TANIMADIĞIMIZ MUJİCA VE ET KRİZİ

Slide1 (1)

 

Kriz yaşamakta sakınca yok ama duyurmak ve adını anmak yasak! Bir zamanların kendi kendine yeten tarım/hayvancılık ülkesi Türkiye şu sıralarda okkalı bir et krizi yaşıyor. Helal et söylemleri bu krize örtülen şaldan öte anlam taşımıyor.

Eti yiyebilene aşk olsun! Üretip, emeğinin karşılığını biraz olsun alabilene de!

Şu günlerde et reyonlarında boy göstermeye başlayan kuzu etinin fiyatı kimi yerlerde 75 TL’leri görse de üretcinin cebine bu nicelğin yalnızca üçte biri giriyor.

Türkiye gibi bir ülkede bu yaşananların şakadan farkı gerçek olması!

Umarsız mıyız? Elbette hayır! Son çeyrek yüzyılda hız kazanan liberal ihanet bugün yaşananların biricik nedeni. Son 13 yıla damga vuran AKP anlayışını da özellikle anmak gerekir.

Türkiye’de bu anlayışı hiçe sayan, üretimi önceleyen bir siyaset var mı sorusunun yanıtı da olumlu değil ne yazık ki!

Uruguay’ın önceki devlet başkanı Jose Mujica 1 Kasım seçimlerinin hemen ertesinde Türkiye’de konuktu.

Mujica’nın 3 bacaklı köpeği Manuela, 40 yıllık otomobili vosvosu, derme çatma evi, aylığının % 90’ını gereksinim duyanlara pay etmekte oluşu belleğimize çivilenen özellikleriydi. Yöneticileri saraylara, uçaklara, hanlara, hamamlara oluk gibi para akıtan bir ülkenin yurttaşlarının Mujica’ya bu açıdan ilgi duyması şaşırtıcı değildir elbette!

Ama, evine et girmeyen yurttaşları saymakla bitmeyecek, et alabilenlerin aldığı etin ne kadar sağlıklı olduğu tartışılan Türkiye’de Mujica’nın bir başka özelliği daha söz konusu olmalı ve bilinmeliydi.

Geçmişte Tupac Amaru gerillası olan, bu nedenle yıllarını hapiste geçiren Mujica siyasete girdikten sonra kendisini ilk olarak Uruguay Tarım Bakanı olarak gösterdi. Yukarıda anılan ve pek çoğumuzun ezberlediği özellikleri kadar önemli başarıların altına imza attı Mujica bu görevi boyunca!

Uruguay onun tarım bakanı olduğu dönemde dünyanın önde gelen et üreticilerinden birisi oldu. Oysa, Uruguay’ın yarısı başkent Montevideo’da yaşayan insanlarının toplam sayısı 4 milyon dolayındadır. Yüzölçümü kabaca Türkiye’nin beşte biri tutarındadır. Uruguay’da kişi başına yaklaşık 4 sığır düştüğünü söylersek ülkedeki hayvancılık zenginliğini biraz olsun yansıtmış oluruz. Aynı sayı Türkiye’de kişi başına 0.20 dolayındadır. Otuz milyon koyun da eklendiğinde Türkiye’de kişi başına düşen hayvan sayısı 1’I bulamamaktadır.

Kişi başına kırmızı et tüketimi Türkiye’de 20 kg’nin altındayken; Uruguay’da aynı nicelik 60 kg’ın üzerindedir.

slide20_600,400 (1)

Arjantin’de bir et lokantası

Mujica’nın asıl görülmesi gereken özelliği tarım bakanıyken başardıklarıdır. Ülkesini bir hayvancılık devine dönüştürürken insanına et yedirme başarısı göstermiştir. Şu sıralar Türkiye’nin de aralarında bulunduğu pek çok ülkeye et satmaktadır Uruguay.

