EVRİM VE CANLI SEVGİSİ

evrim-teorisi-hakkinda-ulkeler-ne-dusunuyor_780x566-1

Bir kez daha yinelemekte sakınca yok! İçinde bulunduğumuz çağda evrim kuramını tartışılır bir olguymuş gibi yansıtmak ya da daha kötüsü yok saymak, öğrenilmesini engellemek ortaçağ kafasıyla açıklanabilir. Bu kafaya sahip birileriyle her hangi bir ortak paydada buluşma olasılığı yok gibidir.
Bilimsel devrimi oluşturan çağ değiştirici yenilikler içinde Evrim Kuramı insan türünün ayrıcalıklı konumuna son vermiştir. Doğal olarak, bu durum dinci çevrelerin doğrudan tepkisini çekmiştir.
Evrim dediğimiz olgu olanca hızıyla sürmektedir. Mikroorganizmaları kapsayan evrim sürecine insan yaşamı gibi kısa zaman aralığında tanıklık edilebilmektedir. Bakterilerin antibiyotiklere karşı geliştirdiği direnç evrimsel bir davranıştan başka bir şey değildir. Mikroorganizmalar dışında kalan göreceli olarak gelişmiş canlılardaki evrimi gözlemlemek için insan ömrü yeterli bir zaman aralığı değildir. Bu noktada buluntular yetişmektedir yardımımıza. Birkaç bin yıl sonra türümüzün şimdiki egemenlik düzeyini sürdüreceğinin hiç bir güvencesi yoktur. İnsanı tüm canlıların üzerinde bir yerlere koyarak ona ayrıcalık tanıyan bağnazlığın bu gerçeği kabullenmesi ya da bilimsel düzeyde bunu tartışması elbette söz konusu olamaz.
Dinci gericiliğin elindeki biricik aygıt tıpkı ortaçağda olduğu gibi kaba güçtür.
Okullarımızda Evrim Kuramı’nı yasaklama dürtüsünün ardında kaba gücü aramak gerekir. Bugünlerde oy çokluğu bu kaba gücün ardındaki kutsal ve tartışılmaz kuvvet olarak boy göstermektedir. Hiç kuşku duyulmasın ki; gerekirse başka kaba güç yöntemleri de devreye sokulacaktır. Çünkü, içinde bulunduğumuz çağda yüzyıllarca geriye gitmek zor kullanmayı gerektirir.
Kendi deneyimimi aktarmam gerekirse Evrim Kuramı’yla tıp fakültesinden sonraki yıllarda adam akıllı tanıştım diyebilirim. Kuşkusuz duymuşluğum vardı evrimi. Ama, kavramam için yılların geçmesi gerekti.
Okumalarım kavramamı, kavramam da bilincimi ilerletti!

Kapak
Tüm canlıların ortak atadan türemiş olması Evrim Kuramı’nın özeti olarak algılanabilir!
Özellikle maymunla olan yakın akrabalığımız bağnaz sayılmayabilecek pek çok kişiyi bile rahatsız edebilmektedir. Arada kalmış pek çok kişinin de etkilenmesi için evrimden yana tutum alanların “maymundan türedik” anlamına gelecek şeyler söylediği öne sürülerek insanların evrim kuramından soğutulması güncel yöntemlerden birisi olarak sıkça karşımıza çıkmaktadır. Buna karşılık insanlara daha sevimli gelebilecek uzak akrabalarımızın adı anılabilir. Maymunun tek özelliği en yakın akrabamız olması ve en yakın atalarımızın ortak olmasıdır.
Balıkla da, kediyle de ve hatta kakalakla da ortak ataya sahibiz desek yanlış olmaz.
Sokaktaki kedi, köpek ya da ağıldaki inek, koyun ya da keçiyi sevmeyenimiz yok gibidir.

