YEMEN’DE NELER OLUYOR?

26 Mar

YEMEN’DE NELER OLUYOR?
Türkiye’nin başında yeterince dert ve saçmalık varken Yemen’den bize ne demek de mümkün! Son aylarda tırmanan gerilim Yemen’de savaş sahnelerine yol açtı.

Yemen, çok kutuplu dönemde kuzey ve güney olmak üzere çifte ülkeydi. Doğal olarak birisi batı, diğeri de doğu bloku yanlısıydı. Kutuplaşmanın sonlanmasıyla birlikte Yemen tekleşti. Kutuplaşmanın bitimiyle birlikte ülkelerin genellikle bölündüğü düşünüldüğünde Yemen’in birleşip, tekleşmesi ilk bakışta olumlu bir durumdu. Bugünlerde bu olumluluğun acısı mı çıkartılıyor acaba diye sormadan geçilebilir mi?

Yemen, Arap yarımadasının güney batı ucunda Kızıldeniz çıkışına egemen olan ve Afrika Boynusu’nun hemen karşısında konuşlu bir kara parçası. Akdeniz’i Süveyş Kanalı yoluyla Hint Okyanusu’na bağlayan su yoluyla ilintisi göz önüne alındığında Yemen’in önemi daha iyi anlaşılır.

b-389742-yemen_haritası_1

Bekçilik ettiği ve yol verdiği varsıllığın tersine Yemen yoksul bir ülke. Türkiye’nin üçte ikisi genişlikte toprağa sahip olan Yemen’de 26 milyon insan yaşıyor. Kişi başına düşen gelir USD cinsinden 1000 doları ancak aşabiliyor.

Aralıklarla da olsa yemen’deki Osmanlı egemenliği yaklaşık 400 yıl sürmüş. 1Kasım 1918’de Osmanlı’nın yerini İngiltere almış. İnglizlerden kurtuluş ise 1967’de olabilmiş. Osmanlı I. Dünya Savaşı’nda Yemen’de de savaşmış. Yemen’in halk ezgilerine yansıması bundandır.

kcumhuriyet36 Yemen_Sana2

Tümü müslüman olsa da Yemen nüfusunun mezhepsel dağılım % 65 Sünni, % 35 Şii biçimindedir.

Yemen’de El Kaide’nin kendisine önemli bir hareket alanı bulduğu ileri sürülür. Zaman zaman ABD’ye yönelik Yemen kökenli saldırıların da buna bağlandığı bilinir.

Bir kaç gündür Suudi ordusu Yemen’e müdahil olmuş durumda. Bir kaç yıl önce Bahreyn’de yaptığını Yemen’de de yaşama geçirme peşinde Arap yarımadasının bu petrol deposu ve sahibinin sesi ülke.

El Kaide gerekçesi olsa da Suudi ordusunun asıl amacı Yemen’de güçlenen Şii egemenliğine son vermek.

Doğrusunu isterseniz Yemen’de savaşanlar Suudilerle İran’dır. Bölgemizde Şii denildiğinde akla gelmemesi olanaksızdır İran’ın. Nasıl ki, Sünnilik kayıtsız, koşulsuz Batı yandaşlığı ve emperyalist hizmetkarlığı demekse; Şiilik de İran etkisi ve bununla bağlantılı olarak entiemperyalist duruş demektir!

Halkının yoksulluğuna ve yoksunluğuna karşılık konumuna paha biçilemeyen Yemen üzerindeki hesapların asıl kaynağı emperyal çıkarlar!

Bu çatışmadan Yemen halkının payına en küçük zenginlik düşmeyeceği gibi kan, gözyaşı ve yıkım Yemenlinin değişmez yazgısı olmayı sürdürecek!

Bölgenin dinselliğin pençesine düşmemiş az sayıdaki ülkesinden birisi olan Türkiye de içinde olmak üzere artık dinselleşmeden değil, mezhepleşmeden söz edilecektir önümüzdeki süreçte!

Ceyhun BALCI, 26.03.2015

8. ÜNİVERSİTE KURULTAYI SONUÇ BİLDİRGESİ

22 Mar

20-21 Mart 2015 tarihlerinde Ege Öğretim Elemanları derneği (EGÖDER) tarafından düzenlenen “8.ÜNİVERSİTE KURULTAYI”nın ülke gündemine ışık tutan kurultay sonuç bildirgesi raporunu saygılarımızla paylaşırız.

