EVRİM VE CANLI SEVGİSİ

evrim-teorisi-hakkinda-ulkeler-ne-dusunuyor_780x566-1

Bir kez daha yinelemekte sakınca yok! İçinde bulunduğumuz çağda evrim kuramını tartışılır bir olguymuş gibi yansıtmak ya da daha kötüsü yok saymak, öğrenilmesini engellemek ortaçağ kafasıyla açıklanabilir. Bu kafaya sahip birileriyle her hangi bir ortak paydada buluşma olasılığı yok gibidir.
Bilimsel devrimi oluşturan çağ değiştirici yenilikler içinde Evrim Kuramı insan türünün ayrıcalıklı konumuna son vermiştir. Doğal olarak, bu durum dinci çevrelerin doğrudan tepkisini çekmiştir.
Evrim dediğimiz olgu olanca hızıyla sürmektedir. Mikroorganizmaları kapsayan evrim sürecine insan yaşamı gibi kısa zaman aralığında tanıklık edilebilmektedir. Bakterilerin antibiyotiklere karşı geliştirdiği direnç evrimsel bir davranıştan başka bir şey değildir. Mikroorganizmalar dışında kalan göreceli olarak gelişmiş canlılardaki evrimi gözlemlemek için insan ömrü yeterli bir zaman aralığı değildir. Bu noktada buluntular yetişmektedir yardımımıza. Birkaç bin yıl sonra türümüzün şimdiki egemenlik düzeyini sürdüreceğinin hiç bir güvencesi yoktur. İnsanı tüm canlıların üzerinde bir yerlere koyarak ona ayrıcalık tanıyan bağnazlığın bu gerçeği kabullenmesi ya da bilimsel düzeyde bunu tartışması elbette söz konusu olamaz.
Dinci gericiliğin elindeki biricik aygıt tıpkı ortaçağda olduğu gibi kaba güçtür.
Okullarımızda Evrim Kuramı’nı yasaklama dürtüsünün ardında kaba gücü aramak gerekir. Bugünlerde oy çokluğu bu kaba gücün ardındaki kutsal ve tartışılmaz kuvvet olarak boy göstermektedir. Hiç kuşku duyulmasın ki; gerekirse başka kaba güç yöntemleri de devreye sokulacaktır. Çünkü, içinde bulunduğumuz çağda yüzyıllarca geriye gitmek zor kullanmayı gerektirir.
Kendi deneyimimi aktarmam gerekirse Evrim Kuramı’yla tıp fakültesinden sonraki yıllarda adam akıllı tanıştım diyebilirim. Kuşkusuz duymuşluğum vardı evrimi. Ama, kavramam için yılların geçmesi gerekti.
Okumalarım kavramamı, kavramam da bilincimi ilerletti!

Kapak
Tüm canlıların ortak atadan türemiş olması Evrim Kuramı’nın özeti olarak algılanabilir!
Özellikle maymunla olan yakın akrabalığımız bağnaz sayılmayabilecek pek çok kişiyi bile rahatsız edebilmektedir. Arada kalmış pek çok kişinin de etkilenmesi için evrimden yana tutum alanların “maymundan türedik” anlamına gelecek şeyler söylediği öne sürülerek insanların evrim kuramından soğutulması güncel yöntemlerden birisi olarak sıkça karşımıza çıkmaktadır. Buna karşılık insanlara daha sevimli gelebilecek uzak akrabalarımızın adı anılabilir. Maymunun tek özelliği en yakın akrabamız olması ve en yakın atalarımızın ortak olmasıdır.
Balıkla da, kediyle de ve hatta kakalakla da ortak ataya sahibiz desek yanlış olmaz.
Sokaktaki kedi, köpek ya da ağıldaki inek, koyun ya da keçiyi sevmeyenimiz yok gibidir.

Tüm canlıların ortak atadan türemiş olduğunu düşününce kakalak ya da çiyana ya da bir başka sevimsiz sayılan uzak akrabamıza haksızlık etmemeliyiz.


