DİNSEL TERCİH

Giordano Bruno ve Atatürk : İki Aydınlanma Savaşçısı

 

Her ikisinin ortak özelliği din değiştirmek değil dünyayı değiştirmek isteğiydi

Yürünmesi kaldırım işgali nedeniyle zor olsa da Alsancak Bornova Sokağı fırsat buldukça geçmeye çalıştığım yerlerdendir. Renkli bir görüntü sunar yürüyüşünüz boyunca! Bu kez de yanıltmadı! İşitilen bir çift söz yazıya maya oldu!
Sokak içindeki kiliseden çıkan iki genç kızın aralarındaki konuşmayı işitmemem olanaksızdı.
Birisi diğerine “bu yaşta dinsel tercihimi değiştireceğimi aklımdan geçirmezdim” demekteydi.
Günümüz Türkiye’sinde çoğunluğun tercihi olan din kullanılarak oluşturulan baskının vardırıldığı noktada özellikle gençler arasında dinsel tercih değişikliği eğiliminin söz konusu olduğunu gözlemlerime dayanarak fark etmekteydim.
Baskıcı, soluk aldırmayan dinselleşmenin nedeni olarak çoğu zaman ülkemizdeki çoğunluğun dini temel gerekçe olarak saptanıyor. Oysa, gerekli serbestliği tanıdığınızda her hangi bir dinsel inancın akla sığmayacak bağnazlıkların nedeni olabileceğini unutmamak gerekir.
Hıristiyanlığın yaygın olduğu coğrafyadaki gelişmişlik pek çok kişide bu durumun dinsel kaynaklı olduğu yanılsamasına yol açabiliyor. Kerameti din değişikliğinde arayanları hor görmek yerine hoş görmek gerekir. Sonuçta kendince verilmiş bir tepkidir. Hiç olmazsa vicdanları rahatlatma işlevi görebilir.
Ancak, yine de bu eğilimdeki insanlarımıza birkaç noktayı anımsatmakta yarar var!
Az önce de vurgulandığı gibi keramet dinin hoşgörülü olmasında falan değildir. Her din fırsatı ele geçirdiğinde bir eziyet düzeneğine dönüşebilir. Keramet insandadır. İnsan, din denilen gerekliliği pek çok kimse tarafından tartışılmaz olan olguda ona kör bilinçle uymak yerine onu kendisine uydurursa sorun kalmaz.
Bundan 400 yıl önce Roma’nın Campo di Fiori Meydanı’nda diri diri yakılan Giordano Bruno’yu, yine 100 yıl önce bağnazlığın koyu gölgesindeki Türkiye’yi aydınlığa kavuşturan Mustafa Kemal’i düşünmekte yarar var. Birisinin kanlı diğerinin barışçıl eylemleriyle aydınlığa çıkan koyu karanlığın dini yadsımayı aklından geçirmediğini ama dinbazlık denen insanlık suçunu ortadan kaldırmayı amaçladığını anımsamakta yarar var!
Esenliğe din değiştirerek değil de ülkeyi ve ortamı değiştirerek erişeceğimizden kuşku duymamak gerekir!
16 Nisan Referandum’u olumsuz sonuç durumunda her şeyimizi yitirdik dedirtecek olmasa da önemli bir fırsattır. Kimi zaman bir fiske okkalı bir tokat etkisi yaratabilir.
Ceyhun Balcı, 16 Mart 2017

BİR 14 MART ÖYKÜSÜ

200px-Mehmed_Kemal_Bey

MİLLİ ŞEHİT BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI KEMAL BEY

1884-1919

14 Mart’ı yaratan tarih yazıla yazıla, söylene söylene biraz olsun kavratılabildi. Tıbbiyelilerin İstanbul’un işgaline isyanla yetinmedikleri, Bandırma’da, Malta’da, Sivas’ta, Birinci Meclis’te, Milli Mücadele’de, Kuruluş’ta ve Devrimler’de ön alanlar oldukları az ya da çok öğrenildi!

Bu 14 Mart’ta çok bilinmeyen ya da bilinip de anlatılmayan bir öyküyü paylaşalım!

Birinci Dünya Savaşı Osmanlı’yı yangın yerine çevirmiştir. Dışarıdan saldıranlara içeridekiler eklenmiştir. Doğu’da devlet sözü alan Osmanlı tebası Ermeniler de bir şekilde kandırılanlar kervanına katılmışlardır.