Prof Dr Can Ceylan
Ege Öğretim Elemanları Derneği Başkanı

10363936_618358658295713_6367529406073417201_nimagesimages (1)

8. ÜNİVERSİTE KURULTAYI

SONUÇ BİLDİRGESİ

1. Üniversiteler ve akademisyenler olarak, susturulmuşluğu ve sindirilmişliği kabul etmiyoruz. Toplumu aydınlatma ve topluma yön verme işlevi, üniversitelerin asli görevidir.
Üniversitelerin bilgi üretimi ve bilgi aktarımı yanında en az onlar kadar önemli bir diğer işlevi de hiç kuşkusuz, içinde bulunduğu topluma karşı olan aydın sorumluluğudur. Ülkemizde son yıllarda, barış ve huzur ortamı, temel insan hak ve özgürlükleri, ulusal değerlerimiz ve cumhuriyet kazanımlarımız konusunda önemli sıkıntılar yaşanmaktadır. Tüm bu olumsuzluklar karşısında üniversiteler suskun ya da duyarsız kalmayacak, topluma karşı uyarıcı görevini yerine getirmekten ve toplumu aydınlatmaktan asla vazgeçmeyecektir.

2. Laiklik, aklı ve evrensel değerleri önceleyen çağdaş eğitim ve özgür bilimin, olmazsa olmaz ana koşuludur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş uygarlık yoluna girmesini sağlayan devrimlerin en önde gelenlerinden biri aydınlanma devrimi, diğeri de farklı din ve inançlara eşit mesafede duran, bireyin inancını kendi özgür iradesine bırakan evrensel ve humanist bir anlayış olan laikliktir. Bu iki devrim benimsenmedikçe ülkemizin uygarlık yolunda ilerlemesi, fikri hür, vicdanı hür kuşakların yetişmesi, temel insan hak ve özgürlüklerinin kalıcı olması, mümkün değildir. Son yıllarda üniversitelerde dinsel unsurların ve dinsel kadrolaşmaların ivme kazanması laik eğitim ve özgür bilim açısından son derece tehlikeli sonuçlara gebe olup kaygı verici boyutlara ulaşmıştır.

3. Üniversitelerde nitelik, niceliğin önünde olmalıdır.
Son yıllarda “her ile bir üniversite” sloganı ile altyapısı ve donanımı, öğretim üyesi kadrosu ve tahsisi sağlanmadan çok sayıda özel, vakıf ve kamu üniversitesi açılmaktadır. Bu durum ülkemizde yeterli ve nitelikli eğitim almamış üniversite mezunu diplomalı işsizler ordusunun sayısının her geçen gün artmasına neden olmaktadır. Üniversite mezunlarının nitelik ve istihdam sorunu yanında, üniversite akademik kadrolarının belirlenmesinde de ne yazık ki bilimsel liyakat yerine bilim dışı güç odaklarına yakın olma gibi farklı ölçütlerin geçerli olması, akademik saygınlığı ve bilim üretimini olumsuz yönde etkilemektedir.

4. Çağdaş bir yüksek öğretim modelinden söz edebilmek için akademik, mali ve yönetsel açıdan tam bir özerklik gerekir.
Özgür bilimsel çalışma ortamı ve iş güvencesinin sağlandığı akademik özerklik; kamudan ayrılan bütçenin kullanılmasında seçilmiş yönetimin tam yetki ve sorumluluğa sahip olduğu mali özerklik ve yöneticilerinin üniversiteyi oluşturan unsurlar tarafından yapılacak seçimle belirlendiği yönetsel özerklik çağdaş bir yüksek öğretim modelinin olmazsa olmaz koşullarıdır.

