BÜYÜK ATATÜRK!

Atatürk, yokluğunun ardından geçen yıllar biriktikçe büyümeyi sürdürüyor! Kemalizm’le davalı, Atatürk’ü hedef alan iktidar partisinin 10 Kasım’da Atatürk’ü anma hevesi O’nun büyüklüğünün ve büyümeyi sürdürdüğünün güncel kanıtı sayılmalıdır.
Yazının başlığı pek çok kişinin aklından geçen bir durumu yansıtır. Bu 10 Kasım’da duygularımızın değil de bir araştırmanın, dolayısı ile de bilimin sesine kulak verelim.
Araştırmayı yapan Arnold Ludwig aynı zamanda psikiyatrist! İnsanlık tarihine şu ya da bu şekilde damga vurmuş, etki etmiş devlet adamlarını konu etmiş çalışmasına!
Aşağıdaki 11 ölçüt üzerinden değerlendirme yapmış!

  • SIFIRDAN ÜLKE YARATMA

  • TOPRAKLARI GENİŞLETME

  • İKTİDARDA KALINAN SÜRE

  • ASKERİ BAŞARI

  • SOSYAL TASARIM GÜCÜ

  • EKONOMİK BAŞARI

  • DEVLET ADAMLIĞI

  • İDEOLOJİ ORTAYA KOYMA

  • AHLAKEN ÖRNEK OLMA

  • SİYASİ MİRAS

  • ÜLKENİN NÜFUSU

Ölçütler 0-3 ya da 0-5 arasında puanlarla karşılıklandırılmış. Sonuçta Atatürk, Mao ve Franklin Delano Roosvelt’in önünde 31 puanla en BÜYÜK LİDER olarak göğüslemiş ipi.
Bu nesnel ve bilimsel çalışmaya eklenecek bir başka nokta olduğunu da unutmamak gerekiyor.
Artık ezberlenmiş olsa da Atatürk’ün göreceli olarak kısa yaşamına 3997 kitabı sığdırmış olduğu gerçeği her fırsatta anımsanmalıdır. Bir de o yaşamın savaş alanlarında, sıcak çatışmalar içinde geçtiği düşünülürse Atatürk’ün kitaplarla ilgili başarısı daha da belirginleşmiş olur.

“Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir!”

 

diyen Atatürk bu sözlerini eylemleriyle de taçlandırarak Arnold Ludwig’in çalışmasında yer almayan bir başka önemli ölçüt olan “akılcı ve bilimsel” olmayı da fazlasıyla başarmıştır.
Dün bizlerin, bugün çocuklarımızın okullarda öğrendiği geometri terimlerinin Türkçe karşılıkları Atatürk tarafından kazandırılmıştır dağarcığımıza. Bu eylemi matematik bilimine değerli bir katkı olarak algılanabilir.

geometriii

Afet İnan’la birlikte yazdığı “Medeni Bilgiler” kitabı da sosyal bilimler alanına katkısı olarak görülebilir.

medeni-bilgiler
10 Kasım’ı ağlama, sızlama günü değil de O’nu anlama ve dolayısı ile umutlanma günü olarak değerlendirmek gerekir.
Karşıtlarının bile (görünürde olsa da, içtenlikli olmasa da) Atatürk’e sarıldığı, O’nun büyüklüğünü kabullendiği göz önüne alınırsa umutları yeşertme, umutsuzluk döngülerini sonlandırma zamanıdır diyebiliriz.
Yalnız biz Türklerin değil, bölgemizin ve elbette dünyamızın önde gelen değeridir Atatürk. UNESCO’nun O’nun değerini teslim eden saptamaları herkesçe bilinmeli ve paylaşılmalıdır.

son yıl

BÜYÜK ATATÜRK’ün ANISINA SAYGIYLA!

YÜZÜNCÜ YILINDA EKİM DEVRİMİ

 

Dünya tarihinin önemli olaylarından birisi 100. Yaşını doldurmaya hazırlanıyor. Her ne kadar, yerinde yeller esse de Lenin önderliğindeki Ekim Devrimi bugün de anılmayı ve hiç olmazsa saygı duyulmayı hak ediyor.

