ALTINORDU GERÇEĞİ

Haberi okuyunca yazmamak olmazdı. İlk bakışta sporla ilgili görünse de pek çok toplumsal sorunumuzla ilgili çıkarımlar sağlayacak değerde.

https://skor.sozcu.com.tr/2018/08/08/altinorduda-caglar-soyuncu-heyecani-763210/

Yeni bir olgu değil. Ama, yine de Türk spor kamuoyu ve basınının yeterince irdelediği ve algıladığı bir durum da değil. Anlaşılmadığı basının Altınordu Futbol Kulübü yetkililerini karşısında bulduğunda sorduğu sorudan belli. “Yabancı oyuncu transferi yapacak mısınız?” sorusu Türk spor basınının sığ sularda dolaşan ve karaya oturmak üzere olan bir tekne olduğunun göstergesidir.

 

“İYİ BİREY, İYİ VATANDAŞ, İYİ FUTBOLCU!”

 

Üçlemesini rehber edinen Altınordu bu doğru ve değerli anlayışın meyvelerini toplamaya başladı. Bundan böyle onlara sorulacak soru yabancı futbolcu alımından çok yabancılara futbolcu satımı üzerine olmalıdır.

YERLİ VE MİLLİ OLMAK söylemle değil, eylemle olur. Altınordu FK’nin söylemi aşıp eylemi başarmış olması ayrıca övgüye değerdir.

Benzetmede hata olmazsa Altınordu FK yaptığı atılımla güçlü bir altyapı oluşturmuş ve futbolcu üretim fabrikası beklentilerini habere yansıdığı gibi gerçekleştirmeye başlamıştır.

AltinorduLogo

Spor sahalarını sözel ve fiziksel şiddetin yaşam alanına dönüştüren Türk futbol ortamı Altınordu’nun izinden giderek ortamda temizlik sağlayabilir.

https://odatv.com/yolun-acik-olsun-cocuk-09081855.html

Kulüplerin kasalarını doldurmaları için de fırsat sunan bir modeldir bu aynı zamanda.

Bu kez iyi kötüyü kovsun isteniyorsa işte fırsat!

Altınordu gerçeği ciddiye alınmalı.

Yetinilmeyip örnek alınmalı…

https://skor.sozcu.com.tr/2018/08/10/caglar-soyuncuden-inanilmaz-yukselis-sadece-4-yilda-764094/

TOZ DUMAN İÇİNDE TÜRK SİYASETİ

Dolar 6’yı, Avro 7’yi zorluyor. Türkiye aylardır, hatta yıllardır beklenen krizde. On beş yıldır başarıyla pazarlanan tozpembe tablo gerçek rengine büründü. Krizin gelişi bu denli uzayınca başta iktisatçılar olmak üzere sosyal bilimcilerin pek çoğu kendinden kuşku duymaya başlamıştı.

Olmayan parayla sağlandığı sanılan gönençle birlikte yok edilen üretimle ayakta kalınabileceği yanılsaması duvara çarptı. Beklenmeyen durum değildi. Ama, insanoğlu çoğu zaman olduğu gibi bu süreçte de yaşanacakları öngörmek yerine beklemeyi yeğledi.

On beş yıl sürdürülen karşılıksız edinimlerin bedeli ödenecek. Bu yapılamazsa edinilenler yitirilecek!

Durum bu kadar ortadayken Türk siyasetinin sergilediği görünüm iç parçalayıcı!

Bugün yaşananların bir numaralı sorumlusu olan mevcut iktidarın yerine koyacak siyasi unsurumuz yok!

Kurultay için toplanan imzaların sayımı bitse de kurultay kavgası bitmiş gibi görünmüyor. Türkiye’nin tek adam rejimine geçişini eleştirir görünen muhalefetin de bal gibi tek adam yapısında olduğu ortada. Partinin vitrini ve yönetimi değiştirilse de tepedeki tek adamın bir yerlere kımıldamaya niyeti yok! Hem siyasi hem de ekonomik açıdan muhalefetin ortaya seçenek bile koyamadığı anlaşılıyor.