Tüm canlıların ortak atadan türemiş olduğunu düşününce kakalak ya da çiyana ya da bir başka sevimsiz sayılan uzak akrabamıza haksızlık etmemeliyiz.


Yine kişisel görüşüm ve tutumumdur!
Evrim konusunda derinleştikçe ve bilinçlendikçe kentlerimizde eksik olmayan kakalakı sevmeye başlamasam da yaşamına saygı duyar oldum. Ne de olsa milyonlarca yıl önceye dayanan bir akrabalığımız var bu küçük ve sevimli sayılmayacak canlıyla.
Yaşama ve her türlü canlılığa sevginin ve en azından asgari saygının da besleyicisidir Evrim Kuramı!
Bağnazlık yaşamın geçmişini birkaç bin yıllık zaman aralığına hapsederken; Evrim Kuramı milyar yıl geçmişe uzanan yolculuklara çıkmamıza olanak verir. Bu yolculukta rastladığınız canlılara asgari saygı isteseniz de istemeseniz de gündelik yaşamınızın sıradanlaşan davranışına dönüşür. Görünüşte insana benzemeyen, insandan oldukça farklı olan pek çok canlının hiç umulmadık bir andaki bir değişiklik sonrası sağ kalabileceğini, bugün insanlığıyla kibirlenip, böbürlenmenin sınırlarını zorlamakta sakınca görmeyen her hangi birimizin bir daha var olmamacasına sonsuzluğa göçebileceğini hiç ama hiç akıldan çıkartmamakta yarar var!

VENEZUELA’YI NASIL YORUMLAMALI?

Venezuela_bayrak_haritaVenezuela yaklaşık 20 yıldır hizadan çıkmış bir Latin Amerika ülkesi. Görmezden gelinmemesi gereken Venezuela’nın bu hizadan çıkışta tekil örnek olmaması. Benzetmekte hata olmazsa, Venezuela bir domino etkisiyle Latin Amerika’da toplu bir hizadan çıkışa öncülük etti. Petrol ve dolayısı ile enerji zengini Venezuela’nın bu beklenmedik çıkışı Batı emperyalizmini ve özellikle de ABD’yi kaygılandırmakta gecikmedi. Venezuela’nın karizmatik önderi Hugo Chavez sayısız saldırı ve darbe girişimiyle karşılaştı. Hemen bütün saldırılar halkın da destek verdiği Chavez’in utkusuyla sonuçlandı.
Chavez’in sağlığında umutlarını tüketen emperyalizm Chavez’in beklenmedik ölümüyle bir kez daha umutlandı. Bu satırların yazarı olarak ben de Chavez sonrasından kaygılananlar topluluğuna katılmıştım.
Emperyalizm Chavez’in ardılı Nicholas Madoru’yla mücadeleye utanç verici söylemler kullanmaktan çekinmeksizin başladı. Nasıl olur da bir otobüs sürücüsü devlet başkanı olabilirdi? Bu rezil propagandayı yapanların aklına geçmişte Latin Amerika coğrafyasında devlet başkanı olmuş hırsız, uğursuz, karanlık tipleri sorgulamak elbette gelmiyordu. Ne de olsa bu tipler batı emperyalizminin kayıtsız, koşulsuz destekleyicileriydi. Onları sorgulamak şöyle dursun pohpohlamaktan geri durmamışlardı zamanında.
Bu koşullar altında Venezuela’ya abanan batı emperyalizmi son yıllarda işi sokağa dökerek silahlı kalkışmaya vardırmakta sakınca görmedi. Ucuz enerji tutkusu arka bahçenin diriltilmesini kaçınılmaz kılmaktaydı.
Emperyalist saldırganlık ve gözü karalık karşısında dik duruşunu sürdüren Venezuela Devlet Başkanı Nicholas Maduro öncülü Chavez’in canı pahasına edindirdiği kazanımları korumaya ve Latin Amerika’nın bir daha arka bahçeye dönüştürülmesine engel olmakta kararlıydı.
Geçtiğimiz haftalarda devrimi korumaya ant içmiş Maduro Kurucu Meclis hamlesiyle oyunu bozdu.
Şiddet ve terörle beslenen tüm karşı çıkışlara karşın Maduro Kurucu Meclis seçimlerini yaşama geçirerek Latin Amerika’yı yeniden arka bahçeye dönüştürme girişimlerinin önünü almış oldu!
Bu süreci basın nasıl gördü?
Batıcı bakış açısıyla doğrucu bakış açısının farkını okuyacaksınız iki bağlantıda!
Yorumu sizlere bırakarak…
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/799968/Venezuella__bir_ulkenin_cokusu.html
https://www.aydinlik.com.tr/devrim-seytana-pabucunu-ters-giydirdi-dunya-agustos-2017

