ADANA DEMİRSPOR : KARŞITLIKTAN YANDAŞLIĞA…

Neredeyse 10 yıl olmuş!

Adana Demirspor İtalyan kulübü Livorno’yla omuz omuza verip iyiden, doğrudan, emekten ve elbette spordan yana ses vereli.

O zamanki heyecan ve coşkum bugün gibi aklımda!

Dayanamayıp katılmışım o coşkuya!

Bir yansı sunumu hazırlamışım Ankaragücü’nü de işin içine katarak…

Ankaragücü o tarihteki işgal girişimine varlık nedenine yaraşır bir dirençle karşı koymuş, saldırganları savuşturmuştu.

Parasal açmazın da kolaylaştırmasıyla Adana Demirspor da teslim alındı diye okuyoruz gazetelerden. Cüzdanı şişkin birileri çöreklenmiş kulübün başına.

Paranın sözünün en çok geçtiği alanlardan biri olan futbolda hiç kuşkusuz ses getirecektir sıcak paranın soğuk yüzü!

Ya geçmiş, ya ruh, ya değerbilirlik?

Ne siz sorun ne ben söyleyeyim!

Güle güle Adana Demirspor!

Teşekkürler yaşattığın güzellikler için!

Yeni Adana Demirspor’a hoşgeldin demek gelmiyor içimden…

İçimden gelen, Adana Demirspor’un da Ankaragücü’nün izinden giderek işgalcileri başından savmasını dilemektir.

news-photo

 

Yansı sunumu için :

https://get.google.com/albumarchive/113712996036446725753/album/AF1QipOistseCP7Lt857RkD4JZ2VklBMAYtyEGDPnGSF

İDDİA UĞRUNA YİTİRİLEN YAŞAM : ANDERS ESCOBAR

Güney Amerika’nın kuzeyinde konuşlu Kolombiya 46 milyon nüfusu ve 1 milyon 144 bin km2 yüzölçümüyle yalnızca bölgenin değil dünyanın da hatırı sayılır ülkelerinden. Bir başka özelliği Güney Amerika’da her iki okyanusa kıyısı olan tek ülke olması.
Adını daha çok uyuşturucu baronlarının etkinlikleri ve geçtiğimiz aylarda barış yapılan FARC örgütünün eylemleriyle duyduğumuz bu Güney Amerika ülkesi adını kıtanın kâşifi Kolomb’dan alıyor. Kolombiya XIX. yy başında Bolivar’la birlikte mücadele vermiş Miranda tarafından kurulmuş.

Francisco_de_Miranda_by_Tovar_y_Tovar

Kolombiya’nın kurucusu Fransisko de Miranda (1750-1816)

b2ap3_large_Colombia-Map

Diğer Latin ülkeleri gibi Kolombiya’da da futbolun yeri başka. Kolombiyalılar bu büyülü spora aşkla ve tutkuyla bağlılar. Milli takımlarının başarısı her şampiyonada ama özellikle de Dünya Kupası’nda son derece önemseniyor.
Bu uğurda cinayet işlenmişliğinden bile söz etmek gerekir.

Cinayet de bir şey mi deyip Honduras-El Salvador Savaşı’nı anımsatacaklar da çıkabilir.

Biz yine de yirmi beş yıl önceye uzanalım!

Yer ABD! Yıl 1994! Dünya Kupası oynanıyor. Kolombiya-ABD maçı 2-1 ABD’nin üstünlüğüyle sonuçlanıyor. ABD’nin gollerinden birisini Kolombiyalı Anders Escobar kendi kalesine atıyor. Sanılıyor ki; bizdeki at-avrat-silah tutkunu bıçkınlar gibi bir Kolombiyalı da kendisine görev çıkartıyor bu “onur kırıcı!” durumdan!