Türk siyasetinin değişmez yazgısı korunuyor!

İstifa yerine istifade!

Bugün zorlayacağı zirveleri kafamızda canlandırmakta güçlük çektiğimiz döviz ve ekonomik göstergeler kadar; Türk siyasetinin içine düştüğü açmaz da bir o kadar umut kırıcı bir tablo seriyor gözlerimizin önüne! Biri dışında kişiler gitsin! Yenileri gelsin durumu kurtaralım anlayışıyla oyalanmak isteniyor kitleler. Buna karşılık ülkenin kurucu partisinin çoktandır köklerinden kopmuş olmasından söz eden bile yok!
Seçenek umudun önde gelen kaynağı! Seçenek olmayınca umut kıtlığı şaşırtmıyor.

TÜRSAB BU SICAKTA BÖYLE ŞAKALAR YAPMASA İYİ OLACAK!

Bir haber! Erişkeden okunabilir!

https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201808081034660067-tursab-internet-sitesi-dava-bookingcom/

Gülmece yazarları haberden yola çıkarak Cehalettin Beyle Cahile Hanımın serüvenlerine ilişkin resimli roman bile yazabilirler.

Çok uzakta olmayan bir gelecekte günümüzdeki mesleklerin % 65’inin tarihe karışacağını öngöremeyen bir anlayışın ürünüdür habere konu acıklı güldürü sayabileceğimiz girişim.

Yurtdışından turist gelsin diye yerlerde süründürülen fiyatlar yurtiçinde göklere çıkınca birilerinin çağın olanaklarından yararlanması kadar doğal bir durum olabilir mi?

Diğer yandan, küreselleşmenin gereğidir denerek ülkeye girip, çıkan her türden paradan esirgenen denetimden ne haber diyesim geliyor TÜRSAB yöneticilerine.

Ülkenin emek ürünü birikimleri yok pahasına elden çıkartılırken; çalışanları emekliliğe ve sokağa atılmaya zorlanırken aklınız nerelerdeydi?

Daha düne kadar 2001 krizinde dört elle sarılınan ama bu arada ülkeyi ekonomik açıdan bağımlılaştıran anlayışa tek çift sözü olmayanların sanal ortam duyarlılıkları göz yaşartıcı!

Sayın TÜRSAB yetkileri!

Eldeki bir kuşla ilgilenmezken daldaki iki kuşa ilginiz şaşırtıcı! Girişiminizin içini doldurma ve kutsallık kazandırma amaçlı vergi motifli söylemlerinizin pek çok kişiyi duygulandırması ve yanınızda saf tutmayı özendirmesi güçlü olasılıktır.

eldeki-kuc59f

daldaki iki kuş

Çok ama çok geç kaldınız! Ülkeyi sahiplenir görünen tutumunuzu keşke Türkiye yolgeçen hanına döndürülürken sergileseydiniz! Örneğin, Türk borsasına istediği gibi girip çıkan; üstelik spekülatif hareketler yoluyla cüzdanını kalınlaştıranlardan vergi alınmaması karşısında sesinizi yükselttiğinize hiç tanık olmadık!

Her şeye karşın şakaya eşdeğer girişiminizin gülümsemeye gereksinim duyduğumuz şu günlerde işe yaradığını söyleyerek sonlandırayım yazımı…

Elbette şaka yapıyorum…

DOLARI KİM SIÇRATIYOR?

On altı yıllık iktidarın çok başarılı olduğu bir konu var! Bu başarı karşısında şapka çıkartmamak olanaksız! Bu başarı öyküsünü “İyiyse bizden, kötüyse başkasından!” sözüyle tanımlayabiliriz.

Türkiye’de uzunca süredir yerleşikleşmiş ve hatta efsaneye dönüşmüş bir saptama vardı. Gerçeklik payı da yok değildi. Türkiye’de iktidarları ekonomik krizler değiştirir. En yıkılmaz sandığınız iktidar bile ekonomik krizle kâğıttan kule gibi çöker inanışı her zaman çokça alıcı bulmuştur!