5. Üniversite Sanayi işbirliğinde piyasanın değil, toplumun çıkar ve ihtiyaçları temel amaç olmalıdır.
Üniversitelerin sanayi ile yapacağı işbirliği, toplumun refah seviyesi ve ulusal kalkınma için önemlidir. Ancak bu işbirliği, bilimin sermayenin dayatmalarından bağımsız olduğu, sermayenin emrine girmediği, bilimsellikten ödün verilmediği taktirde kabul edilebilir. Bu koşullar sağlanmazsa bilimin, piyasanın ve ticari çıkarların reklam malzemesi olmasının önüne geçilemez. Bu bağlamda Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, toplumun ihtiyaçları doğrultusunda bilimsel proje ve Arge çalışmalarını içinde toplayan ulusal bir araştırma alanı oluşturulması noktasında düzenleyici ve destekleyici işlevini vakit geçirmeksizin yerine getirmelidir.

6. Üniversitelere girişte para değil, başarı ölçüt olmalıdır.
Yükseköğretimde ilk özelleştirme vakıf üniversitelerinin kurulması ile başlamış, ardından kurulan özel üniversitelerle üniversiteler işletme, öğrenciler müşteri konumuna indirgenmiştir. Üniversite seçme sınavlarında ana ölçüt öğrencinin vereceği para değil, gösterdiği sınav başarısı olmalıdır. Başarının ölçüt olduğu kamu üniversiteleri ile paranın ölçüt olduğu özel ve vakıf üniversiteleri arasındaki puan uçurumları getirilecek taban puanı uygulamaları ile önlenebilir. Ancak bu uygulama sadece tıp ve hukuk fakülteleri için değil tüm fakülteler için geçerli olmalıdır.

7. Üniversitelerde baskı ve şiddet değil, özgür düşünce, özgür bilim ve sağduyu egemen olmalıdır.
Farklı düşünce ve fikirler, üniversitenin zenginliğidir. Farklı düşüncelere sahip öğrencilerin bu fikirlerini şiddete başvurmadan, sağduyudan ödün vermeden, üniversiteli olma ruhuna yakışır şekilde dile getirmeleri gerekir. Bu bilinç, küresel kirli senaryoların amacına hizmet etmemek, üniversitenin özgür düşünce ve tartışma ortamına zarar vermemek adına son derece önemlidir. Bu konuda üniversite yönetimlerine de büyük bir sorumluluk düşmektedir. Üniversite yönetimlerinin, üniversitenin can damarı olan, bilimsel, kültürel ve sosyal etkinlikleri iptal edip yasaklamak yerine, kampüslere kesici delici alet, ateşli silah gibi şiddet unsuru taşıyan maddelerin sokulmaması konusunda gerekli önlemleri zamanında ve etkin olarak almaları gerekir.

8. Bilim ve sanat toplumsal kültürün oluşmasında birbirinden ayrılmaz iki evrensel değerdir.
Çağdaş bireylerin topluma kazandırılmasında üniversitelerdeki akademik ve mesleki eğitim süreci kadar kültür, sanat ve spor eğitiminin verilmesi de son derece önemlidir. Sanat olmayan etkinliklerin kamu iletişim araçlarında sanat olarak gösterildiği, sanatın erozyona uğratıldığı, devlet tiyatroları, devlet opera ve balesi ve devlet senfoni orkestralarının kapatılmaya çalışıldığı, tüketim psikolojisinin kültürel yozlaşmayla sonuçlandığı günümüzde, yaratıcılığı geliştiren, bireyin düşünsel dünyasını zenginleştiren gerçek kültür ve sanat eğitiminin gerekliliği daha da güncellik kazanmış, daha da önemli hale gelmiştir.

9. Evrimi dışlayan bir eğitim sistemi bilimsel olmaktan uzaktır.
Bilim insanları arasında evrimin gerçekliğine ilişkin hiç bir kuşku yoktur. İnsanlığın yaşam seviyesini yükselten gelişmelerin temelinde, evrim biliminin anlaşılması ve uygulanması önemli bir yer tutar. Evrimi dışlayan bir eğitim sisteminin bilimsel ve akla dayandığını söylemek mümkün değildir.

10. Üniversite rektörlük seçimlerinde öğretim üyesi iradesi tanınmalıdır.
Mevcut rektörlük seçim sistemi antidemokratik yapısıyla tam bir aldatmacadır. Rektörlük seçimlerde öğretim üyelerinin oyları ile ilk sırada seçilen aday kayıtsız şartsız atanmalıdır. Bu bağlamda İstanbul Üniversitesi rektörlük seçimlerinde en yüksek oyu alan rektör adayının doğrudan atanması gerekir.

