ATATÜRK VE ÇEVRE

IMG_4308

Bu yazıya da esin kaynağı olan kitapta çok daha fazlasını okuyacak ve yazar İlknur Güntürkün Kalıpçı’nın deyişiyle “SEN BİZİ SAKIN AFFETME ATAM!” demek geçse de içinizden siz siz olun çok çalışıp, ona yaraşır olmaya bakın derim sizler. 

Bu Dünya Çevre Günü’nde “Atatürk ve Çevre” diyelim. Pek çok alanda 100 yıl önceki söylem ve eylemleri ve elbette öngörüleriyle bizleri şaşırtmayı sürdüren Atatürk’ü rehber ediniriz.

Çevre duyarlılığı Atatürk’ün her nedense çok da öne çıkartılmayan yönlerinden birisidir.

Hem çevre günü olması hem de zeytin gibi bir sıradışı varlığı gözden çıkartılmasının denendiği bugünlerde Atatürk ve Çevre’ye değinmek güncel gereklilik.

Yaşamı savaş alanlarında acılarla, sıkıntılarla geçen Atatürk’ün ağladığı anlar yazılara konu edilecek denli az.

Gözyaşı döktüğü az sayıdaki olgudan birisi Çanakkale’dedir. Bir diğeri ise doğayla ilgilidir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara başkentliğe hazırlanırken Çankaya yolundaki bir iğde ağacının kesilmiş olmasına ağlamış Atatürk. Yol yapımına engel görülen bölgenin tek ağacının yaşamına son verilmesi Atatürk gibi anıt adamı ağlatmış. İğde demişken iğde cenneti olabilecek Türkiye’nin iğde dışalımı yapmakta oluşunu içimiz sızlayarak anımsatalım.

Çevre konusunda da duyarlı ve rehber olası bir önderimiz olduğu için gurur duyalım!

Özellikle çevre duyarlılığı Türkiye’nin kökü dışarıda etkinlik alanlarından birisidir. Kökü burada olmayan, ayağı bu topraklara basmayan hiç bir hareketin, etkinliğin başarı şansı bulunmadığını unutmamak gerekir. Bu gerekçeyle çevrecilik diyenlerin bu yalın gerçeği göz önünde tutmaları dileğiyle.

Ceyhun Balcı, 04 Haziran 2017

NEDEN KAMUCU OLMAK GEREK ?

Artvin Cerattepe direnişi bir kez daha gösterdi! Türkiye başındaki dertten kurtulmak için aradığı kıvılcımı “çevre”den bulacaktır. Taksim Gezi Parkı’ndaki üç, beş ağaç için başlatılan direniş bir halk hareketine dönüşmek üzereydi. Türkiye’de siyasi olarak boy gösterenlerin öngörüsüzlüğü bu sonuç almaya çok yakın halk hareketinin önünü kesti.

Aydınlık Pazar’daki bir söyleşi ilginç ipuçlarıyla dolu! Yeşil Artvin Derneği Başkanı ile yapılan söyleşiden Artvin’deki altın varlığının 1988’de fark edildiğini anlıyoruz. MTA (Maden Tetkik Arama Enstitüsü) bir kamu kurumu olarak altın varlığını saptamış. Ama, bir kamu kurumuna yakışır şekilde Artvin’de altın madenciliğinin çevreye zarar vereceğini de eklemiş raporuna. MTA’nın kamucu duruşuna yakışmayan bir çalışanı haber uçurup, bir tanıdığının buradaki imtiyazı ele geçirmesine yardımcı olmuş! Otuz yıl önceki bu ayrıntı bugün karşımıza Artvin direnişi olarak çıkmış oldu!

Belli ki, o zamanlar valilerin de kamu görevlisi olmakla kalmayıp kamucu olabildikleri yıllarmış. 1995’te zamanın Artvin Valisi’nin hazırlattığı bir raporun sonuç tümcesi “Artvin’de madencilik yapılmamalı” sözüyle bağlanmış!

**************************

Bu olağandışı güzel pazar sabahını kirleten bir manzarayala karşılaşmasam iyi olacaktı!