EVRİM VE UYGARLIK

evrim-kongresi-bir-muslumanin-dogrunun-pesinde-olmasi-lazim-e1494665735125

Geçtiğimiz yüzyılın başında uygarlığa giden yola 300 yıl gecikmeyle giren Türkiye’nin evrim öğretimi üzerinden yaşadığı tartışmalar şanssızlıktan öte akılsızlık ürünüdür.
Evrim öğretiminin yapılmadığı yerde ilerleme, gelişme ve kendine yetmenin söz konusu bile olamayacağının altını çizmekte yarar var. Bugünün dünyasında ülkeler topluluğunun görünümüne bakıldığında bu kolayca anlaşılır. Evrim öğretmeyenlerin çok parası olanları da vardır. Örneğin, Suudi Arabistan denen petrol zengini ama akıl yoksulu ülkenin sergilediği görünüm ne demek istediğimizi iyi anlatır. Dünyaya katkısı emperyale petrol pompalamaktan, onların bir dediğini iki etmemekten öteye geçmeyen bu karanlık ülkenin yeryüzünde çok iyi olduğu tek dal varsa o da müşteriliktir. Çok yakında petrol denen kara sıvının hükmü sonlandığında Suudi Arabistan başta olmak üzere akıl yoksunları tarihin yazmadığı bir sefaletle başbaşa kalacaktır. Biz değilse çocuklarımız bu insanlık trajedisine tanık olacaktır.
Bilmiyorum anlatabilir miyim? Ama, denemeye değer olduğunu düşünüyorum.
Bugün yeryüzünde en çok bilim üretilen ülke kuşkusuz ABD’dir. Her ne kadar üretilen bilim kimi zaman insanlık yararına kullanılmıyor olsa da durum budur.
Geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğine dönelim! Bugünün bilim devi ABD’de Evrim Kuramı ve onun öğretilme(me)si kamuoyunu meşgul eden konulardan birisi olmuştur. Uzun süren tartışmalardan sonra bağnazlar amaçlarına ulaşmış ve Evrim Öğretimi suç olarak tanımlanmıştır. Dünya ölçeğinde beyinleri bir araya getirmiş olan ABD bir bakıma ortaçağa dönüş yapmıştır. (Butler Yasası olarak da bilinir)
Çeyrek yüzyıl bu şekilde gidildikten sonra Sovyetler Birliği’nin Sputnik’i uzaya göndermesiyle birlikte ABD derin uykudan uyanmıştır. Geri kalmışlığı ivedilikle sorgulayan ABD 1930’lardaki hatasından geri dönme kararı almıştır. Bu geri dönüşten sonraki yarım yüzyılda ABD’nin bilimdeki başarısı evrim öğretiminin başarısı olarak da görülmelidir.
Adıyla, sanıyla din devleti olan komşumuz İran’ın okullarda ciddi bir evrim öğretimi yaptığını kaç kişi bilmektedir? İran evrimi öğretmeden nükleer güç olabilir miydi?
Ülkemizi yönetenlerin hemen her gün dinselleşme yolunda yeni bir adım atmaları benlik doyurma ya da yönetsel gücü pekiştirme amaçlı olabilir. Oysa, birilerinin yönetenlerimize ilerlemenin ve dolayısı ile yönetsel gücü sağlamlaştırmanın yolunun akıldan ve bilimden geçtiğini anlatması ve kavratması pek de iyi olurdu!
Bilimsel devrimlerin pek çok halkasından yalnızca evrimin dincilerin tepkisini çekmesi bağnaz dinciliğin koşullanmalarını yerle bir etmiş olmasındandır. Buna karşılık bilimin diğer dalları gibi biyoloji de hiçbir zaman dinle tartışmaya girmemiştir. Onun girmediği tartışmayı dinci çevrelerin başlatması ve her fırsatta tazelemesi bir başka ilginç nottur. İnsana en fazla 5-6 bin yıllık geçmiş yakıştıran bağnaz anlayışın bilimle tartışmaya girmesi olanaksız olduğuna göre elindeki tek silah yasaklama ve korkutmadır!
Bugün için insan yığınları evrim öğretiminin yasaklanmasına bir anlam veremeyebilir ve buna bağlı olarak da tepkisiz kalabilir Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Afganistan gibi iki cehalet odağıyla aynı lige düşmesine. Ancak, karanlığa rıza gösterme anlamına gelen bu onayın eninde sonunda bir felakete yol açacağı kuşkusuzdur. Çocuklarımız ve onların çocuklarının bu koyu karanlığı olanca şiddetiyle yaşamasını istemiyorsak karanlığı hemen şimdi yırtma görevi karşımızda tüm yakıcılığıyla durmaktadır.
“UYGARLIK ÖYLE BİR ATEŞTİR Kİ, KAYITSIZ KALANI YAKAR, MAHVEDER!”

