GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER

“Geldikleri gibi giderler!”
Mustafa Kemal, 13 Kasım 1918, İstanbul

 

imece

İmeceye katılacaklar için gerekli bilgiler

 

Tarihe geçmiş bu sözleri duymayanımız yoktur. Mustafa Kemal bu sözleri Adana’dan İstanbul’a henüz dönmüşken söylemiştir. Rasim Ferit (Talay) tanıktır.

Mondros’un hemen ertesidir. Emperyalist devletler silah zoruyla geçemedikleri Çanakkale’yi ellerini, kollarını sallayarak geçmişler İstanbul Boğazı’na demirlemişlerdir. İstanbul sokaklarına düşman çizmesi değmemiş olsa da payitaht fiilen işgal altındadır.

Mustafa Kemal Haydarpaşa Garı’ndan karşıya geçerken bindiği Kartal 2 İstimbotu’nda söylemiştir bu tarihsel sözleri.

Tarih bilincinin yokluğu, tarihe saygı eksikliği ve değerbilmezlik bir araya gelince; bu tarihsel sözlerin söylendiği Kartal 2’nin varlığının sonlanması da şaşırtıcı değildir. Neyse ki, vicdanlı, vatansever ve değerbilir insanların soyu tükenmemiştir Türkiye’de. Jilet olmak için gün sayan Kartal 2 yok olmaktan kurtarılmıştır.
Bu son derece saygıdeğer girişim için ön alanların varlığı önemli güvence olsa da; imece geleneğimizin de devreye sokulmasında yarar vardır.

İmeceye katılanların her 100 TL’li katkısı bir kişinin adının Kartal 2 onarıldıktan sonra ölümsüzleşmesi demek olduğunu biliniz!
Bu saygın projeye katkınız son derece değerli ve anlamlı olacaktır.

gemi

İmeceye katılanlara gönderilen Onur Belgesi

DERSİM ?

 

diyap ağa

Seçime gün sayıyoruz! Sizce ülkenin sorunları sıralansa aklınıza gelenler neler olurdu? Ortalama yurttaş güvenlikten, terörle mücadeleden ve elbette hayat pahalılığı ve bıçak sırtındaki ekonomiden söz ederdi.

Halkın oyunu isteyen siyasetçilerimizin gündeminde DERSİM’le ifade edilen başı, sonu belirsiz; belirsiz olduğu kadar tehlikeli ve yapay bir gündem var.

Şu anda hapiste olan temiz yüzlü, saz çalan ve elbette iyi yürekli olduğundan kuşku duyulmayan ama epeyce ayrılıkçı partinin Cb adayı Şeyh Sait ve Seyit Rıza aşkını bir kez daha ilân ediyor. Sorsanız mangalda kül bırakmayacak düzeyde solculuk taslar. Ama, iş ayrılıkçılığa ve ortaçağ özlemciliğine, feodal ve dinci beylere övgü dizmeye gelince herkesi sollar!

Seyit Rıza aşkı konusunda yalnız değil bu mahpus adayımız!

Cumhuriyet’i kuran partinin de Dersim üzerinden Seyit Rıza aşığı olduğu anlaşılıyor seçim sonrası Dersim Araştırma Komisyonu kurulması sözü verişinden.

Denebilir ki; seçim eğik düzlemindeyiz. Önce gönülleri sonra da oyları kazanmaktır amaç. Seçim sürecinde olur böyle şeyler! Pragmatizmin siyasetteki yeri hiç kuşkusuz sanılandan fazladır. Ama, bir ülkenin varlık nedenini kumar öğesi gibi ortaya sürmek ne ilkelilikle ne de pragmatizmle açıklanamaz. Aradan geçen 80 yıldan sonra Dersim’i kaşımak Cumhuriyet yıkıcılarına yarar.

Dersim’de bundan 80 yıl önce neler olmuştur? Kuşkusuz bilinmelidir! Ama, o olayların ortaya çıkma nedenleri ve baş oyuncuları da tanınmalıdır. Yalnızca Milli Mücadele döneminde Anadolu’da çıkan ayaklanma sayısı 21 (yirmi bir)’dir. Cumhuriyet’in kurulması sonrasında da bu ayaklanmalar sürmüştür. En bilinenleri Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim isyanlarıdır.