İzmir’i bilenler kolaylıkla gözleri önüne getirebileceklerdir! Hilton Oteli’nin tam karşısında, Aziz Polikarp Kilisesi’nin yanı başındaki boş alanda inşaat çalışmaları başlatılmış. Vinçler, sondajcılar, zeminciler sahne almış durumda!

Geçmişte burada bir TEKEL deposu vardı! TEKEL yağması sonrasında ele geçirildi doğallıkla! Çok yüksek olmayan bu yapının yıkılması bile ferahlatmıştı bölgeyi. Yıllardır orada bulunan Aziz Polikarp Kilisesi’nin varlığının farkına varılmıştı.

Olasılıkla değil kesinlikle yeni bir kuleye ve daha doğru deyişle koyu gölgeye kavuşacaktır İzmir! İzmir’e yatırım yapılmıyor korosunun çatlak sesleri sevinebilirler! Ama, İzmirliler ya da başka şekilde söylemek gerekirse kentliler şimdiden yas tutmaya başlamalılar derim!

Umarım yazıya konu olan soruya yanıt ver(ebil)mişimdir!

SU İŞLERİ

SU İŞLERİ

indir
Önceden uyarmış olayım!
Sıralayacağım bilgilerden sonra dehşete düşebilirsiniz! Düşmenizde sakınca yok bence! Bir tür altüst oluş toplumlar gibi bireyler için de iyidir!
• Aral Gölü’nün doğu havzası 600 yıl aradan sonra tümüyle kurumuş!
• Kaliforniya eyaleti üç yıl boyunca eşi, benzeri görülmemiş bir kuraklık yaşamaktaymış!
• 2050 yılından önce dünyadaki su gereksinimi % 40 oranında artış gösterecekmiş!
• 2025 yılından önce ise 1.8 milyar insanın yaşadığı bölgelerde su kıtlığı yaşanacağı öngörülmekteymiş! Yine, bu zaman aralığında dünyada yaşamakta olan insanların 2/3’ü su gereksinimlerini karşılamakta sıkıntıya düşeceklermiş.
• Şu anda 750 milyon insan güvenli içme suyuna erişimden yoksun durumdadır.
• Atık suların % 80’i deniz, ırmak ve göllere dökülmekte, boşa akmaktadır.
• Her yıl 2 milyon çocuk temiz su yokluğu ve hijyen eksikliği nedeniyle yitirilmektedir.
• 22 ülkede 1 milyar insan açıkta dışkılamaktadır.
• 2.5 milyar insan sağlıklı kanalizasyondan yoksundur.
Bu bilgileri paylaşan BM yetkilileri insanlığı harekete geçmeye çağırmıştır!
Kolaylıkla anlaşılabileceği gibi, gereği yapılmazsa insanlık su savaşlarına hazır olmak durumunda kalacaktır.
Oysa, su insanlığın komşuluk ve ortaklık paydasıdır. Pek çok deniz, göl ve akarsu devletlerin ortak kullanım alanlarını oluşturmaktadır.

Kayıp kaçak oranlarının dehşet verici boyutlara erişebildiğine ilişkin bir örnek İzmir’den verilebilir. 2000 yılında 3.3 milyon kişinin yaşadığı İzmir’e 237 milyon m3 su verilmişken; 2013’te nüfus % 22 artış göstermişken verilen su niceliği % 23 azalarak 184 milyon m3 olmuştur. (İzmir’de su kesintisi ya da darlığı söz konusu değildir)
http://www.haberler.com/suda-buyuk-tasarruf-6748255-haberi/
Şebeke kayıplarının azaltılması kadar savurganlığın an aza indirilmesi de bir o kadar önemlidir.
Bu gibi durumlara yolda yürürken de kolaylıkla tanıklık edebilirsiniz. Örneğin, kaldırımı yıkayan esnaf, arabasını yıkayan vatandaş, vb durumlar sıradanlaşmıştır.
Masamıza gelen pek çok gıdanın bir porsiyonu için harcanan su niceliğine bakıldığında kimilerini tüketmekten caymak bile gündeme gelebilir.
http://oasis-rainharvesting.co.uk/how_much_water_is_needed_for_our_food_production
Ormansızlaştırma, savurganlık ve kentleşme/betonlaşma önde gelen su düşmanı gelişmeler gündelik yaşamımızın parçalarına dönüşmüşlerdir!
Büyümeyi her şeyin önüne ve odağına koyanların bu sorun için çözümleri var mı?
Ceyhun Balcı, 21.01.2015
Yazının ilk bölümündeki istatistiksel değerler Nature dergisinin 1 Ocak 2015 tarihli sayısından alıntılandı. (Sayfa 6, The rising pressure of global water shortages)

