurtdışından doktor çağırılması önerileri bir kulağından girer, diğerinden çıkar. Kesin bir dille karşı çıkar! Hastalığının yabancılarca öğrenilmesi Hatay’ın vatan toprağı yapılması önündeki önemli engeldir ona göre! Bu nedenle yabancı hekim şöyle dursun! İnsan içine çıkmaktan kaçınır. 1938 yazının kavurucu sıcaklarını Savarona’da geçirmesi deniz keyfinden değil hastalığının öğrenilmesi korkusu ve Hatay’ın Türk toprağı olması çalışmalarına zarar vermemesi içindir.
Atatürk çok iyi bilir ki;

“YAŞANACAK VATAN YOKSA GERİYE KALAN HİÇ BİR ŞEYİN ÖNEMİ YOKTUR!”

İşte o koşullar altında Atatürk Türk hekimlerinin muayenesine ve tedavisine razı olur.
Dolaylı yoldan kendisini Türk hekimlerine emanet etmiş olur.
Bu kararıyla her zamanki gözü pek, kararlı ve ilkeli Atatürk vardır karşımızda! Vatanseverliği sağlığını tehlikeye atmasını gerektirmiştir. Bu yaşamsal kararı alırken gözünü kırpmamıştır!
Sayısız örnekten birisidir!

Bu nedenle

ATATÜRK YENİLMEZDİR, ATATÜRK’ÜN ESERLERİ YIKILMAZDIR!
ATATÜRK YERYÜZÜNÜN GÖRDÜĞÜ EN BÜYÜK DEHALARDAN BİRİSİDİR!
IŞIKLARDA UYUMAKTADIR!
Utanmaz, sıkılmaz güruhunun saldırılarına karşın dimdik ayaktadır!

BÜYÜK ATATÜRK!

Atatürk, yokluğunun ardından geçen yıllar biriktikçe büyümeyi sürdürüyor! Kemalizm’le davalı, Atatürk’ü hedef alan iktidar partisinin 10 Kasım’da Atatürk’ü anma hevesi O’nun büyüklüğünün ve büyümeyi sürdürdüğünün güncel kanıtı sayılmalıdır.
Yazının başlığı pek çok kişinin aklından geçen bir durumu yansıtır. Bu 10 Kasım’da duygularımızın değil de bir araştırmanın, dolayısı ile de bilimin sesine kulak verelim.
Araştırmayı yapan Arnold Ludwig aynı zamanda psikiyatrist! İnsanlık tarihine şu ya da bu şekilde damga vurmuş, etki etmiş devlet adamlarını konu etmiş çalışmasına!
Aşağıdaki 11 ölçüt üzerinden değerlendirme yapmış!

  • SIFIRDAN ÜLKE YARATMA

  • TOPRAKLARI GENİŞLETME

  • İKTİDARDA KALINAN SÜRE

  • ASKERİ BAŞARI

  • SOSYAL TASARIM GÜCÜ

  • EKONOMİK BAŞARI

  • DEVLET ADAMLIĞI

  • İDEOLOJİ ORTAYA KOYMA

  • AHLAKEN ÖRNEK OLMA

  • SİYASİ MİRAS

  • ÜLKENİN NÜFUSU

Ölçütler 0-3 ya da 0-5 arasında puanlarla karşılıklandırılmış. Sonuçta Atatürk, Mao ve Franklin Delano Roosvelt’in önünde 31 puanla en BÜYÜK LİDER olarak göğüslemiş ipi.
Bu nesnel ve bilimsel çalışmaya eklenecek bir başka nokta olduğunu da unutmamak gerekiyor.
Artık ezberlenmiş olsa da Atatürk’ün göreceli olarak kısa yaşamına 3997 kitabı sığdırmış olduğu gerçeği her fırsatta anımsanmalıdır. Bir de o yaşamın savaş alanlarında, sıcak çatışmalar içinde geçtiği düşünülürse Atatürk’ün kitaplarla ilgili başarısı daha da belirginleşmiş olur.

“Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir!”