Hepsinin ortak noktası ortaçağın hortlatılmasıdır. Hemen tümünde dış destek ve hiç olmazsa özendirme söz konusudur.

Dersim’de henüz 15 yaşındaki Cumhuriyet’e ayaklanma karşısında gereken yapılmıştır. Yapılanların eksiği varsa bile fazlası yoktur.

Bugün Dersim üzerinden oy devşirmeyi tasarlayanlara sormak gerekir!
Seyit Rıza adlı bir ortaçağ artığının öncülüğündeki başkaldırı karşısında alttan alınıp ödün verilerek tarihin çarkının geri dönmesine izin mi verilmeliydi? Bu her şeyden önce insanlığa, temelinde kan ve can olan Milli Mücadele’ye ihanet olmaz mıydı?

Aradan geçen 80 yıldan sonra yaşananları hem de Dersim adıyla anmak, Cumhuriyet’in kendisini savunma hakkını görmezden gelmek ve bu yolla tarihi yargılamak kabul edilebilir bir şey olamaz.

Devlete vergiyi sorgulayan, devletin otoritesini sarsmak isteyen ve kendi küçük dünyasında Cumhuriyet’i yok sayıp zorbalığını sürdürme özlemiyle yanıp tutuşan Seyit Rıza ve benzerlerinin birkaç gün sonraki seçimlere oy devşirme malzemesi olabilmesi acı ve bir o kadar düşündürücüdür.
Kitleleri halkla ilişkiler yöntemleriyle güdüleyebilen ve Cumhuriyetçi, Atatürkçü kesimleri bile ayrılıkçılık ve bölücülük yedeği yapabilenlerin kulakları çınlasın!

Seksen yıl sonra Dersim söylemleriyle ortaya çıkanlar bu gibi defolu ürünlere alıcı çıktığı sürece satıcı olmayı sürdürecekler yazık ki!
Sorun olumsuz konumdakilerin yanına giderek, onlarla birlikte saf tutarak değil, olumsuz konumdakileri kendi yanına çekerek çözülür. Oysa oy, gönülse gönül kazanılır!

Tarihten örnek vermek gerekirse; Mustafa Kemal, Dersimli Diyap Ağa’yla Milli Mücadele ortak paydasında buluşmuştur. Buna karşılık, Cumhuriyet’e başkaldırma densizliği gösteren Seyit Rıza’ya ise demir yumruğunu indirmekte ikileme düşmemiştir.

Cumhuriyet sırtından hançerlenerek korunmaz! Tersine, Cumhuriyet’i her fırsatta hançerleme peşinde olanların karşısına kararlılıkla dikilerek korunur.

HDP AŞKI

Depreşen HDP aşkı bir seçim klasiğine dönüştü. Yine, yeniden HDP aşkıyla sarmalandık. Kimisi utangaç ve üstü kapalı yolları seçerken kimileri de aritmetiğin dayanılmaz hafifliğinden aldıkları güçle iki kere iki dört eder diyerek HDP’ye oy vermenin kaçınılmazlığına vurgu yapıyor.
Kökü çok daha eskilere dayansa da kamuoyunun bölücü terör derdiyle tanışması 1984’tekü Eruh Baskını’yla olmuştur. İzleyen yıllarda inişli çıkışlı grafik sergilese de bölücü hareket varlığını sürdürme konusunda başarılı olmuştur. Bu başarıda Türkiye’yi yönetenlerin korkaklıkları ve hatalarının payını da göz ardı etmemek gerekir.
AKP iktidarının başlangıcında değil ama ortalarından sonra ve günümüzde AKP’den ve RTE’den (ne pahasına olursa olsun) kurtulma gerekliliği algısı farklı bir siyaset ortamının oluşumuna yol açtı.
Bu ortamda elinden kâğıdı kalemi düşürmeyen kimi çokbilmişler toplama-çıkarma işlemlerine dayanarak boy gösterir oldular. Ülkenin özellikle doğu ve güneydoğusunda yaşayan vatandaşlar koyun, HDP de çoban yerine kondu. Milyonlarca oyun çobanı varsayılan HDP’nin toplumun kimi kesimlerinin gözündeki değeri ve saygınlığı gün geçtikçe artırıldı. Kaba deyişle HDP parlatıldı.
Eruh’ta başlayan PKK terör dalgasının önemli köşe taşlarından Bingöl’de 30’u aşkın sivil ve silahsız askerin kurşuna dizilmesi; keza Erzincan Başbağlar’da bebeden dedeye 30’dan fazla yurttaşımızın öldürülmesi ve hatta yakın yıllarda Ankara’nın göbeğinde patlatılan bombalarla canlarımızın alınışı birkaç çarpıcı örnek olarak zerrece etki bırakmamış görünüyor günümüzde.

