BİR KEZ DAHA BARTU SORAL ÜZERİNE

Bartu Soral’ın üzerine bastığı nasır daha epeyce ses getireceğe benziyor. Cumhuriyet’te gazetenin işgaline bu denli duyarlı olmayanların öğürtülerine yol açan Bartu Soral üzerine çok da beklenmeyen bir köşeden gelen sav da irdelenmeye değer.

Ayrıntısına bağlantıdan erişilebilir :

https://odatv.com/chpdeki-sisli-savasini-bir-de-okuyun-15121847.html

Bartu Soral bu konuyla ilgili gereken açıklama yaptığı için uzatmaya gerek yok.

Ancak, yeri gelmişken kültür ortamımızın süreğen bir hastalığına değinmeden geçmemek gerkiyor.

Falancaya selâm verdinse seni defterden silmeliyiz türünden dayanaksız ve içi boş yaklaşımlarla yaşamımız boyunca karşılaşmışızdır. Çoğu zaman “döneklik” gibi süslü sıfatlarla da bezenerek olur olmaz yerde beğeniye sunulan bu hastalıklı duruma yakın tarihten bir örnek vermekte yarar var.

Yıl 1923! Cumhuriyet’in kuruluşuna aylar kala Cumhuriyet’in olmazsa olmazı olan iktisat İzmir’deki İktisat Kongresi’nde masaya yatırılmıştır. O günün koşullarında iktisatla ilgili tüm öğelerin yer aldığı bu ortamda Türkiye Cumhuriyeti’nin özel sektör temelinde kalkınacağı sonucuna varılır. Tüm strateji ve planlama bunun üzerine kurulur.

Çok değil 5-6 yıl sonra patlayan büyük ekonomik krizle birlikte tüm kararlar sil baştan olur. Artık, yeğlenen yol devletçiliktir. Ortada bir özel sektör kalmayınca ekonomik kalkınmayı olmazsa olmaz gören Cumhuriyet kadroları Devletçilik yörüngesine girmekte ikilem yaşamazlar.

Şimdi sormak gerekir eski defter meraklılarına!

Bir kişiyi ya da düşünceyi eleştirmek amacıyla geçmişten ipuçları çıkartmak ve bu ipuçları aracılığıyla kişi ve kurumları boy hedefi yapmak akılcı ve bilimsel bir yaklaşım mıdır?

İnsaf, vicdan ve akılcılık diyorum…

CAHİLİZASYON

Son 16 yılda bu kadar dehşete düştüğüm olmamıştı! Hiç kuşkusuz sayılamayacak kadar çok kez şaşırdık, öfkelendik! Ama, bu bir başka!

Ankara’daki tren cinayetinden söz ediyorum!

Bu kadarına pes!

Meğer hızlı trenlerimiz sinyalizasyonla değil de makinistler arası telsiz ve cep telefonu iletişimi aracılığıyla hareket ediyorlarmış. Teknolojiye sahip olmak kadar onu akılcı kullanmanın önemi bir kez daha anlaşılmıştır. Teknoloji dediğimiz bilimsel ürünü parasını vererek edinmek olası. Ya onu kullanacak kafaya sahip olmak! İşte orası birikim ve yatırım gerektiriyor.

tasarruf-icin-sinyalizasyon-dan-kesmisler-541758-5

Ayakların baş, başların ayak olduğu bir karanlık çağda yaşıyoruz. Akıldışılığın, bilime meydan okumanın dibine vurmuş olduğumuza kuşku yok. Bu örnekten sonra belki de ilk kez bu kadar ürperdiğimi, bu kadar umut pınarlarımın kuruduğunu hissediyorum!

Cehalet o denli ucuzladı ki; vurmak, kırmak, kan dökmek ve can almak neredyse tepki görmüyor. Üst düzey bir yetkili için ortaya çıkan manzaraya katlanmak sosyal medya ehsabını kapatmak kadar kolay olabiliyor. Katliamın karşılıksız kalması böyle bir şey olsa gerek!