Yine kişisel görüşüm ve tutumumdur!
Evrim konusunda derinleştikçe ve bilinçlendikçe kentlerimizde eksik olmayan kakalakı sevmeye başlamasam da yaşamına saygı duyar oldum. Ne de olsa milyonlarca yıl önceye dayanan bir akrabalığımız var bu küçük ve sevimli sayılmayacak canlıyla.
Yaşama ve her türlü canlılığa sevginin ve en azından asgari saygının da besleyicisidir Evrim Kuramı!
Bağnazlık yaşamın geçmişini birkaç bin yıllık zaman aralığına hapsederken; Evrim Kuramı milyar yıl geçmişe uzanan yolculuklara çıkmamıza olanak verir. Bu yolculukta rastladığınız canlılara asgari saygı isteseniz de istemeseniz de gündelik yaşamınızın sıradanlaşan davranışına dönüşür. Görünüşte insana benzemeyen, insandan oldukça farklı olan pek çok canlının hiç umulmadık bir andaki bir değişiklik sonrası sağ kalabileceğini, bugün insanlığıyla kibirlenip, böbürlenmenin sınırlarını zorlamakta sakınca görmeyen her hangi birimizin bir daha var olmamacasına sonsuzluğa göçebileceğini hiç ama hiç akıldan çıkartmamakta yarar var!

EVRİM VE UYGARLIK

evrim-kongresi-bir-muslumanin-dogrunun-pesinde-olmasi-lazim-e1494665735125

Geçtiğimiz yüzyılın başında uygarlığa giden yola 300 yıl gecikmeyle giren Türkiye’nin evrim öğretimi üzerinden yaşadığı tartışmalar şanssızlıktan öte akılsızlık ürünüdür.
Evrim öğretiminin yapılmadığı yerde ilerleme, gelişme ve kendine yetmenin söz konusu bile olamayacağının altını çizmekte yarar var. Bugünün dünyasında ülkeler topluluğunun görünümüne bakıldığında bu kolayca anlaşılır. Evrim öğretmeyenlerin çok parası olanları da vardır. Örneğin, Suudi Arabistan denen petrol zengini ama akıl yoksulu ülkenin sergilediği görünüm ne demek istediğimizi iyi anlatır. Dünyaya katkısı emperyale petrol pompalamaktan, onların bir dediğini iki etmemekten öteye geçmeyen bu karanlık ülkenin yeryüzünde çok iyi olduğu tek dal varsa o da müşteriliktir. Çok yakında petrol denen kara sıvının hükmü sonlandığında Suudi Arabistan başta olmak üzere akıl yoksunları tarihin yazmadığı bir sefaletle başbaşa kalacaktır. Biz değilse çocuklarımız bu insanlık trajedisine tanık olacaktır.
Bilmiyorum anlatabilir miyim? Ama, denemeye değer olduğunu düşünüyorum.
Bugün yeryüzünde en çok bilim üretilen ülke kuşkusuz ABD’dir. Her ne kadar üretilen bilim kimi zaman insanlık yararına kullanılmıyor olsa da durum budur.
Geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğine dönelim! Bugünün bilim devi ABD’de Evrim Kuramı ve onun öğretilme(me)si kamuoyunu meşgul eden konulardan birisi olmuştur. Uzun süren tartışmalardan sonra bağnazlar amaçlarına ulaşmış ve Evrim Öğretimi suç olarak tanımlanmıştır. Dünya ölçeğinde beyinleri bir araya getirmiş olan ABD bir bakıma ortaçağa dönüş yapmıştır. (Butler Yasası olarak da bilinir)
Çeyrek yüzyıl bu şekilde gidildikten sonra Sovyetler Birliği’nin Sputnik’i uzaya göndermesiyle birlikte ABD derin uykudan uyanmıştır. Geri kalmışlığı ivedilikle sorgulayan ABD 1930’lardaki hatasından geri dönme kararı almıştır. Bu geri dönüşten sonraki yarım yüzyılda ABD’nin bilimdeki başarısı evrim öğretiminin başarısı olarak da görülmelidir.
Adıyla, sanıyla din devleti olan komşumuz İran’ın okullarda ciddi bir evrim öğretimi yaptığını kaç kişi bilmektedir? İran evrimi öğretmeden nükleer güç olabilir miydi?
Ülkemizi yönetenlerin hemen her gün dinselleşme yolunda yeni bir adım atmaları benlik doyurma ya da yönetsel gücü pekiştirme amaçlı olabilir. Oysa, birilerinin yönetenlerimize ilerlemenin ve dolayısı ile yönetsel gücü sağlamlaştırmanın yolunun akıldan ve bilimden geçtiğini anlatması ve kavratması pek de iyi olurdu!
Bilimsel devrimlerin pek çok halkasından yalnızca evrimin dincilerin tepkisini çekmesi bağnaz dinciliğin koşullanmalarını yerle bir etmiş olmasındandır. Buna karşılık bilimin diğer dalları gibi biyoloji de hiçbir zaman dinle tartışmaya girmemiştir. Onun girmediği tartışmayı dinci çevrelerin başlatması ve her fırsatta tazelemesi bir başka ilginç nottur. İnsana en fazla 5-6 bin yıllık geçmiş yakıştıran bağnaz anlayışın bilimle tartışmaya girmesi olanaksız olduğuna göre elindeki tek silah yasaklama ve korkutmadır!
Bugün için insan yığınları evrim öğretiminin yasaklanmasına bir anlam veremeyebilir ve buna bağlı olarak da tepkisiz kalabilir Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Afganistan gibi iki cehalet odağıyla aynı lige düşmesine. Ancak, karanlığa rıza gösterme anlamına gelen bu onayın eninde sonunda bir felakete yol açacağı kuşkusuzdur. Çocuklarımız ve onların çocuklarının bu koyu karanlığı olanca şiddetiyle yaşamasını istemiyorsak karanlığı hemen şimdi yırtma görevi karşımızda tüm yakıcılığıyla durmaktadır.
“UYGARLIK ÖYLE BİR ATEŞTİR Kİ, KAYITSIZ KALANI YAKAR, MAHVEDER!”

