OLİMPİYAT YILINDA HELSİNKİ

Ertelenen olimpiyatın bu yıl da zorlamayla yapılması çabalarına tanıklık ediyoruz. Dünyanın salgında yaklaşık 2 yıldır yaşadıkları bu çabayı “ahlâksızlık”la  etiketlememi kaçınılmaz kılıyor. Bu koşullar altında Tokyo olimpiyatlarını yapma konusundaki üsteleme anlaşılır ve kabul edilebilir gerekçelerden yoksundur. Tek gerekçe olimpiyatları destekleyen ticari kuruluşların isteğini yanıtlama çaresizliğidir. İnsanlığın doğru dürüst başaramadığı aşılamadaki ağır aksak ilerleme bile bu kötü amacın payandası yapılmış durumdadır.

Rastlantıya bakın ki Helsinki de bir olimpiyat kenti. Tıpkı Tokyo gibi ertelenmiş olimpiyat kenti. Helsinki İkinci Dünya Savaşı engeline takılan 1940 olimpiyatlarının kentiydi. Savaşla birlikte altüst olan dünyada olimpiyatları yapmak akla bile getirilecek gibi değildi. Helsinki bu muradına 12 yıl sonra erdi. 1952’de savaşın yaraları henüz sarılmamışken çok da varlıklı olmayan kuzey ülkesi Finlandiya’nın başkenti bu onura erişme fırsatı bulmuş oldu.

Finler kışın seçeneksiz olarak kayak ve diğer kış sporlarına yoğunlaşırken yazın yüzme, koşu ve akla gelebilecek hemen her sporun tutkunu bir toplum olarak tanımlanabilirler. Buna bağlı olarak da spor alanları Finlandiya’da ve elbette Helsinki’de önde gelen ilgi alanlarıdır. Yetmiş yıl önceki olimpiyatların ana alanı Helsinki Olimpiyat Stadı ilk günkü gibi korunmakla kalmıyor. Etkin olarak kullanılıyor.

Fin sporuyla ilgili olarak altı çizilmesi gereken bir başka önemli ayrıntı “kitle sporu” anlayışının benimsenmiş olmasıdır. Finlandiya’da spor bir araç olmaktan çok amaç olarak algılanmaktadır.

Kentin kalbine yürüme uzaklığında olan stadyum yerleşkesi göl kıyısındaki geniş bir yeşil alan üzerinde kurulmuş. Ağaçlık alanda HJK futbol takımının maçlarını oynadığı stadyumun yanı sıra irili ufaklı yemyeşil antrenman sahaları yer alıyor.

Stadyum olimpiyatlara ev sahipliği yapmakla yetinmemiş. İki kez dünya ve 3 kez de Avrupa atletizm şampiyonasına tanıklık etmiş.

Stadyumun yanı başında Finlandiya Spor Müzesi kurulmuş. Finlandiya’nın yaz ve kış sporlarındaki başarılarının anıtlaştırıldığı bir mekân oluşturulmuş. Kayaktan motor sporlarına, atletizmden buz hokeyine varıncaya dek Fin(li) başarıları araçların ve gereçlerin yardımıyla sergilenmiş. Spora ilgililerin en az bir saatini geçirebileceği keyifli bir düzenleme yapılmış.

Stadın güney batı köşesinde yer alan kule 60 metreyi biraz aşkın yükseklikte. Merdivenleri tırmanmaya izin verilmiyor. İsteyen asansörle, müze biletine eklenen bedel karşılığında kulenin en üst katına çıkabilir. Bu çıkışın ödülü mü? Panoramik Helsinki manzarası!

Olimpiyat Stadı kulesi

Yerleşkeden ayrılmadan önce iki tanıdığa rastlıyoruz.

İlki Finlerin efsane atleti “Uçan Finli” ya da “Hayalet Finli” olarak da bilinen Paavo Nurmi (1897-1973). Bronz heykelle anıtlaştırılmış. Üç olimpiyatta (1920, 1924, 1928) uzun mesafe koşularında 6 altın madalya kazanmış bir sporcu için az bile.