Osmanlı hükümeti Ermeni Tehciri yoluyla baş etmeye çalışmaktadır sorunla. İttihat ve Terrakki’nin etkin olduğu hükümetin buyruğuyla Ermenilere göç ettirilmiştir. Yerel yöneticiler bu buyrukların uygulayıcısıdır.

İttihat ve Terakki hükümeti düşüp de yerine gelen işgalci güdümlü hükümet cadı avına çıkmakta gecikmez. Aralarında Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in de bulunduğu kimi yerel yöneticiler Nemrut Mustafa Divanı’nda düzmece savlarla yargılanıp ölüme gönderilirler. Bu kurguda yer alan Nemrut Mustafa Divanı’na mahkeme demek hataların en büyüğü olur. İşgalcinin buyrukları doğrultusunda çalışan bu ihanet çetesi yargılamadan çok kendisinden isteneni yerine getirmektedir. Kemal Bey’in savunması boşa çırpınıştan öte anlam taşımamıştır. Karar bellidir! Kemal Bey işgalci isteklerinin karşılanması için 10 Nisan 1919’da Beyazıt Meydanı’nda sonsuzluğa uğurlanır.

Dirisine sahip çıkılamamış olan Kemal Bey’in ölüsü de ortada kalacaktır neredeyse. İşgalcinin koyu gölgesiyle kararmış olan İstanbul’da korku kol gezmektedir. Bir ölünün ardından yapılacak son görevden bile kaçılmaktadır.

İşte o dehşet ve korku dolu günde “Tıbbiyeliler” çıkar ortaya! Kemal Bey’in cenazesini ortada kalmaktan kurtarırlar. Son görev yerine getirilmiş olur böylelikle.
Kaymakam Kemal Bey’in ardından bir Tıbbiyeli tarafından söylenen şu sözler son görevin yerine getirilmesinden öte anlam taşımaktadır!

“Kemal sen ölmedin sen şu anda toprağa verdiğimiz bir çiçeksin, orada büyüyecek dalların o kadar dikenli olacak ki seni bu akıbete layık görenlerin hepsini paramparça edecektir. İntikamın behemahal (kesinlikle) alınacaktır”

Tıbbiyeliler boyun eğmeyeceklerini, ne pahasına olursa olsun vatana sahip çıkacaklarını ifade etmişlerdir gerçekte Kemal Bey’in ardından…

Milli Şehit Kemal Bey ve onun cenazesini ortada bırakmama soyluluğu sergileyen Tıbbiyelilerin yüce anısı önünde saygıyla…

14 Mart Tıp Bayramı Kutlu Olsun!

HOLLANDA’YLA KAPIŞMAK

indir

Almanya, Hollanda ve onları izleyebilecek diğer Avrupa ülkelerinin tutumları anlaşılabilir ve kabul edilebilir değildir. Ana muhalefetin bu gelişmeler karşısında sergilediği tutum da son derece doğru ve yerindedir. Aşağılayıcı tutuma karşı milli duruş doğru olduğu gibi düşman yaratma ustalarının bu yolla oy devşirme cinliklerine de engel olmaktadır.

Bizim Dışişleri Bakanı’nın Hollanda’ya gürleyen sözlerini işitince keşke bir şeyleri bilmez olsaydım diye söylendim kendi kendime.

“Siyasi, askersel zaferler ne denli büyük olurlarsa olsunlar ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa, elde edilen zaferler devamlı olamaz, kısa zamanda söner”
(Mustafa Kemal ATATÜRK)

Umarım ve dilerim ki; Dışişleri Bakanı’nın gürlemesi iç kamuoyunu ayartma amaçlıdır. Diğer türlüsü başımıza bir iş daha açmaktan başka işe yaramayacaktır.

Hollanda 40 bin kilometre kare yüzölçümüne sahip, 17 milyon nüfuslu küçük ama dev bir Avrupa ülkesi. Kişi başına gelir 40 bin USD düzeyinde. Toprak yoksulu ve yoksunu bu küçük ama güçlü ülkenin yaklaşık 500 yıldır dünya fatihi olmak gibi bir özelliği var. Osmanlı baş aşağı giderken yönü hep yukarı olmuş bir ülkeden söz ediyoruz.