İRAN VE TÜRKİYE

İran diyecek olsam bu yazıyı okuyanların ezici çoğunluğunun zihninde mollalar, bağnazlık ve dinsel baskı canlanır. Bir ölçüde doğrudur. Ancak, “pek çok şey göründüğü gibi değildir” sözü de akıldan çıkartılmamalı derim. İran, göründüğü gibi olmayanlara iyi bir örnek olabilir.
İran, doğu komşumuz aynı zamanda. Aynı bölgeyi ve yazgıyı paylaşıyoruz. Aynı zamanda ülkemizin en eski sınır komşusudur. 1638’deki Kasrı Şirin Antlaşması’yla belirlenmiş olan İran sınırımız 400 yıldır değişmemiştir.

türkiye-iran
İran’ın adındaki din cumhuriyeti nitelemesi haklı olarak bizim ülkemizde pek çok kişide Türkiye’deki gerici ve dinci etkinliklerin bu ülkeden yönlendirildiği izlenimini besledi.
Ali Demirsoy’un yeni çıkan “Evrim” kitabında rastlamıştım. İran’da okullarda evrime ayrılan derslerin Türkiye’dekinden fazla olduğu bilgisine. İlk anda şaşırmış olsam da İran’ın özellikle nükleer güç olma yolunda attığı adımlar bu bilgiye şaşırmamamızı gerektirir.

 

Canınızı sıkmak pahasına bir bilgi daha paylaşmakta yarar var. Türkiye son düzenlemeyle evrimi öğretmekten vazgeçerek Suudi Arabistan ve Afganistan’la aynı çizgiye düştü. Bu çağda evrim öğretiminden vazgeçen, uzak duran bir dördüncü ülke yok ne yazık ki!

C_2r2q-XkAAlMNr
Haftalık Herkese Bilim Teknoloji dergisi de bu konuya değinmiş son sayısında. Biliyorsunuz ülkemizde evrime ayrılan süre zaten yetersizdi. Son düzenlemelerle önceki durum da mumla aranır hale geldi.

Dini kullanarak ve iklimi dinselleştirerek yönetsel gücünüzü katlayabilirsiniz. Uyumlu, uysal boyun eğen bir toplumsal yapı oluşturabilirsiniz. Ancak, bu yolla yapamayacağınız bir şey vardır. Çağdaş uygarlığı yakalamak! Kendi kendine yeten, başkasına el avuç açmayan bir gönenç ülkesi yaratmak!