Kolombiya takımı ABD’den döndükten sonra Escobar silahlı saldırı sonucun yaşamını yitiriyor. İşin aslı sonradan anlaşılıyor. Bir yer altı örgütünün ABD-Kolombiya maçı üzerine yüklü bir bahis oynadığı, Escobar’ın kendi kalesine attığı gol nedeniyle önemli nicelikte para yitirdiği ve Escobar’ın bu nedenle öldürüldüğü söyleniyor.

escobar

Kumarbazların öfkesinin kurbanı futbol emekçisi Anders Escobar’ın (1967-1994) Anısına Saygıyla…

Neden ne olursa olsun trajik ve unutulmaz bir olay!
Bu akşam Kolombiya-İngiltere ile oynayacak. Elbette, yaşamsal bir maç olabilir. Ama, hiçbir şekilde birilerinin yaşamına son verecek denli olamaz bu yaşamsallık.
Sporda ve özellikle futbolda dönen para arttıkça bu türlü risklerin de arttığı söylenebilir.
Spor-ticaret ve elbette bahis dengesinin iyi kurulması şart. İşe, spor alanlarındaki bahis reklamlarının yasaklanmasıyla başlanabilir.

VİCDANSIZ TEMMUZ

 

Sıcak temmuzla birlikte ateş, kan, barut ve yanık kokusu hiç sektirmeden kendini gösterir. Üzerinden 25 yıl geçse de acılar küllenmemiştir. Dün olmuş gibi sıcaktır yaşananlar.

İnsan yakmak ortaçağda kaldı sanılır. Naziler bile hiç olmazsa önce öldürüp sonra yakmışlardır. Çeyrek yüzyıl önce diri diri insan yakmak eylemi Sivas Madımak’ta yaşama geçirilmiştir. Bilgeliğin, insanseverliğin beşiği olan Anadolu’nun orta yerinde.

510

Madımak aradan yıllar geçse de unutulmadı. Madımak’ın kahramanlarından birisi şu günlerde BİLGE DEDE konumuna yükseltilse ve önemli bir ayrıntı unutulsa da vahşetin unutulması olanaksız.

Vahşetin yaşandığı gün bu dehşetin yaşanmasının önüne geçmekle görevli siyasilerin ve devlet ileri gelenlerinin demeçleri arşivlerden bulunup okunsa olayın ağırlığıyla orantısız hafiflik gözler önüne bir kez daha serilmiş olur.

tansu

temel

mesut

erdal

Ölümcül Temmuz 2 Temmuz’da Sivas’ta yaşananlardan ibaret değildir oysa.

Bu olaydan 3 gün sonra Erzincan’ın kuş uçmaz, kervan geçmez köyü Başbağlar’da yaşananlar da Madımak’la boy ölçüşecek türdendir. Yediden yetmişe 33 vatandaşımızın delik deşik edilen bedenlerine ilişkin görsellere aradan geçen bunca yıldan sonra bile bakabilmek, bakılabilse de etkilenmemek olanaksız.

Tam da burada, bir haksızlıktan söz etmek gerekiyor. İleri gelenlerinden birisi BİLGE DEDE yapılsa da unutulmayan Madımak’a karşı unutulan, yok sayılan Başbağlar utanç kaynağımızdır.

Türkiye’ye uzun yıllardan bu yana egemen olan sen-ben, biz-siz kavgasının izleri sürülebilir Başbağlar unutkanlığında. Gözden ırak olan gönülden de ırak mı tutulur oldu? Madımak’ta yitirilen cansa Başbağlar’da yitirilen ne?

Hiroşima’yı anıp, Nagazaki’yi unutmak, hatta böyle bir şey olmadı edsıyla davranmak kabul edilebilir mi?

Üç gün arayla yaşanan, Türk halkını derinden yaralayan ardışık iki vahşete ilişkin duyarsızlık neden?

Eski sağ-sol hastalığımızın depreşmesi mi söz konusu?

Basın tarandığında kimi kendini bilmez sefil yaratıkların Madımak’ın intikamı Başbağlar’da alındı yollu nitelemelerine rastlayabilirsiniz.