11. “Direnen Bilim İnsanı” ödülü Prof Dr Rennan Pekünlü’ye verilmiştir.
8.Üniversite Kurultayı’nda, sonraki kurultaylarda da geçerli olmak üzere özgür bilim ve evrensel değerleri savunan, bu konuda her türlü baskı ve otoriteyi reddeden, karanlığa ve gericiliğe karşı mücadele eden bir bilim insanına “Direnen Bilim İnsanı” ödülü verilmesine karar verilmiştir. Bu ödülün 8.Üniversite Kurultayı’nda tüm katılımcıların oy birliğiyle, Sayın Prof Dr Esat Rennan Pekünlü’ye verilmesine karar verilmiştir.

İçinde bulunduğumuz tüm olumsuz koşullara rağmen üniversite öğretim elemanı dernekleri aydınlanma ve örgütlenme mücadelesini sürdürmeye kararlıdır. Kurultaylarımız bu mücadelenin temel araçları olmaya devam edecektir.
“Dağ nice yüksek olsa da yol onun üzerinden aşar”

Prof Dr Can Ceylan
Ege Öğretim Elemanları Derneği Başkanı

8. ÜNİVERSİTE KURULTAYI

21 Mar

KURULTAY

Bu kez parti değil üniversite kurultayındaydım. Günün sonunda, son oturumunun son dakikalarında bulunabildim 8. Üniversite Kurultayı’nın. Ege Üniversitesi yönetiminin son dakika kararıyla üniversite olanaklarından yoksun bıraktığı kurultayın bilimsel (etkinlik) olmadığı savlanmıştı. Özellikle bu nedenle programa göz atmanızı dilerim!

http://universitekurultayi2015.blogspot.com.tr/p/program.html

Burada ne işim var sorusunu sormadan edemedim kendime! Akademisyen değilim, uzaklardan ve yakınlardan katılan pek çok dostla tanışıklıktan başka ilgim yok aslında bu etkinlikle. Bir de horlanan, aşağılanan bilime olan ilgim, başka deyişle işgüzarlığımtaşıdı belki de beni çok da ilgilendirdiği söylenemeyecek bu nitelikli ortama.IMG_0647

Kurultaya gelmeden önce posta kutuma düşen bir ileti kurultayda izleyebildiğim bir konuşmayı tamamlayıcı nitelikteydi.

http://amerikabulteni.com/2015/03/20/dunya-patent-basvuralarinin-ucte-ikisi-uc-ulkeden/?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+amerikabulteni+%28Amerika+Bulteni%29

Türkiye ekonomik büyüklük bakımından dünyada ilk 20’nin içinde yer alıyor. Fırsat varken övünebilirsiniz! Bir övünç verisi daha! Türkiye 181 üniversitesiyle dünyada üretilen bilimsel “kağıtlar” bakımından da ilk 20’de. Ne kadar güzel değil mi? Nüfusumuzun son verilere göre % 86’sının (yüzde seksen altı) kentlerde yaşadığı bilgisiyle birleştiğinde gönenç ve bilgi toplumu olduğumuzu söylemeye yeltenebiliriz.

http://sbu.saglik.gov.tr/Ekutuphane/kitaplar/sa%C4%9Fl%C4%B1k%20istatistik%20y%C4%B1ll%C4%B1%C4%9F%C4%B1%202013.pdf

Sabırlı olalım!

IMG_0650

Bir başka konuşmada Türkiye bilim ortamının taşeronluk işlevi görmekte olduğu söylenirken; bir başkasında, adı gerekli olmayan vakıf üniversitesinin birinde 15 bin TL karşılığında astroloji sertifikası verildiği söylenince taşlar yerine oturmuş oldu! Nicelik, nitelik asimetrisi ortaya çıkan manzaradır demek geliyor içimden.

AR-GE sıralaması canımızı sıkacak! Bu bakımdan 75. sıradayız! Üretilen bilimsel etkinlikler yaşamımıza giremiyor. Anlaşılır deyişle teknolojiye dönüşemiyor. Daha farklı şekilde söylemek gerekirse teknolojiyi üreten ve satan olamamışız. Ver parayı al tekonolojiyi noktasındayız.

