RİO MUHASEBESİ

Rio olimpiyatları sona erdi. Hemen belirtmekte yarar var. Her ne kadar olimpiyatlar sonuç olarak bir ülkede yapılsa da o ülkenin adıyla anılmıyor. Yapıldığı kent olimpiyata adını veriyor.

200px-Olympia_2016_-_Rio.svg

Olimpiyatlara katılan her 3 ülkden ikisi madalya bakımından evine eli boş dönüyor. Dünyadaki gelişmişlik dağılımıyla uygun bir görünüm. Katılıp renk kattıktan, figüranlık yaptıktan sonra hoş anılarla ayrılmış olacaklar Rio’dan dünyanın dibindeki ülkeler. İş, aş ve geçim sıkıntısı içindeki ülkelerin sportif başarısızlığına şaşırmıyoruz.

madalya sıralama

Madalya sıralamasının ilk iki sırasını uzunca bir aradan sonra halef-selef emperyaller (ABD-Büyük Britanya) aldı. Özellikle, ABD’nin başarısı tartışılmazdır. 550 sporcuyla Rio’ya gelen ABD’de madalya alamayan sporcular parmakla sayılsa yeridir. Madalya sayısı ile 550 arasındaki fark yanıltmasın! ABD’nin takım sporlarında da pek çok madalya aldığı anımsanırsa Amerikalı sporcuların önemli bölümünün boynuna madalya takarak eve döneceği kesindir.

Büyük Britanya’nın ise Londra 2012’yle ateşlenen sportif sıçramasının sürdüğü söylenebilir.

Madalya tablosunun ilk beşinin Fransa’nın önünde yer alan Almanya bir yana bırakıldığında; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Daimi Temsilcileri’nden oluşması rastlantı olabilir mi?

Sporun siyasetle etkileşimi soğuk savaş yıllarında Moskova Olimpiyatları’nın batı blokunca boykot edilmesiyle doruğa vardı. Son olimpiyatlar öncesinde Rusya’nın atletizm ve halter dalındaki doping olguları nedeniyle diğer tüm spor dallarında da olimpiyattan yasaklanması gündeme getirilebildi. Atletizm ve halter gibi önemli madalya kaynağı olan iki spor dalında olimpiyat yasaklısı olan Rusya’nın buradaki madalya sıralamasındaki 4. lüğü çok önemli bir başarı olarak not edilmelidir.

Dün akşamki erkek basketbol finalinde ABD’li sporcuların sergilediği centilmenlik sınırlarını zorlayan kimi davranışlar NBA’in vazgeçilmezleri olabilir belki ama bu gibi davranışların olimpiyatın ruhuna aykırı olduğu da kesindir. Bu nedenle şımarıklığın sıradanlaştığı ortamlardan gelen sporcuların olimpiyat katılımı ciddiyetle tartışılmalıdır.

Yine Amerikalı yüzücü Ryan Lochte’ye katılan başka yüzücülerin soyulduklarını öne sürerek bir senaryo yazmış olduklarının anlaşılması da ahlaklı sporcu kavramına rahmet okutan bir başka örnek olarak kazınacaktır belleklere.

Olimpiyat düzenleyen kentlerin ve dolayısı ile de ülkelerin yaşadığı ekonomik sorunların IOC’yi harekete geçirmiş olması sevindiricidir. IOC bundan böyle olimpiyat taliplisi kentlerin yapacağı spor alanlarını gelecekte nasıl değerlendireceklerini sorgulayacakmış. Umarız ve dileriz doğrudur, uygulanabilir!

Sempati ile züppelik arasına çizgi çekebilen Usain Bolt tarihe geçmiş oldu böylelikle. Sportif başarının saygısız olmayı gerektirmediğini ortaya koymuş oldu.

150827144022-usain-bolt-jamaica-flag-super-169

Ülkemize gelince!

103 sporcuyla katıldığımız Rio’yu toplam 8 madalyayla 41. Sırada bitirdik. Geleneksel sporumuz güreş bu 8 madalyanın 5’ini sağladı. Diğer 3 madalyanın 2’si devşirmelerden geldi.