Mujica’yı Türkiye’de konuk edenler, il il gezdirenler onun bu özelliğini öne çıkartmışlar mıdır? Basının magazinciliği yeğleyip bu açıdan değerlendirme yapmadığını söyleyebiliriz. İzmir’de bir kapalı salon etkinliğine getirilen Mujica’yı izlemeye gidemediğim için hayıflanmıştım. Ertesi günkü gazeteleri okuyunca iyi ki gitmeye kalkışmamışım dediğimi anımsıyorum. Salona girilemediği gibi Mujica gibi önemli birisinin Ece Temelkuran tarafından sunulduğunu da okuyunca işkenceden kurtulmuş gibi sevinmiştim. O kapalı salon toplantısında Mujica’nın bu yönüne değinilip değinilmediğini yine bilemiyoruz. Ama, yüce basınımızın değinmeye değer bulmadığını çok iyi biliyoruz!

Mujica o ziyareti sırasında ülkemizin tarım ve hayvancılık çevreleriyle buluşturuldu mu? Buluşturulduysa neler konuşuladu, görüşüldü?

??????????????????????

Köpeğinin adı bile ezberimizde olan Mujica’nın çok daha önemli ve öne çıkartılması gereken yanı karanlıkta kalmıştır.

Et krizi yaşamakta olan Türkiye’nin o günlerde de krizde olmadığı söylenemezdi. Biraz aklı olan işi gücü bırakıp Mujica’yı bu açıdan değerlendirmeye odaklanırdı!

Magazinci kolaycılık ve ekonomik öngörüsüzlük bu önemli konuğun hak ettiğince değerlendirilmemesi anlamına geldi!

Yaklaşık 10 yıl önce Arjantin ve Uruguay’ı görmüştüm.

Her iki ülkede boğazımızdan geçen etlerin lezzeti unutulur gibi değildi. Üstelik şaşırtıcı düzeyde ucuzdu.

Aklını ve uygun koşullarını kullananların yücelmesine ilişkin örnektir Uruguay’ın et alanında devleşmesi! Buna karşılık Türkiye’nin etsel sefaleti akılsızlığın, budalalığın ve utancın canlı anıtı olarak yükselmektedir!

Ceyhun Balcı, 09.02.2016

GEZİ DİRENİŞ’İ YİNELENİR Mİ?

 

gezi afis genel (3).jpg

Başlıktaki sorunun yanıtını vererek başlayalım! Elbette olur! Yaşam karşıtlıklar üzerinden yürüdüğüne göre olmaması olasılık dışıdır!

Soruya değil de sordurana bakmalı!

Önümüzdeki Haziran ayında 3 yaşını dolduracak Gezi Direnişi!

Gazeteci Gökmen Ulu’nun “Direniş” belgeseli Gezi’yi anlatıyor. Başka pek çoğundan farkı o direnişi içinden izleyen bir habercinin imzasını taşıyor oluşu!

Edinilip izlenmesini öneririm! Yalnızca geçmişe özlem tünelinde yol alıp kimi zaman coşmak yeri gelince de hüzünlenmek için değil! Aynı zamanda, ne oldu, nereye evrilmeliydi ve neden evrilemedi sorularını sormak için!

Gökmen Ulu’nun gösterim sonrasında değindiği bir nokta çok önemliydi. Olayların içinde olduğu için tanıklığı önemli! Gezi Parkı’nda polise direnenlerin içinden polise atılan taşlar ve bunun kadar önemlisi taş atarak kışkırtıcılık yapanların polise sığınmış olması!

Gezi direnişi bir yerlere evrilemediyse eğer; önde gelen nedenlerinden birisi siyasal ve politik önderlikten yoksun bırakılmış olmasıdır! Benim de İzmir’de bire bir tanıklık ettiğim kaldırım taşlarının sökülerek polise atılması Gökmen Ulu’nun Gezi Parkı’ndaki tanıklığıyla örtüşüyor. Barışçıl gösterilere karşı umarsızlık içinde kıvranan zalime çıkış yolu gösterdi bu ve benzeri kışkırtmalar! Bundan sonrası Gezi Direnişi’nin şehitler anıtını yükseltmiştir. İnsanlık tarihinin hatırı sayılır kalkışmalarından sayılması gereken Gezi Direnişi, özetlemek gerekirse başlangıçta şiddetin kışkırtılması; sonrasında ise toplumsal dilimlenme yoluyla söndürülmüştür.