Ünlü tarihçi Giambattista Vico başyapıtı YENİ BİLİM’de çağları TANRILAR-KAHRAMANLAR ve İNSANLIK ÇAĞI olarak sınıflandırır. Pek çoğumuz zamandizinsel olarak İNSANLIK Çağı’nı sürdüğümüzü düşünür doğal olarak. Oysa, küçük bir ayrıntı vardır göz önüne alınması gereken! Kimi toplumlar İnsanlık Çağı’nda yaşıyor olsa da kimileri Tanrılar ya da Kahramanlar Çağı’nda yaşıyor olabilir.

Ülkemizi ve insanımızı İNSANLIK Çağı’na taşıyan demiryollarının TANRILAR/KAHRAMANLAR Çağı’na dönüş ortamı olarak işlev görmesi ne acı bir durum değil mi?

Şu günlerde olayın sıcaklığı nedeniyle süt dökmüş kedi gibi sessizleşenleri çok değil bir kaç gün sonra görün! Bu satırlar da içinde olmak üzere pek çok tepki ve eleştiri iletisi “HAKARET” olarak değerlendirilebilir ve sayısız kişi Adliye yollarına düşürülebilir.

En güvenli ulaşım aracı olan trene binmekten kaçınacağımız kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Bu da oldu!

Laiklik görünürdeki uygulamaların ötesinde akıl ve bilime yaklaşımın güvencesi. Yaşam ortamının dinselleştirilmesinin ne denli sakıncalı olduğu bir kez daha anlaşıldı. Cinayete eşdeğer olaydan sonraki sessizlikte bu dinselleştirmenin payı yadsınamaz.

Trenlere güle oynaya bineceğimiz günlere erişmeyi ve keyifli yolculuklar yapmayı dileyerek!

CAHİLİZASYON öncelikle odaklanmamız gereken sorun…

PÜRÜZSÜZ DUVAR ÇAMUR TUTMAZ

Hemen her gün bu da mı olacaktı sorularımıza bir yenisi ekleniyor. Nerede sonlanacağını bilemiyoruz bu zincirleme soruların.
Son inci Emin Çölaşan ve Necati Doğru’nun FETÖ’yle ilişkilendirilmesi üzerinden saçıldı!

“Yok artık” demek yetmez bu saçmalık ötesi suçlamaya. Elbette her şey ortaya çıkacaktır. Öyle olmadığı anlaşılacaktır. Ama, gerçeklik olasılığı sıfır olan bu iddia üzerine birilerinin zaman ve enerji harcaması bile başlı başına acı verici bir durumdur.

Onyıllardır tanınan, yazan ve dokuz köyden kovularak onuncusu olan Sözcü’de olan bu iki yazarı FETÖ’yle ilişkilendirmek kuşkusuz yersiz ve gereksizdir.

FETÖ soruşturmaları, kovuşturmaları ve yargılamalarının başından bu yana sorunlu olduğunu ileri sürenleri haklı çıkartacak bir durumla karşı karşıya olduğumuz kesindir.

Bilişimden yaralanarak ilgili ilgisiz pek çok kişiyi bu yolla FETÖ kuşkulusu yapanlar foyalarının meydana çıkması sonrasında durmak yerine makas değiştirdiler. Yargı düzeneğinde korudukları güçleriyle karşı saldırıya geçtiler. Eldeki tüm insan ve ilişki varlığını kullanarak bu soruşturmalarla ilgili halkanın genişletilmesine odaklandılar.

Başarısız oldukları söylenebilir mi?

Emin Çölaşan ve Necati Doğru üzerinden oluşturulan ve sayısız yalan, yanlışla bezeli İDDİANAME görünümlü sefalet belgesi bu başarının güvencesi sayılmalıdır.

Screenshot_1

PÜRÜZSÜZ DUVAR ÇAMUR TUTMAZ!

Önemli amaçlardan birisi zaman geçtikçe zayıflayan belleklerden de yararlanarak FETÖ soruşturmalarına ilgi ve güveni aşındırmaktır. Böylelikle sürecin gündemden düşürülmesi ve açığa çıkartılmayı bekleyen pek çok suçlunun kurtarılması söz konusu olabilecektir.

Emin Çölaşan ve Necati Doğru hakkında iddianame düzenleyenlerin her iki yazarın üzerine bir toz zerresi konduramayacağı kesindir.

Kesin olan bir başka şey ise bu yolla FETÖ’ye can simidi atıldığıdır.