 

diyen Atatürk bu sözlerini eylemleriyle de taçlandırarak Arnold Ludwig’in çalışmasında yer almayan bir başka önemli ölçüt olan “akılcı ve bilimsel” olmayı da fazlasıyla başarmıştır.
Dün bizlerin, bugün çocuklarımızın okullarda öğrendiği geometri terimlerinin Türkçe karşılıkları Atatürk tarafından kazandırılmıştır dağarcığımıza. Bu eylemi matematik bilimine değerli bir katkı olarak algılanabilir.

geometriii

Afet İnan’la birlikte yazdığı “Medeni Bilgiler” kitabı da sosyal bilimler alanına katkısı olarak görülebilir.

medeni-bilgiler
10 Kasım’ı ağlama, sızlama günü değil de O’nu anlama ve dolayısı ile umutlanma günü olarak değerlendirmek gerekir.
Karşıtlarının bile (görünürde olsa da, içtenlikli olmasa da) Atatürk’e sarıldığı, O’nun büyüklüğünü kabullendiği göz önüne alınırsa umutları yeşertme, umutsuzluk döngülerini sonlandırma zamanıdır diyebiliriz.
Yalnız biz Türklerin değil, bölgemizin ve elbette dünyamızın önde gelen değeridir Atatürk. UNESCO’nun O’nun değerini teslim eden saptamaları herkesçe bilinmeli ve paylaşılmalıdır.

son yıl

BÜYÜK ATATÜRK’ün ANISINA SAYGIYLA!

YÜZÜNCÜ YILINDA EKİM DEVRİMİ

 

Dünya tarihinin önemli olaylarından birisi 100. Yaşını doldurmaya hazırlanıyor. Her ne kadar, yerinde yeller esse de Lenin önderliğindeki Ekim Devrimi bugün de anılmayı ve hiç olmazsa saygı duyulmayı hak ediyor.

Ekim Devrimi, Kemalist Devrim’den ayrı düşünülemez. Hatta, her ikisinin bir elmanın yarıları olduğu da kolaylıkla söylenebilir. Yeryüzünde biri diğerini bu denli var etmiş, desteklemiş bir başka ikili daha göstermek kolay olmasa gerektir!

Ekim Devrimi, Osmanlı’nın son döneminde imparatorluğu ayakta tutmaya yetmese de; Mustafa Kemal’in kuracağı Cumhuriyet’e vatan olacak toprakların savunulması çabalarının ürünüdür. Çanakkale Destanı olmasaydı Ekim Devrimi yaşama geçemeyebilirdi. Çar Rusyası’na yardım ulaşamaması Lenin’in işini kolaylaştıracak ve Ekim Devrimi’ne giden yoldaki taşlar temizlenmiş olacaktır. Tam da burada Ekim Devrimi’nin Türklere borçlandığı söylenebilir. Tarihi boyunca Türklerle çatışan, Türklere rağmen ayakta kalan ve imparatorluğa dönüşen Rusya ezeli karşıtı Türklerin hayat öpücüğüyle insanlık tarihine yeni bir sayfa eklemiştir.

mustafa kemal-lenin

Çok değil, bir kaç yıl sonra Sovyet Rusya Türklere olan borcunu ödeme fırsatı bulacaktır.

Bu kez, Milli Mücadele veren Mustafa Kemal önderliğindeki Türkler Lenin’in sağladığı güvenceyle verilen silah ve para yardımıyla yaşama tutunacak ve son Türk devletini kuracaklardır.

Böylelikle Türkler tutsaklıktan kurtulup yepyeni bir kanla tarih sahnesine çıkarlarken; genç Sovyet Rusya’nın komşuluğunda Lenin’in devletine güvenlik sağlamıştır.

Bu dayanışma Türkiye Cumhuriyeti’nin Sovyet Rusya’nın ilkelerini benimsemesini gerektirmemiştir. Antiemperyalizm ve bağımsızlık gibi iki önemli ortak payda tarihsel değer taşıyan bu dayanışma ve yardımlaşmayı ayakta tutmaya yetmiştir.

Hiç kuşkusuz bu dayanışmanın ardındaki iki önemli ad Mustafa Kemal ve Lenin olmuştur. İki büyük önderin güvenilirlikleri, ilkelilikleri ve elbette bunlara eklenen kararlılıkları Batı Asya’daki antiemperyalist ve bağımsızlıkçı gelişmeleri ayakta tutmuş ve sağlamlaştırmıştır. Kurulduktan kısa süre sonra kalkınma yoluna giren Sovyet Rusya’nın Cumhuriyet kurulduktan sonraki kalkınma çabalarına koyduğu teknolojik katkı da unutulmayacak denli önemlidir.