İZMİR ATATÜRK LİSESİ

Yazın bu sıcak gününde İzmir’de bir araya gelen yüzlerce kişi kamuoyunun dikkatini çekmeyi amaçladılar. İzmir’in en köklü eğitim kurumlarından 129 yaşındaki İzmir Atatürk Lisesi’nin mezunlar derneğinin yaptığı çağrıya uyan çok sayıda ve hemen her kesimden insan bu anlamlı eyleme destek verdi.

İzmir Atatürk Lisesi mezunu değildim ama oradaydım!

Rahmetli babam ve uzun ömürlü olsun dayım bu lisenin mezunlarıydı. Buranın mezunu olmasam da onlar aracılığıyla çokça öykü dinlemişliğim vardı burayla ilgili!

Özellikle babamın Atatürk Lisesi yıllarının II. Dünya Savaşı’na denk düştüğünü eski nüfus cüzdanına basılan “EKMEK KARNESİ VERİLMİŞTİR” damgalarından biliyorum. Belki zorlu ama bir o kadar da başların dik, alınların ak yüzlerin de pak olduğu yıllar olduğuna kuşku yok o dönemin.

Hemen her yere musallat olan dincilik İzmir Atatürk Lisesi’ne ayrıcalık yapacak değildi! Bu yaz okul yönetimiyle dinciliği iş edinmiş kimi vakıflar arasında bir işbirliği protokolü yapılmış. Eğitim kisvesi altında çağdaş değerlere sırt çeviren, kadın-erkek ayrımını öğrencilik yıllarından başlayarak yerleştirmeyi amaçlayan ve bunlar kadar önemlisi tabana selam çakan bu uygulama adını taşıdığı büyük insana gönülden bağlı Atatürk Liseliler’e durumdan görev çıkarttırmış.

Her ne kadar okulun öğrencilerini kapsamasa da, okulun eğitim programıyla ilintisi olmasa da bu durum seslerin yükseltilmesi gereğini doğurmuş!