Bu tiyatroya eşdeğer maskaralığa son verilmelidir.

Tersi durumda, FETÖ yapılanması çevresindeki çemberi yırtarak yeniden yükselişe geçme fırsatı yakalayabilecektir.

DEMİRYOLUNUN ÇIĞLIĞI

Sanayi Devrimi’nin pek çok ürününden birisi saymak gerekir demiryollarını ve o yollar aracılığıyla yapılan insan ve yük taşımacılığını.

Demiryollarının yaşamımıza girişinde sıfır noktası XIX. yüzyıl başlarıdır. Ray tasarımına eklenen buharlı lokomotif gerisinin çorap söküğü gibi gelmesini sağlamıştır. George Stephenson bu devrimin önemli adlarından birisi olarak belleklere yazılmalıdır. İlk yıllarda atların çektiği katarlar yol almış olsa da demiryollarında; demiryolunu sıçratan buluş buharlı lokomotiftir. Bu bağlamdaki ilk ise İngiltere’deki Manchester-Liverpool hattıdır. Elli kilometre uzunluğundadır. 1829’da yapılmıştır. Bu tarihten sonra ada hızla demir ağlarla örülürken; anakara Avrupası’nda demiryoluyla ilk tanışan ülke Belçika olmuş onu Fransa izlemiştir.

Osmanlı da geri kalmamıştır bu alanda.

XIX. yüzyıl ortalarında Mısır topraklarında İskenderiye ile Kahire’yi birleştirmiştir demiryolu. Her ne kadar Osmanlı toprağı sayılsa da Mısır devlet içinde devlet gibidir. Merkezden uzakta yeniliklerin kendisini gösterdiği yerdir.

Anadolu’daki ilk demiryolu ise İzmir-Turgutlu arasında yapılmıştır. 1866’da kullanıma girmiştir.

İzleyen yıllarda artan demiryolu uzunluğu Alman projesi Berlin-Bağdat hattı olmuştur. Elbette yalnızca demiryolu değildir bu hat. Hasta adamın gözeticiliğine ve yeri gelince kullanıcılığına girişen zamanın Alman İmparatorluğu bu hizmetinin küçük karşılığı olarak hattın her iki yanında 20 kilometre enindeki topraklardaki yer altı kaynaklarına varıncaya dek kullanım hakkı sağlamıştır kendisine.

Karaköy’le Beyoğlu’nu birleştiren Tünel namlı kısa hat da dünyadaki ikinci metro eşdeğeri olarak yazılmıştır tarihe.

“Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” sözleri ise Cumhuriyet’in öyküsü olmuştur. Yoktan var edilmiş ülkenin ulaşımında önemli sıçrama yaratan demiryolları Amerikan yardımlarıyla karayoluna duyulan aşkın depreşmesi sonucu üvey evlada dönüşmüş ve deyim yerindeyse unutulmuştur. Bunun doğal sonucu olarak gecikmeleriyle ve yavaşlığıyla ünlenen demiryollarının saygınlığı da neredeyse ortadan kalkmıştır.

Son 15 yılda demiryolları yönetenlerin yeniden ilgisini çekmiş ve gözle görülür bir demiryolları sıçraması yaşanmıştır. Kuşkusuz sevindiricidir.

Ancak!

Asırlık rayların üzerinde hızlı tren hevesi tehlikeli sonuçlara yol açmış; canlar yitirilmiştir. Özetle, düşünce iyi ama yönetim ve yaklaşım kötü ve cahilcedir.

TCDD’nin her şeye karşın Cumhuriyetle yaşıt birikiminden yararlanmak yerine kurum parçalara ayrılarak bütünlüğü bozulmuştur. Taşımacılık ve yolların yapımı ayrılmış; bunlara eklenen akıldışılıklar canların yitiminin kanıksanması gibi tehlikeli sonuçlar yaratmıştır.

tcdd_ikiye_bolunuyor_h245_5c7f4

Gelinen noktada bir zamanların en güvenli ulaşım aracı pek çok kişinin uzak durduğu bir duruma düşürülmüştür. Bütünüyle yönetsel hataların ürünü olan bu sonuca bağlı olarak TCDD gibi saygın ve birikimli bir kurum saygınlık yitimine uğratılmıştır.

