BERGEN’DE KENDİ HALİNDE BİR MÜZE

Nereyi gezersek gezelim!
Müzeleri ilgi alanımızda tutmaya çalışıyoruz. İçine girmek için zaman yoksa önünden geçmeye, bulunduğu yerde soluk alıp vermeye çalışıyoruz!
Bergen’de mesleğimizden de kaynaklanan dürtüyle Lepra Müzesi’ni mutlaka görmek istedik. Sabahın erken saatleri olduğu ve hemen sonrasında kentten ayrılacağımız için fotoğraflamakla yetindik bizce ilginç bu müzeyi.
Lepra Müzesi Bergen’in merkezine uzak olmayan ama çok da görünür yerinde değildi.
Kral Oscar Caddesi’ndeki Dom Kilisesi’ni geride bırakıp ilerlediğimizde kendimizi Lepra Müzesi’nin önünde bulduk. Ancak bilenin ve arayanın bulacağı gösterişsiz yapılardan oluşan bir yerleşkenin avlusuna girip birkaç kare fotoğraf almakla yetinmek zorundaydık!


Lepra Müzesi’nin Bergen’de olmasının bir nedeni vardı elbette!
St George adıyla kurulmuş olan bu hastane XV. yüzyıldan başlayarak XX. Yüzyılın ortalarına dek Bergen’de Lepra hastalarına hizmet veren bir sağlık kuruluşuymuş. Şimdi müze olan geçmişin hastanesi sayısız trajediye ev sahipliği yapmasının yanı sıra Norveç’teki lepra araştırmalarının merkezi olma özelliği de taşımış. Hastane 1400’lerde kurulmuş olan Nonneseter Manastırı’nın desteği ve gözetimiyle var olmuş. Yerleşkedeki bitki bahçesinde yetiştirilen ürünler besin ve tıbbi tedavi amacıyla lepra hastalarına dağıtılmış bir dönem.


Lepra ya da bilinen adıyla Cüzzam hastalığını değil ama etkenini keşfeden Gerhard Armauer Hansen (1841-1912) Bergenli bir hekim. Buluşunun Bergen’de iz bırakmasından doğal bir durum olamazdı.

Gerhard Armeur Hansen :

Bergen Üniversitesi yerleşkesindeki büstü ve anısına çıkartılmış posta pulu

Hansen cüzzamın mikrobik etkene bağlı olduğunu bulup insanlıkla paylaşana dek bu hastalığın kalıtsal olduğuna inanılmış. Hansen’in görmeye ömrü yetmese de etkenini belirlediği hastalığın ilerleyen yıllarda tedavisinin bulunmasına giden yolda ilk adımı attığı söylenebilir.
Oslo ve Lofoten günlerinden sonra Bergen’e dönen Hansen Lepra üzerine çalışmalarını sürdürmüş. Çalışmaları sonucunda lepranın özel bir nedeni olduğu hipotezini ortaya atan Hansen hipotezini kanıtlamak için gereken bilgi birikimini sağlamak amacıyla Bonn ve Viyana’ya gitmiş.
1873’te bakteriyi belirleyemese de etkenin hastaların dokularında bulunan bir mikrop olduğu düşüncesini ortaya atmış. Bu düşüncesini kanıtlayan buluş için yeni ve daha iyi bir mikroskop gerekmiş.
1879’da doku örneklerini paylaştığı Albert Neisser etkeni başarıyla boyamış ve etkenin bir mikroorganizma olduğunun kanıtlanmasında önemli katkıda bulunmuş. Bu gelişme Neisser ve Hansen arasında bir çekişmeye yol açmış. Bu dönemde Neisser’in Hansen’in katkılarını küçümsediği ve değersizleştirmeye çalıştığı gözlemlenmiş.
İlerleyen yıllarda Hansen onamını almadığı bir kadın hastaya cüzzamı bulaştırmaya çalıştığı gerekçesiyle işinden olmuş.
Bu gelişmeye karşın Hansen Norveç’te Lepra’nın önde gelen yetkilisi olarak kalmayı sürdürmüş. Onun kararlı duruşuyla 1877 ve 1885 yasaları yapılmış. Hansen’in çabaları Norveç’te hastalığın önemli ölçüde azalması sonucunu doğurmuş. Bu sıradışı çabaları 1909’da Bergen’de yapılan Lepra Kongresi’nde tıp dünyasıyla buluşmuş.
Sifiliz (Frengi) hastası olan Hansen 1860’da kalp hastalığı nedeniyle yaşamını yitirmiş.
Cüzzamın tedavisi için etkili ilaçların bulunması ve uygulanması için XX. yüzyılın ortalarının beklenmesi gerekmiştir.
Bugün ilaçla tedavisi olası olan cüzzam geçtiğimiz yüzyıllar boyunca yüklendiği kimlikten kurtulmuştur.
Cüzzam denilince Türkan Saylan’ı anmadan, onun eşsiz çabalarına değinmeden edemeyiz. Türkiye’de cüzzamdan söz edildiğinde akla gelen ilk kişidir. Cüzzamla Savaş Derneği kurucusudur. İstanbul Lepra Hastanesi’nin kurucu başhekimidir. Bu görevi aralıksız olarak 20 yıla yakın sürdürmüştür.