Ağırlıklı olarak mezunlardan oluşan ama onlara eklenen duyarlılardan ve meslek odaları, sendikalar ve demokratik kitle örgütlerinden destek alan topluluk huzurunda yapılan basın açıklaması ortalama yurttaşın da bu gibi önemli durumlarda görev başı yapması gereğine güzel bir örnek oldu.

Her ne kadar yakınlarım aracılığıyla Atatürk Lisesi’ne yakınlığım olduysa da; sayamayacağım kadar çok dost ve arkadaşımın bu seçkin okulun mezunu olduğunu da eklemem gerek sözlerime!

Atatürk Liselilere Atatürk’e ve Cumhuriyet değerlerine sahip çıktıkları için sonsuz teşekkürler, şükranlar…

Bizlere böylesi anlamlı bir girişime destek olma fırsatı yarattıkları için de teşekkür borçluyuz değerli dostlarımıza…

Cumhuriyet’in tapusu olan Lozan’ın adını taşıyan meydanda okullarına ve dolayısı ile Atatürk’e ve Cumhuriyet’e sahip çıkan Atatürk Liseliler öncülüğünde İzmir yine yaptı yapacağını…

Ceyhun Balcı, 9 Ağustos 2017

İRAN VE TÜRKİYE

İran diyecek olsam bu yazıyı okuyanların ezici çoğunluğunun zihninde mollalar, bağnazlık ve dinsel baskı canlanır. Bir ölçüde doğrudur. Ancak, “pek çok şey göründüğü gibi değildir” sözü de akıldan çıkartılmamalı derim. İran, göründüğü gibi olmayanlara iyi bir örnek olabilir.
İran, doğu komşumuz aynı zamanda. Aynı bölgeyi ve yazgıyı paylaşıyoruz. Aynı zamanda ülkemizin en eski sınır komşusudur. 1638’deki Kasrı Şirin Antlaşması’yla belirlenmiş olan İran sınırımız 400 yıldır değişmemiştir.

türkiye-iran
İran’ın adındaki din cumhuriyeti nitelemesi haklı olarak bizim ülkemizde pek çok kişide Türkiye’deki gerici ve dinci etkinliklerin bu ülkeden yönlendirildiği izlenimini besledi.
Ali Demirsoy’un yeni çıkan “Evrim” kitabında rastlamıştım. İran’da okullarda evrime ayrılan derslerin Türkiye’dekinden fazla olduğu bilgisine. İlk anda şaşırmış olsam da İran’ın özellikle nükleer güç olma yolunda attığı adımlar bu bilgiye şaşırmamamızı gerektirir.

 

Canınızı sıkmak pahasına bir bilgi daha paylaşmakta yarar var. Türkiye son düzenlemeyle evrimi öğretmekten vazgeçerek Suudi Arabistan ve Afganistan’la aynı çizgiye düştü. Bu çağda evrim öğretiminden vazgeçen, uzak duran bir dördüncü ülke yok ne yazık ki!

C_2r2q-XkAAlMNr
Haftalık Herkese Bilim Teknoloji dergisi de bu konuya değinmiş son sayısında. Biliyorsunuz ülkemizde evrime ayrılan süre zaten yetersizdi. Son düzenlemelerle önceki durum da mumla aranır hale geldi.

Dini kullanarak ve iklimi dinselleştirerek yönetsel gücünüzü katlayabilirsiniz. Uyumlu, uysal boyun eğen bir toplumsal yapı oluşturabilirsiniz. Ancak, bu yolla yapamayacağınız bir şey vardır. Çağdaş uygarlığı yakalamak! Kendi kendine yeten, başkasına el avuç açmayan bir gönenç ülkesi yaratmak!

 

Bir ironiyle karşı karşıyayız!
Adında İslâm Cumhuriyeti yazan İran, bilim alanında Anayasası’nda “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” yazan Türkiye’yle kıyasıya bir yarış içindedir. Türkiye, tıp alanındaki yayınlar bakımından öndedir! Ancak, fen bilimlerinin pek çok alanında İran yayın sayısı bakımından Türkiye’yi geride bırakmıştır.