Başbağlar’ın iyiden iyiye unutulması, şimdilerde ise hiç olmamış muamelesi görmesinin güncel PKK seviciliğiyle bağlantısı var mıdır?

Madımak’ı unutmamakta kararlı olan ama buna karşılık Başbağlar söz konusu olduğunda belleğini yitirmiş görünen Türk entelijensiyası, üzerine yapışan bu utanç etiketinden kurtulmalıdır.

Madımak’ta da, Başbağlar’da da yitirilen bizim canlarımızdır. Birinin diğerinden farkı daha az tanınmış olmak ya da hiç tanınmamış olmak mıdır?

Çoğunluğu hızlı solculardan oluşan unutkanlar yaptıklarını gururlarına yedirebiliyorlar mı?

Büyük ölçüde bilinçli olduğunu düşündüğüm bu unutkanlığın yaratıcılarını ve sürdürücülerini kınarken hem Madımak hem de Başbağlar kurbanlarını saygıyla anıyorum.
Ruhları şad olsun!

Artlarından sergilenen ikiyüzlülük ve vicdansızlık hepimize ders olsun!

Kaygılarımla…

 

2 Temmuz 2018

GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER

“Geldikleri gibi giderler!”
Mustafa Kemal, 13 Kasım 1918, İstanbul

 

imece

İmeceye katılacaklar için gerekli bilgiler

 

Tarihe geçmiş bu sözleri duymayanımız yoktur. Mustafa Kemal bu sözleri Adana’dan İstanbul’a henüz dönmüşken söylemiştir. Rasim Ferit (Talay) tanıktır.

Mondros’un hemen ertesidir. Emperyalist devletler silah zoruyla geçemedikleri Çanakkale’yi ellerini, kollarını sallayarak geçmişler İstanbul Boğazı’na demirlemişlerdir. İstanbul sokaklarına düşman çizmesi değmemiş olsa da payitaht fiilen işgal altındadır.

Mustafa Kemal Haydarpaşa Garı’ndan karşıya geçerken bindiği Kartal 2 İstimbotu’nda söylemiştir bu tarihsel sözleri.

Tarih bilincinin yokluğu, tarihe saygı eksikliği ve değerbilmezlik bir araya gelince; bu tarihsel sözlerin söylendiği Kartal 2’nin varlığının sonlanması da şaşırtıcı değildir. Neyse ki, vicdanlı, vatansever ve değerbilir insanların soyu tükenmemiştir Türkiye’de. Jilet olmak için gün sayan Kartal 2 yok olmaktan kurtarılmıştır.
Bu son derece saygıdeğer girişim için ön alanların varlığı önemli güvence olsa da; imece geleneğimizin de devreye sokulmasında yarar vardır.

İmeceye katılanların her 100 TL’li katkısı bir kişinin adının Kartal 2 onarıldıktan sonra ölümsüzleşmesi demek olduğunu biliniz!
Bu saygın projeye katkınız son derece değerli ve anlamlı olacaktır.

gemi

İmeceye katılanlara gönderilen Onur Belgesi

DERSİM ?

 

diyap ağa

Seçime gün sayıyoruz! Sizce ülkenin sorunları sıralansa aklınıza gelenler neler olurdu? Ortalama yurttaş güvenlikten, terörle mücadeleden ve elbette hayat pahalılığı ve bıçak sırtındaki ekonomiden söz ederdi.

Halkın oyunu isteyen siyasetçilerimizin gündeminde DERSİM’le ifade edilen başı, sonu belirsiz; belirsiz olduğu kadar tehlikeli ve yapay bir gündem var.

Şu anda hapiste olan temiz yüzlü, saz çalan ve elbette iyi yürekli olduğundan kuşku duyulmayan ama epeyce ayrılıkçı partinin Cb adayı Şeyh Sait ve Seyit Rıza aşkını bir kez daha ilân ediyor. Sorsanız mangalda kül bırakmayacak düzeyde solculuk taslar. Ama, iş ayrılıkçılığa ve ortaçağ özlemciliğine, feodal ve dinci beylere övgü dizmeye gelince herkesi sollar!