HDP akıyla yanıp, tutuşanlar bu haberleri unutmasın!!

 

Özellikle, halkı balık hafızalılıkla ve kıt akıllılıkla suçlamayı adet edinmiş çokbilmişlerimizin bugün varsa yoksa tek işi HDP’yi parlatmak ve geleneksel oy dağarcığı olmayan kesimlerden de oy almasına yardımcılık oldu.
İbretle izliyoruz! HDP aşkına düşenler arasında Cumhuriyetçi ve Kemalist olanlar da var. Bir Cumhuriyetçi ve Kemalist için her şeyin önünde gelmesi gereken vatanın bölünmez bütünlüğü değil midir? Misakı Milli olarak belleklerimize kazınmış olan bu kavram Milli Mücadele’nin de mayası ve biricik dayanağı olmamış mıdır? Cumhuriyet var oldu olalı biri diğerine benzemez eğilimleri bir araya getirmemiş midir varlık nedenimize eşdeğer bu ayrıcalıklı kavram?
HDP barajı aşarsa alacağı 70-80 sandalye AKP’ye gitmeyecekmiş. Bu kutsal gerekçeyle de HDP korunup, kollanmalı ve hatta yetinilmeyip oy verilmeliymiş!
Allah akıl, fikir versin! Aralarında hızlı solcular, liberaller, Cumhuriyetçi Kemalistler var bu görüşte olanların. Seçimler yaklaştıkça HDP’ye kilit rolü yükleyen, HDP’ye oy vermenin erdemleri üzerine döktüren bu zevatın her nedense TBMM’ye terör örgütü uzantısı bir yapının taşınacağından ve böylelikle terörün TBMM’de bir kez daha güçlü bir şekilde temsil edileceğinden kapak kaldırdığı yok.
Okumuş, yazmış ve hatta aydın görünümlü çokbilmişler bir kez daha sahne aldılar. Gerekçeleri de pek kutsal. Ölümü gösterip hastalığa razı edenlere öykünmüşler. Küçük bir hesap hataları var! Hastalığı gösterip ölüme razı etmek gibi bir tuhaf davranış içindeler.
Yazıklar olsun diyorum sorunun parçasını çözüm zannedenlere…
Yazıklar olsun diyorum terörü yüceltenlere…

TARİH ADLİYEYE DÜŞÜNCE

Türkiye, insanın hemen her gün “bir yaşıma daha girdim” dediği ülkeye dönüştü. Bu çokça yapılınca yaşlanmak da kaçınılmaz oluyor haliyle.

Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) bu seferki boy hedefi.

27 Mayıs nedeniyle yayımlanan bildiri “darbeci” olarak yaftalanmalarına ve peşlerine düşülmesine yetti. Sıradaki uygulama sabaha karşı gözaltısı olursa şaşırılmaz!

Geçmişte olanlar bütünlük içinde irdelendiğinde çeşitli yargılara erişmek olası. Olayları kimin yaptığına göre değerlendirmek başka, sonuçlarına göre değerlendirmek başka adlandırmalara yol açabilir.

Bu tehlikeli sınıflandırmayla dört dörtlük bir devrimi de darbe olarak nitelemeniz işten bile değildir.

Mustafa Kemal’in Milli Mücadele sonrası saltanatı ve hilafeti kaldırması, Cumhuriyet kurması ve devrimlerle bir coğrafyanın yazgısını değiştirmesi de bir bakış açısıyla “darbe” olarak görülebilir. Her ne kadar padişahı kaçmış olsa da 600 yıllık “görkemli” bir imparatorluk tarihe gömülmüştür ne de olsa!