Devşirme çağın kaçınılmaz gerçeği! Ancak, bu kaçınılmazlığın da akılcılıkla bezenmesi gerekiyor. İlerleyen yıllarda devşirmeciliğin açtığı yol Türk gençlerince doldurulursa kazanç sağlanmış olduğu söylenebilecektir.

 

Özellikle, Küba kökenli 400 engelci Yasmani Copello Escobar’ın gelmiş geçmiş en iyi devşirmelerden birisi olduğunun altı çizilmelidir.

Tıpkı soğuk savaş yılları boyunca olduğu gibi spor bugün de ülkeler arası propagandanın önde gelen aracı olmayı sürdürüyor. Ancak, bu yapılırken salt başarıya ve madalyaya odaklı devşirmeci anlayışın ülke sporunun önünü kapatmayacak oluşu öncelenmelidir.

Sporda başarı reçetesinin kitleye spor izletmekten çok spor yaptırmaktan geçtiği akıldan çıkartılmamalıdır. Türk atletizm takımındaki Türk kökenli sayısının Alman milli takımındaki Türk futbolcu sayısından az oluşu hepimizi düşündürmelidir. Mete Gazoz, Tutya Yılmaz ve İrem Karamete gibi gençlerimizin önünü açmak ve sayılarını elimizdedir.

Teşekkürler! Tutya, Mete ve İrem….

 

Sorunumuz kısa zamanda zahmetsiz ve emeksiz madalya almak mıdır? Yoksa, devşirmeyi aşıya dönüştürüp gençlerimizi spora özendirmek mi?

Karar bizimdir!

Yakın gelecekte olimpiyatlar için adaylığımız söz konusu olmadığı için dört yıl sonra olimpiyatları bir kez daha konuşmak üzere bu konuya son vermiş oluyoruz…

Ceyhun BALCI

TİMSAH GÖZYAŞLARI

3765CCD100000578-0-image-a-42_1471618322896

Çağımız görsel çağı olarak adlandırılsa yeridir! Bilişimin etkisiyle etkileyiciliği tartışılmaz olan görseller silinmeyecek izler bırakıyor!

ağlayan çocuk
Yaklaşık 40 yıl önce görüşümüze sunulan ağlayan çocuk öylesine etki yarattı ki! Savcı, yargıç, iş adamı, doktor, akademisyen ve onlara eklenen sayısız başkalarını peşine taktı. 15 Temmuz darbesi bu gerçeğin gözlerimiz önüne serilmesi olarak da algılanmalıdır.
Tarihsel etkiye sahip görsellere bir yenisi eklendi son günlerde. Halepli bir çocuğun objektife yansıyan görüntüsü acıma duygularını harekete geçirmeye yetti. Tüm insanlık için trajedi demek olan savaş çocuklar söz konusu olunca farklı bir boyut kazanıyor.
Son görselle birlikte duygu kabarması bir kez daha sahne aldı!
Ama, söylenmesi gerekenlerin tümü söylendi mi?
İşte orası kuşkulu! Bu durumda, insanların duygusallığı kullanıldı mı sorusu geliyor akla!
Duygulanan, üzülen, gözyaşı döken insanların varlığı kuşku götürmez bir gerçek!
Aynı insanların bu manzaraya yol açan etkenleri dile getirmekten uzak bir görüntü çizmesi üzerinde düşünülmesi gereken konudur!
Acıyan, üzülen, gözyaşı döken insanın bu tabloya neden olan emperyalizmi görmeyen yaklaşım üzerinde durulması gereken durumdur.
Duyguların bilinçle bütünleşmesi olmazsa olmazdır!
Halepli çocuğun gözleri nemlendiren görüntüsüne yol açan neden algılanmadıkça gözlerimizin nemini silmekle yetineceğiz demektir!