Mustafa Kemal Yunan’ı İzmir’de denize döktükten sonra huzur bulmayıp yukarıdaki sözleri edebildiyse nedensiz değildir. Belleklerinizi yoklarsanız yeryüzünde özgürlüğünü ve bağımsızlığını silah zoruyla kazanmış pek çok irili, ufaklı ülke olduğunu fark edersiniz. O uzun listedeki pek çok ülkenin adını söylemeye diliniz dönmez, pek çoğunun da böyle bir savaş verdiğini unutmuş bile olabilirsiniz.

Tarihten silinenlerin ortak hatası zafer sarhoşluğuna kapılmaları ve ekonomik bağımsızlığı gerçekleştirmeyi ciddiye almamış olmalarıdır.

Hollanda’yla ilgili başka bilgiler de paylaşılabilir. Onların içinden birisi ne demek istediğimizi bizden daha iyi anlatmaya yetip de artacaktır.

Bu toprak yoksulu ülkenin tarım ve hayvancılık alanındaki bütçe fazlası 45 milyar dolardır. Bu bilgiyi edindikten sonra köylerini boşaltmış; en iyi bildiği iş olan tarım ve hayvancılığı unutmuş, yetinmeyip karnını doyurmak için milyar dolarları ülke dışına gömenlerin esip, gürlemesinin oy avcılığından öteye geçmemesi dileğimi bir kez daha yinelemekten başka şey gelmiyor elimden.

KÜRT BAYRAĞI, RUS ELÇİSİ, ÇOCUK SAVAŞÇI

58b601b74967831d04f0de2d

Fotoğrafa yansıyan yüzlere iyice bakmalı! Emperyalizmin korkunç yüzü bu masum yüzlerle maskeleniyor! ABD’de CENTCOM çocukları savaşçı yapmaktan çekinmiyor! Başkalarının insan haklarını çiğnemesini sorun edenler sıra kendilerine gelince o kadar rahat ve sınır tanımazlar ki… Nazım’ın dediği gibi suçun birazı da bizde değil mi?

Biri bizden diğeri ABD’den iki gelişmeyi bağdaştıralım! ABD’de seçimleri kazanması şaşırtıcı bulunan Trump magazine eşdeğer davranışlarıyla ortalığı sallamayı sürdürüyor. Trump’ın Rus Elçisi’yle görüştüğü anlaşılan özel güvenlik danışmanı neredeyse göreve başlamadan emekliye ayrıldı. Şimdi benzer gerekçeyle Adalet Bakanı da topun ağzında. Pek çok kişi “ne var bunda?” diyebilir. ABD’de Başkan da içinde olmak üzere etkili ve yetkili olanların sınırı kapalı kapılar ardında çizilir. Sınırı aşanlara dur diyen derin devlet düzenekleri harekete geçirilir. Rus Elçisi’yle görüşmenin yarattığı baş ağrısı bundandır. Dikkat edilirse ABD’de tartışma konusu yapılan eylem Rus Elçisi’yle yapılan görüşmenin içeriği değildir. Rus Elçisi’yle görüşmek tek başına sorundur. Gelinen noktada bu sorgulamanın haklılığını tartışmaya gerek görmüyorum. Burada dikkat edilmesi gereken bir devletin kırmızı çizgi duyarlılığıdır.
Dönelim Türkiye’ye!
Geçen haftanın baş tartışma konusu emperyalist kuklası bir devletçiğin başındaki aşiret reisinin İstanbul ziyaretiydi. TC Başbakanı’nın karşıladığı aşiret reisinin ziyaretinde göndere çekilen Kürt Bayrağı ülkemizi yönetenlerin kırmızı çizgilerinin soldurula soldurula görünmezleşmesini göstermesi bakımından anlamlıydı.
ABD’de bir görüşme bile sicil bozarken Türkiye’de ülkemizin can düşmanı konumundaki birinin ziyareti yetmezmiş gibi paçavrası göndere çekilip bayrağımızın yanı başında dalgalandırılabiliyor.
Yaşanan bu ibretlik olayın gözümüzün içine soktuğunu görmezden gelmeyelim!
ABD neden binlerce kilometre uzağındaki coğrafyada cirit atabiliyor?
Türkiye Cumhuriyeti neden topraklarını korumada, iç ve dış güvenliğini sağlamada zayıf düşebiliyor? Dahası nasıl olup da emperyalizmin piyonuna dönüşüp zavallılaşabiliyor?
Rus Elçisi ve Kürt Bayrağı bu can alıcı soruların yanıtlarını veren işaret fişekleri gibi gözümüzün önünde canlanıyor!
Olayın ironik sayılacak bir başka boyutu kepazeliğe eşdeğer bu oyunu Türkiye’de sahneye koyabilenlerin BAŞKANLIĞA EVET OYU istemeyi sürdürebilmeleridir.
Bu kez umutluyuz!
Türk milleti bu ağır suçun cezasını hiç olmazsa bu kez HAYIR’la kesecektir…
Ceyhun BALCI, 02.03.2017