Türkiye’de demiryollarının Cumhuriyet dönemindeki babası sayılan Behiç Erkin’in anısına ve emanetine saygısızlık yapılmıştır.

page_1_thumb_large

Behiç Erkin Asker, diplomat ve devlet adamı. Demiryollarıyla Türkiye’ye yaşam veren bu iyi insan İkinci Dünya Savaşı sırasında diplomat kimliğiyle pek çok Yahudi canın Nazilerin elinden kurtarılmasını sağlamasıyla da tanınır..

Demiryolları aynı zamanda bir kültürün adıdır.

Aklın, bilimin ve disiplinin ete kemiğe bürünmüş halidir.

Demiryolunun çığlığını duyalım!

Aklın yolu olan demiryolunu yeniden saygınlığa kavuşturalım!

Lastik tekerlekli ilkelliğin saltanatına son vermenin başka yolu yok…

Demiryolları kazalarla, can yitimleriyle anılmayı hak etmiyor…

İNSAN HAKLARI GÜNÜNDE…

Bugün İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yayımlanışının 70. Yıldönümü.
Ayrıntısı bağlantıdan izlenebilir :

https://m.bianet.org/biamag/insan-haklari/192257-prof-dr-rona-aybay-dan-aciklamali-insan-haklari-evrensel-bildirisi

200-320

İnsan Hakları kavramı son yıllarda etnik bölücülüğün koçbaşı yapıldı ülkemizde. Bunun kusuru bu yüce kavramı kullananlar kadar, bu alanı boş bırakanlarda da aranmalıdır.

Yaşamın hemen her alanında insan hakları sorunu yaşadığımıza kuşku yoktur.
İnsana ait hemen her sorunun, güçlüğün insan haklarıyla ilişkilendirilmesi olasıdır.

Bugün yolumu Basmane’den geçirip, Tilkilik yoluyla eve döneceğim. Elbette hava koşulları izin verirse.

İzmir’in Basmane ve Tilkilik bölgeleri kente ülke dışından gelen göçmenlerin yerleşkesidir. Koşulların bu semtlerdeki görece elverişliliği önde gelen etkendir.

IMG_0880

Geçmişin Yahudi kortejosu günümüzde göçmenlerin barınağı olmuş durumda

Başta Suriyeliler olmak üzere, Afganlar ve elbette Afrikalılar kentin bu bölgesinin uzun süreli geçici konuklarıdır.

Buralarda rastlayacağınız insan manzaraları ilginç olduğu kadar iç parçalayıcıdır. Vatan toprağı ve o topraktaki konutlarından yoksun kalmak gibi önemli bir insanlık hakkından yoksundurlar.

Şimdilerde ülkemizdeki pek çok kişinin öfke odağı olan, kaşık düşmanı gibi görülen göçmenlerin 10 Aralık’ta unutulmamaları; hiç olmazsa öfkeye ve nefrete konu olmamaları gerekir.

Suriyeliler sorunu bağlamında kendisini gösteren bu insan hakları ayıbında ülkemizi yönetenlerin öngörüsüzlüğü ve emperyal amaçlara araç olmuşluğunu saptayalım! Ama, birer seçmen olarak her birimizin sorumluğunu da yadsımayalım!

Hiç değilse, göç etmek zorunda bırakılmış bu insanlara bizlere yaraşır şekilde davranalım!

İZMİR’İN SOLAN RENGİ : YAHUDİLER

Türkiye’de tarihin derinliklerinden gelen çeşitlilik sıkça mozaikle tanımlanır. Son derece yanlıştır. Mozaiği oluşturan öğeler birleşimi ve farklılığı çağrıştırır bakana. Doğru tanımlama kokteyldir. Ortaya çıkan eşsiz karışıma tat veren öğeler bir daha ayrışmayacak şekilde karışmıştır kokteylde.

Yahudiler de karışıma tat veren değerli öğelerdendir. Özellikle İzmir’de bu böyledir. İzmir’de güncel sayılara göre yalnızca 1200 Yahudi kalmış olduğunu öğreniyoruz. XX. yüzyıl başlarında bu sayının 20 bin olduğu düşünüldüğüne İzmir’de Yahudilerin eridiği söylenebilir kolaylıkla.