Biraz daha yürüyünce bu kez Lasse Viren’e (1949-   ) rastlıyoruz. Yaşımın anımsamama elverdiği bir başka Uçan Finlidir Viren. Gerçek mesleği polislik olan Viren 1972 ve 1976 olimpiyatlarında 5000 ve 10.000 metrelerde altın madalyaları alarak tarihe geçti. Atletizmi bıraktıktan sonra politika sahnesine çıkarak çok farklı bir kulvarda da boy göstermiş oldu. Heykeliyle anıtlaştırılmayı fazlasıyla hak eden bir kişilik olduğu kuşkusuzdur.

Yerleşkedeki HJK stadını görünce belleğim yaklaşık 40 yıl önceye götürdü beni.  HJK Helsinki takımında yetmişli yılların sonunda fırtınalar estiren Atik İsmail’i (1957-    ) anımsadım. Finlandiya’ya Rusya’dan göç eden Tatarlardan olan İsmail Atik’in bu başarısı Beşiktaş’a transferiyle sonuçlandı. Türkiye’de de top koşturan Tatar kökenli soydaşımızın belleklerimizde bıraktığı tortu bize bu satırları yazdırmış oldu.

Atik İsmail’in adının öyküsü de bilinmeye değer. 1951’de Helsinki’de düzenlenen dünya güreş şampiyonasında Türkler fırtına gibi esmiş. onlardan Adil Atan ve Celal Atik iki Tatar kardeşe ad olmuş. Atik ve Adil İsmail kardeşler.

Atik İsmail BJK formasıyla. Ayakta soldan üçüncü

Olimpiyat yılında olimpiyat stadındaki turumuzu geride bırakıyoruz.

Helsinki’den bugüne olimpizm ruhunda yaşanan değişim, dönüşüm ve aşınma başka bir yazıya konu olacak denli oylumludur. Olimpiyat yılında bu önemli konuya da değinme görevini çıkartmış olalım kendimize.

SİBELİUS PARKI

Helsinki, daha önce de vurguladığımız gibi mavi-yeşil kent. Yönümüzü Helsinki parklarından birisine çeviriyoruz. Sibelius Parkı. Ünlü Fin besteci Jean Sibelius (1865-1957) adına düzenlenen parkta güneşe hasret Finlere rastlıyoruz. Güneşlenen, piknik yapan, arkadaşlarıyla hoşça zaman geçiren Helsinkililere Sibelius Anıtı eşlik ediyor. Finlerin gecikmeli milli birliğinin önde gelen simgelerinden birisi olan Sibelius adına yapılan org biçemli anıt da son derece özgün bir görünüm sunuyor. Finlerin en ünlü bestecisini onurlandıran bu anıt 1967’de Eila Hiltunen tarafından tasarlanmış. Bu amaçla 600 çelik boru kullanılmış.

Jean Sibelius büstü

Sibelius, Rus İmparatorluğu Dükalığı konumundaki Finlandiya’da İsveçli bir ailenin evladı olarak yaşama gözlerini açarak bir bakıma Fin tarihini canlandırmış. İsveçli kökenine karşın Finli olabilmiş ve çoğu yapıtını bestelerken Kalavela’dan esinlenmiş.

Helsinki’nin kalbine yürüyerek dönerken Helsinki sıcağının bunalttığını fark ettik. Çoğu okura inanılmaz gelen bu durumu bire bir yaşadık. Hatta, yoldaki ilk durağımız olan Kaya Kilisesi’ne nasıl gidebileceğimizi sorduğumuz Finli hanımefendi Türk olduğumuzu söylediğimizde “hava bizler için çok sıcak ve bunaltıcı olsa da sizleri çok da etkilemez” diyerek Helsinki’nin yazın ortasında olduğunu anlatmış oldu.

KAYA KİLİSESİ

Finlandiya’da yaygın din Hıristiyanlık ve onun Lutherci mezhebi. Helsinki’de kilise ve katedraller eksik değilse de dinin gündelik yaşama etkisi son derece sınırlı. Bu ortamda uğrak yerimiz olan Kaya Kilisesi başkent Helsinki’nin özgün kayaları içine yapılmış. Yalın ve dingin ortam dinsel bir yerde bulunduğunuz izlenimi yaratmaktan uzak.