KURTLAR, ÇEKİRGELER, KÖSTEBEKLER

Olimpiyatların dibine vurmuşken TRT futbola mecbur etti bu akşam! Başka kanalların olimpiyat tarağında bezi olmadığına göre takım adları üzerinden bir şeyler yazmak kaçınılmaz oldu.

FC_Midtjylland

Midtjylland 1999

Midttyjland Osmanlıspor kadar olmasa da çiçeği burnunda bir takım. 1999’da kurulmuş olmakla birlikte İKAST FS (Kuruluş 1935) ve HERNING FERMAD (Kuruluş 1918) adlı iki köklü kulübün birleşmesiyle sahneye çıkmış. Ortaya çıkmasını borçlu olduğu kulüplerin olmayan başarılarına karşılık Midttyjland kısa süre içinde deyim yerindeyse Danimarka’yı sallayan bir kulüp olmuş. Danimarka’da futbol akademisi kuran ilk kulüp olma onuruna erişmiş. Fenerbahçe’de oynayan Simon Kjaer’I yetiştirmiş.

Kulübün kurucuları birisi keresteci diğeri Mercedes satıcısı olan iki iş adamıymış. Logodaki kurt kafası “KURTLAR” olarak anılmalarına neden olmuş.

Geçen yıl şampiyonlar liginde oldukça başarılı bir grafik çizmişler.

Bizim Osmanlıcıların Midttyjland’ı dış sahada yenerek iyi iş başardığını kabul etmek gerek. İki yeni takımın maçını en yenisi kazandı.

Şampiyonlar ligizede Fenerbahça bu akşam kendisinden 21 yaş kıdemli Çekirgelerle kapışmakta Kadıköy’de. Grasshoppers adı enerjik ve kabına sığmayandan yola çıkılarak verilmiş kulübe. İsviçre liginin en çok şampiyon olanı, İsviçre kupasını en çok kazanan takımı.

Logo_Signet_mit_Sterne_gelb-blau

Grasshoppers 1886

İsviçre’de yaşayan soydaşlarımız Murat ve Hakan Yakın kardeşlerle Kubilay Türkyılmaz’ın da yetiştiği takım olan Çekirgelerin eski gücünde olmadığını söylemek gerek.

Aynı kentin takımı ve ezeli karşıtı FC Zürih ve FC Basel karşısında son yıllarda varlık gösteremeyen Grasshoppers’ın Fenerbahçe için kolay lokma olacağını söyleyebiliriz kolaylıkla.

İsviçre takımının neden İngilizce ad aldığını merak edenler olacaktır. Bunun nedeni takımın 1886’da 20 İsviçre Frangı bağışla bir İngiliz öğrenci tarafından kurulmasıdır.

Madencilerin takımı Köstebekler namlı Shaktar Donetsk Ukrayna’da 1936’da kurulmuş. Sovyet geçmişe sahip. Buna karşın adını Sovyetlerin dağılması sonrasında duyurmaya başladı. Şimdi adı Avrupa Ligi olan UEFA Kupası’nı son kez müzesine götürdü.

150px-FC_Shakhtar_Donetsk

Shaktar Dontesk 1936

Geçen yıl Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi dışında bırakan Sahktar’ın bu yıl da Başakşehir’i Avrupa Ligi dışında bırakması şaşırtıcı olmayacak gibi görünüyor.

Shaktar, kurulduğu kent Dontesk’ten dolayı bir Doğu Ukrayna takımı. Şimdilerde Doğu Ukrayna’da değil futbol oynamak yaşama tutunmak bile sorun olduğundan merkezini Kiev’e taşımış. Maçlarını ise batıdaki Lviv’de oynuyor.

Shaktar’ı Türkiye’de tanınmış kılan bir başka etken takımı 12 yıl süreyle çalıştıran Mircea Lucescu oldu. Ülkemizde de Galatasaray ve Beşiktaş’ı çalıştıran Lucescu’nun adı Shaktar’ın başında olduğu hemen her yıl Türk takımlarıyla anıldı. Başı sıkışan, teknik direktör gereksinimi duyan başta 3 büyükler olmak üzere Türk takımları Lucescu’nun peşinde oldular.