Anımsanacağı gibi İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmaları sonrasında bir nükleer güç olarak dünya sahnesine çıkması “ambargo” gibi bir olumsuzlukla tanışması sonucunu doğurdu. Bu olumsuzluk İran’a özellikle temel bilimler alanında sıçrama yapması zorunluluğunu dayattı. Deyim yerindeyse şerden hayır çıktı! Ambargoya karşın ayakta kalınacaksa rehber akıl ve bilim olacaktı! Din değil!

Yoksulluk ve yoksunluk gibi olumsuzlukların olumluluğa fırsat vermesi örneğine bizler Kurtuluş Savaşı’nı izleyen erken Cumhuriyet yıllarından aşinayız!

Buna karşılık olarak Türkiye nükleer alanında çalışma yapmak yerine nükleer enerji santrali kurma kararı alırken doğal olarak kendisinde bulunmayan teknolojiyi parası karşılığı edinme yoluna gitti.
Yayın sayılarına yansıyan bu gelişmeler İran’ı bölgesel önder olma yoluna sokmuş oldu!
İran bu yola girerken neler yaptı?
• Devletin AR-GE’ye katkısı artırıldı
• İran’da yeni kurulan teknoloji şirketleri dünyanın ilgi odağına dönüştürüldü
• Beyin göçünün önüne geçildi (Türkiye’de ise özellikle ülkedeki gelişmelerden hoşnut olmayan beyaz yakalı kesimin ülke dışına yerleşme, göçme eğilimine girdiğini anımsamakta yarar var)
• Girişimcilik toplumda yaygınlaştırıldı
• İnternet erişimi ve iletişim araçlarının kullanımında patlama yaşandı
• Teknolojik gelişme için rejime uygun bir anlatım yaratmanın önemi fark edildi
Türkiye laiktir laik kalacak demeyi sürdürebiliriz belki! Ama, “Türkiye İran olmayacak!” demeden önce düşünmekte yarar olduğu kesindir!

akıl

Bu sözlerin sahibinin kurduğu ülkede bu yazıyı yazmış olmak tarifsiz bir acıdır…

BERGEN’DE KENDİ HALİNDE BİR MÜZE

Nereyi gezersek gezelim!
Müzeleri ilgi alanımızda tutmaya çalışıyoruz. İçine girmek için zaman yoksa önünden geçmeye, bulunduğu yerde soluk alıp vermeye çalışıyoruz!
Bergen’de mesleğimizden de kaynaklanan dürtüyle Lepra Müzesi’ni mutlaka görmek istedik. Sabahın erken saatleri olduğu ve hemen sonrasında kentten ayrılacağımız için fotoğraflamakla yetindik bizce ilginç bu müzeyi.
Lepra Müzesi Bergen’in merkezine uzak olmayan ama çok da görünür yerinde değildi.
Kral Oscar Caddesi’ndeki Dom Kilisesi’ni geride bırakıp ilerlediğimizde kendimizi Lepra Müzesi’nin önünde bulduk. Ancak bilenin ve arayanın bulacağı gösterişsiz yapılardan oluşan bir yerleşkenin avlusuna girip birkaç kare fotoğraf almakla yetinmek zorundaydık!


Lepra Müzesi’nin Bergen’de olmasının bir nedeni vardı elbette!
St George adıyla kurulmuş olan bu hastane XV. yüzyıldan başlayarak XX. Yüzyılın ortalarına dek Bergen’de Lepra hastalarına hizmet veren bir sağlık kuruluşuymuş. Şimdi müze olan geçmişin hastanesi sayısız trajediye ev sahipliği yapmasının yanı sıra Norveç’teki lepra araştırmalarının merkezi olma özelliği de taşımış. Hastane 1400’lerde kurulmuş olan Nonneseter Manastırı’nın desteği ve gözetimiyle var olmuş. Yerleşkedeki bitki bahçesinde yetiştirilen ürünler besin ve tıbbi tedavi amacıyla lepra hastalarına dağıtılmış bir dönem.