Lepra alanındaki çalışmalarıyla oluşturduğu bilimsel birikim kendi uzmanlık alanı olan dermatolojiyi aşarak başka tıp dallarında da önemli gelişmelere yol açmıştır. Türkan Saylan’ın lepra konusundaki çalışmaları özellikle göz hastalıkları ve el cerrahisi alanlarında ülkemiz kaynaklı özgün çalışma ve uygulamaların itici gücü olmuştur.
Hekimlik alanına sığdırdığı bu değerli çalışmalara toplumsal sorumluluk projelerini de eklemiş ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni kurmuştur. Bugün de dimdik ayakta olan bu dernek kızlarımızı ortaçağ karanlığından kurtarmada ve toplumsal bir varlığa dönüştürmede önemli katkılarda bulunmayı sürdürmektedir.
Hansen ve Saylan’ın yüce anılarına saygıyla…

GERTRUDE DURUSOY DİYOR Kİ!

Gertrude Durusoy 10 dolayında dili okuyup yazabilen, çok uluslu kökenine karşılık yaşamını Türkiye’de sürdürmüş ve dolayısı ile de Türkleşmiş bir değerdi.

Ege Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde uzun yıllar öğretim üyesi olarak hizmet verdi Türkiye ve dünyaya!

Ölümü üzüntü vericidir! Yalnız Türkiye değil dünya önemli bir insanını yitirmiştir.

Toprağı bol olsun!

Belgeliği karıştırırken aşağıdaki gazete kesiği üzerine düşüncelerini okuyunca bir şeyler yazma gereği duymuşum.

Anısına önünde saygıyla eğilirken bu yazıyı paylaşma gereği duydum!

DURUSOY

Alakarga 1424. sayıda alıntıdır

 

Bugünkü Cumhuriyet’te (03.04.2011, ne yazık ki yalnızca Ege baskısında) yer alan bir yazı çok ama çok ilgi çekici geldi bana! Yazının başında yer alan kimi bilgiler başımı döndürdü. Bir yandan Çek, diğer yandan Avusturya ve Belçika bağlantılı çok uluslu bir Türk’ün görüşleriydi habere konu olan!

DURUSOY (1)

10 dünya dilini konuşabilen içimizden biri görüşlerini paylaşıyor.
Hepimizce bilindiği gibi; anadilde sağlık ya da anadilde eğitim gibi içeriği kuşkulu ve başarılabilirliği olanaksız öneriler uçuşmaktadır havada! Deyim yerindeyse kantarın topuzu kaçmıştır.

Bu konuda atış serbesttir! Nasıl başarılabileceği düşünülmeksizin anadilde eğitimden, hekimlerin hastalarla onların anadili aracılığı ile iletişim kurmasından söz edilebilmektedir 2011 Türkiye’sinde! Hem de ciddi görünümlü, aklı başında insanlarca!

İşte, bu çok uluslu Türk Gertrude Durusoy sınır tanımaz çılgınlığa dur diyecek bir görüş bildirmiş.

Türkiye için örnek olabilecek ve sonu belirsiz tartışmalara son verebilecek saptamalara göre Fransa ya da İspanya gibi AB üyesi ülkelerde bile yerel ya da etnik diller kamu hizmeti ortamında kullanılma lüksüne sahip değildir.