Kurultay öncesi okuduğum yazıya gönderme yapmam gerekirse Türkiye patent başvuruları bakımından oldukça gerilerde kalıyor. Patenti özgün buluş saymak gerekirse geçen yıl yapılan 802 başvuru bilişim firması HP ve Panasonic’in gerisinde kalmış. Gerçekler her zaman kıvanç ve sevinç kaynağı olamıyor ne yazık ki! Ama, bunların farkında olup, düzeltme yoluna gitmek önümüzde duran görev.

Niceliğin yanı sıra niteliğin öncelendiği, dosyalarda yer kaplamanın ötesine geçen bilimsel üretim kaçınılmaz gereklilik!

Bilimsel olmadığı savlanarak üniversite dışına itilmeye çabalanan bir etkinlikten gün sonu izlenimlerini yorumunuza bırakıyorum.

Kurultay Düzenleme Kurulu’nun yer değişikliği sorununu kısa zaman içinde hem de ustalıkla çzömüş olması her türlü övgüye değer bir durum.

Ayrıca, Kurultay’ın değerli bilim insanı Alpaslan Işıklı’ya adanmış olması ve şu anda bir kumpas sonucu Foça Cezaevi’nde bulunan Prof Dr Rennan PEKÜNLÜ’ye selam gönderilmiş olmasının unutulmaması değerbilirlik örneği olması bakımından da önemli ve anlamlı geldi bana.

Gündüz saatlerindeki eksikliğimi akşamki sosyal programla giderdiğimi söyleyebilirim. Yemek deyip geçemem! Öğrenmeyi sürdürdük. Değerli konuklar topluluğa seslenerek Atatürk’ün sofralarına benzetmiş oldular yemeği.

Bu arada, aralarında Tolga Yarman, Coşkun Özdemir, Cüneyt Akalın, Recep Akdur ve Suay Karaman’ın da bulunduğu seçkin topluluğa hoşgeldiniz deme ve bir kaç söz söyleme fırsatı buldum. Büyük onurdu!

Başta Can Ceylan, Ferhan Sağın, Murat Argon olmak üzere bencileyin ilgisiz konumuyla ters orantılı katkısını esirgemeyen sevgili dönem arkadaşım Dr Hadi Sağın’a da teşekkür borcunu unutmamak gerekirdi.

IMG_0656

IMG_0652

Bugün tam günümü kurultaya ayırıyorum. Zaman ve fırsat bulabileceklere duyurulur. Montrö kapısına yakın Fuar Anemon’da olma fırsatı kaçmamalı!

Ceyhun Balcı,

ÇANAKKALE’DE DİRİLİŞ!

19 Mar

“BİZ SANA VALİ OLAMAZSIN DEMEDİK,
MANİ OLAMAZSIN DEDİK!”

SivriSinekCaz
Bayramlarımız, kutlamalarımız, anmalarımız yasaklandıkça değerleniyor, daha coşkuyla kutlanıyor ve böylelikle yüceliyor!
TC’nin sayıları hızla artmakta olan bir şaşkın valisi bu kez Çanakkale anması için yasak koymaya kalkıştı. Sonuçta, yasaklanamadığı gibi son yılların en görkemli kutlaması yapıldı!
Türkiye başta gençliği olmak üzere Çanakkale’ye aktı! Öbek öbek insan Çanakkale’de buluştu!
Buluşmakla kalmadı vatanseverler; görkemli gösterilerle andı yiğit atalarını!
ADD!
CKD!
TGB/TLB!
Vatan Partisi!
Ulusal Kanal ve Aydınlık!