TEFTİŞ

TEFTİŞ

İzmir’de “Bisim” adıyla uygulamaya konulan bisiklet kiralama hizmeti büyük ilgi görüyor. Şu anki sorun, yerel seçimlere şantiye görünümüyle giden bisiklet yollarıyla ilgili!

Vatandaş sıfatımla çalışmaları yerinde denetlemeye karar verdim. Karataş’tan Bisim keyfiyle limana kadar gidilebilir miydi? Yürürken devler devi bir pano çarptı gözüme. Karataş-Pasaport kıyı düzenlemesi işi aralık ayının 16’sında başlamış! İşin teslim süresi 90 gün olarak belirlenmiş. Rastlantıya bakın ki o gün tam da bugün! Bir kaç adım attıktan sonra teslimatın değil bugün bir hafta sonra bile olanaksız olduğunu gözlerimle gördüm. Zaten bitiş tarihi de karalanmış. Şartnamesi olan yüklenicili bir işte bu aksaklığın bir faturası var mıdır?

Resim

Bir kaç çift söz de yapılan işle ilgili söyleyelim!

Çelik-beton aşkının önüne geçilemiyor anlaşılan! Çelik iskeletli pergula yapımı göz tırmalayan türden.Zemin döşemeleri hiç değişmez şekilde kötü bir işçilik yansıtmakta. Çalışmaların şu aşamasında yollarda değil bisiklet insan yürümesi olanaksız!

Resim

Artık, İzmir’le özdeşleşmiş olan dalgalı kaldırımlara da yansımış beceriden ve estetikten yoksun işçilik! Yollar şimdilik fiziksel engellerle dolu! Çalışmaların bitiminden sonra fiziksel engellerin yerini biyolojik olanların alıp almayacağı önde gelen merak konusu olmayı sürdürecek gibi görünüyor. Kafe ve lokanta işgali başladığında yayalara yer kalıp kalmayacağı, onların kaldırımsız kalmasıyla bisiklet yolunun kullanılamaz hale gelip gelmeyeceğini şimdilik kestirmek güç!

Resim

Resim

Şantiye görünümü kesintisiz olarak limana dek sürüyor.

Bu çalışmaların zamanlaması iki şey düşündürdü! Birincisi, çalışmaları böyle duyarlı bir döneme denkleyen yerel yöneticilerin özgüvenlerini! Diğer seçenek biraz ürpertici! Öngörüsüzlük! Birinci seçeneğin doğru olmasını dilemekten başka çaremiz yok!

Ceyhun BALCI, 15.03.2014

PANTERA PARDUS TULLIANA (ANADOLU PANTERİ)

Görsel

PARDUS

Pardus günümüzde bir bilgisayar işletim sistemine ad olmuş durumda! Çocukluğumdan anımsıyorum! Anadolu panteri görülmüş ve şimdiki gibi vurulmuştu. Arada başka savlar da olsa Anadolu’da 40 yıl önce rastlanmış olduğu kabul edilmekteydi.

Diyarbakır’da bir kez daha rastlanması çok şaşırtıcı! Soyunun tükendiği sanılan bu çok ayrıcalıklı hayvan dostumuzun cansız bedenini görmek iç burkucu oldu! Yine de, heyecan verici bir durumdu!

Belli ki sayıları çok azalsa da Anadolu panteri ya da Panthera pardus tulliana Anadolu’da bir yerlerde varlığını sürdürmektedir. Sonradan İran parsı türlerinden birisi olduğu düşünülse de coğrafyamız için sıradışı olan bu büyük kedinin Anadolu adıyla anılması pek çoğumuzun gururunu okşamış olmalıdır.