Köklü takımların üçüncü sınıf anlayışla yönetildiği Türkiye serüvenini zamanında sonlandırmış olan Lucescu aynı filmi bir kez daha görmek gibi bir akıldışılığa yüz verme yanlışına inatla direndi.

Eski Büyükşehir, şimdiki Başakşehir’in Shaktar engelini aşması gerçek anlamda sürpriz olur.

BİR “AVUKAT”IN TÜRKİYE SERÜVENİ

page_fenerbahcenin-yeni-hocasi-imzayi-atti-dick-advocaat-kimdir_948470585Türkiye’nin utanç verici yakın geçmişinde Fenerbahçe’nin dik duruşu kimsenin yadsıyamayacağı bir gerçektir. Koskoca orduyu tek kurşun atılmaksızın teslim edebilen beceriksiz komutanların varlığı göz önüne alındığında; Fenerbahçe’nin topu, tüfeği olmaksızın başardığına saygı duymak gerekir.
Aslan namlı GS eğilip, bükülme rekorları kırarken FETÖ anlayışının sporcular arasında yaygın kabul görüyor oluşu ayrı bir sorundur.
Beşiktaş’ın yönetsel düzeydeki eğilen, bükülen duruşunu hamamın namusunu kurtarırcasına ÇARŞI biraz olsun unutturmuştur.
Dördüncü büyük Trabzon konusunda söylenecek çok şey yok yazık ki! Önceki yönetimle doruğa çıkan tuhaflık hakem alıkoyma ile taçlandırılarak başkaca söze gerek bırakmamıştır.
Sportif tercihlere gelince Fenerbahçe’nin bu bakımdan teklediğini, yanlışlara düştüğünü söylemek zorundayız.
“Dereyi geçerken at değiştirilmez!” özdeyişimizden de mi habersizdiler? Tam da sezon başlarken teknik direktör değişimine karar verince “avukat (advocaat)” getirmek kaçınılmaz olmuştur. Acil durumda camı kırınız grubundan Advocaat şimdilik çare olmuştur. Belki de çok iyi bir sezon geçirecektir Fenerbahçe. Ama, tersi olursa söyleneceklerin sonu da gelmeyecektir. Advocaat ve Hiddink gibi hocalar iki tarafı keskin bıçağa benzetilebilir. Umulmadık başarılar kazandırabilecekleri gibi yerin dibine de sokabilirler bulundukları takımı. Rastlantıya bakın ki; her ikisi de Hollandalıdır.
Sonuç her ne olursa olsun!
Fenerbahçe gibi Türkiye’nin yalnız sporda değil genelde her şekilde dik durabilmeyi başarmış kurumuna yakışmayan bir çaresizliktir takımı aceleyle Hollanda’nın her derde deva, boşta gezen “Advocaat”ına teslim etmek.
Sonucu bekleyip göreceğiz…
Ceyhun Balcı

OLİMPİZM CANLANDIRILABİLİR Mİ?

Antik dönemdeki olimpiyat geleneğini modern olimpiyatlarla canlandıran ruhu uzun uzadıya anlatmaya bilmem gerek var mı?
Kısaca anımsamak yeterli olacaktır!