Ekim Devrimi, Kemalist Devrim’den ayrı düşünülemez. Hatta, her ikisinin bir elmanın yarıları olduğu da kolaylıkla söylenebilir. Yeryüzünde biri diğerini bu denli var etmiş, desteklemiş bir başka ikili daha göstermek kolay olmasa gerektir!

Ekim Devrimi, Osmanlı’nın son döneminde imparatorluğu ayakta tutmaya yetmese de; Mustafa Kemal’in kuracağı Cumhuriyet’e vatan olacak toprakların savunulması çabalarının ürünüdür. Çanakkale Destanı olmasaydı Ekim Devrimi yaşama geçemeyebilirdi. Çar Rusyası’na yardım ulaşamaması Lenin’in işini kolaylaştıracak ve Ekim Devrimi’ne giden yoldaki taşlar temizlenmiş olacaktır. Tam da burada Ekim Devrimi’nin Türklere borçlandığı söylenebilir. Tarihi boyunca Türklerle çatışan, Türklere rağmen ayakta kalan ve imparatorluğa dönüşen Rusya ezeli karşıtı Türklerin hayat öpücüğüyle insanlık tarihine yeni bir sayfa eklemiştir.

mustafa kemal-lenin

Çok değil, bir kaç yıl sonra Sovyet Rusya Türklere olan borcunu ödeme fırsatı bulacaktır.

Bu kez, Milli Mücadele veren Mustafa Kemal önderliğindeki Türkler Lenin’in sağladığı güvenceyle verilen silah ve para yardımıyla yaşama tutunacak ve son Türk devletini kuracaklardır.

Böylelikle Türkler tutsaklıktan kurtulup yepyeni bir kanla tarih sahnesine çıkarlarken; genç Sovyet Rusya’nın komşuluğunda Lenin’in devletine güvenlik sağlamıştır.

Bu dayanışma Türkiye Cumhuriyeti’nin Sovyet Rusya’nın ilkelerini benimsemesini gerektirmemiştir. Antiemperyalizm ve bağımsızlık gibi iki önemli ortak payda tarihsel değer taşıyan bu dayanışma ve yardımlaşmayı ayakta tutmaya yetmiştir.

Hiç kuşkusuz bu dayanışmanın ardındaki iki önemli ad Mustafa Kemal ve Lenin olmuştur. İki büyük önderin güvenilirlikleri, ilkelilikleri ve elbette bunlara eklenen kararlılıkları Batı Asya’daki antiemperyalist ve bağımsızlıkçı gelişmeleri ayakta tutmuş ve sağlamlaştırmıştır. Kurulduktan kısa süre sonra kalkınma yoluna giren Sovyet Rusya’nın Cumhuriyet kurulduktan sonraki kalkınma çabalarına koyduğu teknolojik katkı da unutulmayacak denli önemlidir.

Lenin ve Mustafa Kemal o kadar güvenilir ve sözleri senet kimselerdir ki; bu yaşamsal antlaşma için sözleri yeterli olmuştur.

Bu karşılıklı güven o günlerde kalmamış olmalı ki; Sovyet Voroşilov ve Frunze’yi Taksim Anıtı’nda Atatürk’ün yanı başında boy gösterirken; Mustafa Kemal bugün Rusya’nın ders kitaplarındaki varlığını korumaktadır.

EKİM DEVRİMİ’ni 100. yılında selamlamak bizlerin vazgeçilmez görevidir…

Türkiye Avrasya’ya sırtını değil yüzünü dönmelidir!

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ve LENİN’in yüce anılarına saygıyla…

DİL BAYRAMINDA BİR SORU

 

 

 

dil-bayramı

Ya Atatürk’ün yaptığında bir yanlışlık var ya da bizim bugün yaptığımızda!