Ülkelerin olağan öğeleri olan etnik gruplar ve onların diller yoluyla gelişmesi söz konusu olamayacağına göre; akılcı olan ülkede yaşayan tüm yurttaşlara resmi dilin öğretilmesidir.

Resmi dil dışındaki dillerin de yaşatılması ve varlığını sürdürme koşullarının yaratılması önemsenebilir!

Ancak, bu önemli ayrıntının ulus devletin varlığını sorgulayıcı bir konuma getirilmesi aklın gereği değildir.

Bu noktada, çok uluslu ve çok dilli Gertrude Durusoy diyor ki; “Resmi dil dışında kalan etnik ya da yerel diller okullarda seçmeli ders olarak öğretilebilir ve böylelikle de varlıklarını sürdürmeleri sağlanmış olur!”
Kulak vermeye değecek bir görüştür!

Ceyhun BALCI, 03.04.2011

MERT’LE SON GÖRÜŞME…

Bir dostunuzla, sevdiğinizle her hangi bir görüşmeniz son görüşme olabilir. Hoşunuza gitmese de adına yaşam dediğimiz kimi zaman çok tatlı ve kimi zaman da acımasız olan çarkın gerçeği bu!
Sonunu yaşadığımız haftanın ilk günündeki görüşmemizin Mert’le son söyleşi, son görüşme olacağını aklımın ucundan geçirmemiştim.
Mert ÖZBAKKALOĞLU göreceli olarak geç tanıdığım, geç dost olduğum meslektaşımdı. Neden daha önce değil de bu kadar geç dedirtecek türden bir dostluk ve sıcaklık oluşmuştu aramızda!
Herkese, her yere her koşulda koşan, yardımını esirgemeyen bir kişilikti.
Generalin çok olduğu yerde nefer; generale gerek olan yerde çok istekli ve gönüllü olmasa da general olmaktan kaçınmadı! İmeceye katılmak, birlikte olmak onun anahtar sözcüğüydü!
Gel denmese de durumdan vazife çıkartıp göreve koşandı!
İzmir Tabip Odası’nda bizlerin seçilmiş olduğu son yönetim döneminde oluşan görüntüye bakıp göreve koşması doğası gereğiydi.
İzmir Tabip Odası’nın son döneminin geçtiğimiz yılına katkıları özellikle paha biçilmezdir. Gönüllülüğünü yönetim kararıyla pekiştirdikten sonra ortaya koyduğu katkıya şapka çıkartmak yeterli olmaz! Her gün odaya uğrayışı, uğramakla yetinmeyip en önemsiz görünen ayrıntıyla ilgilenişi odanın işleyişine ilişkin gündelik gereklilikleri bizlerin onayına hazır duruma getirişi, 8. yönetim kurulu üyesi gibi çalışması nasıl tanımlanabilir bilemiyorum!
Ülkemizde alışık olmadığımız bir işbirliği ve dayanışma anlayışına sahipti adı gibi Mert arkadaşımız!
24 Temmuz Pazartesi günkü son görüşmemiz hal, hatır sormanın ötesine geçti!
Norveç gezimizde rastladığımız bir heykelin elindeki tıp sembolünden başlayan söyleşi Merkür’e, Hermes’e uzandı.

“Tıp sembolünü yanlış biliyormuşuz, bizim tıp sembolü bildiğimiz Merkür’ün asasıymış!”

“Merkür de ticaret tanrısı olduğuna göre tıp yurdu Anadolu’da tıp sembolü diye ticaret sembolünü kullanıyormuşuz yollu sözlerime her zamanki gülümsemesiyle karşılık verdi!”

Gözlerimin önünden gitmeyen sahnedir…

Kaynak paylaşımım sonrası savımı onaylayan sözleriyle sonlandı son görüşmemiz…
İyi dileklerle ayrıldık…
Son görüşmemiz olduğunu nereden bilebilirdim ki?
Çok ama çok üzgünüm…

Acımız büyük…

Dr Mert ÖZBAKKALOĞLU çok iyi bir eş, kuşkusuz mükemmel bir baba, kendisinden esirgediği ilgiyi hastalarına alabildiğine gösteren çok iyi bir hekimdi!