Lenin ve Mustafa Kemal o kadar güvenilir ve sözleri senet kimselerdir ki; bu yaşamsal antlaşma için sözleri yeterli olmuştur.

Bu karşılıklı güven o günlerde kalmamış olmalı ki; Sovyet Voroşilov ve Frunze’yi Taksim Anıtı’nda Atatürk’ün yanı başında boy gösterirken; Mustafa Kemal bugün Rusya’nın ders kitaplarındaki varlığını korumaktadır.

EKİM DEVRİMİ’ni 100. yılında selamlamak bizlerin vazgeçilmez görevidir…

Türkiye Avrasya’ya sırtını değil yüzünü dönmelidir!

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ve LENİN’in yüce anılarına saygıyla…

OTOMOBİL SEVDASI

devrimslide2

Birkaç yıl önce baş gösteren otomobil sevdası depreşti. Unutmadan eklemeli ki; birkaç yıl önceki sevda gereği SAAB firmasına aktarılan 40 milyon dolarlık yatırım çöpe gitmiştir.

http://www.hurriyet.com.tr/40-milyon-euro-resmen-cop-oldu-yerli-otomobil-gitti-turkiyenin-otomobili-geldi-40632238

Yaratılan izlenimin tersine Türk otomobili bundan 50 yıl önce üretildi. Devrim marka otomobil belki ihmal belki de tasarlı bir davranışla yolda bırakılarak yeni doğmuşken öldürülmüş oldu. Özetle, Yerli Otomobil pazarlaması koca bir yalandır. Kamuoyunun gururunu okşamayı amaçlayan ve bundan başka amacı da olmayan bir söylemdir. Olağan koşullar altında anlı şanlı 5 holdingin böylesi anlamdan ve gerekten yoksun biri işe soyunması düşünülemezdi. Ülkenin özel koşulları iş dünyasında da emir-komutayı dayattığı için bir araya gelen patronların kameralara gülümsemekten başka çareleri yoktu elbette.
Otomobil artık geçtiğimiz çağda kalmış bir aygıttır. Kuşkusuz kullanılacaktır, alınıp satılacaktır. Ancak, sil baştan geliştirilmek ve yeni bir marka yaratmak için uygun bir seçenek değildir. Dünyada son yıllarda yeni kurulmuş otomotiv firması yok gibidir. Var olan hareketlilik öncekiler kaynaklıdır. Hatta, yeni gibi görünen markalar da öncekilerin birikiminin ad ve kılık değiştirmesiyle ortaya çıkmıştır.

Slayt1

Cumhurbaşkanı 2002’de ülkemizde yılda 100 binden daha az sayıda motorlu taşıt satıldığını günümüzde bu sayının 700 binlere tırmandığını ifade ederek övünç payı çıkartmış bu gelişmeden. Bizler daha fazla motorlu taşıt edinerek ilerlediğimizi sanmayı sürdürelim! Çağa uymuş dünyada bu bağlamda küçülmenin hesapları yapılır olmuştur. Daha fazla otomobil, daha fazla yol, daha fazla park alanı, daha fazla hava kirliliği ve daha fazla harcama demek. Nasıl ki kedi kuyruğunu kovalayarak yakalayamazsa, daha fazla taşıt aracının gerektirdiklerini sağlamak da bir o kadar olanaksızdır.

Ne mutlu bize ki; “yerli” metaforu ortamdaki bunca yozlaşmaya ve yanıltıcı duruma karşın insanımızdan karşılık bulabiliyor. Bu sevinilesi durumun yanlış amaçla kullanılmakta oluşu üzülünecek bir durumdur.
Otomobilde “yerli” sevdasına kapılanların başka alanlardaki “yabancı” eğilimini mercek altına alırsak “yerli otomobil” hevesinin foyasını meydana çıkartmış oluruz.

Yer : Zonguldak!
Kurum : Kredi ve Yurtlar Kurumu. Isınma amaçlı kömür alımı ihalesine çıkılıyor. İster inanın ister inanmayın! Taşkömürü diyarı Zonguldak’taki bu kurumumuz şartnameye “ithal kömür” koşulunu koymaktan utanmıyor.