Bu Dil Bayramı’nda birkaç yüz sözcüğe indirgenen gündelik dilimize değinmeyeceğim. Ya da yine diksiyondan ve vurgudan yoksun kitle iletişim aracı sunucularından da söz etmeyeceğim!
Sayısal ortam iletişimine yansıyan kısaltma ve yabancı sözcük egemenliği de bu bayram gününü zehir edecek boyutta olduğuna göre ona da girmeyelim!
Sorum şudur!
Başta tıp, mühendislik ve işletme fakültelerimiz olmak üzere yüksek okullarımızda yabancı dilde eğitim-öğretim yapma sevdası her geçen gün tırmanıyor.
Amaç ve hedef nedir?
Bilen varsa anlatırsa sevineceğim! Böylelikle içimi kemiren bir soruya karşılık bulmuş olacağım!
Saygılarımla…
Ceyhun Balcı, 26 Eylül 2017

30 AĞUSTOS VE ÇEŞME’DE BİR HEYKEL

Çeşme’ye yolu düşenler bilir! Çeşme Kalesi’nin hemen önünde boy gösteren heykelle Cezayirli Gazi Hasan Paşa ve Afrika’dan küçükken getirip büyüttüğü aslanı betimlenir. Aslanla insanı yan yana getiren heykel ilgi odağıdır. Önünden geçip de bakmayan, bakıp da birkaç kare fotoğraflamayan yok gibidir.

2016101412165419_bd52bcc0881aa0823b013094659a6ec2
Cezayirli Gazi Hasan Paşa Osmanlı döneminin donanma komutanlarından. 1770’deki Osmanlı-Rus Çeşme Deniz Savaşı sırasında Osmanlı donanmasına komuta eden kişi. Kuşkusuz kendisi ve leventleri kahramanca çarpıştıktan sonra yenik düşmüşlerdir. Yenilgi onların beceriksizliğinden çok Osmanlı’nın çağın gerisinde kalmasından kaynaklanmıştır.
Bu yenilgiye karşın başarılı bulunan Cezayirli Gazi Hasan Paşa İstanbul’a çağırılmış ve vezirliğe atandığı bildirilmiştir. Çeşme’den İstanbul’a giderken mola verdiği Ayvalık’ta şanına yakışır şekilde ağırlanınca cömertliği tutmuş ve “dile benden ne dilersen!” sözleri dökülüvermiştir ağzından. Fırsatı kaçırmayan Ayvalık Metropoliti, Paşa’dan vereceği buyrukla bundan böyle Rumlar dışında kalan Osmanlıların Ayvalık’a girişinin izine bağlamasını ister. Paşa isteği yerine getirir.
Bugün 30 Ağustos!
Yeryüzündeki ilk Bağımsızlık Savaşı’nın utkuya ulaştığı ve Cumhuriyet’e giden yolda ilk sağlam adımın atıldığı gün! Osmanlı uyruğu olarak yaşayanların din, dil, etnisite ve başka ayrımlardan kurtulduğu gün olarak da görülebilir 30 Ağustos. 30 Ağustos’tan sonra ülkede yaşayanlar bağımsız, başı dik, alınları ak ve yüzleri pak yurttaşlara evrilme şansı yakalarken; yurtlarının istedikleri yerine kimseden izin almadan gidebilme özgürlüğüne kavuştular.
Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarının her fırsatta yüceltmeye ve şişirmeye çalıştıkları Muhteşem Osmanlı’nın sayısız olumsuzluğundan birisini özetleyen bu küçük ve önemsiz görünen olay bile 30 Ağustoslara, Cumhuriyet’e, Devrimlere, çağdaş yaşama sahip çıkmamız için çok sağlam bir gerekçe sunmuş olmuyor mu bizlere?
Türk unsurunun Osmanlı’da “Etrakı biidrak” (anlayışsız Türkler) olarak nitelendiği bilinir. Bir başka görüşe göre de Türklerin Osmanlı’dan bağımsızlığını kazana son millet olduğu söylenir.
Örnek bu nitelemeleri doğrulamıyor mu?
30 Ağustos Kutlu Olsun!

130443

Ceyhun Balcı, 30 Ağustos 2017

MUZAFFER İZGÜ’YE VEDA…

MUZafferizgü

Edebiyatımız, çocuklarımız, gençlerimiz, bizler ve elbette ülkemiz bir ulu çınarını yitirdi.
Birkaç hafta önce rahatsızlığı nedeniyle hastanedeydi. Hemen her alandaki direngen kişiliğiyle tanınan Muzaffer İZGÜ hastalığından esirgedi direncini. Belki de iyi yaptı! Ağrısız, acısız, zahmetsiz göçtü bu dünyadan!