İzmir Tabip Odası ve çok önemsediği İç Hastalıkları Derneği’nin kolu kanadı, her şeyiydi!
Tüm bunların ötesinde üzerinde yaşadığı ve sevdasını her fırsatta dışavurmaktan kaçınmadığı Türkiye’nin çok değerli evladıydı!

Mert’in yokluğu Türkiye’nin kaybıdır!

Bu satırlar ülkemizde insan niteliğinin yerlerde süründüğü bu dönemde pek az kişi için yazılabilir.

Yokluğu ne denli şanssızlıksa bu satırları yazma fırsatı bizlerin şansı olmuştur…

Yaşamı boyunca yüksekte tuttuğu bayrağı ona yaraşır şekilde taşımak olmazsa olmazımız olacaktır…

Anısına saygıyla…

Unutmayacağız…

Slayt2Ceyhun BALCI, 29 Temmuz 2017

15 TEMMUZ’UN YILDÖNÜMÜNDE…

1702140

15 Temmuz’un yıldönümüne ordu düşmanlığı gölgesi düştü, düşürüldü! 15 Temmuz Türk Ordusu’nun da kalkışmaya geçit vermemesi sonucu başarısızlığa uğratılmıştır. Yaratılmak istenen izlenimin tersine Türk Ordusu’nun 15 Temmuz’daki tutumu ve duruşu olağanüstü başarılıdır. Düşünebiliyor musunuz? Öylesi zor bir anda Türk Ordusu’nun bir astsubayı karşısına çıkan bir haini, omuzundaki kalabalıklara kulak asmadan yere serebilmiştir. Kalkışmacıların hesaba katamadığı bir sıradışı davranıştır. Ömer Halisdemir’in silahından çıkan kurşunla yerle bir olan hıyanet vardır ortada.Türk Ordusu rütbeler hiyerarşisini bir yana bırakabilme refleksi göstermiştir. Orduyu zavallılaştırma, itip kakma anlayışı da darbeci hıyanete eşdeğerdir. Şehit Ömer Halisdemir’in kişiliğinde Türk Ordusu’na şükranlarımızı sunuyoruz bu anlamlı ve önemli günde…

ZALİM SIRP, SUÇSUZ BOŞNAK MI ?

YUGO

Sorun Sırp’ın zalim, Boşnak’ın suçsuz olmasında düğümlenmiyor. Olay Yugoslavya’nın yıkılmasıdır. İronik olan ağacı kesen baltanın sapının ağaçtan olması gibi Yugoslavya’yı yıkanların da Yugoslavya’yı var edenlerden oluşmasıdır! Ülkeler kendi insanlarına yıktırılıyor! Emperyalizm közden kestaneleri alırken elini yakmamış oluyor!

Çeyrek yüzyılı tamamlamaya doğru gidiyor Yugoslavya’nın yok edilişi. Bu süreçte ülkenin bütününde ama özellikle de Bosna Hersek’te sayısız acı yaşandı. Ölümler ve geri dönmemecesine ayrılıklar geçtiğimiz yüzyılın sonunda koyu bir utanç sayfası açmış oldu.
Basına göz gezdiriyorum!
“Zalim Sırp, suçsuz Boşnak!” metaforu alabildiğine kullanılmış. Kim bilir kaçıncı kez! Üstelik yandaş, candaş ya da karşıt ayrımı olmaksızın söz birliği edilmiş gibi!
Tek kutuplu haydutluk dünyasında Yugoslavya’ya parçalamak isteyenlerin ve bunu başaranların aradan geçen yıllardan sonra işlerini başarıyla yaptıklarının kanıtıdır bu metafor. Hiç belli olmaz! Bu metafor bunca yıldan sonra bir kez daha gerekebilir.
Sırp-Boşnak, Ortodoks-Katolik, Müslüman-Hıristiyan çatışmaları dünyanın hemen her köşesinde emperyalizmin önde gelen aygıtıdır. Korkarım ki algısız ve bilinçsiz dünyada ayrıştırma aygıtı olmayı uzun yıllar boyunca sürdürecektir.
İnsanı okurken duygulandıran, gözyaşlarını tutmaya zorlayan gazete haberlerinde ve acı öykülerde Yugoslavya’yı dümdüz edip, ortadan kaldıran emperyalizmden iz bulmak neredeyse olanaksız.

tekke

Fotoğraf 201 yazındaki Makedonya gezimiz sırasında Kalkandelen’de vaktiyle Bektaşi mekânı olan Harabati Baba Tekkesi’nde çekildi. Yugoslavya’yıkan Amerikan emperyalizmi bayrağını bu tekkeye çekebilmişti. Hem de bu tekkeyi sahiplenen yobazların korumasında ve gözetiminde.