Seyit Rıza aşkı konusunda yalnız değil bu mahpus adayımız!

Cumhuriyet’i kuran partinin de Dersim üzerinden Seyit Rıza aşığı olduğu anlaşılıyor seçim sonrası Dersim Araştırma Komisyonu kurulması sözü verişinden.

Denebilir ki; seçim eğik düzlemindeyiz. Önce gönülleri sonra da oyları kazanmaktır amaç. Seçim sürecinde olur böyle şeyler! Pragmatizmin siyasetteki yeri hiç kuşkusuz sanılandan fazladır. Ama, bir ülkenin varlık nedenini kumar öğesi gibi ortaya sürmek ne ilkelilikle ne de pragmatizmle açıklanamaz. Aradan geçen 80 yıldan sonra Dersim’i kaşımak Cumhuriyet yıkıcılarına yarar.

Dersim’de bundan 80 yıl önce neler olmuştur? Kuşkusuz bilinmelidir! Ama, o olayların ortaya çıkma nedenleri ve baş oyuncuları da tanınmalıdır. Yalnızca Milli Mücadele döneminde Anadolu’da çıkan ayaklanma sayısı 21 (yirmi bir)’dir. Cumhuriyet’in kurulması sonrasında da bu ayaklanmalar sürmüştür. En bilinenleri Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim isyanlarıdır.

Hepsinin ortak noktası ortaçağın hortlatılmasıdır. Hemen tümünde dış destek ve hiç olmazsa özendirme söz konusudur.

Dersim’de henüz 15 yaşındaki Cumhuriyet’e ayaklanma karşısında gereken yapılmıştır. Yapılanların eksiği varsa bile fazlası yoktur.

Bugün Dersim üzerinden oy devşirmeyi tasarlayanlara sormak gerekir!
Seyit Rıza adlı bir ortaçağ artığının öncülüğündeki başkaldırı karşısında alttan alınıp ödün verilerek tarihin çarkının geri dönmesine izin mi verilmeliydi? Bu her şeyden önce insanlığa, temelinde kan ve can olan Milli Mücadele’ye ihanet olmaz mıydı?

Aradan geçen 80 yıldan sonra yaşananları hem de Dersim adıyla anmak, Cumhuriyet’in kendisini savunma hakkını görmezden gelmek ve bu yolla tarihi yargılamak kabul edilebilir bir şey olamaz.

Devlete vergiyi sorgulayan, devletin otoritesini sarsmak isteyen ve kendi küçük dünyasında Cumhuriyet’i yok sayıp zorbalığını sürdürme özlemiyle yanıp tutuşan Seyit Rıza ve benzerlerinin birkaç gün sonraki seçimlere oy devşirme malzemesi olabilmesi acı ve bir o kadar düşündürücüdür.
Kitleleri halkla ilişkiler yöntemleriyle güdüleyebilen ve Cumhuriyetçi, Atatürkçü kesimleri bile ayrılıkçılık ve bölücülük yedeği yapabilenlerin kulakları çınlasın!

Seksen yıl sonra Dersim söylemleriyle ortaya çıkanlar bu gibi defolu ürünlere alıcı çıktığı sürece satıcı olmayı sürdürecekler yazık ki!
Sorun olumsuz konumdakilerin yanına giderek, onlarla birlikte saf tutarak değil, olumsuz konumdakileri kendi yanına çekerek çözülür. Oysa oy, gönülse gönül kazanılır!

Tarihten örnek vermek gerekirse; Mustafa Kemal, Dersimli Diyap Ağa’yla Milli Mücadele ortak paydasında buluşmuştur. Buna karşılık, Cumhuriyet’e başkaldırma densizliği gösteren Seyit Rıza’ya ise demir yumruğunu indirmekte ikileme düşmemiştir.

Cumhuriyet sırtından hançerlenerek korunmaz! Tersine, Cumhuriyet’i her fırsatta hançerleme peşinde olanların karşısına kararlılıkla dikilerek korunur.