BAŞKA DÜNYA(LAR)

Kızıl Cüce olarak da bilinen TRAPPIST1 yıldızının 7 gezegeni yalnızca boyutlarıyla değil iklim koşullarıyla da Dünya’ya benzemekteymiş. Gökbilimciler insanoğlunun başka Dünya’lar var mı sorusunun heyecan katsayısını artıracak bir buluş yapmışlar.

Bağlantıdaki haberden bu heyecanlandırıcı buluşla ilgili ayrıntılara erişilebilir.

http://amerikabulteni.com/2017/02/22/komsu-bir-yildizin-yorungesinde-dunya-benzeri-7-gezegen-bulundu/?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+amerikabulteni+%28Amerika+Bulteni%29

Dünya’yı öküzün boynuzları üzerindeki eğreti konumundan kurtaran gökbilim Avrupa Rönesansının önemli sacayaklarından biri olmuş. Rönesansa giden yolda gökbilimcilerin önemli bedelleri insanlık adına ödeme yükümlülüğü üstlenmiş olduğu artık bilinen bir gerçektir.

İnsanlık tarihinin zaman dizini Batılı gözüyle ve kalıplarıyla oluşturulduğu için Rönesans öncesi göz ardı edilir. Orta Çağ’ın Avrupa için söz konusu olduğu dünyanın bir başka yerinde, örneğin bizlerin yaşadığı coğrafyada bambaşka bir çağın yaşandığından her nedense söz edilmez. Edilse de bu bilgilerin fazlaca alıcı bulduğu söylenemez.

İslam dininin doğuşundan sonra Selçuklu’yu da kapsayan bir aydınlık dönem yaşanmıştır oysa. İbni Sina, Ömer Hayyam, İbn Heysem, Farabi, İbni Rüşt ve bu önemli adlara eklenebilecek başka pek çoğu bu aydınlık çağın ilk akla gelen adlarıdır. Onlar şimdilerde çok anılmayan aydınlık çağın mimarları olarak tarihteki yerlerini çoktan aldılar.

Moğol istilasıyla yerle bir olmuş ve Bizans yıkıntılarından başkaca bir şeye sahip olmayan Anadolu’da bir beylikten 600 yıl ayakta kalacak bir Osmanlı İmparatorluğu kurabilmek her halde rastlantıyla açıklanabilecek gibi değildir.

Avrupa’nın orta İslam’ın ileri çağının birikimleri bu açıklama için yeterli olacaktır.

Akıl ve bilim penceresinden bakıldığında Osmanlı’nın varlığının da yıkımının da bilime bakışla ilgili olduğu anlaşılabilir.

Osmanlı’nın parlak döneminin sonlanmasıyla ilgili olarak tarihçiler pek çok belirlemede bulunurlar. Her birisi kendi içinde doğru ve tutarlıdır.

Akıl ve bilim penceresinden bakarak dönüm noktasını Osmanlı dönemi gökbilimcisi Takiyüddin’in trajedisinde bulabiliriz.

Şam doğumlu Takiyüddin bin Marufi’nin İstanbul serüveni 1570’te başlamış. II. Selim tarafından MÜNECCİMBAŞI yapılmış. III. Murat döneminde ise Uluğ Bey Zici’nin hazırladığı takvimin yetersizliği nedeniyle yeni bir gözlemevine gereksinim duyması üzerine istediği ölçütte bir gözlemevi kullanımına sunulmuş.