Bundan sonra yazacaklarım pek çok kişiye aykırı gelecektir.
Pek çok okurun öfkesini çekecektir.
Gerçeği arayıp bulma tutkusu adına göğüs gereceğim bu ve benzeri tepkilere!
Beş yıl kadar önceki eski Yugoslavya ülkeleri gezimizde bugünkü görüşlerime kaynaklık eden düşüncelerim bulanıklaşmak yerine netleşti, kesinleşti.
Bugün basın başta olmak üzere pek çok kaynağın olmazsa olmaz metaforuna dönüşen “Zalim Sırp, suçsuz Boşnak!” söyleminin tersi de üretilebilirdi.
O günün koşullarında sahneye konan emperyalist kaynaklı tiyatroda rol dağılımı böyle olmak zorundaydı. Nüfus yapısı ve yerleşim biraz daha farklı olsa emin olun “Zalim Boşnak, suçsuz Sırp!” söyleminin uydurulması söz konusu olabilirdi. O tarihte Sırp da, Boşnak da, Hırvat da, Sloven de ve Makedon da emperyalist yıkım ekibinin değersiz figüranlarından başka bir şey değillerdi.
Yirmi ikinci yıldönümünde Serebrenica’daki kan gölünde yaşamları kararan insan kardeşlerimizin anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.
Ancak, yukarıda sıkça yinelediğim “Zalim Sırp, suçsuz Boşnak!” tekerlemesini yineledikçe Serebrenica kurbanlarını anmış mı oluyoruz? Yoksa anılarına saygısızlık mı yapmış oluyoruz?
O günlerde anlaşılamadığını düşünelim bu büyük kurgunun!
Bunca zaman sonra anlaşılamaması insan aklıyla açıklanabilecek bir durum mudur?

RIDVAN EGE’YE SAYGIYLA…

rıdvan hoca

Onursal Başkanı olduğu Türkiye Ortopedi ve Travmatoloji Birliği Derneği (TOTBİD)’in başsağlığı iletisi

Türkiye’de yaşayan gazete okuyup, televizyon izleyen hemen herkes Rıdvan Ege adıyla tanışıktır. Ortopedi uzmanı kimliğinin yanı sıra trafik kazalarının önlenmesi doğrultusundaki vakıf çalışmaları toplumsal tanınırlığını öne çıkartan yanı olmuştur.
Bir hekim olarak benim tanışıklığım ortopedi alanı üzerinden oldu. Ortopedi topluluğuna adım attığım 1987’den itibaren bilimsel toplantılar ortamında sıkça izlemiş ve tanımış oldum hocamızı.
Renkli ve canayakın kişilik olmasının yanı sıra pek çok akademik ortamın ortak başağrısı olan ayrılıklar, çekişmeler vb durumların önde gelen ilacıydı. Belki de bu sayede ortopedi topluluğunda hiçbir dönemde bir dağınıklık söz konusu olmadı.
O yıllarda bilimsel kongreler şimdiki gibi profesyonelce ve şirketler aracılığıyla gerçekleştirilmiyordu. Hatta, başlangıçta kongrelere kamu kurumlarının dinlenme ortamlarının evsahipliği yaptığını bile anımsıyorum. O yıllarda evsahibi kurumun hocasından, asistanına; teknisyeninden hizmetlisine varıncaya kadar sayısız emekçinin katılımıyla oluşturulan imece söz konusuydu kongre düzenlemesinde. Çokça aksaklıklı ve bir o kadar da içtenlikli yıllardı.
İşte o yıllarda hemen her ortopedi kongresinin değişmez emekçisiydi Rıdvan hoca. Öncü ve herkesin saygı duyduğu başrol oyuncusu olarak kongrelerdeki oturum aralarının onun el çırpmasıyla sonlandığı anlaşılır ve koyu sohbetler sonlandırılarak toplantı salonunun yolu tutulurdu.
İkili söyleşilerde ağzından düşürmediği “şekerim” kulaklarımızdan silinecek gibi değildir.
Siyasete hevesli değildi Rıdvan hoca. Buna karşılık siyasilerle ilişkisi bir bilimsel kongre açılışına zamanın Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i getirecek denli güçlü ve etkiliydi.
Son büyük eseri kurmakla kalmayıp, geliştirdiği ve olumlu bir yer edindirdiği Ufuk Üniversitesi oldu.
Sayıları 100’leri aşan kitapları, çok daha fazla sayıda bilimsel makaleleri ve akla gelebilecek pek çok akademik etkinliğiyle bu dünyada çok hoş ve yararlı bir iz bırakan Rıdvan Ege hocamızı sonsuzluğa uğurlamanın burukluğu içindeyiz.
Yaşamı boyunca başardıkları, kurduğu olumlu ilişkiler gözünün arkada kalmadığı izlenimi edinmemiz için fazlasıyla yeterlidir.
Bir canlı tarih anıtı dünyamızdan ayrıldı. Geride bıraktıklarıyla yaşayacağı muhakkak!

