NEOLUDİZM (*) KAPIMIZDA MI?

Bir sava göre yeryüzündeki çalışanların yarıdan bir fazlası bilişimle ilgili iş yaptığında gerçek anlamda BİLİŞİM ÇAĞI’na girmiş olacağız. Bunun hesabını tutmak ne denli mümkün olur? Bunu bilmek zor ama, bilişim çağına girilmiş olduğuna ilişkin güçlü belirtiler de yok denemez!
Bilişim otomasyon demek büyük ölçüde. Bu da pek çok işin bilişim aracılığıyla yürütülmesi anlamına geliyor.
Gündelik yaşamda evlerimizde, işyerlerimizde ya da kamusal alanlarda işimizi kolaylaştıran, zahmetimizi azaltan pek çok uygulamayı bir çırpıda aklımıza getirip sayabiliriz.
Otomasyon aracılığıyla pek çok ortamın insansızlaştırılması doğrultusunda epeyce yol alınmış durumda. Artık, yavaş yavaş gündeme giren tartışma yapay zekâyla donatılmış robotlar üzerinedir.
Robot sözcüğü ilk kez Çek yazar Karel Capek tarafından kullanılmış. İşçi anlamına gelen bu sözcük Capek’in “Rossum’un Evrensel Robotları” adlı oyununa konu olmuş. Oyunun yazıldığı 1920 yılında robotlardan söz etmek bugün Samanyolu’na yolculuk kadar düş ürünü ve gerçeklikten uzaktır. Buna karşılık 100 yıl sonra robotların yaşamın içinde yer alma noktasına evrildiğini söylemek mümkündür.
Bilimsel ilerleme aracılığıyla eriştiği teknolojik olanaklar insanoğlunun keyfine keyif katsa da atanı vuran silah gibi de işlev görür olmuştur. Bilişimin yaşam alanlarımızda kapladığı yer genişledikçe insanın kendi yaratısı ürünlerce dışlanması tehlikesinden söz edilir olmuştur. Bu da insanın kendi eliyle ortamdan yalıtılması ve pratik olarak İŞSİZLİK anlamına gelmektedir.

Luddite

Ludizm akımının öncüsü NED LUDD

Bugün yeniden kendisini gösteren bu durum aynı filmin bir kez daha gösterime girmesine de benzetilebilir. Bundan yaklaşık 200 yıl önce Sanayi Devrimi’nin güç kazandığı zaman aralığında makineleşme sonucu insan emeğinin üretim ortamındaki yerini öncekine göre yitirmesi olgusu yaşanmıştı. İşlerini yitiren çok sayıda emekçi bu durumdan sorumlu tuttukları makineleri kırarak, tarihin çarkını geriye doğru çevirmeye kalkışmıştı. 1811’de Sanayi Devrimi’nin beşiği İngiltere’de kendisini gösteren bu ilginç akım bu eylemi ilk olarak yaşama geçiren çırağın adından esinle LUDİZM olarak nitelenmişti.

LUDDISM
Bilişim, günümüzde güç kazanırken bir başka durum daha söz konusu olmaktadır. Yaygınlaşan otomasyona ek olarak “YAPAZ ZEK” da gündemdeki yerini her geçen gün artırmakta ve sağlamlaştırmaktadır. Bugüne dek insanın programladığı ve dolayısı ile yönettiği makinelerin bundan böyle evrilerek öğrenen/öğretilen ve tıpkı insan gibi davranabilen varlıklar konuma gelmeleri beklenmektedir.
Bugün için çok yakın görünmese de çok da uzak olmayan gelecekte yapay zekâlı makinelerin bir şekilde onları yaratan insanlarla rekabete girmesi ve belki de bir ölçüde onları egemenlik altına alması en azından bir olasılıktır.
Bugüne dek robotları konu alan ütopyalar çokça söz konusu olmuşken yapay zekâ ve olası etkileri sonrasında bir de distopyalarla ilgili beklentileri içeren öngörülerden de söz edilmektedir.