Muzaffer İZGÜ’yle ilk karşılaşmam 60’ların sonlarında oldu. Henüz okur-yazar bile değilken rahmetli babamın Akbaba dergisinde yayımlanan öykülerini yüksek sesle okumasıyla başladı tanışıklığımız. Bir sayfaya sığdırdığı öykülerinde Türkçe’yi olağanüstü ustalıkla kullandığını şimdilerde daha iyi fark edebiliyorum. İşittiğim ya da gördüğüm pek az şey beni bu denli güldürebilmiştir. Çocukluk yıllarının gülmeceyi öne aldığını göz önüne aldığımızda düşündürücü yanlarını elbette anımsamıyorum o güzel öykülerin.

Hiç durmadan üreten ama bir o kadar da alçakgönüllü, kibirden yoksun tutumuyla edebiyatımızın verimli toprağı olmayı sürdürdü yaşamı boyunca Muzaffer İZGÜ!
İkinci tanışmamız ilkinden yaklaşık çeyrek yüzyıl sonraya denk düşer. Asistanlık yıllarımdı. Seksenlerin sonlarında bir gün Muzaffer İZGÜ’yle yüz yüze, tokalaşarak tanıştık. Elinde emekli karnesiyle polikliniğe adım attığında toparlanıp da ilgi göstermem bile mahcup etmişti onu fark edebildiğim kadarı ile. O yıllardaki aklımla şaşırmıştım. Onun gibi ünlü ve tanınmış bir yazar nasıl olur da sıradan insanlar gibi doktora giderdi!

Sıradan insanlar gibi yaşadığını ve hatta o sıradan insanların yaşadığı semtte oturduğunu çok sonraları öğrenecektim.

Muzaffer İZGÜ çok iyi bir yazar ve usta bir edebiyatçı olduğu kadar aydın tanımına gerçekten uyan bir kişilikti. Aydın olmanın gereksiz konuşmaları, çıkışları hiç gerektirmediğini sakin, sessiz ve alçakgönüllü davranarak da aydın tanımına uygun olunabileceğini yaşamı boyunca sergileyerek herkese örnek oldu!
Sessiz ama dik duruşlu bir Cumhuriyetçi ve Atatürkçü olarak yaşadı bu dünyada!

Vedası da yaşamı boyunca sergilediği tutuma uygun oldu!

Güle güle büyük usta!
Başımız sağ olsun! En çok da çocukların başı sağ olsun!
Bu dünyada bıraktığın iz silinmeyecek!
Güldürürken düşündüren güçlü kaleminle ve elbette Cumhuriyet’e, Atatürk’e ve aydınlanmaya kol, kanat gerişinle anımsanacaksın…

Ceyhun BALCI, 27.08.2017

BERGEN’DE KENDİ HALİNDE BİR MÜZE

Nereyi gezersek gezelim!
Müzeleri ilgi alanımızda tutmaya çalışıyoruz. İçine girmek için zaman yoksa önünden geçmeye, bulunduğu yerde soluk alıp vermeye çalışıyoruz!
Bergen’de mesleğimizden de kaynaklanan dürtüyle Lepra Müzesi’ni mutlaka görmek istedik. Sabahın erken saatleri olduğu ve hemen sonrasında kentten ayrılacağımız için fotoğraflamakla yetindik bizce ilginç bu müzeyi.
Lepra Müzesi Bergen’in merkezine uzak olmayan ama çok da görünür yerinde değildi.
Kral Oscar Caddesi’ndeki Dom Kilisesi’ni geride bırakıp ilerlediğimizde kendimizi Lepra Müzesi’nin önünde bulduk. Ancak bilenin ve arayanın bulacağı gösterişsiz yapılardan oluşan bir yerleşkenin avlusuna girip birkaç kare fotoğraf almakla yetinmek zorundaydık!