Günümüzün dokuz canlı iktidarı bu inanışı da yerle bir etmede epeyce yol aldı. İktidarın her koşulda destekçisi yüce halkımızın yastıkaltındaki birkaç doları bozdurma gösterilerine bakılacak olursa iktidarın okkalı bir ekonomik krizle değişmesi olasılığının azalmakta olduğu izlenimi edinilmiş oluyor.

Biraz geriye gidelim!

Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık belgesi sayılan Lozan Antlaşması görüşmelerinin ilk bölümü 1922 yılının sonlarında başladı. Şubat 1923’te ise kesintiye uğradı. Gerekçesi Batılı devletlerin kapitülasyonların kaldırılması konusundaki dirençli ve uyuşmaz tutumuydu. Muzaffer Ankara Hükümeti askeri başarının, siyasi bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla perçinlenmedikçe anlamsız ve süreksiz olacağının fazlasıyla farkında olarak bu önemli konudaki istekleri kabul görmedikçe görüşmelerin devamında yarar görmemişti.

Bugüne gelirsek!

Türkiye Cumhuriyeti ekonomik bağımsızlığının kalıntılarını 2001 ekonomik krizi sonrasında aldığı kararlar ve attığı adımlarla emperyalizme teslim etti. Bin bir emek ve çabayla var edilmiş olan ekonomik birikimler yok pahasına başkalarına “özelleştirme” adı altında devredildi. Bu kararlar devletin bir süreliğine de olsa bol paraya kavuşması sonucunu doğurdu. Bu paraların kalıcı olmayan amaçlarla kullanılması bol oy getirse de ülkemizin toplamda zararına bir sürecin işlemesi kaçınılmaz oldu.

 

soygun-51

Bugün dur durak bilmeyen, yukarı yönde rekora doymayan dolar ve avroyu yabancıların tetiklediği saptaması doğrudur. Ancak, bu tetiklemenin yastık altı dövizlerin bozdurulmasıyla önleneceği inancı trajikomiktir. Tek olumlu etkisi bu sorunlu günlerde gülümsememize yol açma potansiyeli taşımasıdır.

dolarin_atesi_dusmuyor_euro_tarihi_rekor_kirdi_h4301_dd58e

Yabancı ülkeler neden hep Türkiye ekonomisi üzerine gitmekte ve bu yolla sonuç alabilmektedir? Soru(n) budur!

Bugün okuduğuma göre Türkiye’nin kırsalında yaşayanların oranı % 7’ye düşmüş. Kentlerde gördüğümüz kadarı ile köylerdeki vatandaşlarımız kentlerin varoşlarına istiflenmiştir. Kentle tek ilgileri ayaklarının kent toprağına basıyor oluşudur. Tarımsal ve hayvansal üretim yok düzeyindeyken dışalıma dayalı sanayi üretimi de kur sıçramalarıyla şoka uğramış görünümdedir.

Özetle, Türkiye ekonomisi önceden olduğu gibi son 16 yılda da berbat yönetilmiş, son dönemde kötü yönetime Mirasyedi sorumsuzluğu eklenmiştir.
İnşaat yaparak ve otomobil kullanımını özendirerek ekonomiyi ayakta tutma dönemi geride kalmıştır.

Herkes sıkı tutunmalı ve ülke tarihinin en yıkıcı ekonomik krizine hazır olmalı!

Bir çift söz de yastıkaltı dolar bozdurma gösterileriyle iktidara kol kanat geren trollere!

Bu sarsıntı bu kez kimseleri sizleri geçmeyecek! Tam göbekten delip geçecek!

Geçmişteki krizlerden farklı olarak bu kez Türkiye’nin emperyalizme sunacak fazla varlığı da kalmamış durumda. Bundan sonraki tehdit ülkenin birliğine, dirliğine ve varlığına yönelik olacaktır.