Geleceğe yönelik projeksiyonlara bakılırsa bilişimin ve elbette yapay zekâlı robotların günümüzde insanoğlunun yaptığı hemen her mesleği yapmada yetenekli olacağı yaygın kanıdır. Örneğin, günümüzde deneme seferlerine başlanan sürücüsüz taşıt uygulamalarının sürücülük mesleğini tarihsel bir olguya dönüştüreceğine kesin gözüyle bakılmaktadır. Senaryoya göre evlatlarımız değil ama torunlarımız taşıt sürücülüğü gibi bir işi öğrenme gereksinimi duymayacaklardır.
Bilişim ve yapay zekâ kaynaklı işsizlik 200 yıl öncekinden farklı olarak günümüzde mavi yakalılara ek olarak beyaz yakalıları da etkileyebilecektir.
Hekimlik gibi insani ilişkinin ön planda olduğu, bir şekilde her koşulda ayakta kalması beklenen bir meslek de bu gelişme ve dönüşümden etkilenecek gibi görünmektedir. Yapay zekâyla donatılmış robotların hekimliğin radyoloji dalındaki becerilerini ve tanı yerindeliklerini istatistiksel verilerle süsleyen kimileri “radyoloji uzmanı yetiştirilmesi durdurulmalı” sözlerini yüksek sesle dillendirir olmuştur.
Cerrah robotlar her ne kadar insan yönetimi ve güdümü altında kullanılsalar da şimdiden her geçen gün güç ve konum kazanmaktadırlar.
İnsan yaratısı robotların insana karşın insana egemen olması olasılığı bugünlerde konuşulur olan bir konudur. Robotların insanların işini elinden alması bir yana insan egemenliğine son vermesi olasılığı ortamında 200 yıl sonra LUDİZM bir kez daha gündemde kendisine yer bulmuştur. Bundan 200 yıl önce dokuma tezgâhları ludistlerin baş hedefi olurken günümüzde bilgisayarlar ve elbette yapay zekâlı robotlar çağcıl ludizmin önde gelen hedefleri olmaktadır. Bir farkla ki; günümüz ludistleri araç, gereç olarak kazma, kürek ve kaba güç değil mücadele ettikleri aygıtlara karşı yazılım silahını kullanmaktadırlar.

NEOLUDİZM

İki yüz yıl önce baş gösteren ludist ayaklanma 1811-1816 yılları arasındaki 5 yıl boyunca sürmüş ve sonrasında güç ve etki yitirerek tarihteki yerini almıştır. Yeni duruma uyum sağlayan insanlık bir şekilde farklı iş alanları yaratarak İŞSİZLİK olgusunun uzun sürmesinin önüne geçmiştir. Günümüzde yaşanmakta olan bilişim devrimi sürecinde baş gösteren ludist hareketler de benzer şekilde dizginlenecek ve sönümlenecektir. Tıpkı, 200 yıl önce olduğu gibi günümüzdeki keskin geçiş olası ayaklanma ve hoşnutsuzluk nedeni olabilecekse de sürekliliği söz konusu olamayabilecektir.
Yanıtı ilgiyle beklenen soru!

Bilişim çağında öteden beri bilimkurguya konu olan, bir şekilde insanların hayal gücünü zorlamasına fırsat veren bir ütopyayla mı yoksa insanı bunaltan, sarsan, bunaltan bir distopyayla mı karşılaşacağız?

(*) NEOLUDİZM : Sanayi Devrimi’nin ilk yıllarında İngiltere’de baş gösteren makine kırıcılıktan esinle günümüzde bilişime yönelik tepkisellik.

Not : Bu yazı Dağarcık Türkiye’nin Temmuz 2018 sayısında yayımlanmıştır
http://www.dagarcikturkiye.com/neoldizm-kapimizda-mi-yd-2436.html