3274025422_f4340f715e

Takiyüddin bin Marufi

rasathane

Takiyüddin Gözlemevi

On altıncı yüzyılın bir başka ünlü gökbilimcisi Danimarkalı Tycho Brahe’ninkiyle karşılaştırıldığında Takiyüddin’in gözlemleri çok daha net ve dakikmiş.

1578’de İstanbul’u vuran kara ölüm veba Takiyüddin’in sonunu getirmiş. Yanlış anlaşılmasın! Takiyüddin vebadan ölmemiş. O zamanın uleması hemen harekete geçmiş. Aradığı gerekçeyi bulmanın rahatlığıyla veba salgınının Takiyüddin’in gözlemlerinden kaynaklanan uğursuzluktan kaynaklandığını padişaha kabul ettirmekte zorlanmamışlar. Takiyüddin’in gözlemevi 1580’de Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa tarafından yerle bir edilmiş.

Ne padişah III. Murat ne de Kılıç Ali Paşa yerle bir ettiklerinin yalnızca bir gözlemevi olmadığının, imparatorluğun geleceğini kararttıklarının farkına varmışlar.

KEÇİSİ, HUMMASI, FUTBOLU VE SÜRGÜNÜYLE MALTA

Malta Akdeniz’in ortasında Sicilya yakınlarında konuşlu bir ada devlet. Üçü büyük, ikisi küçük toplam 5 adadan oluşan devletin yüzölçümü 300 km2 . Yanı başımızdaki Sakız adasının üçte biri büyüklüğünde. Nüfus bu küçük alan için oldukça fazla. Malta’da 400 binden fazla insan yaşamakta. AB üyesi. Kişi başına düşen gelir 25 bin USD dolaylarında.

malta-cia_wfb_map

Bu küçük adanın keçisi şan, şöhret sahibi. Ülkemizin Ege kıyı şeridinde de bolca rastlayacağınız bu ırkın alaca kahverengi ve sarkık kulaklı olduğunu belirtmekle yetinelim.

Yine adanın adıyla anılan ateşli hastalık diğer adı olan Bruselloz’la da anılır. Hasta hayvanlardan doğrudan bulaşabileceği gibi yine hasta hayvanların pastörize edilmemiş sütünden ya da süt ürünlerinden insanlara geçerek hastalığa yol açabilir. Özellikle taze peynir önde gelen hastalık kaynağı olabilir. Olgunlaşmış peynir ve yoğurttan korkmak için bir neden yok.

Malta’yla ulusal takım düzeyinde futbol maçlarımız da var. Altı kez karşılaştığımız bu küçük ülkeyle bir kez yenişemezken 5 kez rahatlıkla yenmişiz. Hummasıyla üzen Malta, futboluyla yüzümüzü güldürmüş.

Malta’yla tarihsel ilişkilerimiz Osmanlı dönemine dayanıyor. 1522’de Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos’u ele geçirmesiyle yersiz, yurtsuz kalan Rodos Şövalyeleri Malta’ya sığınmışlar. Malta adasının ilk sürgünleri olarak Rodos Şövalyeleri’ni bir kenara not edebiliriz. Hıristiyan dünyasına katkılarıyla haklı bir saygınlığa sahip olan şövalyelerin önderlerinden La Valetta Malta başkentine adını vermiş.

1565’te Osmanlı’nın hedefi olan Malta boyundan büyük bir başarıya imza atarak direnmiş ve Osmanlı toprağı olmamış. Öyle sert bir direniş gösterilmiş ki; çetin savaşlar sırasında ünlü Türk denizcisi Turgut Reis yaşamını yitirmiş.

Bu olaydan yaklaşık 350 yıl sonra Osmanlı’nın yolu Malta’ya bir kez daha düşmüş. Bu kez sürgün yoluyla. Yıkılmakta olan imparatorluğun sarsıntıları Osmanlı’yı buraya da savurmuş. Mondros sonrası paylaşılmakta olan Osmanlı’da bir grup aydın vatansever İngilizlerin boy hedefi olmuş. Önce Bekirağa Bölüğü’nde toplanan işgale karşı direnç gösterme olasılığı bulunanlar o zamanlar İngiliz toprağı olan Malta’ya sürülerek etkisizleştirilmek istenmişler.