 

Bir ironiyle karşı karşıyayız!
Adında İslâm Cumhuriyeti yazan İran, bilim alanında Anayasası’nda “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” yazan Türkiye’yle kıyasıya bir yarış içindedir. Türkiye, tıp alanındaki yayınlar bakımından öndedir! Ancak, fen bilimlerinin pek çok alanında İran yayın sayısı bakımından Türkiye’yi geride bırakmıştır.

Anımsanacağı gibi İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmaları sonrasında bir nükleer güç olarak dünya sahnesine çıkması “ambargo” gibi bir olumsuzlukla tanışması sonucunu doğurdu. Bu olumsuzluk İran’a özellikle temel bilimler alanında sıçrama yapması zorunluluğunu dayattı. Deyim yerindeyse şerden hayır çıktı! Ambargoya karşın ayakta kalınacaksa rehber akıl ve bilim olacaktı! Din değil!

Yoksulluk ve yoksunluk gibi olumsuzlukların olumluluğa fırsat vermesi örneğine bizler Kurtuluş Savaşı’nı izleyen erken Cumhuriyet yıllarından aşinayız!

Buna karşılık olarak Türkiye nükleer alanında çalışma yapmak yerine nükleer enerji santrali kurma kararı alırken doğal olarak kendisinde bulunmayan teknolojiyi parası karşılığı edinme yoluna gitti.
Yayın sayılarına yansıyan bu gelişmeler İran’ı bölgesel önder olma yoluna sokmuş oldu!
İran bu yola girerken neler yaptı?
• Devletin AR-GE’ye katkısı artırıldı
• İran’da yeni kurulan teknoloji şirketleri dünyanın ilgi odağına dönüştürüldü
• Beyin göçünün önüne geçildi (Türkiye’de ise özellikle ülkedeki gelişmelerden hoşnut olmayan beyaz yakalı kesimin ülke dışına yerleşme, göçme eğilimine girdiğini anımsamakta yarar var)
• Girişimcilik toplumda yaygınlaştırıldı
• İnternet erişimi ve iletişim araçlarının kullanımında patlama yaşandı
• Teknolojik gelişme için rejime uygun bir anlatım yaratmanın önemi fark edildi
Türkiye laiktir laik kalacak demeyi sürdürebiliriz belki! Ama, “Türkiye İran olmayacak!” demeden önce düşünmekte yarar olduğu kesindir!

akıl

Bu sözlerin sahibinin kurduğu ülkede bu yazıyı yazmış olmak tarifsiz bir acıdır…

BAŞKA DÜNYA(LAR)

Kızıl Cüce olarak da bilinen TRAPPIST1 yıldızının 7 gezegeni yalnızca boyutlarıyla değil iklim koşullarıyla da Dünya’ya benzemekteymiş. Gökbilimciler insanoğlunun başka Dünya’lar var mı sorusunun heyecan katsayısını artıracak bir buluş yapmışlar.

Bağlantıdaki haberden bu heyecanlandırıcı buluşla ilgili ayrıntılara erişilebilir.

http://amerikabulteni.com/2017/02/22/komsu-bir-yildizin-yorungesinde-dunya-benzeri-7-gezegen-bulundu/?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+amerikabulteni+%28Amerika+Bulteni%29

Dünya’yı öküzün boynuzları üzerindeki eğreti konumundan kurtaran gökbilim Avrupa Rönesansının önemli sacayaklarından biri olmuş. Rönesansa giden yolda gökbilimcilerin önemli bedelleri insanlık adına ödeme yükümlülüğü üstlenmiş olduğu artık bilinen bir gerçektir.

İnsanlık tarihinin zaman dizini Batılı gözüyle ve kalıplarıyla oluşturulduğu için Rönesans öncesi göz ardı edilir. Orta Çağ’ın Avrupa için söz konusu olduğu dünyanın bir başka yerinde, örneğin bizlerin yaşadığı coğrafyada bambaşka bir çağın yaşandığından her nedense söz edilmez. Edilse de bu bilgilerin fazlaca alıcı bulduğu söylenemez.