Sevr özlemiyle yanıp tutuşanların heveslerinin tazelendiğine tanık olursak kimse şaşırmasın!

9 Ağustos 2018

ROBODOKTORUN ÖNÜNDEKİ 5 ENGEL

Dünyadaki gidişi ve paradigma değişikliklerini anlamak son derece önemli. Sanayi Devrimi döneminde İngiltere’de yaşanan MAKİNEKIRICILIK akımının günümüzde yinelenmemesi için bu son derece gerekli.

Çoğu zaman ben farklı bir yerde mi yaşıyorum diye kendi kendime sorduğum oluyor. Ülkemizi yönetenlerin kısıtlı anlayışına ayak uyduran toplumsal eğilimler kaygımın katlanmasına neden oluyor. İzleyebildiğim kadarı ile teknoloji temelli bu köklü değişim eğilimine ilişkin hazırlığımız yoktur. Bir şekilde varsa da hazırlık yeterli değildir.

Teknolojinin sağlık alanındaki egemenliği bir ALDATMACA mıdır? Öyle değilse, teknolojinin başka alanlarda olduğu gibi bu alandaki egemenliği korku kaynağı olmalı mıdır? Daha açık söylemek gerekirse ROBODOKTOR, insan doktoru işinden edip yerine geçecek midir?

Robotların sağlık alanında da boy göstermesi ameliyat yapmalarının, kan almalarının ya da ameliyathane ve eczane gibi alanlarda yardımcı işler görmeleri şimdiden yaşamımıza girmiş uygulamalardır. Asıl tartışma konusu robotların hekimlik mesleğini bütünüyle ele geçirip geçirmeyecekleridir.
Hekimliğin tümüyle robodoktorlarca yürütülmesinin önündeki 5 engeli şu şekilde özetlemek olasıdır :

1. EMPATİ YOKLUĞU : Her şeye karşın hekimlik dokunmaya ve insani ilişkiye dayanan bir iştir. Bir robotun bu gerekliliği karşılaması bugünün koşullarında söz konusu olamaz!

empati

2. TIP UYGULAMALARI LİNEER (ÇİZGİSEL) DEĞİLDİR : Hekimlik her şeye karşın YARATICI SORUN ÇÖZME BECERİSİ gerektirir.

3. Son derece gelişmiş ameliyat robotları ve benzeri teknolojik aygıtlar işinin uzmanı hekimlere gereksinim duymayı sürdürmektedir. Başka deyişle bu aygıtların süreçte yer almaları uzman bir hekimin yönetim ve denetimini gerektirmektedir.

heimlich-manevrasi-600x308

 

adana-anesteziyoloji-ve-reanimasyon

4. Robotlar birkaç saniyede milyonlarca sayfa veriyi gözden geçirip çözümleme yeteneğine sahip olsalar da kimi manevraları yapma yeteneğinden yoksun aygıtlardır. Örneğin, soluk borusuna yabancı cisim kaçmış birine uygulanan HEIMLICH MANEVRASI ya da solunum ve dolaşımı durmuş bir kimseye uygulanan CANLANDIRMA işlemi. Robotların pek çok avantajına karşın insanın çok daha HIZLI, EMPATİK ve GÜVENLİ olduğu durumlara örneklerdir bu adı anılanlar.

10112014160928-Resim_1415387087

5. Son olarak teknolojinin sağlık alanına uyarlanmasının hekimin yerine robotun geçirilmesine indirgenmemesi gerekir. Buradaki amaç, böyle bir yer değişikliğinden çok hekimin işinin kolaylaştırılması ve verimliliğin artırılmasıdır.

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ MERKEZ KONSEYİ VE İZMİR TABİP ODASI YÖNETİMİNİ KINIYORUM!

Yüreğimizi dağlayan anne ve 11 aylık yavrusunu hedef alan alçak terör eylemi kişi ve kurumları kınama bildirileri yayınlamaya zorladı!
Bu zorlamadan TTB ve İzmir Tabip Odası yönetiminin de payına bir şeyler düşmüş olmalı ki; olayı kınamışlar. Görünürde olumlu olan bu metinlerin ortak noktası kınar gibi yapmaktır.