olimpizm

Anımsayabildiğim ilk olimpiyat 1972 Münih’ti! Onu izleyen Montreal 76’yı televizyondan izlediğim ilk olimpiyat olarak hatırlıyorum. O günden bugüne Olimpizm ruhunun aşındığını, hatta ağır yaralı olduğunu söylemem gerekir. Kamunun sırtına yüklenen görkemli yatırımlar her nedense harcamayı yapanları iflasa sürüklerken; destekçi görünümlü ticaret kurtlarını varsıllaştırıyor.
Bugün ekonomik sıkıntıların pençesinde kıvranan Yunanistan’ın içine düştüğü bu durumu 2004 Atina’ya borçlu olduğunu seslendirenlere pek rastlanmaz.
Güncel olimpiyat Rio’nun Brezilya’da kitlelerce kınandığına da yer vermez her nedense 4. Güç medya.
Bundan yaklaşık 2500 yıl önceki alçakgönüllülüğünü çoktan yitirmiş olan olimpiyatlar, olimpizm ruhunu yeniden kazanabilir mi?
Kuşkusuz olanaksız değildir bu!
Olimpiyatlar ağırlıklı olarak Avrupa’da düzenlenmiştir. Birkaç ayrıcalık göz ardı edilirse her iki olimpiyattan birinin Avrupa’da düzenlendiği görülür. Hatta, Avrupa’nın kimi kentleri (örneğin Londra) olimpiyatlara birden fazla kez ev sahipliği yapmıştır.
Rio olimpiyatları ile Amerika anakarasının güneyi ilk ev sahipliği deneyimini edinmiştir. Okyanusya bile ilki 1956 ve sonuncusu 2000’de olmak üzere iki kez olimpiyat ev sahipliği onuruna erişmiştir.
Bilindiği gibi olimpiyat halkalarının her biri bir anakarayı simgelemektedir. Olimpiyat henüz kara yazgılı Afrika anakarasına uğramamıştır. Görkem çıtasının ülkeleri iflas ettirircesine yükseldiği günümüzde olimpiyatların Afrika’ya uğramamasında sakınca olmasa gerektir.
Bir başka ayrıntı madalya dağılımında gizlidir. Güncel (16 Ağustos 2016) dağılımı yansıtan tablo düşündürücüdür.

madalya

15 Ağustos 2016’daki madalya dağılımı.
Dünyalıların yaklaşık 1/7’sini barındıran, türümüzün anayurdu Afrika madalyaların % 5’ini alabilmiştir. Çünkü, olimpiyatlar dostluk, kardeşlik ve barış aracı olmaktan çıkalı çokça zaman geçmiştir. Olimpiyatlar artık gövde gösterisi alanına dönüşmüştür. Dört yılda bir süslü söylemlerle bir araya getirilen 200’ü aşkın ülkenin önemli bölümü bir tiyatroda küçük roller verilmiş figüranlar gibidir. Esas oyuncuların sahneden inmediği oyunda figüranlar zaman zaman sahne almakta ve bu sahne alış çoğu zaman belleklerde iz bile bırakmamaktadır.

O halde ne yapmalı?

İnsanlık olimpizme geri dönmek için bir şeyler yapabilir!

Öncelikle kara yazgılı Afrika olimpiyatla tanışabilir, tanıştırılabilir! Bir lokma yiyeceğe hasret, köklerimizin anayurdu hangi kaynakla bu düzenlemeyi yapabilecektir? Tam da bu noktada dünyanın varlıklıları ellerini ceplerine atmalıdırlar. Bütün yatırımın bu yolla gerçekleştirilmesiyle Afrika’nın kıt kaynakları korunurken, geriye uzun süreli kullanıma açık spor tesisleri kalmış olacaktır. Bir de olimpizm ruhuna dönüş onuru. Bir adım daha öteye geçip görkemli ve abartılı yatırımlardan uzak durularak; biraz da alçakgönüllü koşullar yaratılarak, varlıklı ülkelerden gelen sporcuların duygudaşlığa katılımı sağlanabilir.

olimpiyat-halkalari
Yukarıdaki satırları okuyanlar hayal dünyasında dolaştığımı düşünebilirler. Haksız sayılmazlar!

Ama, biraz da hayalci olmak geremez mi?

“Hayal et!” diyen John Lennon’u anımsamamak olmazdı!