İslam dininin doğuşundan sonra Selçuklu’yu da kapsayan bir aydınlık dönem yaşanmıştır oysa. İbni Sina, Ömer Hayyam, İbn Heysem, Farabi, İbni Rüşt ve bu önemli adlara eklenebilecek başka pek çoğu bu aydınlık çağın ilk akla gelen adlarıdır. Onlar şimdilerde çok anılmayan aydınlık çağın mimarları olarak tarihteki yerlerini çoktan aldılar.

Moğol istilasıyla yerle bir olmuş ve Bizans yıkıntılarından başkaca bir şeye sahip olmayan Anadolu’da bir beylikten 600 yıl ayakta kalacak bir Osmanlı İmparatorluğu kurabilmek her halde rastlantıyla açıklanabilecek gibi değildir.

Avrupa’nın orta İslam’ın ileri çağının birikimleri bu açıklama için yeterli olacaktır.

Akıl ve bilim penceresinden bakıldığında Osmanlı’nın varlığının da yıkımının da bilime bakışla ilgili olduğu anlaşılabilir.

Osmanlı’nın parlak döneminin sonlanmasıyla ilgili olarak tarihçiler pek çok belirlemede bulunurlar. Her birisi kendi içinde doğru ve tutarlıdır.

Akıl ve bilim penceresinden bakarak dönüm noktasını Osmanlı dönemi gökbilimcisi Takiyüddin’in trajedisinde bulabiliriz.

Şam doğumlu Takiyüddin bin Marufi’nin İstanbul serüveni 1570’te başlamış. II. Selim tarafından MÜNECCİMBAŞI yapılmış. III. Murat döneminde ise Uluğ Bey Zici’nin hazırladığı takvimin yetersizliği nedeniyle yeni bir gözlemevine gereksinim duyması üzerine istediği ölçütte bir gözlemevi kullanımına sunulmuş.

3274025422_f4340f715e

Takiyüddin bin Marufi

rasathane

Takiyüddin Gözlemevi

On altıncı yüzyılın bir başka ünlü gökbilimcisi Danimarkalı Tycho Brahe’ninkiyle karşılaştırıldığında Takiyüddin’in gözlemleri çok daha net ve dakikmiş.

1578’de İstanbul’u vuran kara ölüm veba Takiyüddin’in sonunu getirmiş. Yanlış anlaşılmasın! Takiyüddin vebadan ölmemiş. O zamanın uleması hemen harekete geçmiş. Aradığı gerekçeyi bulmanın rahatlığıyla veba salgınının Takiyüddin’in gözlemlerinden kaynaklanan uğursuzluktan kaynaklandığını padişaha kabul ettirmekte zorlanmamışlar. Takiyüddin’in gözlemevi 1580’de Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa tarafından yerle bir edilmiş.

Ne padişah III. Murat ne de Kılıç Ali Paşa yerle bir ettiklerinin yalnızca bir gözlemevi olmadığının, imparatorluğun geleceğini kararttıklarının farkına varmışlar.

AZİZ SANCAR ÖĞRETMEYİ SÜRDÜRÜYOR!

IMG_5532Aziz Sancar, ülkemizin zor gününde yüzlerimizi güldürerek fazlasıyla iş başardı! Bir başka başarısı ise Nobelli olmanın ülkesine ihaneti gerektirdiği gibi bir izlenim yaratan Orhan Pamuk “efsanesi”ne son vermiş olmasıdır.

Ülkemiz, bedeni buralarda aklı uzaklarda insanlarla dolu. Her nedense bu tiplerin önemli çoğunluğu sanatçı, bilimci, yazar, çizer görünümlü. Ülkeyi sevmek, vatansever tutum almak bu gibilerin hoşgör(e)mediği bir durum.

Aziz Sancar başarılı bir bilimci olduğunu kanıtlamakla kalmadı! Çok iyi bir yurttaş, ayakları yere basan bir aydın olduğunu da kanıtladı geride bıraktığımız aylarda.

Bedeni uzakta olup gönlü Türkiye’de olmak da olanaklıymış dedirtti pek çoğumuza!