Görüntüyü kurtarmak, kınadın mı sorusuna ona ne şüphe yanıtı verebilmektir temeldeki amaç. Bu önemli saptamayı niyet okuma yoluyla değil her iki kuruluşun bildirilerine yansıyan dile dayanarak yaptığımı vurgulamakta yarar görüyorum.

Emperyalizmin kara gücü olmakta sakınca görmeyen sözde solcu gerçekte Seyit Rızacı, Şeyh Saitçi ayrılıkçı terör örgütü PKK’nın göz ardı edilmemesi gereken bir başka önemli özelliği de “bebek katili” oluşudur. Bundan 25 yıl önce Başbağlar’da sergilenen bebek katili davranışı Hakkâri’de yinelenmiştir. Efendileri olan emperyalistler gibi vicdandan, insaftan ve mertlikten yoksundurlar. Hedefe giden yolda her davranışı ve eylemi hak olarak görmektedirler.

PKK terör örgütü ve onun siyasal düzlemdeki uzantısı HDP tanınmayan, bilinmeyen yapılar değiller.

Burada, bu açıklığa karşın onlara destek olan, onlarla omuzdaş olmakta sakınca görmeyenlere birkaç çift sözümüz olmalı!

Adı anılan her iki yapının meslek örgütü, sendika, dernek, demokratik kitle örgütü görünümlü bir bağlaşıklar topluluğu olduğu hiç ama hiç akıldan çıkartılmamalı!

Yine unutulmamalıdır ki; tetiği çeken, tuzağı harekete geçiren kanlı eller kadar bu emperyalist kurguya bir şekilde dahil olanlar, sessiz kalanlar ve kendilerince ustaca seçildiği sanılan sözcüklerle örtülü destek sunanlar da bir o kadar sorumlu ve kusurludur.
Türkiye’deki 150 bin hekimin meslek örgütü olmakla görevli olan bu kuruluşların daha önce de pek çok kez yaptıkları gibi renksiz, kokusuz ve ruhsuz bildirilerle terörü kınar gibi yapıp ona destek çıkmaları kabul edilebilir gibi değildir.
Hekimlerin, Tıbbiyeli kimlikleriyle yaşadığımız ülkenin temelinde harçları olduğu düşünüldüğünde bu yaşadıklarımızın çok daha dehşet verici olduğunu saptamak kaçınılmaz olmaktadır.
Türkiye kurulduğunda da kocaman bir şehitlikti. Aradan geçen yıllar bu niteliği değiştirmedi, geliştirdi yazık ki! Özellikle, emperyalist kurgunun bir parçası olarak harekete geçirilen ayrılıkçı terör ülkenin bu görünümünde yeni mekânların oluşması sonucuna yol açtı.
Her birimiz şu anlatacaklarımı doğrulayabilir.
Her gün evimden işyerime gelene kadar kat ettiğim yaklaşık 10 kilometre boyunca adları şehitlerle anılan parkların, okulların önünden geçiyorum. Başka deyişle, şehitlikleri selâmlamış oluyorum. Bu duruma Anadolu’nun hemen her kentinde ve kasabasında da rastlamak olasıdır.

Dolayısı ile, ayrılıkçı teröre verilen şehitler aramızda olmasalar da gündelik yaşamımızın parçası durumundadırlar. Bir bakıma belleğimize çivilenmişlerdir. Bu ortamda yaşayan bizlerle alay edercesine, acımızı depreştirircesine sözde kınama bildirilerini kaleme alma cüreti gösterenleri kınıyor, ülkemizin ruhuna ve değerlerine aykırı davranışlarından dolayı bu kurumlarımızı yönetenlerin durumlarını gözden geçirmelerini istiyorum.