Lepra Müzesi’nin Bergen’de olmasının bir nedeni vardı elbette!
St George adıyla kurulmuş olan bu hastane XV. yüzyıldan başlayarak XX. Yüzyılın ortalarına dek Bergen’de Lepra hastalarına hizmet veren bir sağlık kuruluşuymuş. Şimdi müze olan geçmişin hastanesi sayısız trajediye ev sahipliği yapmasının yanı sıra Norveç’teki lepra araştırmalarının merkezi olma özelliği de taşımış. Hastane 1400’lerde kurulmuş olan Nonneseter Manastırı’nın desteği ve gözetimiyle var olmuş. Yerleşkedeki bitki bahçesinde yetiştirilen ürünler besin ve tıbbi tedavi amacıyla lepra hastalarına dağıtılmış bir dönem.


Lepra ya da bilinen adıyla Cüzzam hastalığını değil ama etkenini keşfeden Gerhard Armauer Hansen (1841-1912) Bergenli bir hekim. Buluşunun Bergen’de iz bırakmasından doğal bir durum olamazdı.

Gerhard Armeur Hansen :

Bergen Üniversitesi yerleşkesindeki büstü ve anısına çıkartılmış posta pulu

Hansen cüzzamın mikrobik etkene bağlı olduğunu bulup insanlıkla paylaşana dek bu hastalığın kalıtsal olduğuna inanılmış. Hansen’in görmeye ömrü yetmese de etkenini belirlediği hastalığın ilerleyen yıllarda tedavisinin bulunmasına giden yolda ilk adımı attığı söylenebilir.
Oslo ve Lofoten günlerinden sonra Bergen’e dönen Hansen Lepra üzerine çalışmalarını sürdürmüş. Çalışmaları sonucunda lepranın özel bir nedeni olduğu hipotezini ortaya atan Hansen hipotezini kanıtlamak için gereken bilgi birikimini sağlamak amacıyla Bonn ve Viyana’ya gitmiş.
1873’te bakteriyi belirleyemese de etkenin hastaların dokularında bulunan bir mikrop olduğu düşüncesini ortaya atmış. Bu düşüncesini kanıtlayan buluş için yeni ve daha iyi bir mikroskop gerekmiş.
1879’da doku örneklerini paylaştığı Albert Neisser etkeni başarıyla boyamış ve etkenin bir mikroorganizma olduğunun kanıtlanmasında önemli katkıda bulunmuş. Bu gelişme Neisser ve Hansen arasında bir çekişmeye yol açmış. Bu dönemde Neisser’in Hansen’in katkılarını küçümsediği ve değersizleştirmeye çalıştığı gözlemlenmiş.
İlerleyen yıllarda Hansen onamını almadığı bir kadın hastaya cüzzamı bulaştırmaya çalıştığı gerekçesiyle işinden olmuş.
Bu gelişmeye karşın Hansen Norveç’te Lepra’nın önde gelen yetkilisi olarak kalmayı sürdürmüş. Onun kararlı duruşuyla 1877 ve 1885 yasaları yapılmış. Hansen’in çabaları Norveç’te hastalığın önemli ölçüde azalması sonucunu doğurmuş. Bu sıradışı çabaları 1909’da Bergen’de yapılan Lepra Kongresi’nde tıp dünyasıyla buluşmuş.
Sifiliz (Frengi) hastası olan Hansen 1860’da kalp hastalığı nedeniyle yaşamını yitirmiş.
Cüzzamın tedavisi için etkili ilaçların bulunması ve uygulanması için XX. yüzyılın ortalarının beklenmesi gerekmiştir.
Bugün ilaçla tedavisi olası olan cüzzam geçtiğimiz yüzyıllar boyunca yüklendiği kimlikten kurtulmuştur.
Cüzzam denilince Türkan Saylan’ı anmadan, onun eşsiz çabalarına değinmeden edemeyiz. Türkiye’de cüzzamdan söz edildiğinde akla gelen ilk kişidir. Cüzzamla Savaş Derneği kurucusudur. İstanbul Lepra Hastanesi’nin kurucu başhekimidir. Bu görevi aralıksız olarak 20 yıla yakın sürdürmüştür.