Bu görkemli görünümlü dostumuzun Anadolu’da bizlerle birlikte soluk alıp veriyor ve yaban yaşamına renk katmayı sürdürüyor olma olasılığı bile fazlasıyla ilgi uyandırıcı hoş bir durum.

Onun yokluğunun insan kaynaklı dış etkenlere bağlı olma olasılığı biz insanları düşündürmeli! İnsancı bakış açısı bir yana bırakılıp doğaya ve dünyaya bütünsel yaklaşım çok şeyi tersine çevirebilir. Gözüne kestirdiği her yere düşüncesizce yerleşmeyi hüner sayan budalalık mercek altına alınmalı!

Unutulmamalı ki; Anadolu biz insanlar kadar adını taşıyan panterin de yurdu! Yaşamak bizim kadar onun da hakkı!

Panthera pardus tulliana’yla daha sık rastlaşmak dileğiyle…

Ceyhun BALCI, 03.11.2013

http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay/75095/2/1/25037458/cobanlarin-oldurdugu-hayvan-anadolu-leopari-mi

TÜRKİYE : BİR SAHİPSİZ ÜLKE

TÜRKİYE

BİR SAHİPSİZ ÜLKE

 

Yaşadığım kent İzmir için zaman zaman kullandığım “sahipsizlik” nitelemesini ülkem için kullanmak acı veriyor. Ne yazık ki gerçek bu! Pek çok kişi tarafından abartılı bulunabilecek bu yargıya nasıl vardım?

İzmir’in metropol ilçelerinden Gaziemir’de varlığı saptanan radyoaktif ve zehirli atıklar konusunda yaşananlar “sahipsizlik” nitelemesini fazlasıyla doğrulamakta.

Bir faciadır Türkiye’nin bu bağlamda yaşadığı.

Atıklar Evropiyum 152 içermektedir. Eu 152 bir nükleer enerji santrali atığıdır. Oysa, Türkiye nükleer enerji üreticisi olmaya çok hevesli olsa da henüz nükleer enerji üreticisi olabilmiş değildir. Tolga Yarman hocanın deyişiyle Türkiye enayi yerine konmuş; bu güzel ülke yol geçen hanına dönüştürülmüştür. Bu atıklar hiç kuşku yok ki; yasal olmayan yollarla sokulmuştur Türkiye’ye! Türkiye ne yazık ki sınırlarına egemen olamamıştır. Sınırları bölücülere açık olan Türkiye belli ki radyoaktif çöplük olmaya da gönüllü olmuştur.

Atıklar ne zaman sınırlarımızı aşarak ülkemize girdi? İzmir serüveni ne zaman başladı? İzmir’den Anadolu’ya doğru yola çıktı mı? Bu can alıcı soruların yanıtlarını bilemiyoruz. İz sürmesi gerekenler görevlerini yapmışlar mıdır? Ordusunun kozmik odaları sudan gerekçelerle hallaç pamuğu gibi atılan ülkemizde radyoaktif ve zehirli atıklar sınırlarımızı kolaylıkla aşabilmekte; bu faciaya eşdeğer durum karşısında “görmedim, duymadım, bilmiyorum” yaklaşımı sergilenebilmektedir.

Gelelim bu atıkların halk sağlığına ve çevreye etkilerine!

Atıkların depolandığı imalathanenin çalışanları, bu yerin yakın çevresinde yaşayanlar, bunun da ötesinde ilçedeki halkın görmüş olması olası zararların değerlendirilmesi doğrultusunda bir şeyler yapılmış mıdır? Yapıldıysa elde edilen veriler nelerdir?

Tüm bu yaşamsal soruların karşısında yanıtlar yerine her geçen gün büyüyen soru işaretleri durmaktadır.

Yazılacak, söylenecek çok şey var bu konuda!

Bu kısa özet bile “sahipsizlik” belgesi sayılmaz mı?

Türkiye’yi bu örnekten yola çıkarak içimiz kan ağlayarak da olsa “sahipsizlik” ile yaftalamak çok mu abartılı bir tutum?

Yorum sizindir!

Ceyhun BALCI, 27.12.2012Görsel