Bir örnekle sonlandırıyorum satırlarımı…

İzmir Tabip Odası bildirisinden bir bölümce :

“…..Dava ile yeniden sivillere yönelik katliam ve saldırıların yüreğimizdeki yarattığı sızı alevlenmişken, Hakkari’den gelen bir haber ile yeniden sarsıldık. Bir anne ve bebeğinin tuzaklanmış patlayıcı ile katledilmesinden derin acı hissettik……”

Bu bölümü okuduğunuzda sanırsınız ki; bomba ete, kemiğe bürünmüş, kendi kendine yola çıkıp kendini tuzaklamış.

Hanımefendiler, beyefendiler;

Bu bombayı bir üreten, bir getiren ve bir de yerleştirip tuzaklayan yok mudur? Bunu yapanların üyesi olduğu terör örgütü PKK değil midir? Eğer böyleyse bu örgütün adını anmaktan korkmanız ve kaçınmanız nedendir?

Terör örgütünü tanıyoruz, biliyoruz!

Sizlerin vicdanı da mı nasır bağladı?

Yok mudur bir diyeceğiniz?

Kınama görünümlü rezalete ne diyorsunuz?

Yazıklar olsun terörü adıyla, sanıyla anarak kınama yapamayan sizlere…

635779736473585684

HEKİME ŞİDDET ÜZERİNE…

Bir meslek mensubuna yönelik şiddet artıyorsa eğer o mesleğin saygınlığının da aşın(dırıl)dığından kuşku duyulmamalıdır. Çevrelerinde birkaç bin kişi olmadan sokağa ayak basmayan yüce yöneticilerimizi bir yana bırakıyorum. Askere, polise, yargıca ya da bir başka kamu görevlisine şiddet yöneltmek bu kadar zorken hekime şiddetin sıradanlaşması göz ardı edilemeyecek güncel gerçektir. Mutlaka irdelenmeyi gerektirir.

Tıbbiye’nin kapısından gireli 40 yıl oldu. Hekimin itilip, kakıldığı günümüz koşullarında belleğim ister istemez geçmişe yolcululuğa çıkardı beni.
Üçüncü sınıfta Genel Cerrahi dersindeyiz. Belki de ilkiydi klinik derslerin. Şu anda hayatta olan bir hocamızın ilk sözleri belleğime o anda çivilendi.

“Ağrıyı gidermek Allah’a özgüdür! Siz de ağrıyı gidereceğinize göre Allah sayılırsınız!”

Aradan geçen 35 yılı aşkın zamandan sonra birileri bu sözden dine ve Allah’a saygısızlık sonucu çıkartma zahmetine girmesin! Hocamızın o sözleri bir metafor yaratmayı amaçlamıştı hiç kuşkusuz. Yetkinliğimize gönderme yapıp, bizleri ve özellikle mesleğimizi yüceltirken bir yandan; diğer yandan da, sorumluluğumuzu anımsatma amaçlıydı.

Bu denli yüce ve yetkin bir kişilik üstelik şifa vermeye çalıştığı birilerinin/yakınlarının saldırısına uğrayabilir mi? O yıllarda bunu akıldan bile geçirmek söz konusu olamazdı.

Bir örnek de birkaç yıl sonrasından!

Ege Tıp Acil Servisi’nde nöbetçiyim. Hekimliğe biraz daha yakınım! Alkollü bir vatandaşımız elini kesmiş. Ağzından çıkanı kulağı duymuyor. Ortopedi ve Genel Cerrahi asistanlarıyla takışıyor. Ortalık yatıştı derken, alkollü vatandaşımızın yakınları beliriyor ortamda. Kardeşiyle takışan hekimlerle hesaplaşmak gibi bir cüret içinde olduğu anlaşılıyor sözlerinden.

Karakola yansıyan olayın kahramanı ilk ifadesi sonrası tutuklanıyor. Ortada en küçük fiziksel bir eylem yok oysa. Sözel şiddetin bile böylesi caydırıcı karşılık aldığı dönemde yaşıyoruz.