Gelelim yazının da konusu olan soruya!

Başta da yanıtlandığı gibi elbette Gezi bir kez daha söz konusu olabilir!

Olması da kaçınılmazdır!

Ancak, Türkiye’nin şu anda birlik ve varlık savaşımı verdiği unutulmamalıdır!

Gezi Direnişi toplumsal birliğin ve dayanışmanın ürünüydü!

Gezi’yi özleyenler, bir kez daha diyenler bu olmazsa olmaz gerekliliği akıldan çıkartmamalı!

Ceyhun Balcı, 06.02.2016

YANIK YÖRE (KATAKEKAUMENE-KULADOKYA)

Katakekeumene’ye Amasyalı coğrafyacı-gezgin Strabon’un Coğrafya (XII-XIII-XIV) kitabında 7 kez değinilmiş. Dilimizin kolayca dönmediği Katakekaumene adını Strabon’a borçluyuz. Türkçe Yanık Yöre adı da bölgeyi tanımlamada son derece yeterlidir.
Alaşehir’den sonra 500 station uzunluğu, 400 station genişliği olan (9250 x 7400 metre), Mysia ve Maionia denen ve Katakekaumene olarak adlandırılan bölgeye gelinir. Burada hiç ağaç yoktur. Toprağın yüzü küllerle kaplıdır, dağlık ve kayalık olan ülke sanki yangından olmuş gibi siyah renktedir. Bazıları, bunun yıldırımlardan ve ateşli yer patlamalarından olduğunu tahmin etmektedir.”

Amasyalı Strabon (M.Ö.54 – M.S.24)

IMG_5004

Kula’yı Uşak yönüne doğru 16 kilometre geçtikten sonra kahverengi zeminli Peribacaları okunu görürsünüz. Üşenmeyip sapın! Çok fazla ilerlemeden kendinizi farklı bir dünyada bulacağınızın güvencesini verebilirim.
Zamanınız çoksa 30-35 km uzunluğunda, 10-15 km genişliğindeki bu Jeoparkta daha fazla zaman geçirebilirsiniz. Toplamda 300 km2 alana yayılmış olan genç volkanizma kalıntısı bu alan Türkiye’nin eşi, benzeri az görülen doğal alanlarından birisidir.


Bölgedeki son yanardağ patlamasının günümüzden yaklaşık 10 bin yıl önce gerçekleştiği kestirilmektedir.
Bölge biraz daha zaman ayrılarak gezildiğinde günümüzden 10-12 bin yıl öncesine tarihlenen tarih öncesi insan ayak izleri de görülebilir. Volkanizmanın son evrelerine prehistorik atalarımızın tanıklık etmiş olduğunu düşünmek bile fazlasıyla heyecan vericidir.
Yükseklikleri 150 metreyi aşmayan toplamda 68 volkan konisi bölgeyi bugün de süslemeyi sürdürmektedir. Bu yer şekillerine yerel ağızda “divlit” de denmektedir. Araştırmacıların çalışmaları sonucunda bölgeye özgü bazalt yapıları “kulait” adıyla uluslararası yazına da geçirilmiştir.


Buraya gelmeden önce bir dergide ABD’nin Colorado eyaletinin kuş, uçmaz kervan geçmez bir köşesinde yer alan Wheeler Jeo Parkı’yla ilgili bilgiler gözüme. Yerleşimin sapalığı bu doğal parkın ziyaretçisiz kalması ve dolayısı ile de can çekişmesi sonucuna yol açmış.
Katakekaumene sapa olmak bir yana işlek bir karayoluna bir adım uzaklıkta!
Bu doğal ve tarihsel kültür kalıtının daha fazla insanca görülmesi, bilinmesi dileğiyle…

Screenshot_1

Türkiye’de yerbilimin öncü adlarından Sırrı Erinç’in Kula-Adala (Katakekaumene) bölgesi çizimi.