Lepra ya da bilinen adıyla Cüzzam hastalığını değil ama etkenini keşfeden Gerhard Armauer Hansen (1841-1912) Bergenli bir hekim. Buluşunun Bergen’de iz bırakmasından doğal bir durum olamazdı.

Gerhard Armeur Hansen :

Bergen Üniversitesi yerleşkesindeki büstü ve anısına çıkartılmış posta pulu

Hansen cüzzamın mikrobik etkene bağlı olduğunu bulup insanlıkla paylaşana dek bu hastalığın kalıtsal olduğuna inanılmış. Hansen’in görmeye ömrü yetmese de etkenini belirlediği hastalığın ilerleyen yıllarda tedavisinin bulunmasına giden yolda ilk adımı attığı söylenebilir.
Oslo ve Lofoten günlerinden sonra Bergen’e dönen Hansen Lepra üzerine çalışmalarını sürdürmüş. Çalışmaları sonucunda lepranın özel bir nedeni olduğu hipotezini ortaya atan Hansen hipotezini kanıtlamak için gereken bilgi birikimini sağlamak amacıyla Bonn ve Viyana’ya gitmiş.
1873’te bakteriyi belirleyemese de etkenin hastaların dokularında bulunan bir mikrop olduğu düşüncesini ortaya atmış. Bu düşüncesini kanıtlayan buluş için yeni ve daha iyi bir mikroskop gerekmiş.
1879’da doku örneklerini paylaştığı Albert Neisser etkeni başarıyla boyamış ve etkenin bir mikroorganizma olduğunun kanıtlanmasında önemli katkıda bulunmuş. Bu gelişme Neisser ve Hansen arasında bir çekişmeye yol açmış. Bu dönemde Neisser’in Hansen’in katkılarını küçümsediği ve değersizleştirmeye çalıştığı gözlemlenmiş.
İlerleyen yıllarda Hansen onamını almadığı bir kadın hastaya cüzzamı bulaştırmaya çalıştığı gerekçesiyle işinden olmuş.
Bu gelişmeye karşın Hansen Norveç’te Lepra’nın önde gelen yetkilisi olarak kalmayı sürdürmüş. Onun kararlı duruşuyla 1877 ve 1885 yasaları yapılmış. Hansen’in çabaları Norveç’te hastalığın önemli ölçüde azalması sonucunu doğurmuş. Bu sıradışı çabaları 1909’da Bergen’de yapılan Lepra Kongresi’nde tıp dünyasıyla buluşmuş.
Sifiliz (Frengi) hastası olan Hansen 1860’da kalp hastalığı nedeniyle yaşamını yitirmiş.
Cüzzamın tedavisi için etkili ilaçların bulunması ve uygulanması için XX. yüzyılın ortalarının beklenmesi gerekmiştir.
Bugün ilaçla tedavisi olası olan cüzzam geçtiğimiz yüzyıllar boyunca yüklendiği kimlikten kurtulmuştur.
Cüzzam denilince Türkan Saylan’ı anmadan, onun eşsiz çabalarına değinmeden edemeyiz. Türkiye’de cüzzamdan söz edildiğinde akla gelen ilk kişidir. Cüzzamla Savaş Derneği kurucusudur. İstanbul Lepra Hastanesi’nin kurucu başhekimidir. Bu görevi aralıksız olarak 20 yıla yakın sürdürmüştür.