1919-1920 yıllarını bir tür savaş tutsağı olarak Malta’da geçirenler arasında doktor, siyasetçi, meclisi mebusan üyesi, kamu yöneticisi, asker başta olmak üzere toplamda 150 dolayında Osmanlı aydın vatanseveri vardır. Ünlü kişilikler arasında Ziya Gökalp, göz hekimi Esat Paşa, yine bir başka hekim Süleyman Numan Paşa, Ağaoğlu Ahmet, Rauf Orbay, Yunus Nadi ve Ali Çetinkaya vardır.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Malta_s%C3%BCrg%C3%BCnleri

İngiliz ordusunun siyasi suçlu yerine konarak yargılanmalarını sağlamaya çalışmaları karşısında İngiliz Başsavcılığı bile isyan edip, bunu yapmanın olanaksız olduğunu ifade edecektir.

Sevr’in birinci yıldönümü Malta Sürgünleri için kurtuluş tarihi olur. Milli Mücadele’nin zafere erişmesi sonrasında Malta Sürgünlüğü o vatanseverler için yaşam boyu taşıyacakları bir onur madalyasına dönüşecektir.

Ceyhun BALCI

FARABİ UZAYDA

 

farabi

Yazıya konu haber Türk medyasında yer aldı mı bilemiyorum. Ama, yer aldıysa bile hak ettiği ilgiyi görmemiş olması şaşırtıcı değildir. Hain HAYIR’cılar, tecavüze uğrayan kadın ve çocuklar ile başkaca 3. sayfa haberleri bu gibi gerçekten önemli haberlerin gündeme gelmesinin önünde engeldir.

http://amerikabulteni.com/2017/02/15/hindistan-uzaya-tek-roket-ile-104-uydu-gondererek-dunya-rekoru-kirdi/?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+amerikabulteni+%28Amerika+Bulteni%29

Hindistan’ın tek bir roketle uzaya gönderdiği 104 uydu tahmin edilebileceği gibi pek çok dünya ülkesine ait. Bir tür taşeronluk da denebilir yapılan işe. Ama, sıradan bir yüklenicilik olmadığının da altını çizmek gerek.
Nüfusu milyarı aşmış iki ülkeden birisi olarak Hindistan’ın bütünüyle gönence erişmiş bir ülke olduğunu söylemek ne yazık ki olanaklı değildir. Gezip, görenlerden ve başkaca yollarla karşımıza çıkan görsellerden de anlayabildiğimiz kadarı ile Hindistan dehşet verici çelişkileri yan yana barındıran bir ülke. Yine de, bilişim, teknoloji ve matematik alanındaki başarılarıyla anılan bir devdir.
Yüklenicilik olarak algılansa da bir roketle 104 uyduyu birden uzaya göndermek hatırı sayılır bir gelişmişlik gerektiriyor.
Bilindiği gibi Türkiye son aylarda doğusuna ilgi gösterir oldu! Bunun bir yalnızlaşma sonucu ortaya çıkan zorunluluktan mı yoksa dış politika yanlışlarının görülmesinden mi kaynaklandığı tartışmaya konu olabilir. Neden her ne olursa olsun Çin, Rusya ve Hindistan’dan oluşan doğu devleri söylemleriyle de eylemleriyle de yüzümüzü dönmeye değer bir coğrafya olduklarını ortaya koymaktadır.
Bu haberdeki bir başka ayrıntı daha dikkat çekici geldi bana! Gönderilen uydulardan birisi Kazakistan’a ait. Adı da El Farabi. Onu, Türk-Fars kökenli IX. yüzyıl bilgini olarak tanımlamak uygun olur. İslâm aydınlanmasının seçkin kişiliklerinden birisi olduğuna kuşku yoktur. Kazakistan tarafından sahiplenilmiş olması anlamlıdır.
Yüzümüzü doğuya dönmek akıldan ve bilimden kopmak anlamına gelmiyor. Ortaçağ karanlığını güzelleyenlerin her geçen gün artış gösterdiği ülkemizde Avrasya’ya yakınlaşmanın yanı sıra İslâm’ın belleğindeki olumlu ve aydınlık sayfalar da anımsanmalıdır.
Bilgi çağında bilginin ürünü teknolojinin bilinçsiz müşterisi olmak yerine bilim ve teknolojinin üreticisi olmak tek çıkar yoldur. Petrodolar varsılı körfez ülkelerinden para dilenmekten kurtulmanın başka yolu yok!