İzmir’deki Biyotıp Genom Merkezi’nde düzenlenen onur gününde en çok etkilendiğim görüntülerden birisi annesinin fotoğrafı olmuştu. Orhan Bursalı’nın kaleme aldığı “Aziz Sancar ve Nobel’in Öyküsü” kitabındaki bilgiler Aziz Sancar’ın öğretmeyi sürdüreceğini anlatır gibi. Mutlaka edinin! Bir solukta okuyacağınız güvencesini çekincesiz veriyorum!

Sancar’ın annesi için söylediği “Atatürk’e tapardı!” sözleri oldukça etkileyici. Kendimce söylendim bu sözleri okuyunca! “Nasıl tapmasın ki, toplumun yarısı demek olan kadını insan yerine koyan birisine tapılmaz da ne yapılır?”

IMG_5535

Aziz Sancar, aradan geçen yıllara karşın geçmişini ve zor günlerini hiç unutmamış. Öğrencilik yıllarında yalnızca okula giderken giyebildiği bir çift ayakkabının lüks bir nesne olması akıp giden yılların ardından unutulmamış!

Sancar’ın memleketi Savur’daki lisenin birincisine 7500 USD ödül verdiğini bu kitap sayesinde öğreniyoruz.

IMG_5533

Yaşam öyküsünün yanı sıra bilimsel buluşları da sıradan okuyucunun (olabildiğince) anlayabileceği şekilde yer almış kitapta. Bilimsel buluşlarını adlandırırken Yunus Emre Destanı ve Piri Reis Haritası gibi metaforlara başvurmuş olması da kökleriyle sıkı bağını ortaya koymakla kalmıyor. Aynı, zamanda pek çok ortamda aşağılanan, itilip kakılan ülkesini yücelten birer küçük jest olarak yerini alıyor bilim tarihinde.

Bu kitabı bir solukta okumakla kalmayacaksınız!

Aynı zamanda, bilim insanlarının, sanatçıların, edebiyatçıların ve başka ileri gelenlerin ortaya koyması gereken davranış konusunda ezberiniz de bozulmuş olacak. Çıta kendisine sırt çeviren, ülkesine, insanına kayıtsız kalan aydın tipinden; vatansever aydın tipine yükseliyor.

Aziz Sancar, kim bilir başka neler öğretecek bundan böyle?

Bunu bilmemiz zor ama ülkesine ve insanına tepeden bakan “çok ünlü kişi” figürünün kökten değiştiği kesindir!

Sağol, varol Aziz Sancar….

Bizlere bu kıvancı ve sevinci yaşattığın, gururlanmamızı sağladığın için…

Ceyhun Balcı

NOBELLE GELEN SEFALET VE ASALET

Türkiye Nobel ödülleriyle önce sefaleti sonra da asaleti yaşadı! Türkler 1 milyon Ermeni’yi, 30 bin Kürt’ü kesti diyen ilk Nobellimiz Orhan Pamuk’un bu sözleri görevini yerine getirdi yakıştırmalarına neden oldu.

Orhan Pamuk bedeni bu topraklarda ama kafası dışarıda oln bir kişilik. Nobel kazandığı belli olunca keyfini çıkartacağım derken aynı zamanda ödülün parasal yönüne de dokundurma yapmaktaydı. İzleyen yıllarda bir kaç Nobel karşılığı parasal varlığı banka hesabına yazdırdığı kestirilemeyecek bir durum değil.

Nobel ödül tahtasında göze çarpan Türkiye buruk bir sevinç öğesinin ötesine geçemedi. Zamanla bu sevincin de silinip, kaybolduğunu da söylemek olası.

Benzer davranış ve söylemleri Aziz Sancar’dan bekleyenler fena halde yanıldılar. Ödülün duyurulmasının hemen sonrasında Aziz Sancar’ı sorguya çektiğini sanan BBC muhabiri de duvara toslayanlardandı. Etnik kökenine ilişkin nezaket sınırlarını zorlayan sorular karşısında efendiliğini bozmayan Sancar’ın dudaklarından “Türküm” dışında bir kimlik açıklaması işitilmedi.