Yer : yine Zonguldak!
Kurum : Çatalağzı Termik Santrali. Taşkömürü zenginliğinin üzerindeki bu enerji üreticisi de yeni bölümlerinde ithal taşkömürü kullanmayı tasarlıyor.
Akıllara durgunluk veren gelişmeler değil mi?
Zonguldak’ta elinizi uzatabileceğiniz uzaklıktaki taşkömürü dururken uzaklardan taşkömürü almayı düşünebilmek ve bunu kâğıda döküp ihale şartnamesine işleyebilmek!

Son bir olgu!

Türkiye son yıllarda demir-çelik işletmelerinin çoğalmasına tanıklık ediyor. İlk bakışta ne iyi bir gelişme denebilir. Ama, bu işletmelerin hemen tümünün hurda demir işlediği düşünüldüğünde Türkiye’nin hurdacılığa gerilediği gerçeğiyle yüzleşilmiş olur. Hurdacıların enerji olarak kömür değil elektrik kullandığı, elektriğin üretildiği kaynaklar göz önüne alınınca dışa bağımlılığın söz konusu olduğu da üzülerek fark edilir.
Yazının ikinci bölümüne konu olan örneklerle ilgili akılcı açıklamalar yapılırsa ve ikna olursam “yerli otomobil sevdası”nı bütün içtenliğimle destekleyeceğime söz veririm.

CUMHURİYET

cumhuriyet-oynanmis

Cumhuriyet eşsiz önderin peşine düşen halkın eseridir.

Cumhuriyet’in 23 Nisan 1920’de kurulduğunu 29 Ekim’de ilan edildiğini öne sürenler vardır. Atatürk gibi akla ve bilime dayanan, öngörülü, tasarlı bir önderin Cumhuriyet’i daha Milli Mücadele’ye girişirken yaşama geçirmeyi kafaya koymuş olması şaşırtıcı değildir.

Tarih öğretimimizdeki yanlışların yanı sıra önemli noktaların göz ardı edilmesi sayısız yanılsamaya kaynaklık ediyor.

Bunlardan birisi Cumhuriyet’in dertsiz, tasasız ve hatta zahmetsiz kurulduğu izlenimidir.

Kalıplaşmış tarih bilgilerimize bakılırsa bir milleti tarihin kör kuyusuna düşmekten kurtaran Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’i ilan edişi rahat bir güne uyandığında bugün ne yapmalı sorusuna verilmiş bir yanıt gibidir.

Oysa, Cumhuriyet’in kuruluşu da Kurtuluş kadar zorlu ve zahmetli olmuştur.

DSC06121

Cumhuriyet’in akla ve bilgiye dayanan kurucu önderi

(Heykel Bergama Kozak Yaylası’nda ve Bergama Dr Faruk İlker Dvlet Hastanesi’nin girişinde yer almaktadır. Atatürk’ü bu denli yalın ve abartısız anlatan pek az heykel vardır)

 

Kurtuluş sürecinde yanı başında olan Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir ve Refet Bele Cumhuriyet’in ilan edileceğini anladıkları andan başlayarak Mustafa Kemal’e akla gelebilecek hemen her yol ve yöntemi kullanarak karşı çıkmışlardır. Bu dörtlünün Milli Mücadele’deki rollerine ve saygınlıklarına gölge düşürmeksizin Cumhuriyet’in ilanı sürecindeki tutumları irdelenmelidir.

Akla, bilgiye, tarihe ve uygarlığa dayanan Mustafa Kemal devleştikçe; bu dörtlü cüceleşmiştir.

Özellikle Devrimler için yapılan “emek harcanmadan, halkın isteği olmadan yaşama geçirildi” nitelemesinden yola çıkılarak Cumhuriyet’in de benzer bir edilgenlikle kurulduğu yanılsaması söz konusudur.

Kıvrak zekasını, pragmatizmle birleştiren; fırsat kollayarak deyim yerindeyse en uygun zamanı kollayan Mustafa Kemal Milli Mücadele gibi zorlu ve yorucu bir süreçten sonra neredeyse nefes almaksızın Cumhuriyet’i kotarma çabasına yoğunlaşmıştır.