Her ne kadar cuntanın başındaki kişi hekimleri hedef alan sözler söylese ve uygulamalarıyla hekimleri parasal darlığa sokan şeyler yapsa da; toplumun hekimlik ve hekim algısında saygısızlık etmeyi gerektirecek bir aşınma yok. Bu durum Adliye’de de böyle olduğu için yargıç hekimlere sinkaf eden vatandaşı hoş görmüyor.
Şimdilerde dilimize doladığımız bir istek var!
Sağlıkta Şiddeti Önleme Yasa tasarısı bir an önce TBMM’de görüşülsün, yasalaşsın ve yürürlüğe girsin! Kuşkusuz caydırıcı olacaktır.
Ama, işe özendirici sözlerden vazgeçerek başlamak gerekmez mi?

 

“Doktorlar paragözdür!”

“Ben doktora iğne bile yaptırmam!”

sözleri unutulmuş olamaz!

 

Bu sözlerin hiç birinde hekimlere yönelik şiddeti doğrudan özendiren bir unsur yoktur ilk bakışta! Ama, dolaylı da olsa bir meslek grubunu aşağılayan, küçümseyen ve her an her yerde boy gösteren sınır tanımazlara eylem fırsatı sağlayan içerikleri olduğu da kesindir.

Ülkemizde her geçen gün daha fazla etkili olan cehaletin koyu gölgesi sağlık alanındaki şiddetin önde gelen nedenlerinden birisidir. Sağlıkta müşteri-esnaf ilişkisini esas alan uygulamaların doğal sonucu olarak “müşteri her zaman haklıdır” anlayışı bu ortamı belirleyen ana ilkeye dönüşmüştür. Akılcı ve bilimsel anlayış yerini bütünüyle bu sözün gereğine bırakmıştır.

Ne yazıktır ki; halkımızın da hoşuna gitmektedir bu durum. Niteliğine bakmaksızın alıcısı olmakta sakınca görmemekte ve hatta haz duymaktadır nicelikçe bol, nitelikçe kıt sağlık hizmetini.

Giresun’da yaşanan ve 82 yaşındaki hasta yakının polisin orantısız davranışı sonrası yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan son olaydan sonra hekimin açığa alınması “tut aklını kaçmasın” türünden bir çağrışıma yol açtı bende. Müşteri her zaman haklıdır şiarına uygun düşen bu uygulama halkımızın gururunu okşama bakımından işe yaramış olmalıdır. Kuşku duyulmasın ki; açığa alınan meslektaşım görevine dönecek ve kaldığı yerden sürdürecektir işini. Manevi açıdan örselendiğine de kuşku yoktur. Ama, bu davranış aracılığıyla asıl örselenen hekimler ve hekimlik olacaktır. Bu ve benzeri durumlarda yasadışı davranmakla kolluk gücü çağırmak arasında sıkışıp kalacaktır pek çok meslektaşım. Bu ikisinin ortasında ise fiziksel şiddet ve hatta yaşamsal tehlikeye neden olan yaralanmalar olacaktır.

Bu ve benzeri olaylar sonrası morali yerle bir olan hekimlerin motivasyonu güçleşeceği gibi meslek seçme noktasındaki başarılı gençlerimizin de olumsuz etkilenmesi ve hekimlikten uzaklaşması kaçınılmaz olacaktır.

Ülke geneline egemen olan sıradanlık ve niteliksizlik sağlık alanında da hızla güç kazanmaktadır.

Ülkemiz insanının düzeyini yükseltme ve eşitlenme çıtasını yukarılara çıkartma yerine toplumsal eşitliği dipte sağlama kolaycılığını seçen siyasi iktidar şimdilik bu durumu engelsizce sürdürebilir. Ancak, sistemin yaldızları döküldüğünde bugün bedenleriyle ve canlarıyla bedel ödeyen hekimler o gün geldiğinde halkımızın da eklenmesi kaçınılmaz olacaktır.

Yol yakınken dönülmeli…

sağlıkta-şiddet-4