Timo ve Tuomo Sumolainen kardeşlerin tasarımı olan Luteryen Kaya Kilisesi 1969’da açılmış.

Yakındaki sahafta soluklanarak bunaltıcı havadan kısa süreliğine de olsa kurtarıyoruz kendimizi.

HELSİNKİ’NİN KALBİNDE

Günün sonunda gar yakınında “Üç Nalbant” heykeline rastlayarak sanatla bitirmiş oluyoruz günü. Helsinki’de sayamayacağımız kadar çok heykele rastladık. Heykel sanatında da gelişmiş bir ülkede olduğumuzu duyumsattı bu durum. Üç Nalbant aynı adı taşıyan meydanı süslüyor. Feliks Nylund tasarımı üç çıplak nalbant örs üzerinde çekiç sallarken betimlenmiş. 1932’de yerine konan heykel 1944’teki bombardımandan etkilenmiş.

Gezdikçe daha fazla farkına varıyoruz!

Helsinki mavi ve yeşilin yanı sıra sanatın her türüne ve sanatsal yapıtların sergilendiği müzelere de ev sahipliği yapıyor.

Fin graniti Helsinki’deki önemli yapılarda ahşabın yanı sıra temel gereç olarak karşımıza çıkıyor.

Finlandiya parlamento yapısı da görkemini büyük ölçüde Fin granitine borçlu. Varlıklı ülkenin parlamentosunun önü alabildiğine sessiz, dingin ve yalın görünüyordu. Hiç mi lüks ötesi, çakarlı araç olmaz bir parlamentonun önünde? Bizlerin anlayışına ve algısına hiç uymayan bu görünümü belleğimize işlemekle yetiniyoruz.

Parlamentoya komşu bir başka dikkat çeken yapı 1916 yapımı Gotik kilise görünümlü taş işçiliği harikası Kansallimuseo’da tarih öncesinden günümüz uzanan Fin tarihini yansıtan eserler yer bulmuş kendisine.

Karşıdaki göl kıyısında sıralanmış bir dizi yapının müze, konser ve opera salonları olduğunu öğreniyoruz. Müzik ve sanatın hemen her türü iyi insan ve iyi vatandaş olmanın önde gelen gerekleri olarak algılanmış Finlandiya’da.

Mareşal Mannerheim’ın adını taşıyan cadde üzerindeki atlı Mannerheim heykeli bağımsızlıktan hemen sonra 1918’deki iç savaşın önemli kişiliklerinden birisini ölümsüzleştirmiş. Aimo Tukainen tasarımı heykel 1960’ta dikilmiş. Helsinki Üniversitesi Öğrenci Birliği topladığı bağışlarla giderleri karşılamış.

Yozlaşmayı simgeleyen İsveç egemenliğini izleyen Rus egemenliği Finlerin soluklanmasına yaramış. Rusya imparatorluğu için Finlandiya, başkent Petrograd (St Petersburg)’a kalkan olma işlevi gördüğü için Fin toprakları Rus yönetimi altında olsa da Fin ulusuna baskı söz konusu olmamış. Hatta, tanınan özerklikle Finlandiya bağımsızlık yolunda ilk adımlarını atma fırsatı bulmuş. İsveç baskısı altında tırmanan yozlaşma Rus etkisi altında yerini derlenip, toparlanmaya ve XX. yüzyıl başındaki bağımsızlık yolunda yürümeye yardım etmiş. İkinci Dünya Savaşı’nda bir yandan Nazilere diğer yandan Sovyetlere karşı savaşma zorunluluğu ve izleyen Soğuk Savaş döneminde Sovyetlerle yaşanan gerginlikler bir yana bırakılırsa Finlerin Ruslar hakkındaki görüşlerinin genelde olumlu olduğu söylenebilir.

Rus egemenliği dönemi eğitim başta olmak üzere Fin toplumunun sıçrama yaptığı ve ulusal kimliğini kazandığı zaman aralığı olarak da tanımlanabilir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s