Bundan neredeyse 550 yılı aşkın zaman önce İspanya’da padişahın gönderdiği kadırgalarla uygarlıklar beşiği Anadolu’ya sığınan Sefarad Yahudileri buradaki pek çok öğe gibi fark edilmeyecek şekilde topluma karışırken; gelenek, görenek ve inançlarını da koruma başarısı göstermişler. Yanlış anlaşılmasın! Sefarad yahudilerinden söz ediyoruz. Oysa, İzmir’deki Yahudi varlığı kaynaklara göre MS II. ve III. Yüzyıllara kadar tarihleniyor.

İzmir’de örgütlenmiş Yahudi topluluğu XVII. yüzyıl başında boy göstermeye başlamış.

İzmir kentinin ticari ve ekonomik çekim merkezi olması çevre illerdeki Yahudileri İzmir’e göçmeye özendirmiş.

İzmir’de başta sinagoglar olmak üzere Yahudi mekânlarını tanımayı amaçlayan gezimize soğuk aralık sabahında Yahudi kültürünün İzmir’e lezzetli armağanı boyozla başladık. Sefarad Yahudilerinin bugün de yaşayan ve İzmirlinin çok da hoşuna giden lezzet olan boyozu özgün ve benzersiz bir kahvaltılık.

Sefaradlar 1492’de İspanya’dan kovulan ve ağırlıklı olarak Osmanlı tarafından kabul edilen Yahudiler. Aşkenaz ise Orta ve Doğu Avrupa’da yerleşmiş Yahudileri tanımlıyor. Her iki grup da Yahudi olmakla birlikte aralarında gelenek, görenek ve yaşam biçimi arasında farklar olduğu da muhakkak.

Sefaradlar Ladino dilini yaşatmışlar. Ladino köken olarak o zamanın İspanyolcasından köken almış. Anadolu’da konuşulan Türkçe ile harmanlanarak melez bir dil türemiş. Türkçe ile İspanyolcanın çekim özellikleri kaynaştırılmış demek de olası. Yahudi İspanyolcası olarak da adlandıranlar var.

650x344-boyoz-tarifi-boyoz-nasil-yapilir-1482501510676

BOYOZ

Yahudi mahallesini kuşbakışı görmek, yerleşimle tanışmak için Mezarlıkbaşı otoparkının çatısına tırmandık. Son yıllarda yerel yönetimin çabalarıyla ortaya çıkartılan tarihsel varlıklarla çelişen ve tam bir ucube olan bu beton yığını bence ilk kez işe yaradı. Yapının çirkinliğini görmeden çevreye egemen olmak güzeldi. Sayabildiğimiz kadarı ile görüş alanımızda 10’u aşkın sinagog vardı. Bir kaçı güçlükle ayakta tutulabilen, geri kalanları ya yok ya da yok hükmünde olan.

IMG_0880

Kortejo : Ortak avluya bakan, tek odalar biçeminde tasarlanmış, komünal yaşam ilkesiyle yerleşilen Yahudi yerleşimi. Şimdilerde dar gelirli insanların ya da yabancı sığınmacıların ekonomik nedenlerle tercih ettiği barınaklar olarak hizmet vermeyi sürdürüyorlar.

 

IMG_0883

IMG_0884

IMG_0886

PANORAMİK

Yukarıdan yaptığımız keşifle Havra Sokağı’na odaklanıyoruz. XIX. yüzyıla dek buralarda yerleşen Yahudiler gelişen kentin yeni çekim merkezlerine yönelmekten alıkoyamamış kendilerini. Alsancak semtine göç başka pek çok İzmirli gibi Yahudileri de etkisi altına almış.

Doğruculuğu elden bırakmayalım! Kuşbakışı bakmak neyin nerede olduğunu anlamayı kolaylaştırırken; yerleşme ve yapılaşma konusundaki kuraltanımazlığımızı ve estetik yoksunluğumuzu da suratımıza tokat gibi patlatıyor. Tarihe vefasızlığın yanı sıra güncele özensizliği bir araya getiren üzücü bir durum!