SivriSinekCaz
Türkiye’de başka kitle örgütü yok mu? Başka kadın derneği kalmadı mı? TGB/TLB’den başka gençlik örgütlenmesi yok mu?
Siyaseti salı grup toplantılarında sergilenen orta oyununa indirgeyen meclis partilerinin hali ortada! Durum böyle olunca örgütsel ve partisel yokluklara şaşırmak ne mümkün!
Medyanın bırakınız muhabir göndermeyi ve görüntülü izlemeyi haber değeri bile görmediği ortamda iyi ki Ulusal ve Aydınlık var demekten alamıyor insan kendisini!
Kimse Başbakan vardı ya demesin! Seçilmiş ve kendilerince sakıncalılardan arındırılmış bindirilmiş topluluklar karşısında yapılan hokkabazlıktan öte anlam ve değer taşımaz onun kurgu dolu gösterileri!
Yukarıda anılan kurum ve yapılanmaların dışında kalan, bu anlamlı ve önemli günü hem de 100. yıldönümünde anma onurundan uzak duranlara :
Yazıklar Olsun!
Çanakkale’de, Menemen’de, Anıt Kabir’de, 29 Ekimlerde, 10 Kasımlarda olmayacaksanız varlığınız ne anlam taşıyor?
Ceyhun BALCI
tgbden_canakkale_yasagina_cevap_hangi_cilgin_bize_zincir_vuracakmis_h48759_66244

ÇANAKKALE’DE DALYA

17 Mar

ÇANAKKALE’DE DALYA
Yüzüncü yıldönümünde Çanakkale’yi hemen herkesin sahiplenmesi ortadan yarılmış bir ulusun tesellisi olabilir mi? 18 Mart Çanakkale Deniz Savaşları’nın 100. yıldönümü. Oysa, bir de onu izleyen ve çok daha kanlı, zorlu ve yaklaşık 8 aya yayılmış kara savaşları var! Asıl başarı ve kahramanlık orada! Nedense onu ANZAK’lara bırakmışız!

Atatürk-imza

Hevesinizi kursağınızda bırakmış olmak istemem! Ama, anmadan da geçemem! Çanakkale’yi sahiplenenlerin hepsi de iyi niyetli değil!

Gelibolu’da bir süredir uygulamaya konulduğu gibi Osmanlıcı kardeşler Çanakkale’yi Mustafa Kemal’den arındırma yolunda epeyce yol aldılar! Yarımadayı ziyaret eden pek çok kişinin hacı, hoca takımıyla karşılaşması, hurafeyle bezeli söylevlerle karşılaşması bundandır.

Kurtuluş Savaşı ve onu izleyen devrimleriyle tanıdığımızı söyleyebileceğimiz Atatürk’ün Çanakkale’nin hemen ertesinde yaptıklarını yeterince biliyor muyuz?

Yanıtını işitir gibi olduğum için satır başlarıyla özetlemekte yarar var Çanakkale’nin nasıl bir değrden arındırılmaya çalışıldığını!

Önemli çoğunluğu kanlı kara savaşlarında olmak üzere Osmanlı’nın 200 bini aşkın asker kaybı verdiği bilinir. Aralarında tıbbiyeliler başta olmak üzere her kesimden okumuş, nitelikli insanlar vardır. Çanakkale Savaşları kazanılmıştır belki ama Türkler bir kuşağı savaş alanında bırakmıştır!

Üstelik Çanakkale Türkler için 1911’de başlayıp, 1922’de sonlanacak 11 yıllık savaş sürecinin ortasında bile değildir.

Böyle olduğu için ölenler ve savaşı sürdüremeyecek olanlar belki de şanslıdır!

14 Ocak 1916 : Kısa bir İstanbul ziyaretiyle ne kadar olabildiyse ana/kardeş hasreti giderildikten sonra Edirne’de XVI. Kolordu emrinde göreve hazırdır.

1 Nisan 1916 : Henüz 35 yaşında Tuğgeneral olmuştur. Dönemin deyişiyle paşadır artık! Bu kadar genç yaşta paşalık başka kimlere kısmet olmuştur acaba?

7-8 Ağustos 1916 : Bitlis ve Muş’u düşman işgalinden kurtarır.

7 Mart 1917 : Diyarbakır’da II. Ordu Komutanlığı’na atanır.

7 Temmuz 1917 : Halep’teki VII. Ordu Komutanlığı’na atanma.

Her nasıl olduysa biraz soluklanacaktır.

Veliaht VI. Mehmet Vahidettin ile çıkılan Almanya yolculuğu gevşemeden çok ilginç gözlemlere fırsat verecektir. Kayzer Wilhelm II’nin Çanakkale kahramanına özel ilgisi göz ardı edilecek gibi değildir.