MAYO VE BAYRAK : BİR SUÇ DUYURUSU

57b2e737c03c0e2bfca940b6

Rio’da işler umduğumuz gibi gitmiyor. Kadın basketçilerimizin başarıları ve genç sporcularımızın varlığı bir yana bırakıldığında madalya edinimi bakımından kısır bir tablo koyuyoruz ortaya. Anlık başarı hedefli, topluma spor yaptırmaktan çok iktidardakilerin imajlarını parlatma aracına dönüşen spor ve olimpiyat tutkumuz bu politikayı üretenlerin başarısızlığını fazlasıyla ortaya koyuyor.
Greko Romen güreş +130 kiloda dün mindere çıkan Rıza Kayaalp’le ilgili söylenecekler var!
Sportif açıdan başarılıdır! Bunca dünya şampiyonluğu ve olimpiyat ikinciliği bu başarının güvenilir göstergeleridir.
İyi sporcu aynı zamanda iyi bir birey olmakla da yükümlüdür.
Bu koşul gereğince başarılı güreşçimizin iyi birey olamadığını (üzülerek) saptamak durumundayız. Aşağıda Gezi olayları sürecinde paylaştığı birkaç tweet var. Üstelik Kayaalp bu paylaşımları nedeniyle uluslararası güreş federasyonunca da 6 aylık yasaklama cezası almış. Bütün bunlar hiç olmamış gibi üzerine Rio’da bayrağımızın Kayaalp’e taşıtılması doğallıkla tepkiye yol açtı!

“Ermenilere bıraktınız meydanı, Allah belanızı versin eylemci çapulcuları.”
“ Ermenistan halkı kutlama yapıyormuş taksimi işgal ettik türkiyeye rahatça hakaret edebiliyoruz diye.”
“Sizin yaptığınız eylemi s…. Vatan hayinleri.

(Yazım yanlışları düzeltilmemiştir)

Dün gece minderde olimpiyat şampiyonluğunu yitiren güreşçimizin profilini paylaşmak kaçınılmazdı. Eğer şampiyon olsaydı kuşku duyulmasın ki bir kez daha paylaşımları söz konusu edilecekti. Bu olumsuzluktan bir olumluluk çıkartmak gerekirse diye yazdım bunları!
Diğer yandan, dikkatlerden kaçmamış olduğunu düşünüyorum!
Rıza Kayaalp’e dün akşam giydirilen mayoda yer alan beyaz zemin üzerine kırmızı ayyıldız bayrak yasasına açık muhalefettir. Uluslararası bir ortamda ve üstelik olimpiyatta sergilenen bu özensizlik hoş görülür gibi değildir.
Başta kendi adı olmak üzere her türlü yanlışlığı “AK”lama hevesi bilinmez olmayan bir partinin Türk bayrağının al zemini “AK”lamasıydı belki de dün gece yaşanan.
Rıza KAYAALP özelinde dün gece yaşananların özeti şu olabilir mi diye geçirdim içimden!
İYİ SPORCU!
KÖTÜ BİREY!
“AK”LAMA HEVESLİSİ (BAYRAĞA SAYGISIZ) KÖTÜ YÖNETİCİ!

http://www.ttk.gov.tr/index.php?Page=Sayfa&No=81

BİR TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ ÇALIŞMASI: SLOBODAN MİLOSEVİÇ