27 Mayıs 1960’ta yaşananı doğurduğu sonuçlar bakımından irdelemek nesnel ve akılcı olanıdır.

Kısa ve özce tanımlamak gerekirse 27 Mayıs’ın ürünü 1961 Anayasası temel hak ve özgürlükleri genişleten, demokratik sosyal hukuk devletini yaşama geçirme ortamı sunan yapısıyla Türkiye’de Cumhuriyet ve Atatürk Devrimleri’ni tamamlayan halka olarak nitelenir. Uzun bir aradan sonra Toprak Reformu’nu gündeme getirmesi, grevli, toplu sözleşmeli çalışma yaşamı olanağı vermesi bile fazlasıyla analatacaktır ne demek istediğimizi.

Yassıada yargılamaları, idamlar ve başkaca yanlışlıklar üzerinden değerlendirildiğinde ise 27 Mayıs’ı bir vahşet anıtı olarak da görebilirsiniz.

Yine de toplumsal olaylar yarattığı toplumsal sonuçlarla irdelenmelidir diyerek asıl konuya odaklanmak ve SONUÇ olgusunun önemine yoğunlaşmak doğru tutum olacaktır.

Önceki yazılarımdan birisinde örneğiyle değinmiştim. Tarih kitabı yazma bahanesiyle kalem oynatan akademisyen etiketlilerin gündelik siyaseti hem de siyasetçinin ağzından ders kitabına taşıma pervasızlığını konu etmiştim söz konusu yazıya.

https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2018/03/11/esed/

Tarihçi kisvesiyle siyasetin daniskası yapılacak ve kaba siyaset ders kitaplarına işlenecek!

Erken seçim üstadı suçun ve suçlunun ağababasıyla hapishanede buluşup, kamuoyunun karşısına çıkacak ve kimse oralı olmayacak!

Buna karşılık Atatürkçü Düşünce Derneği yarım yüzyıl öncede kalmış bir olayı anma ve o olaya ilişkin nitelemede bulunma hakkından yoksun kalacak öyle mi?

Yeni Türkiye’den bir görünüm daha demeyelim de ne yapalım?

Tarihin bir an önce adliyeden kurtulması dileğiyle…

VATANDAŞ TÜRKÇE KONUŞ!

 

Başlıkla ilgili yargıda bulunmadan önce yazının okunmasını dilerim.

Cumhuriyet 10 yaşında olduğuna göre 1933 yılında yaşanmıştır bu olay. Emperyalist densizlik ve sınır tanımazlık olanca gücüyle direnmektedir.

Fransız Vagon Li şirketi Osmanlı’dan bu yana demiryollarındaki yataklı vagonların işletmecisidir.

22 Şubat 1933 günü telefonda Türkçe konuşan şirket çalışanı Naci Bey Belçikalı müdür Jannone tarafından esaslı bir şekilde paylanır. Bununla da kalmaz Belçikalı! Naci Bey’e 25 kuruş para cezası ve 15 gün uzaklaştırma verir.

Ne olursa ondan sonra olur!

Kısa sürede duyulan olay İstanbulluların tepkisiyle karşılaşır.

Aralarında Peyami Safa ve Cahit Arf’ın bulunduğu Darülfünun ve Milli Türk Talebe Birliği mensupları Vagon Li bürosuna giderler ve cam, çerçeve ne varsa yere indirilir. Bürodaki Atatürk fotoğrafını alan göstericiler fotoğrafı Halkevleri’ne teslim ederek eylemlerine son verirler.

Belçikalı müdürün bu pervasızlığı bir uyanışı tetikler. Şirketteki Türk çalışan sayısı artırılımak zorunda kalınır. Ayrıca, özellikle Pera’daki işyeri adlarının Türkçeleşmesi süreci başlar.

wagon-03

Yazıya başlık olan “VATANDAŞ TÜRKÇE KONUŞ!” sloganı işte bu olaya verilen haklı tepkinin ürünüdür. Türkçe konuşmanın yaptırıma uğratıldığı Türkiye’de bu slogan aracılığıyla tepki koyulmuş olur. Anımsayanlar çıkacaktır. Geçtiğimiz yıllarda bu sloganı şovenizmle özdeşleştiren bir kısım tarihten habersiz solcumuz ve libaralimiz Cumhuriyet’i bir de bu gerekçeyle boy hedefi yapmaya kalkışmıştı. Çok söze gerek yok! Başta batı ülkeleri olmak üzere dünyanın sömürgeliği kendisine yakıştırmayan her hangi bir ülkesinde benzer bir densizlik sergilemeniz durumunda başınıza gelecekleri düşlemeniz bile söz konusu olamaz.