Sağlığını düzeltmek için Viyana ve Karlsbad ziyaretleri dolduracaktır bu savaşsız, gürültüsüz zaman aralığının geri kalanını.

5 Temmuz 1918’de Karlsbad’da bir dost söyleşisinde ağzından dökülenler bir devrimcinin doğuşunu muştular gibidir.

“Ben her zaman söylerim, burada da bilginize sunayım. Benim elime büyük bir güç ve yetki geçerse toplumsal yaşamda yapılması istenen devrimi, bir anda, bir coup ile yapacağımı sanırım. Çünkü ben, kimilerinin öne sürdüğü gibi kamuoyunu, aydınları benim tasarılarım doğrultusunda düşünüp yavaş yavaş tavır almaya alıştırarark bu işin yapılabileceğine inanmıyorum. Ruhum buna isyan ediyor! Bunca yıl yüksek öğrenim gördükten, uygarca yaşayan toplumları inceledikten ve özgürlüğün tadına varmak için bunca zaman harcadıktan sonra neden cahil halka ineyim? Ben onlar gibi değil onlar benim gibi olsunlar! Bununla birlikte, incelenecek noktaları iyice kararlaştırmadan işe başlamak da hata olur.”

Yukarıdaki satırlar insanlık tarihini fazlasıyla iyi incelediği bununla kalmayıp özümsediği izlenimi edinmemize yetip de artar bile! Devrimler halka sorulmadan yapılmıştır incileri saçanlara daha o tarihte verilmiş yanıt da sayılır bu sözler.

İşgal İstanbul’una ayak bastığında boğazda demirli düşman zırhlılarına bakarak söylediği “Geldikleri gibi giderler!” sözü de artık belleklere kazınmıştır.

Samsun’a gitmeden önceki 6 aylık İstanbul serüveni de yeterince bilinmez. Bu süre boyunca kurtuluş yolları arayan Mustafa Kemal olasılıklar tükenince Samsun’un yolunu tutacaktır.

Sonrası iyi, kötü biliniyor.

On bir yıl boyunca savaşan aradaki adacıklar dışında hep savaşın içinde olan Mustafa Kemal dünya için 4 yıl süren büyük savaş sürecine 11. yıl sonunda nokta koyandır.

İşte böyle bir büyük adam Çanakkale belleğinden silinmeye çalışılıyor!

Bu sefil girişimi de İsmet Paşa’nın sözleriyle yanıtlayalım!

“Hadi canım sen de!”

Ceyhun BALCI, 17.03.2015

Kaynak :
Çanakkale Olmasaydı…
O Olmasaydı
Orhan Karaveli
Doğan Kitap, Mart, 2014.

Kitap_3346515

BİR DİL YARASI ÖYKÜSÜ

17 Mar

BİR DİL YARASI ÖYKÜSÜ
İşyerimin yakınındaki bir yaya geçidine konulan butonlara ilgimi eksik etmeyip çoğu zamanki işgüzar yaklaşımımla sosyal medyada paylaşmıştım.

10426202_610743452390567_4114420242957385698_n
Bir adım daha öteye geçip konuyu yetkililerin ilgisine de sunmuştum!
Kabul etmeliyim ki; ışık hızıyla almıştım yanıtımı!
Doyurucu olmayan yanıt karşısında bir kez daha yazmak zorunda kalmıştım ilgililere! Sorun yaya butonları değil onların üzerindeki yazıların diliyle ilgiliydi!
İster inanın ister inanmayın!
Yazdıklarımdan haberdar olan bir yetkiliyi karşımda hasta olarak buldum. Hastanın mesleğini sormak hekimliğin ayrılmaz ve hatta vazgeçilmez bir parçası! Zamana karşı yarışmak zorunda kalan pek çok meslektaşımın yerine getiremediği bu ayrıntıyı atlamamaya çalışırım!
Mesleğini öğrendiğim genç hastama konuyu açabilirdim. Konuyu açar açmaz onun da şaşkınlığını gizleyemediğini görmek hoş bir rastlantı oldu. Yazıştığım kişiyi karşımda görmek bulunmaz bir fırsattı. Durumu bir kez daha çok daha yalın bir biçimde aktarmış oldum.
Bir proje çerçevesinde yaya butonlarının Çek Cumhuriyeti’nden edinildiğini öğrenmiş oldum. Elbette, bu gerekçe Türkçe’nin esirgenmesini gerektirmezdi! Hastam da bu konuda hak vermedi değil bana! Ama, sorun nasıl çözülecekti?
Bugün çektiğim fotoğraf konunun bir ölçüde çözüldüğünü ortaya koydu.
Bekleyiniz anlamındaki “CEKEJTE” yerli yerinde dursa da, “BASINIZ” uyarısı bir çıkartma aracılığıyla butondaki yerini almıştı.