Lepra alanındaki çalışmalarıyla oluşturduğu bilimsel birikim kendi uzmanlık alanı olan dermatolojiyi aşarak başka tıp dallarında da önemli gelişmelere yol açmıştır. Türkan Saylan’ın lepra konusundaki çalışmaları özellikle göz hastalıkları ve el cerrahisi alanlarında ülkemiz kaynaklı özgün çalışma ve uygulamaların itici gücü olmuştur.
Hekimlik alanına sığdırdığı bu değerli çalışmalara toplumsal sorumluluk projelerini de eklemiş ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni kurmuştur. Bugün de dimdik ayakta olan bu dernek kızlarımızı ortaçağ karanlığından kurtarmada ve toplumsal bir varlığa dönüştürmede önemli katkılarda bulunmayı sürdürmektedir.
Hansen ve Saylan’ın yüce anılarına saygıyla…

BİR KUTLAMA, BİR KINAMA, BİR UMUT

8404066
Türk futbol geçmişi açısından tarihe geçen bir gece yaşadık! Belçika’nın Club Brugge takımı bugüne dek Türk takımları karşısında yenilmeme unvanını İstanbul’da Fatih Terim Stadı’nda bıraktı!

Doğrusunu isterseniz Başakşehir hem geçen hafta hem de bu gece iyi futboluyla teşekkürü de kutlamayı da hak etti. Uzunca zamandır bir Türk takımının yabancılarla maçında hop oturup hop kalkmadık. Hele bu gece deyim yerindeyse maçı göbeğimizi kaşıyarak izledik.

Maça ilişkin söyleşiler televizyonlarda izlenecek, ağdalı yazılar ise gazetelerde okunacaktır. Bu nedenle maça ilişkin sözlerimizi burada bitirelim.

Yazının başında adını andığımız Fatih Terim pek çoğunuzun içini cız ettirmiş olmalı. Kebapçı Fatih’inin elbette milli takımın başından uzaklaşması gerekliydi. Ancak, bu uzaklaş(tır)ma cüzdanını şişirmeye devam etmemeliydi. Kamu vicdanı bir kez daha derinden yaralandı bu gelişmeyle.

fatih-terim-issizlik-maasi-tazminat

Milli takım ününe ün katmışların parasına para kattığı yer olmaktan çıkartılmalı. Hem de ivedilikle! Bunun yerine milli takım geleceği olanların boy göstereceği yer olabilir. Parasal kazancın bu düzeylere erişmesi milli görevle de bağdaşmaz!

Bir söz de bir yerlere ad vermeye ilişkin edelim!

Dirilerin adlarının bir yerlerde yaşatılmaya başlanması doğal olarak yüksek riskli bir davranış. Fatih Terim’in adını Başakşehir’deki stada verirken günün birinde kebapçı Fatih’i olarak ünleneceğini öngöremeyebilirsiniz. Aslında, bu tür davranışların yaygınlaşarak aramızda dolaşanların adlarının ölümsüzleştirilmesi pek çok saatli bombanın bir yerlere yerleştirilmesi olarak da düşünülmelidir. Neredyse adı bir yerlere verilen dirilerle ilgili bir çam devirmese de başımıza dert açmasa yakarışı yapasımız gelecek!

Fatih Terim kadar Türkiye Futbol Federasyonu da sorumludur ortaya çıkan tablodan! Fatih Terim bulunmadık Bursa kumaşı mıdır ki işine son verildiğinde cebini dolurmayı sürdürsün! Parası bol sorumluluk duygusu ve vicdanı kıt bir kurumun yarattığı saadet zincirine örnektir.

Adı bugüne dek her fırsatta imdat diyen büyük takımlarımızla anılan Lucescu milli takımın başına geçirilmiş. Doğru ve yararlı olması beklenebilecek bir seçim! TFF günah mı çıkartıyor ne!

5181010jpg78CGKfKt

Günün modası oldu! Görevden ayrılan helallik isteyip başlıyor yeni yaşamına! Fatih Terim helallik istese sonuç ne olurdu dersiniz?

Başakşehir’e kutlama, Fatih Terim’e kınama yakışır…

Çalışkan bir futbol emekçisi tablosu çizen Lucescu’yla umutlanmak dileğiyle…