Yere indiğimizde ilk durağımız İkiçeşmelik yokuşunu tırmanmadan önce cadde üstünde yer alan Bikkur Holim Sinagogu. İçinde hastane olan sinagog olmasıyla da ilginç bir özelliğe sahip.

Pek çok sinagog benzer mimariye sahip. Dört sütunun ayakta tuttuğu yapı böylelikle 9 bölüme ayrılmış oluyor.

Teva denilen ve din adamının cemaate seslendiği kürsünün hemen karşısında doğu duvarında kutsal emanet dolabı yer alıyor. Tevrat ruloları burada saklanıyor. İki yanındaki birer dolapta da yine dinsel kitaplar ve gereçlerin saklanıyor. Tevayı İspanya’dan kurtuluşu sağlayan Osmanlı kadırgalarına benzetenler de var. Bir de havralarda kadınlar cemaatle birlikte değil kendileri için ayrılmış biraz daha yüksekte konuşlu balkon benzeri bir yerde bulunabiliyorlar. 1724 yapımı bu sinagogda Sabetay Sevi’nin de görev yaptığını öğreniyoruz.

Kutsal Emanet Dolabı

Yahudi mekânlarında 5’le başlayan dört basamaklı sayılar yıl göstergesidir. Şu anda 5775. Yılda olduğumuzu belirtelim. İnsanın tanrı tarafından yaradılışından günümüze geçen yıl sayısıdır.

img_0956.jpg

Havra Sokağı’na İkiçeşmelik tarafından girdikten sonraki ilk sağa dönüşü izlediğinizde kendinizi havralar yerleşkesinde buluyorsunuz.

Ünlü besteci ve müzisyen İshak Algazi’nin ailesince 1724’te yaptırılan Algazi Havrası’nın ilginç bir öyküsü var. Söylentiye göre cemaatten bir kadınla din adamlarından birisi arasında yaşandığı öne sürülen bakışma sonrasında kadın bölümü kaldırılmış bu havrada.

IMG_0918

IMG_0919

Yakındaki Etz Hayim Sinagogu’nun varlığı Bizans dönemine tarihleniyor. Yangınlardan etkilenen bu sinagog günümüzde kullanım dışı ve oldukça harap görünümde.

IMG_0899

IMG_0900

Algaze havrasının karşısındaki Şalom (Aydınlılar) Havrası 1500’lerde yapılmış. 1841 büyük İzmir yangını tam da bu yapının önünde durdurulmuş. Girişteki yazıtta havranın geçmişine ilişkin bilgiler paylaşılmış.

IMG_0903

IMG_0906

Donna Garcia Mendes tarafından XVI. yüzyıl ortalarında yaptırılmış olan havra Sinyora Giveret adıyla bilinmiş. Yangınlardan ağır hasarla çıkmış. Bakım onarım geçirmiş.

IMG_0927

IMG_0928

Havra sokağına geri gelip sola döndüğümüzde Bet Hillel ve Portekiz Sinagogu’na ulaşıyoruz.

IMG_0937

IMG_0936

Portekiz Sinagogu adı ile İzmir’de kurucularının hangi ülkeden göç ettiklerini belirten tek Yahudi mabedidir. 1569’da Kuzey Afrika ve Venedik’ten göç etmiş Portekiz kökenlilerce yaptırılmıştır. Hahambaşı Josef Eskapa döneminde varlığı bilinen 6 ibadethaneden birisidir. Döneminin en büyüğüdür.

IMG_0933

1665’te Sabetay Sevi’nin İzmir’e dönüşüyle birlikte yaşanan olaylarda adı çok geçer. Sabetay karşıtlarının mekânıdır. Buna karşın Sabetay Sevi’nin buraya gelerek cemaate seslendiği söylenir. Sabetay Sevi baskına eşdeğer bu ziyaretinde mesihliğini ve 18 Haziran 1666’yı kurtuluş günü olarak açıklar. Bu olayla birlikte Portekiz Sinagogu Sabetaycı hareketin merkezine dönüşür. Durumun saraya bildirilmesi sonrasında olaya el koyan saray buradaki gelişmeleri durdurmuştur.

IMG_0879

Agora yerleşkesinde Sabetay Sevi Evi olduğu sanılan yapı

SABETAY

1976’da yangın sonucu ağır hasar gören yapı yakın zamanda onarılarak toplantı amaçlı mekâna dönüştürülerek kullanıma açılmış.