IMG_0644
Yarı yarıya başarı! Hiç yoktan iyidir! Pilot uygulama sonrasında butonlar kalıcılaşırsa “CEKEJTE”nin yerini de “BEKLEYİNİZ”in alacağını umabilirim artık!
Dilimizi önemsiyorum! Üşengeçliği bir yana bırakıp, bu uğurda ne gerekiyorsa yapmaya çabalıyorum!
Dilimizin gerçek kurtuluşunun Türkiye’nin başındaki asıl derdi def etmesiyle eş zamanlı olacağını aklımdan çıkartmaksızın…
Ceyhun BALCI, 17.03.2015

DİKTATÖR

14 Mar

DİKTATÖR

aykutalp_avsar_in_tutukluluguna_yapilan_itiraz_reddedildi_h52906_beaeb

Ne olur ne olmaz dedim kendimce! TDK Sözlüğü’nde diktatör sözcüğünün başına bir iş gelmeden önce gözümle göreyim istedi. Güncel sözcük diktatör “bütün siyasi yetkileri kendisinde toplamış bulunan kimse” olarak tanımlanmış.

http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_bts&arama=kelime&guid=TDK.GTS.55048393491e58.78010970

Türkiye’de yaşayan milyonlarca kişi bu sözcüğü sayılarını unuttukları kez kullandılar son yıllarda. Arkasında oy gücü olsa da durum değişmez. Çoğulculuğun, çoğunlukçulukla karıştırıldığı yerlerde diktatörlük söz konusu olur! Söz konusu olunca da kullanılır!

Milyonların her fırsatta haykırdığı bu sıfat Kayseri’de TGB’li Aykut Alp Avşar’ın özgürlüğünden yoksun kalmasına neden oldu. Cumhurbaşkanı RTE’ye yönelik diktatör sözleri hakaret kapsamında değerlendirildi. Yargı sürecinin onama aşaması da sonuçlandı. 1 yıl 2 aylık cezası kesinleşerek cezaevine gönderildi.

Bu ürpertici örnekten sonra biraz gerilere uzanalım. 12 Eylül’den önceki şiddet ve kan gölü ortamında bile gülmece iş başındaydı. Ortamdaki siyasilere yönelik her türlü taşlama hoşgörüyle karşılanmaktaydı. Kadayıf ustası Erbakan’ın da, o dönemdeki tutucu yaklaşımıyla öne çıkan Demirel’in de gülmeceye hoşgörüsüzlük gösterdiğini anımsamıyorum.

Bugüne dönüp de baktığımızda siyasi gülmecenin bir kaç örnek dışında soyunun kuruduğunu gözlemliyoruz. Böyle bir ortamda öfkeyle yüklenen toplumun birilerinin hoşlanmadığı sıfatlara başvurmasına da şaşılmamalı!

Tam da burada Can Yücel’i anımsıyorum!

İnsanları-sevdim

“G.t” sözcüğünden dolayı yargılanmaktadır Can Baba! Çeşitli örneklerle savunur kendisini! Verdiği bir örnekten sonra bizim köyde g.te g.t derler sayın yargıç diyerek bağlar sözlerini!

Yalnız bizim köyde değil yeryüzünün her köşesinde diktatör derler diktatöre deyip bağlayayım ben de!

Şaka bir yana Aykut Alp Avşar kardeşimizin içine düştüğü bu garip durum hepimizin derdi olmalı!

Çünkü, ayıp hepimizin!

Ceyhun BALCI, 14.03.2015

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 63 takipçiye katılın