Yogoslavyanın-Parçalanışı-1024x661

Bunca dert arasında Miloseviç de nereden çıktı diye soracaklar çıkabilir. Yugoslavya ve Miloseviç özelinde yaşananların yaşamın geneli için söz konusu olduğunun altını çizmek isterim.
Slobodan Miloseviç adı söz konusu olunca onu anımsamayanların sayısı hiç de az değildir. Anımsayanlar ise Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde özellikle Bosna’da yaşananlardan sorumlu olduğu algısına sahiptir. Bu son derece doğaldır. Gerçeğin değil de algılatılmak istenenin algılatıldığı dünyada buna benzer şeyler çokça yaşanmıştır. Bu da onlardan birisidir. Propaganda makinesi geçmişte olduğu gibi bir kez daha son derece başarılı bir iş çıkartmıştır.
Tek kutuplu dünyanın ilk işi yutamayacağı kadar büyük yapıları sindirilebilecek lokmalara bölmek olmuştu. Kanla, canla ve Nazilere karşı saygın bir direnişle kurulmuş Yugoslavya’ya bu dünyada artık yer yoktu. Etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklar öne çıkartılarak Sırp-Boşnak, Boşnak-Hırvat, Hırvat-Sırp, Arnavut-Sırp, Makedon-Arnavut düşmanlıkları yaratıldı.
Hitler faşizmine karşı savaş vermiş, yeni bir millet yaratmış Yugoslavların bu şekilde biri birine girmesi eşyanın doğasına aykırıydı. Sosyalizmin değil ama sosyalist bloğun yerle bir edildiği koşullarda ortaya çıkan psikolojik ortamda olmaz denilen oldu! Hitler’e geçit vermeyen bir halk ayrıştı, renkli devrim düzenbazlarına teslim oldu ve biri birine düşebildi.
Bu kanlı süreçte kendisine kötü rol biçilenlerden oldu Slobodan Miloseviç. Senaryonun yazarları ve uygulayıcıları paramparça olmuş Yugoslavya manzarası karşısında ellerini ovuştururlarken, dünya kamuoyu önüne “sorumlu” sıfatıyla çıkartıldı. 2001 yılında tutuklandı, LaHey’de yargılanırken 2006 yılında son derece kuşkulu bir biçimde hücresinde ölü bulundu. “Eli kanlı bir günahkârın!” sıradan ölümü karşısında kimsenin kılını kıpırdatması gerekmezdi.
Yugoslavya’yı yok yere bölmeye girişip, ateşe atanların görmezden gelindiği ortamda Miloseviç boy hedefi yapıldı.
Geçtiğimiz günlerde artık adı unutulmaya yüz tutan Miloseviç’le ilgili kimi haberler yer aldı kimi gazetelerde ve internet basınında. Kim ne kadar okudu? Hangi bilgiyle irdeledi? Bu soruların yanıtını vermek güç!

yugo
Bir kez daha anlaşıldı ki; yargılamadan hüküm giydir ve hatta belki de Miloseviç örneğinde olduğu gibi giydirdiğin hüküm üzerinden infaz et kuralı bir kez daha sorunsuzca (başarıyla) işletildi.
http://odatv.com/milosevic-aklandi-mi-0908161200.html
Miloseviç’in tutuklanışının üzerinden 15 yıl, kuşkulu biçimde ölümünün üzerinden 10 yıl geçti. Dünya onu Yugoslavya’nın parçalanışı sürecinin eli kanlı katili olarak tanıdı. Bu nedenle de ölümünün araştırılması bile gerekmedi. Olan güzelim ülkeye, suçsuz insanlara oldu. Yıkılan bir ülkeyi, yitip giden canları geri getirmeyecek hiçbir şey!
Emperyalist kurguyla kana bulanan, parçalanan Yugoslavya’da olanların suçu birilerinin üzerine yıkılarak “günah keçisi” yöntemi başarıyla kullanılmış oldu. Böylelikle II. Dünya Savaşı’nda faşizme karşı şanlı bir direniş göstererek doğan bir milletin ortadan kaldırılması ve o milletin kurduğu bir ülkenin talan edilmesi; Srebrenika’da Hollandalı askerler gözetiminde yapılan bir katliamın üzerinin örtülmesi sağlandı.
Suçlu diye boy hedefi yapılan, suçsuzluğu geç de olsa anlaşılan birisi üzerinden Yugoslavyalaştırma süreci tamamlanmış oldu.
İnsanlık belleksiz ve bilinçsiz oluşunun bedelini bu kez kendisinden esirgenen özürle ödeyecek!
Son sözü Miloseviç adına düzenlenmiş olan internet sitesindeki tümcelere bırakalım!
http://www.slobodan-milosevic.org/
“Miloseviç’i savunmak, Sırbistan’ı savunmaktır!”
Felsefemiz : Slobodan Miloseviç her hangi bir insan değildi. Aynı zamanda Yugoslavya’da dökülen kanların toplu işlenmiş bir suç olduğu savıyla Sırp halkının üzerine yıkılmasında aracı yapıldı. Sırp halkı Miloseviç’e yöneltilen suçlamaların altından kalkmadıkça kendisini savunamayacaktır.