Havra Sokağı’ndan Karataş’a geçiyoruz. 1907 yılında ibadete açılan Beit Israel’deyiz. Şu anda İzmir’deki en büyük ve en işlevli bu sinagog İtalyan mimarisinin özelliklerini taşır. İç mimarisi ve yerleşimiyle buraya kadar gördüğümüz sinagoglardan farklıdır. Daha çok kiliseyi andıran bir iç görünüme sahiptir.

IMG_0938

İzmir’de Yahudi evlilik törenlerinin ve özel kutlama, anmaların yoğunlukla yapıldığı birincil konumdaki havradır Beth Israel.

IMG_0939

Yakındaki Tarihi Asansör’e Dario Moreno Sokağı’nın girişinde Dario Moreno ve Enrico Macias’ı selâmlaşıyoruz. Başka ülkeleri görmüş olan izmirli Yahudi Levy bölgede yaşayan insanların yükseklere erişmesini kolaylaştırmak amacıyla yapmış asansörü. Günümüzde eğlence amacıyla kullanımı öne çıksa da yapıldığı zaman yaşlı ve engelli yurttaşların ulaşımını kolaylaştırmış. İlk yapıldığı yıllarda asansör buhar gücüyle çalıştırılmış.

DARİO MORENO SOKAĞI

DARİO MORENO

ENRİCO MACİAS

IMG_0946

IMG_0947.JPG

Buradan elde edilen gelirle Yahudi yaşlı bakımevinin giderleri karşılanmış.

1942’den sonra kullanım dışı kalan asansör 80’lerin ikinci yarısında bakım, onarımdan geçirilerek yeniden kullanıma açılmış.

Günü Gürçeşme Yahudi Mezarlığı’nda noktalıyoruz.

IMG_0948

Geçmişte Yahudi Mezarlığı bugünkü Bahri Baba Parkı’nın olduğu yerdeymiş. Maşatlık olarak da adlandırılan bu yerde İzmir Yunanlar tarafından işgal edilmeden bir gün önce yoğun katılımlı bir kınama gösterisi yapılmış. Kentin orta yerindeki bu yerin kamulaştırılması sonrası buradaki Yahudi gömütleri Gürçeşme’ye taşınmış. 1934’e dek gömü yapılan Gürçeşme Mezarlığı Altındağ’daki Yahudi Mezarlığı’nın kullanılmaya başlamasıyla kullanımdan çıkmış.

IMG_0950

IMG_0952

IMG_0954

IMG_0955

IMG_0957

İkibinlerin başlarında bakım, onarım geçirmiş olsa da Gürçeşme’deki görüntü buraya bakılmıyor diye haykırır gibiydi. Mezarlığın kasvetiyle birleşen bu manzara üzücü olduğu kadar düşündürücüydü de…

ÇOCUKLAR ÖLMESİN DİYE…

Suudi Arabistan petrol zenginliğiyle bilinen bir Arap ülkesi. Bunun da ötesinde emperyalizme bağlılığı; onun bir dediğini iki etmemesiyle tanınıyor. Öyle ki, bir İsrail dostu olarak hiç gerekmediği halde silahlanma yoluyla da emperyalistlerin küpünü cömertçe dolduruyor.

latuff-yemen
Arap Baharı’nı anıtlaştırıp olur olmaz her yere dikenler sıra Arap Yarımadası’na gelince ilerlemeden, demokratikleşmeden, monarşiyi yaşamımızdan çıkarmaktan söz etmek istemiyorlar. Suriye’de zalim Esat metaforu yaratıp oluk oluk kan akıtanlar çağımızın en kanlı diktatörlüğü Suudi Arabistan’a toz kondurmaya kıyamıyorlar.

Suudi Arabistan zalim ve acımasız tutumunu geçtiğimiz aylarda ülkemizde sergilediği Kaşıkçı cinayeti ile bir kez daha sergiledi. Diplomatik ayrıcalık ve dokunulmazlık koruması altında insanım diyeni ürpertecek bir cinayete tanıklık edildi.