593910b161361f15942d9318

r2022

DÜŞMAN TANIMA SİSTEMİ

056d1f803c8ee14de4a393f9bc86f57c

Engel tanıma sistemi yokluğuna aşırı derecede odaklanarak yüce anıları incitmemek gerek

Helikopter kazası sonucu yitirdiğimiz değerli askerlerimiz epeyce canımızı yaktı. İzleyen günlerde yapılan yorumlar helikopterlerimizde “engel tanıma sistemi” yokluğuna odaklandı. Haksız da sayılmazdı bu yorumlar. Ülkeyi gökdelenler, köprüler ve başka pek çok göz alıcı yapıtlarla donatmaya muktedir gücün bu önemli ayrıntıyı göz ardı etmesi, satın alımını yapmaması kuşkusuz eleştiriye hedef olmaya değerdir. Bu önemli ve yaşamsal eksikliğin bugüne dek giderilmemiş olması sonuna dek sorgulanmalıdır.
Bu yapılırken öncelikli nokta gözden kaçırılmamalıdır. Hatta, “engel tanıma sistemi” yokluğuna yönelik aşırı yoğunlaşmayla bölgedeki koşullar karartılarak asıl düşmanın ve savaş verdiğimiz gücün gözden kaybolmasına yol açılmamalıdır.
PKK ve YPG’yi silahlandıran ülkenin ABD olduğu kendilerince açıklanmış durumdadır. Bir dönem olduğu gibi gizleme, saklama söz konusu değildir. Dolayısı ile can düşmanımız bölücü örgüt ağır silahlara sahiptir. Buna bağlı olarak da hava araçlarımızın güvenli uçuşu engellenmektedir. Yine bu nedenle helikopter gibi alçaktan uçarak hedef olmaya aday hava araçlarımız manevra yapmak zorunda kalmakta, alçaktan uçuşa zorlanmaktadır. Böylelikle de engellere takılma riski artmaktadır.
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız ve ülkemizin iç/dış güvenliğini tehlikeye düşüren neden müttefikimiz görünümlü ABD’dir. Kendi ağzıyla da doğruladığı için yazmakta sakınca yok. Düşmanınızı silahla donatan, onu adeta size saldırmaya özendiren ülkeye sıfat aranacak olursa eğer düşmandan daha uygunu bulunamaz kanısındayım.
Hemen her ortamda helikopter kazasını tartışanların, tartışma adı altında farkında olarak ya da olmayarak terör örgütünü sevindirenlerin ABD’nin bu konuda oynadığı rolü görmezden gelmelerini anlamakta zorlanıyorum.
Bu önemli konuda hem sokaktaki vatandaşımızın hem de siyasetçilerimizin bilinçlenme gereksinimi içinde olduğu düşüncesindeyim.
Nasıl ki helikopterlerimizin “engel tanıma sistemi”ne gereksinimi varsa özellikle de kamuoyunu yönlendirme etkisine sahip ileri gelenlerimiz başta olmak üzere insanımızın “düşman tanıma sistemi”ne gereksinim duyduğu yazılanlara ve konuşulanlara bakılırsa apaçık ortadadır.
Ceyhun Balcı, 6 Haziran 2017