Yine ödülden hemen sonra basına yansıyan Atatürklü Türk bayrağı önündeki duruşu alçakgönüllülüğün ve değerbilirliğin yansıması olarak aldı belleklerdeki yerini.

Milyon dolarlık ödül keyfi çıkartılacak yerde çalıştığı yerdeki Türk Evi’nin bacasını tüttürebilmeye, kapısını açık tutabilmeye için adandı!

Doğrusunu söylemek gerekirse Aziz Sancar’ın bilimsel başarısını vatanseverlik ve Atatürk tutkusuyla süslemesi Türk toplumnda karşılık buldu. Olabildiğince sahiplenildi bir parçası olmaktan onur ve gurur duyduğu milletince. Bizim milletçe bir hatamız varsa Aziz Sancar’ın farkına Nobel almadan önce varmamış olmamızdır. Bu çok eski ve bir türlü tedavi edilemeyen hastalığımızın bir an önce şifa bulmasını dileyelim.

Aziz Sancar bugün İzmir’de İBG-International’da onuruna düzenlenen törende dünyada Nobel’i hak eden yüzlerce çalışma yapıldığını, çalıştığı alanın Nobel ödülüne yaraşır olmasının şansı olduğunun altını çizerek yüce gönüllülük göstermekten de geri durmadı.

Nobel almakla hiç unutmadığı, gönlünde ayrı bir yere sahip olan ülkesiyle olan ilişkileri biraz daha sıkılaşmış ve ısınmış oldu.

Ödülü alır almaz eşiyle birlikte aldıkları karar da bir o kadar saygın ve hayranlık uyandırıcıydı. Nobel ödülü madalya ve belgesini Anıt Kabir’e vereceğini açıkladı. 19 Mayıs’ta Ata’nın huzuruna çıkarak bu sözünü yerine getirecek.

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir!” diyen bir güzel insana bundan daha güzel ve anlamlı bir armağan verilemezdi.

Şimdilerde üzerinde tepinilen, aşındırmak ve hatta ortadan kaldırmak için elden gelen ne varsa yapılan Türkiye Cumhuriyeti ve Mustafa Kemal Atatürk Nobel’in gerçek sahipleridir sözleri asalet belirtisi değil midir?

Aziz Sancar bilimsel başarısının yanı sıra duruşu, vatanseverliği ve bir parçası olduğu milletine gönülden bağlılığıyla gönüllerimizdeki tahtına hiç inmemecesine çıkmıştır!

Onur ve gurur kaynağımız Aziz Sancar’a saygıyla…

Ceyhun Balcı, 14.05.2016

HAYMATLOSLAR

“Heimat” Almanca’da vatan demek. “Los” sonekiyle birlikte “vatansız” anlamına geliyor. Almanya’nın, Avrupa’nın ve toplamda dünyanın karabasanı olan Hitler egemenliğine borçludur dünya HAYMATLOS kavramını. Önce kamudaki görevlerine kısa bir yazı ile son verilen her meslekten Yahudi bilim insanı için sıradaki gündem can pazarıdır. Alman vatandaşlığından çıkartılan bu kimseler artık vatansız oldukları gibi ölüme de son derece yakındırlar.

 
Almanya’dan ayrılıp canlarını kurtarmaları ilk bakışta kolay görünebilir. Ama, Avrupa’yı titreten Hitler varken pek çok Avrupa ülkesi böyle bir sahiplenmeyi aklına bile getirecek durumda değildir.
Okyanusun karşı kıyısındaki ABD ise ağır bir ekonomik sıkıntının izlerini silebilmiş değildir.
Özetle, dünyanın vatansız Alman Yahudilerini sahiplenecek, onlara kucak açabilecek durumu yoktur.
Yıl 1933!

Dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip ve Atatürk üniversitede…

Yoksul ve düşkün Türkiye Cumhuriyeti parasal yoksunluğuna inat düşünsel zenginlik içindedir. O koşullar altında Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Darülfünun’u üniversiteye dönüştürme hayali kurmaktadır. Diyelim ki her şey bulundu! İnsan kaynağı sorunu nasıl çözülecektir? Üniversite Reformu için rapor yazmış olan İsviçreli Malche’nin Alman Yahudisi arkadaşı patolog Schwartz vatansızları vatana kavuşturmak, daha da önemlisi canlarını kurtarmak için örgütçülük de yapmaktadır. Bağlantılar kurulur! Genç Türkiye Cumhuriyeti 10 yıl önce verdiği olmak ya da olmamak savaşından sonra bir kez daha varlık savaşı verecektir. Bu arada, canları tehlikede olanlara kapılarını açacaktır. Aklın ve bilimin rehberliği üniversite olmadan nasıl yaşama geçirilecektir? Vatansız Almanlardan oluşan her meslekten bilim insanının yolu Türkiye’yle kesişmiştir artık!
Bin dolayında Alman Yahudisinin Türkiye’ye geldiğini yazıyor kaynaklar. Bunlardan 10’dan fazlası yaşamını Türkiye’de yitirmiş. Yedisi Türkiye’de gömülmüş.
Türkiye Cumhuriyeti genç, emeklemeye çalışan ama bir o kadar da ciddi bir devlet olduğunu ortaya koymaktan da geri durmamış. Türkiye’ye gelmek isteyenlerle bir sözleşme yapılıyor. Özlük hakları, uymaları gereken kurallar vb maddelerin yanında bir sözleşme maddesi daha var ki!

0000000353281-1
İbretlik!
Gelenlerden en geç iki yıl içinde öğrencilerle Türkçe iletişim kurmaları isteniyor. Türkçe öğrenmeleri gerekiyor anlı, şanlı bilimcilerin. 1928’de yaşama geçirilen Dil Devrimi’nin köktenci tutumu anımsandığında bu koşula şaşırmak yersiz!
Yıl 2016!
Türkiye’de yabancı dille eğitim yapan tıp fakültelerinin adlarını bir çırpıda sayamam!
Bundan 80 yıl önce gösterilen onurlu ve akılcı duruşa bakar mısınız? Bir de bugüne bakın demeye dilim varmıyor. Tıp, mühendislik ya da işletme eğitimini Türkçe dışında bir dille yapmanın amacı ve hedefi ne olabilir? Bu soruya akılcı ve kabul edilebilir bir yanıt bulabilen var mıdır?
Haymatlosların vatan sahibi yapılması, bu yapılırken yeni vatanlarına hizmet etmeleri, saçtıkları ışıktan ortaçağdan yeni çıkmış bir toplumun yararlandırılması Atatürk önderliğindeki Cumhuriyet kadrolarının devrimciliğini göstermesi bakımından anlamlı ve önemlidir.
Ama, bir nokta daha var ki; göz ardı edilemez!
Çağdaşlaşmak, aydınlık dünyayla bütünleşmek kuşkusuz akıl ve bilimi rehber edinmekle olası! Tüm bunları yaparken bir ulusun onurundan ve gururundan ödün vermemesi de bir o kadar dikkate değer.
Bu yazıya esin kaynağı olan sunum dün akşam İzmir’de AKADEMİK DER’in konuğu olan Prof Dr Kürşat YILDIZ tarafından yapıldı. Bir saati aşkın sunum soluksuz izlendi. Konuşmacının da değindiği gibi Türk üniversite ortamı 1933-1945 ve daha sonra da 1960-1970 dönemlerinde üniversiteye yaraşır bir çizgi tutturdu. Bunun dışında kalan zaman aralıklarında ise sayılar ve başka göze görünen ölçütler büyüme/gelişme göstergesi olduysa da üniversite çoğunlukla sessiz ve edilgen oldu! Tıpkı içinde bulunduğumuz dönem gibi!
Daha birkaç gün önce artık freni boşalmış taşıt gibi yol alan Diyanet İşleri Başkanı’nın bir demeci yer aldı medyada. Beyefendi medreselerle üniversitelerin denk tutulması özlemini dile getirmiş bir yerlerde. Türkiye’nin üniversitelerinden ne bir ses ne de bir nefes işitilmediyse eğer üniversitelerimiz derin bir uykuda demektir.
Haymatlosların eşsiz katkılarıyla kendisini gösteren üniversite öncülüğünün dirilmesi dileğiyle…
Ceyhun Balcı