Vagon Li şirketine ne mi oldu?

Elbette, zamanı geldiğinde devletleştirildi!

Bu olaya tepki eylemlerinde ön sırada yer alan Cahit Arf dünyaca ünlü matematikçimiz olarak ünlenecektir ilerleyen yıllarda. Matematik bilimine sunmuş olduğu ve bugün de geçerliliğini koruyan buluşlarıyla anıtlaşmış bir Cumhuriyet bilimcisidir. Bu olaydaki eşsiz duyarlılığıyla bilim insanı olmanın laboratuvarlara, akademik ortamlara sıkışıp kalmayı gerektirmediğini tüm açıklığıyla ortaya koymuş ve bilim insanının bir parçası olduğu topluma ve ülkeye borcunu bu şekilde de ödeyebileceğini göstermiştir.

Hemen şimdi cüzdanızı yoklayın!

Dolaşımdaki 10 TL’lik banknotu özenle incelediğinizde Cahit Arf’ın buluşuyla birlikte her gün kullandığımız paramızı onurlandırdığını görün!

Gülümseyen yüzüne bakarak saygı ve sevginizi sunacağanızdan kuşkum yok…

cahit-arf-10-lira

PETROL(L)E TUTSAK BİR COĞRAFYA

 

Emperyalizmin azgın ve haydut gücü ABD’nin son Kudüs kararı bir kez daha kan, gözyaşı ve dehşet getirdi. Bu sınır tanımaz yaklaşıma verilen karşılıklar yeterli mi? Tarihte kısa bir yolculukla anlatmaya çalışalım!

Hasta adam Osmanlı’nın yıkımına karar verildiği günlerde paylaşılmıştır yaklaşık 400 yıllık Osmanlı yurdu Orta Doğu. Batılıların Büyük Savaş olarak adlandırdığı I. Dünya Savaşı’nın bitmesi bile beklenmemiştir bu paylaşım için.

1912 yılında İngiliz Kraliyet Donanması gemilerinin kömür yerine petrolle çalıştırılma kararının dünyanın ve elbette petrol yataklarıyla ünlü Orta Doğu’nun yazgısını çizmiş olduğu kesindir.

0001749554001-1

İngiliz diplomat Sör Mark Sykes ve Fransız eşdeğeri Fransuva Georges-Picot takvimler 1916’yı gösterirken önlerine açtıkları Orta Doğu haritası üzerinde tamamlamışlardır bu paylaşımı. Paylaşımın yapıldığı gün gizli olan bu antlaşma savaşın bitiminde görüşe sunulur ve gereği hızla yerine getirilir.

SYCES-PICOT

Haritalar dilleri olmasa da anlamak isteyenlere çok şey anlatır. Orta Doğu haritası bu bakımdan pek çok eşdeğerine göre olağanüstü yeteneklidir. Cetvelle masa üstünde çizilmiş doğallıkla uzaktan yakından ilintisiz ülke sınırları bu harita masa başında çizilmiştir diye haykırmaktadır anlayana.

319_sinirlari-cetvelle-cizilmis-kitada-donusum-super-guc-yan-super-guc-mucadelesi

1917 yılına gelindiğinde ise bu haritayı tamamlayacak bir başka adım atılır. Zamanın İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour’un adını taşıyan deklerasyonla cetvelle çizilmiş sınırların arasına bir Yahudi devletinin kondurulacağı duyurulmuştur. Kimselere düşüncesi sorulmamış durum dünya kamuoyunun bilgisine sunulmuştur. O güne değin otuz yıldır dünya gündemine giren Yahudi Göçü, Siyonizm, Vaad Edilmiş Topraklar gibi kavramlar böylelikle ete, kemiğe daha doğrusu toprağa ve sınıra kavuşturulmuştur.

balfour

Bunca başarılı manevranın ardından iş 1948’de İsrail’in kurulması ve BM üyesi olmasına kalmıştır. İçinde bulunduğumuz yıl 70. Yaşını kutlayacak olan İsrail o gün bugündür bölgenin sorun kaynağıdır. Emperyalizmin ileri karakolu ve jandarması rolünü hakkını vererek oynamaktadır. Gözünü kırpmadan silaha sarılmakta, savunmasız insanlara ateş yağdırmakta ve kan dökebilmektedir bu yapay ülke.