HDP AŞKI

Depreşen HDP aşkı bir seçim klasiğine dönüştü. Yine, yeniden HDP aşkıyla sarmalandık. Kimisi utangaç ve üstü kapalı yolları seçerken kimileri de aritmetiğin dayanılmaz hafifliğinden aldıkları güçle iki kere iki dört eder diyerek HDP’ye oy vermenin kaçınılmazlığına vurgu yapıyor.
Kökü çok daha eskilere dayansa da kamuoyunun bölücü terör derdiyle tanışması 1984’tekü Eruh Baskını’yla olmuştur. İzleyen yıllarda inişli çıkışlı grafik sergilese de bölücü hareket varlığını sürdürme konusunda başarılı olmuştur. Bu başarıda Türkiye’yi yönetenlerin korkaklıkları ve hatalarının payını da göz ardı etmemek gerekir.
AKP iktidarının başlangıcında değil ama ortalarından sonra ve günümüzde AKP’den ve RTE’den (ne pahasına olursa olsun) kurtulma gerekliliği algısı farklı bir siyaset ortamının oluşumuna yol açtı.
Bu ortamda elinden kâğıdı kalemi düşürmeyen kimi çokbilmişler toplama-çıkarma işlemlerine dayanarak boy gösterir oldular. Ülkenin özellikle doğu ve güneydoğusunda yaşayan vatandaşlar koyun, HDP de çoban yerine kondu. Milyonlarca oyun çobanı varsayılan HDP’nin toplumun kimi kesimlerinin gözündeki değeri ve saygınlığı gün geçtikçe artırıldı. Kaba deyişle HDP parlatıldı.
Eruh’ta başlayan PKK terör dalgasının önemli köşe taşlarından Bingöl’de 30’u aşkın sivil ve silahsız askerin kurşuna dizilmesi; keza Erzincan Başbağlar’da bebeden dedeye 30’dan fazla yurttaşımızın öldürülmesi ve hatta yakın yıllarda Ankara’nın göbeğinde patlatılan bombalarla canlarımızın alınışı birkaç çarpıcı örnek olarak zerrece etki bırakmamış görünüyor günümüzde.

HDP akıyla yanıp, tutuşanlar bu haberleri unutmasın!!

 

Özellikle, halkı balık hafızalılıkla ve kıt akıllılıkla suçlamayı adet edinmiş çokbilmişlerimizin bugün varsa yoksa tek işi HDP’yi parlatmak ve geleneksel oy dağarcığı olmayan kesimlerden de oy almasına yardımcılık oldu.
İbretle izliyoruz! HDP aşkına düşenler arasında Cumhuriyetçi ve Kemalist olanlar da var. Bir Cumhuriyetçi ve Kemalist için her şeyin önünde gelmesi gereken vatanın bölünmez bütünlüğü değil midir? Misakı Milli olarak belleklerimize kazınmış olan bu kavram Milli Mücadele’nin de mayası ve biricik dayanağı olmamış mıdır? Cumhuriyet var oldu olalı biri diğerine benzemez eğilimleri bir araya getirmemiş midir varlık nedenimize eşdeğer bu ayrıcalıklı kavram?
HDP barajı aşarsa alacağı 70-80 sandalye AKP’ye gitmeyecekmiş. Bu kutsal gerekçeyle de HDP korunup, kollanmalı ve hatta yetinilmeyip oy verilmeliymiş!
Allah akıl, fikir versin! Aralarında hızlı solcular, liberaller, Cumhuriyetçi Kemalistler var bu görüşte olanların. Seçimler yaklaştıkça HDP’ye kilit rolü yükleyen, HDP’ye oy vermenin erdemleri üzerine döktüren bu zevatın her nedense TBMM’ye terör örgütü uzantısı bir yapının taşınacağından ve böylelikle terörün TBMM’de bir kez daha güçlü bir şekilde temsil edileceğinden kapak kaldırdığı yok.
Okumuş, yazmış ve hatta aydın görünümlü çokbilmişler bir kez daha sahne aldılar. Gerekçeleri de pek kutsal. Ölümü gösterip hastalığa razı edenlere öykünmüşler. Küçük bir hesap hataları var! Hastalığı gösterip ölüme razı etmek gibi bir tuhaf davranış içindeler.
Yazıklar olsun diyorum sorunun parçasını çözüm zannedenlere…
Yazıklar olsun diyorum terörü yüceltenlere…