ATATÜRK, ENVER PAŞA, MUSTAFA SUPHİ

Son zamanlarda Mustafa Suphi’yi kim öldürttü soruları bir kez daha gündeme düştü! Ben, Mustafa Suphi’yi kimin öldürttüğü üzerinden dipsiz kuyuya düşmek yerine bu üçlünün ayakları nereye basıyordu sorusunun yanıtını vermek istedim!

Haber Günce’deki diğer yazılarıma da bağlantıdan erişilebilir!

http://www.habergunce.com/yazar/Ceyhun-Balci-ATATURK-ENVER-PASA-MUSTAFA-SUPHI-102424.html

CUMHURİYET, BALBAY VE NE YAPILMALIYDI?

Geleneksel refleksimiz olayın içinden cımbızla birini çekip, onu suçlamaktır. Bunu yapmak son derece kolaydır. Böylesi bir davranış çözümün değil sorunun parçası olmayı da göze almak demektir.
Cumhuriyet gazetesinin başına gelenleri Türkiye’deki diğer gelişmelerden soyutlayamazsınız!
Bir Cumhuriyet yazarı Orhan Bursalı yazısının sonuna şöyle bir not koymuş!

“…..Mustafa Balbay’ın yazılarına da son verilmesinin sürpriz nesi var, anlamadım.”

Balbay’ın bir hatası varsa o da öngörememek ve kendisini kovdurmak olmuştur. Öngöremediği için mi yoksa arkasına alacak destek göremediği için mi? Bu ayrı bir tartışma konusudur.

Kirizma köşesindeki diğer yazılarıma da bağlantı aracılığıyla erişilebilir.

http://www.e4haber.com/yazarlar/ceyhun-balci/cumhuriyet-balbay-ve-ne-yapilmali-ydi/108/

KULA TERZİHANESİ

Zenginliğin başkenti Sardes’ten sonra Bozdağlar’ı ve eteklerindeki Filadelfiya’yı (Alaşehir) sağımıza alıp Kula’ya yöneliyoruz. Bereketli ova geride kalıyor. Tırmanışa geçtiğimizde kıyı ve iç Ege sınırını da geçmiş oluyoruz. Son zeytin ağaçlarıyla vedalaşıyoruz.

IMG_5003

Kula, geçmişin vazgeçilmezlerinden olan otobüs yolculuklarının çok bilinen duraklarından birisiydi. Kula falanca tesislerinde verilen molanın Kula’yla ilgisi ilçe sınırlarının içinde yer almaktan öte değildi. Adı çok bilinen Kula özde hiç bilinmeyendi. Kula yol üstülüğüyle sınırlı tanınmışlığına son yıllarda evlerini ve başka tarihsel ve doğal özelliklerini ekledi.

Dar sokaklar, öpüşen çatılar ve sınırları zorlayan çılgın renkleriyle Kula evleri Anadolu’nun kültür zenginliğini yansıtan yanıyla öne çıktı.

Kula’da kiliseler, camiler, bakımlı, bakımsız ama rengârenk evler ve güleryüzlü insanlarca karşılandık!

Kula’nın dar sokaklarında sayısız yazıya ve başka pek çok öyküye esin kaynağı olabilecek insan ve tarihsel varlık manzarası gördük.

Çok sözü edilmemiş ve dolayısı ile ilginç bulunabilecek birisiyle yetinelim bu yazıda!

Bir Kula evinin giriş zeminindeki Yunanca yazıt ve makas görseli Kula terzihanesinde olduğumuzu duyumsatmış oldu. Yazıtta çözebildiğimiz tek sözcük terzi ve hemen altındaki ad oldu. Yanı başındaki terzi makası görseli mekânın geçmişteki işlevini kuşkuya yer bırakmaksızın anlatır gibiydi.

Yunanca yazıt ve Kula!

Bir meslektaşımın uyarısıyla bir gece önce okuduğum kitaptan(*) edindiğim bilgiler olmasa bu durum beni de fazlasıyla şaşırtabilirdi.