Geçmişi 150 yıla varlığı ise 70 yıla dayanan İsrail karşısında bölgede yer alan irili ufaklı Arap ve İslâm ülkeleri deyim yerindeyse seyirci olmaktan öte bir varlık gösterememektedir.

Elçilik kapatmak, diplomatik ilişki kesmek, sefir kovmak ve bayrak yakmanın ötesinde atılabilen en küçük adım yok!

Bölge ve ülkeleri bundan 100 yıl önce sınırlarını cetvelle çizdirmiş olmanın bedelini ödüyorlar da denebilir bugünkü manzaraya bakarak. Bölge paylaşılırken özenle parçalara ayrılmış, olabilecek her türlü ayrıştırıcı unsur haritaya aktarılırken petrol zengini ama eylem yoksulu bölge o günden bu yana emperyalizme tutsaktır.

Bugün Filistin’de sergilenen vahşete bakarak bu durumun kalıcı ve geri dönüşü olmayan bir olgu olduğu sanılabilir. Bu kesinlikle bir yanılsamadır. Orta Doğu haritası değiştirilemese de cetvelle çizilmiş haritaların içini dolduranların tutum değiştirmesi ve 100 yıl önceki oyunu bozması hiç de olanaksız değildir.

Biraz daha yakın tarihe göz atarsak bu umudumuzu besleyecek olaylarla karşılaşabiliriz.

İsrail kurulur kurulmaz bölgeyi baskı altına alan ve dahası tehdit eden bir düzenek olduğunu gösterir. 1967 Arap-İsrail Savaşı ilk adımdır. Tüm hava gücünü tek uçak uçuramadan yitiren Mısır Arap dünyasının ağabeyi olarak unutulmaz bir yenilgi yaşar. Mısır Sina Yarımadası’nı, Suriye Golan Tepeleri’ni ve Ürdün de Batı Şeria’yı yitirerek öder bu gafletin bedelini.

Pertrol+Ambargosu+Süreci+ve+Nedenleri

Altı yıl sonraki Arap-İsrail Savaşı ise Yom Kippur Savaşı olarak anılacaktır. Araplar kara yazgılarını yenmek üzereyken İsrail’in sırtını dayadığı emperyalizm savaşı durdurarak yenilgiyi önleme ve ileri karakolunu koruma başarısı gösterir.

Arapların bu gelişmelerden aldığı az ve öz ders İsrail’i silahla ve savaşla yenemeyecekleridir. Tam da o anda üzerinde oturdukları zenginliği hatırlayıp, petrol vanalarını kapattıkları anda emperyalizmin yumuşak karnını keşfetmiş olurlar. Petrol fiyatlarının tavan yapması gelişmekte olan ülkeleri vursa da emperyalizme diz çöktürme noktasına getirmesi bakımından önemli dersler içermektedir.

Vietnam’la sersemleyen ABD’nin sıkıntısı petrol kriziyle iyice katlanmıştır. Cetvelle çizilmiş haritanın içeriğine müdahale etme zamanı çoktan gelmiştir. Arap dünyasına ilk kama Mısır-İsrail Antlaşması ile sokulmuş, ardından Suudi Arabistan ve körfez ülkeleri üzerinden yürütülen manevralarla petrol krizinin yinelenmemesi güvence altına alınırken; ucuz petrol çağı açılmıştır.

Enerji alanındaki sayısız güncel seçeneğe karşın petrol Batı emperyalizminin yumuşak karnı olmayı sürdürmektedir. Yeryüzündeki hemen tüm hesaplar petrol yataklarının güvenliğinin sağlanması üzerinedir. 2003’te Bağdat’a giren ABD askerlerinin akla gelebilecek hemen her şeyin yağmalanması karşısındaki duyarsızlığının tek ayrıcalığını Petrol Bakanlığı verilerinin korunması olduğu unutulmasın!