Lepra alanındaki çalışmalarıyla oluşturduğu bilimsel birikim kendi uzmanlık alanı olan dermatolojiyi aşarak başka tıp dallarında da önemli gelişmelere yol açmıştır. Türkan Saylan’ın lepra konusundaki çalışmaları özellikle göz hastalıkları ve el cerrahisi alanlarında ülkemiz kaynaklı özgün çalışma ve uygulamaların itici gücü olmuştur.
Hekimlik alanına sığdırdığı bu değerli çalışmalara toplumsal sorumluluk projelerini de eklemiş ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni kurmuştur. Bugün de dimdik ayakta olan bu dernek kızlarımızı ortaçağ karanlığından kurtarmada ve toplumsal bir varlığa dönüştürmede önemli katkılarda bulunmayı sürdürmektedir.
Hansen ve Saylan’ın yüce anılarına saygıyla…

GERTRUDE DURUSOY DİYOR Kİ!

Gertrude Durusoy 10 dolayında dili okuyup yazabilen, çok uluslu kökenine karşılık yaşamını Türkiye’de sürdürmüş ve dolayısı ile de Türkleşmiş bir değerdi.

Ege Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde uzun yıllar öğretim üyesi olarak hizmet verdi Türkiye ve dünyaya!

Ölümü üzüntü vericidir! Yalnız Türkiye değil dünya önemli bir insanını yitirmiştir.

Toprağı bol olsun!

Belgeliği karıştırırken aşağıdaki gazete kesiği üzerine düşüncelerini okuyunca bir şeyler yazma gereği duymuşum.

Anısına önünde saygıyla eğilirken bu yazıyı paylaşma gereği duydum!

DURUSOY

Alakarga 1424. sayıda alıntıdır

 

Bugünkü Cumhuriyet’te (03.04.2011, ne yazık ki yalnızca Ege baskısında) yer alan bir yazı çok ama çok ilgi çekici geldi bana! Yazının başında yer alan kimi bilgiler başımı döndürdü. Bir yandan Çek, diğer yandan Avusturya ve Belçika bağlantılı çok uluslu bir Türk’ün görüşleriydi habere konu olan!

DURUSOY (1)

10 dünya dilini konuşabilen içimizden biri görüşlerini paylaşıyor.
Hepimizce bilindiği gibi; anadilde sağlık ya da anadilde eğitim gibi içeriği kuşkulu ve başarılabilirliği olanaksız öneriler uçuşmaktadır havada! Deyim yerindeyse kantarın topuzu kaçmıştır.

Bu konuda atış serbesttir! Nasıl başarılabileceği düşünülmeksizin anadilde eğitimden, hekimlerin hastalarla onların anadili aracılığı ile iletişim kurmasından söz edilebilmektedir 2011 Türkiye’sinde! Hem de ciddi görünümlü, aklı başında insanlarca!

İşte, bu çok uluslu Türk Gertrude Durusoy sınır tanımaz çılgınlığa dur diyecek bir görüş bildirmiş.

Türkiye için örnek olabilecek ve sonu belirsiz tartışmalara son verebilecek saptamalara göre Fransa ya da İspanya gibi AB üyesi ülkelerde bile yerel ya da etnik diller kamu hizmeti ortamında kullanılma lüksüne sahip değildir.

Ülkelerin olağan öğeleri olan etnik gruplar ve onların diller yoluyla gelişmesi söz konusu olamayacağına göre; akılcı olan ülkede yaşayan tüm yurttaşlara resmi dilin öğretilmesidir.

Resmi dil dışındaki dillerin de yaşatılması ve varlığını sürdürme koşullarının yaratılması önemsenebilir!

Ancak, bu önemli ayrıntının ulus devletin varlığını sorgulayıcı bir konuma getirilmesi aklın gereği değildir.

Bu noktada, çok uluslu ve çok dilli Gertrude Durusoy diyor ki; “Resmi dil dışında kalan etnik ya da yerel diller okullarda seçmeli ders olarak öğretilebilir ve böylelikle de varlıklarını sürdürmeleri sağlanmış olur!”
Kulak vermeye değecek bir görüştür!

Ceyhun BALCI, 03.04.2011