326460_2

Yunanca yerine Karamanlıca diyelim!

Karamanlıca da nereden çıktı diyeceklere kısa bir bilgilendirme yapmalı!

Karamanlıca bildiğimiz Türkçe’nin Yunan harfleriyle yazılanı! Konuşulanı anlamakta sıkıntı çekmezsiniz ama yazılanı anlamak için Yunan alfabesini sökmeniz gerek!

Karamanlıca yazanlar kendilerini Türk olarak tanımlamışlar! Kimlik tanımını soy ve kan bağına indirgerseniz Anadolu gibi bir kültürel harmanyerinde ipin ucunu kaçırmış olursunuz. Bu nedenle bireyin ne olduğu değil de kendisini ne olarak gördüğü, saydığı önemli. Karamanlıca yazanların Osmanlı döneminde Anadolu’da yaşayan büyük kitleden farkı din seçimlerinin Ortodoks Hıristiyan olmasıyla göstermiş kendisini! Bu farkın izleyen yıllarda umarsız ayrılığın nedeni olacağını pek çok kişi kestiremezdi.

Osmanlı’nın önde gelen karşıtı sayılan Karamanlılar olabildiğince uzaklara savrulmuşlar. Osmanlı hemen her zaman kendi bütünlüğüne ve varlığına tehdit olarak görmüş Karamanlıları! Durum böyle olunca da, Karamanlılara içte dışta, uzakta yakında gurbetçilik rolü düşmüş!

Kula da o gurbet yerleşimlerinden birisi olmuş!

Kula terzihanesi de olasılıkla gurbetçi Karamanlılardan birinin mekânı!

Karamanlılar genel olarak zanaatkâr, el becerisine dayanan işlerle uğraşan bir topluluk olagelmiş!

Kendilerini Türk sayan, Milli Mücadele’de Papa Eftim aracılığıyla Atatürk’ün yanı başında yer alan Karamanlılar mübadele ile değiş tokuşa konu olunca bu durumu kabullenmek istememişler.

Mübadelenin etnik temelli olarak değil de din temelli olarak düzenlenmesi onların da çok gerekli değilken bu uygulama kapsamına alınmaları sonucunu doğurmuş. Gözyaşlarını içlerine akıtarak, kalplerini Anadolu’da bırakarak kabullenmek zorunda kalmışlar mübadeleyi.

Mübadeleye konu olmaları tümüyle gerekçesiz de sayılmaz!

Osmanlı’nın son yıllarında kendisini gösteren çeşitli milliyetlerin başkaldırı sürecinde dinsel tercihleri Yunanlarla özdeşleştirilemelerine yol açmış. Bu durum, Yunanlaştırma çabalarının hedefine koymuş onları! Tümüyle değilse bile, başarı da sağlanmış bu bakımdan! Yunan milliyetçiliğinin yükselişte olduğu yıllarda Yunanistan’da yaşayan Yunanların sayısı 2.5 milyon dolayında iken; Anadolu’da 1.5 milyonu aşkın Yunan alfabesiyle yazan insan bulunduğu gerçeği insan kaynağı gereksinimi içindeki Yunan tarafının iştahını kabartmış olmalıdır. Onlara göre Anadolu’da yaşayan ve Yunan alfabesi kullanan insanlar soylarından kopartılmışlardır. Ancak, bu savda açıklanmaya muhtaç bir durum olduğu da gerçektir. Bu insanları soylarından kopartabilen gücün, dinlerinden kopartamamış olması ilginçtir.

Kula’da bir terzihanenin düşündürdükleri, bu çok duyulan ama pek bilinmeyen ilçemizle ilgili ilginç bir ayrıntıya dokunma fırsatı yarattı!

Güzel bir gün geçirmek, Anadolu’nun kültürel/tarihsel derinliklerinde yolculuğa çıkmak için Kula yanı başımızda konuşlu iyi bir seçenek!

(*) Anadolulu Hemşehrilerimiz. Karamanlılar ve Yunan Harfli Türkçe.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, Ocak, 2012, İstanbul.