Oysa, bu cinayetin binlerce kat acımasızı vicdansızca hem de Arap Yarımadası’nda Suudi Arabistan’ın komşusu Yemen’de hemen her gün sergileniyor. Bırakınız tepkiyi bundan haberdarlık ve farkındalık söz konusu mu?

Suudi-Yemen gerginliği zalim Suudların silah ve bomba kullanımıyla hemen her gün can alıyor. Bu yetmemiş gibi Suudi Arabistan Yemen’e abluka uyguluyor. Bu ablukanın gündelik yaşama yansıması ise gıda kıtlığıdır. Açlık ve kıtlık dendiğinde ise başta yoksullar olmak üzere sivil halkı akla getirmeyi gerektiriyor. Bu insanlık dramında çocuklara ayrı bir parantez açmak ise kaçınılmaz.

Arap dünyasının en yoksul ülkesi olan Yemen bölgede bugüne dek yaşanmış en acıklı insanlık dramıyla karşı karşıyadır. Birleşmiş Milletler verilerine göre 14 milyon Yemenli açlıkla baş başadır. Bu insanlık dramında ABD destekli Suudi Arabistan ve diğer körfez şeyhliklerinin rolü ve etkisi göz ardı edilemeyecek denli açıktır.

İlginç bir başka bilgi! ABD, havada yakıt ikmali yapabilen savaş uçaklarının Suudi Arabistan’a satılmaması kararı alacakmış. Ne olumlu haber diye düşünülebilir ilk bakışta. Bu karar Suudların Yemen’e hava saldırılarını ne denli etkiler? Unutulmasın ki; Suudi Arabistan ve Yemen komşudur. Bölgenin coğrafyası geniş olsa da komşuluk söz konusudur. Dolayısı ile sorun kimi savaş araç, gereçlerinin satışında kısıtlamaya gidilmesinden çok bu saldırganlığı özendiren tutumla ilgilidir.

Yemen’deki savaşın başından bu yana 85 bin çocuğun doğrudan bombalarla ya da dolaylı olarak açlık sonucu yaşamını yitirdiği bilgisi pek çok kişinin dilinin tutulmasına yetip de artacak türdendir.

Yemen’deki mezhep farklılıklarına dayalı çelişkileri İran’a karşı ambargo ve kuşatma siyasetinde Suudi Arabistan ve Emirlikler aracılığıyla kullanan ABD bir yandan bu amacına erişirken diğer yandan da Suudi Arabistan’ın silah gereksinimini diri tutarak ikincil kazanç sağlamaktadır.

Suudi Arabistan’ın İstanbul’un göbeğinde gerçekleştirdiği gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetini en ince ayrıntısına kadar duymayan, öğrenmeyen neredeyse kalmadı. Suudi Arabistan’ın yanı başında yarattığı insanlık trajedisiyle 100 bine yakın çocuğun yaşamdan kopmasını iletişim ve ulaşım devrimleriyle küçülerek büyükçe bir köye dönüşen dünyada kaç kişi biliyor?

Sözün özü!

Emperyalizm savaştırır!

Emperyalizm sivil, kadın, çocuk demeden ölümlere seyirci kalır!

Yeter ki, kasası dolsun!

Yeter ki müşterisi çoğalsın!

Emperyalizm yeryüzünde kendi işine yarayacak her ne kadar farklılık ve kendince çelişki olarak gördüğü durum varsa kullanmaktan çekinmez.

Yeri geldiğinde Türkiye’de ve uygun gördüğü başka bir ülkede darbe yaptıran da; PYD, YPG ve PKK adı altında varlık gösteren eli kanlı katilleri besleyip, büyüten, palazlandıran da, açık toplum adı altında demokrasi pazarlamacılığı yapan maskelileri ortama süren de emperyalizmdir.

İnsanlık gösterisi yapıp akılları çelmek de yeri geldiğinde elinde silahla kadın, çocuk demeden katliam yapmak da emperyalizmin sergilediği sıradan davranışlardır.

Uyanık olunmalı!

Emperyalizme geçit verilmemeli!

İnsanlığı öldürmemek, çocukları yaşatmak için!

Bağlantıdaki yazı bu yazıya maya oldu!

https://www.counterpunch.org/2018/12/06/yemen-85000-dead-kids/