Bölgesel olarak Arap ve İslâm dünyası ama toplamda insanlık daha fazla trajedi yaşamayı gerçekten istemiyorsa 45 yıl önceyi anımsayarak petrol karasını insanlığın yüz karası olmaktan çıkartma göreviyle karşı karşıya olduğunu fark etmelidir.

Petrol 45 yıl önce olduğu gibi bugün de emperyalizme diz çöktürecek bir önemli silahtır. Emperyalizmi petrolsüz bırakmak onu soluksuz bırakmaya eşdeğer bir değerli eylem olarak başvurulmayı bekliyor. Petrol vanası kapatıldığında ne top, ne tüfek ne de akıllı füzelerin hükmü olmadığı anlaşılacaktır.

Bölgenin tutsaklığına petrol vanası son verebilir!…

LAİKLİK ÜZERİNE

Laiklik ilkesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na girişinin 81. Yıldönümünü kutlayabilmeyi isterdik. Ne yazık ki kutlanamıyor. Bilinen gerekçelerle. Her ne kadar LAİKLİK ilkesi anayasadaki yerini koruyor olsa da; uygulamada delik deşik olmuş durumdadır. Daha anlaşılır şekilde söylemek gerekirse Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler bu bakımdan anayasal suç işlemişlerdir, işlemeyi sürdürmektedirler.
Laiklik ve sekülerleşme eşanlamlı olarak kullanılıp, algılansalar da önemli farklar içeren iki kavramdır. Sekülerleşme bir süreci ifade ederken laiklik din-devlet ayrılığında bir modeli temsil eder. Laiklik yöntemini dünyada benimseyen iki ülke FRANSA ve TÜRKİYE’dir. Kuşkusuz öncü ülke FRANSA’dır. Ancak, izleyen ülke TÜRKİYE boynuzun kulağı geçmesi gibi bir ileri gidiş ve sıçrama göstermiştir.

4144242_orig

FRANSA, Anayasa’dan devletin dini maddesini 1905’te çıkartırken, Türkiye’de bu düzenleme 1928’de gerçekleştirilmiştir. Buna karşılık Fransa’da Laiklik ilkesinin anayasaya girişi için 40 yıl beklemek(1946) gerekirken; Türkiye’de bu devrim 1937’de gerçekleştirilmiştir.

Türkiye Laiklik ilkesinin benimsenmesi bakımından Fransa’yı izlemiş olsa da Laiklik ilkesini anayasasına koyma bakımından Fransa’ya öncülük etmiştir demek yanlış olmaz.

Laiklik ilkesi bu topraklara gelmek için uzunca süre beklemiş olsa da bu gecikmeyi toplumsal yaşama yayma ve anayasal kurala dönüştürmede dünyaya örnek baş döndürücü bir hız sergilenmiştir. Bugünün koşullarında bu kazanımın değeri çok fazla fark edilemeyebilir. Ama, zamanın Anadolu şartlarında elde edilen kazanımın kimsenin burnunun kanamasını gerektirmemiş olması tarihe geçecek denli değerlidir.

Yazının başında laiklik ilkesinin anayasadaki yerini korumakla birlikte günümüzde delik deşik olduğunu ve bulunan her fırsatta aşağılandığını yazmıştık.
Hiç kuşkusuz bu durumdan dinci ve dinbaz çevrelerle dinciliği siyaset ilkesi haline getirmiş politikacılar birincil derece sorumludur. Ancak, laiklikle sorunu olmadığı varsayılan çevrelerin ve politikacıların da bugünkü durumdan bir o kadar sorumlu olduğunu görmek gerekir.

Özellikle, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra ülkemiz üzerindeki emellerini canlandıran emperyalizmin laiklik ilkesiyle sorunu olmayan politikacıları laiklik ilkesinin ortadan kaldırılması, silinmesi sürecinde bolca kullandıklarını ve başarıya ulaştıklarını görmezden gelmemek gerekir.

Laiklik ilkesinin anayasamıza girişini coşkuyla kutlayabilmek ancak o ilkenin yeniden egemen kılınmasıyla söz konusu olabilecektir.