PARANIN VE KİMYANIN BAŞKENTİ : SART

IMG_4865Anadolu’daki antik kentlerin ancak % 10 kadarının günyüzü görebildiği söylenir. Bugün Anadolu’da yolculuk yaptığınızda bölgeye göre değişiklik göstermekle birlikte pek çok antik kent tabelası çarpar gözünüze. Tümünün kazılıp, görülebilir duruma getirilmesi bugünkü tabelaların onla çarpılması anlamına gelir!
Hafta sonunda birkaç saatliğine de olsa paranın ve kimyanın başkentine uğradık! Yirmi kişiyi aşkın gezgin grubunun önemli çoğunluğu yanından kaç kez geçtiğini anımsamadığı bu antik kenti ilk kez ziyaret etmekteydi. Milet ve Efes’ten başlayıp, Pers başkenti Susa’da sonlanan ünlü Kral Yolu’nun da geçtiği bu önemli kentin Sardeis (Sart) olduğunu tahmin etmiş olmalısınız!

IMG_4852
Sardeis ya da Sart bundan çok değil çeyrek yüzyıl önce içinden yol geçen antik kent unvanına sahipti. O zamanlarda nedense Sartmustafa adıyla anılmaktaydı. Yolun uzaklaşmasıyla birlikte Mustafa da kayıplara karıştı!


Lidya başkenti de olan Sardeis görkemli ve varsıl dönemini İÖ VI.-VII. yüzyıllarda yaşadı. Öyle ki, “Karun kadar zengin!” sözünün son Lidya kralı Kroilos için söylendiği bile savlanır.


O zamanki adı Paktalos olan Sart Çayı’nın Tmolos (Bozdağ)’dan taşıdığı elektron (altın-gümüş karışımı) Lidya’nın dillere destan varsıllığının kaynağıdır. Tarihte sikkenin ilk kez Lidyalılarca darp edildiği bilgisi şaşmaz şekilde yerleşmiştir belleklerimize. En az bunun kadar önemli bir başka bilgiden ise eser yoktur pek çoğumuzda! Lidyalılar parayı bulup kullanıma sokarak iktisat konusundaki hünerlerini tartışılmaz şekilde koymuşlardır ortaya! Aynı Lidyalılar altın ve gümüşü ayrıştırarak iyi bir kimyacı olduklarını da kanıtlamışlardır. Başlangıçta elektrondan darp ettikleri ilk paraları böylelikle altın ve gümüşten darp ettikleri sikkelerle çeşitlendirmişlerdir.
Lidyalıların tarih sahnesinden inmeleri ve an azından bağımsız bir varlık olmaktan çıkmalarının zenginliklerinin doruğuyla örtüşmüş olması ilginçtir.
İÖ 546’da Pers Kralı Kyros Karun kadar zengin Kroilos’u yenerek Pers egemenliği dönemini başlatır. Zenginliklerin savaşlarla birlikte el değiştirmesi eskiçağın değişmez kuralıdır.
Yaklaşık 2 yüzyıl sonra bu kez Büyük İskender’i saygıyla selamlayacaktır Lidyalılar. Bu dönemde Sardis adıyla anılacak olan bu antik kent izleyen Roma döneminde varlığını Sardes adıyla sürdürecektir.
Günümüzde “Allah tuttuğunu altın eylesin!” sözü kimseleri öfkelendirmez. Ama, Frigya kralı ünlü Midas bu hastalığa tutulmuş her nasılsa. Yine söylenceye göre, Paktalos’ta yıkanarak sağaltmış hastalığını!
Yaşadığımız coğrafyanın altı da üstü de altın değerinde!
Yaşamımız boyunca buralardaki değerleri gezip, görmeye çalışsak geride kalan ömrümüzün buna yetip yetmeyeceği tartışılır. Uygarlığın beşiğindeki ziyaret edilesi mekânlardan birisini daha eksiltmiş olmanın dayanılmaz hafifliği ise kesinlikle tartışılmaz!