TARİH ADLİYEYE DÜŞÜNCE

Türkiye, insanın hemen her gün “bir yaşıma daha girdim” dediği ülkeye dönüştü. Bu çokça yapılınca yaşlanmak da kaçınılmaz oluyor haliyle.

Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) bu seferki boy hedefi.

27 Mayıs nedeniyle yayımlanan bildiri “darbeci” olarak yaftalanmalarına ve peşlerine düşülmesine yetti. Sıradaki uygulama sabaha karşı gözaltısı olursa şaşırılmaz!

Geçmişte olanlar bütünlük içinde irdelendiğinde çeşitli yargılara erişmek olası. Olayları kimin yaptığına göre değerlendirmek başka, sonuçlarına göre değerlendirmek başka adlandırmalara yol açabilir.

Bu tehlikeli sınıflandırmayla dört dörtlük bir devrimi de darbe olarak nitelemeniz işten bile değildir.

Mustafa Kemal’in Milli Mücadele sonrası saltanatı ve hilafeti kaldırması, Cumhuriyet kurması ve devrimlerle bir coğrafyanın yazgısını değiştirmesi de bir bakış açısıyla “darbe” olarak görülebilir. Her ne kadar padişahı kaçmış olsa da 600 yıllık “görkemli” bir imparatorluk tarihe gömülmüştür ne de olsa!

27 Mayıs 1960’ta yaşananı doğurduğu sonuçlar bakımından irdelemek nesnel ve akılcı olanıdır.

Kısa ve özce tanımlamak gerekirse 27 Mayıs’ın ürünü 1961 Anayasası temel hak ve özgürlükleri genişleten, demokratik sosyal hukuk devletini yaşama geçirme ortamı sunan yapısıyla Türkiye’de Cumhuriyet ve Atatürk Devrimleri’ni tamamlayan halka olarak nitelenir. Uzun bir aradan sonra Toprak Reformu’nu gündeme getirmesi, grevli, toplu sözleşmeli çalışma yaşamı olanağı vermesi bile fazlasıyla analatacaktır ne demek istediğimizi.

Yassıada yargılamaları, idamlar ve başkaca yanlışlıklar üzerinden değerlendirildiğinde ise 27 Mayıs’ı bir vahşet anıtı olarak da görebilirsiniz.

Yine de toplumsal olaylar yarattığı toplumsal sonuçlarla irdelenmelidir diyerek asıl konuya odaklanmak ve SONUÇ olgusunun önemine yoğunlaşmak doğru tutum olacaktır.

Önceki yazılarımdan birisinde örneğiyle değinmiştim. Tarih kitabı yazma bahanesiyle kalem oynatan akademisyen etiketlilerin gündelik siyaseti hem de siyasetçinin ağzından ders kitabına taşıma pervasızlığını konu etmiştim söz konusu yazıya.

https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2018/03/11/esed/

Tarihçi kisvesiyle siyasetin daniskası yapılacak ve kaba siyaset ders kitaplarına işlenecek!

Erken seçim üstadı suçun ve suçlunun ağababasıyla hapishanede buluşup, kamuoyunun karşısına çıkacak ve kimse oralı olmayacak!

Buna karşılık Atatürkçü Düşünce Derneği yarım yüzyıl öncede kalmış bir olayı anma ve o olaya ilişkin nitelemede bulunma hakkından yoksun kalacak öyle mi?

Yeni Türkiye’den bir görünüm daha demeyelim de ne yapalım?

Tarihin bir an önce adliyeden kurtulması dileğiyle…