Tarih bilinmediğinde ya da bilinmesi gereken ayrıntıları göz ardı edildiğinde başa gelecekler yaşanıyor günümüzde.

Cumhuriyet’in, Milli Mücadele’nin kazanılmasında eşsiz hizmetler veren saltanat ve hilafet heveslilerine karşın kurulduğunu, ilan edildiğini bilmek onun değerinini anlamamızı kolaylaştıracaktır.

Bu denli güç ve emek harcanarak kurulduğu için Cumhuriyet dört koldan saldırılara karşın ayakta kalabilmektedir.

Belki de bu nedenle, mayasının sağlamlığı sayesinde “Dokuz Canlıdır” Cumhuriyet…

En büyük bayram kutlu olsun…

ECEVİT VE BAYKAL

2-1974-bulentecevit
Türk siyasetinin önde gelen bu iki kişiliği başlangıçta yan yanayken, ilerleyen yıllarda karşı karşıya geldiler. CHP kökeni sonraki yıllardaki ayrı düşüşün önüne geçemedi.
Ecevit aramızdan ayrılalı 10 yılı aşmış olsa da geride bıraktığı derin iz silinecek gibi değildir. Kıbrıs ve haşhaş onu belleklerimize kazıyan iki sözcüktür. Siyasette nezaketin söz konusu olmadığı günümüzde ölüye saygının da yerini olur olmaz saldırganlıklara bıraktığı bir dönem yaşıyoruz. Salt siyasete özgü bir durum da değildir yaşananlar. Özenle gözlendiğinde yaşamın her alanına yansıyan bir hoyratlık söz konusudur.
Ecevit’le Clinton’u bir araya getiren geçmişteki bir fotoğraf karesinden yola çıkılarak aşağılanmaya ve saygınlığı aşındırılmaya çalışılmıştır Ecevit’in. Yapılan yakıştırmaya yanıt verecek durumda olmasa da Ecevit, tarih bu hoyratlık karşısında sessiz kalmayacaktır.
Ecevit’in Kıbrıs ve haşhaş ekim yasağı konusunda sergilediği antiemperyalist tutum ortadayken bir fotoğraftan yola çıkarak aşağılanması ve saygınlığının tartışma konusu yapılması kabul edilebilir gibi değildir. Mutlak iktidar gücüyle hemen her şeyi söylemekte, hemen herkesi suçlamakta sınır tanımayanların bugünün özel koşulları gereği yeterince tepki görmemiş olması yanılsamaya yol açmasın! Tarih yapılırken fark edilemeyenler yazılırken mutlaka fark edilecek ve akla kara o zaman ortaya çıkacaktır.
Deniz Baykal ise bugünlerde ölüm, kalım savaşı veriyor. Dileğimiz bu savaşı bir an önce kazanması ve yaşamını sürdürmesidir.
Kuşkusuz herhangi birimiz gibi hataları ve başarıları olan bir kişiliktir.
Bugünlerde Baykal’a yapılan tedaviler üzerinden hekimlere yönelen suçlamaların bir tür şiddete dönüştüğünü üzülerek izliyoruz. Gazete köşeleri ve televizyon stüdyoları bu sınır tanımazlığın sergilendiği güncel mekânlar olarak çarpıyor gözümüze. Tıp da hiç kuşkusuz bir bilim dalıdır. Ama, diğer doğa bilimlerindeki gibi kesinlikler içermeyen, kişiye, zamana, zemine göre değişkenlikleri olan bir alandır. Bütün bu değişkenleri göz ardı eden, olayı bir algoritmaya indirgeyen ve buradan yola çıkarak yapılanlarda hata arayan bu hoyratlığı da kınamak gerekir.
“Ben doktorlara iğne yaptırmam!” diyenlerin doruklarda olduğu, hekimleri ve hekimliği her fırsatta aşağılamanın sıradanlaştığı günümüz Türkiye’siyle uyumlu olan bu sınır tanımazlığın basın özgürlüğüyle ilintisi olmadığının da altı çizilmelidir.
Türk siyasetinin önemli kişiliklerinden Deniz Baykal’a ivedi iyilik dilerken, bir başka önemli kişiliği olan Ecevit’in anısı önünde saygıyla eğiliyorum…