TIP SEMBOLÜ ÜZERİNE

Yurt içinde ya da dışında olsun! Gezerken mesleğimizden kaynaklanan dürtülerle tıp tarihiyle ilintili ipuçlarını da yakalama çabası içinde oluyoruz. Bu yaklaşımın bilgilenmeye katkısının yanı sıra var olan bilginin pekişmesi ve varsa yanlışların düzeltilmesi bakımından da yararlı bir eğilim olduğunu söylemeliyiz.
Norveç gezimiz sırasında yakaladığımız bir ipucu bilgilerimizi gözden geçirme gereğini kaçınılmaz kıldı.
Norveç’in batı kıyısındaki Bergen kentinde dolaşırken bir alışveriş merkezinin tepesine konulmuş bir heykel çekti dikkatimizi. Yakınlaştırılmış fotoğraf çekimlerinde heykelden çok heykelin sağ elindeki nesne çok daha dikkat çekiciydi.
Heykelin sağ elindeki bir asaya sarmalanmış kanatlı çifte yılanlı nesne bizim tıp sembolümüzdü. Daha doğrusu öyle sanıyorduk!

Bergen’de Merkür heykeli

(Dr Sarkis KILIÇASLAN’ın izniyle)

Şaşırdık ve anlam veremedik bu duruma. Araştırdığımızda söz konusu yapının tepesindeki heykelin ticaret tanrısı Merkür’ü betimlediğini öğrendik. Bir alışveriş merkezinin tepesinde yer alması şaşırtıcı değildi elbette ticaret tanrısının. Elindeki tıp sembolü de neyin nesiydi?
Ayrıntılı bilgi için Bergen Turizm Danışma’ya yazdık. Birkaç gün sonra gelen yanıt bizleri şaşırttığı kadar bilgisizliğimizi açığa çıkartması bakımından da ibretlikti.
Bergen Turizm Danışma bizi yanıtlarken başvurabileceğimiz ve daha fazla bilgilenebileceğimiz bir kaynağı da bilgimize sunma inceliği göstermişti. Ülkemizin başını öne eğen Wikipedia yasağı nedeniyle anında değilse de bir süre sonra bağlantıya erişebildik. Orada okuduğumuza göre bizim tıp sembolü saydığımız ve dolayısı ile sandığımız nesne ticaret tanrısı Merkür’ün “Caduceus” denen asasıymış. Merkür’ün Caduceus’u Türkiye’de tıp sembolü sanılmakta ve kullanılmaktadır. Bu yanılsamada Türkiye yalnız değildir edindiğimiz bilgiye göre. Kuzey Amerika’da da böylesi bir yanılsama söz konusudur. Türkiye’nin yanılgısı da olasılıkla Kuzey Amerika kaynaklıdır.
Böylesi yanılsamalar insanlık için ne ilktir ne de korkarız son olacaktır.
Belleğim beni yanıltmıyorsa bu yılın ilk yazısında benzer bir duruma değinmiştim. http://www.dagarcikturkiye.com/bir-maskenin-oykusu-yd-1913.html Çağının gericisi bir kişiliğin XXI. yüzyılda olumlu bir unsurmuş gibi kullanılması ve idolleştirilmesi karşısındaki şaşkınlığımı yansıtmıştım o yazıda. Benzer duruma kendi meslek alanımda tanıklık etmiş oldum böylelikle.
Tarihte yolculuğa çıkıldığında ülkemizin yer aldığı coğrafyanın başka pek çok konuda olduğu gibi tıp sanatının doğuşuna da beşiklik ettiği kolaylıkla söylenebilir. Durum böyleyken ülkemiz hekimlerinin meslek örgütünün tıp sembolü olarak Merkür’ün asasını benimsemiş olması acıklı güldürüye denk düşen bir durumdur.
Hiç kuşku yok ki, insanlığın küresel düzeyde etkileşim içinde olması kaçınılmazdır. Ancak, bilinçten yoksun bir etkileşimin yaratabileceği durumlardan birisidir bu yazıya konu ettiğimiz örnek. Tıp sanatının doğduğu yerdeki bir ülkenin kendisinde bulunan sembollere ilgisiz kalıp okyanusun öte tarafından etkilenmesi anlaşılabilir ve kabul edilebilir olmasa gerektir.

TIP SEMBOLÜ VE CAUDECUS

Solda tıp sembolü, sağda tıp sembolü sanılan Merkür’ün asası Caduceus

Tıpkı yaşadığı dönemin zalimi ve gericisi Guy Fawkes’ın günümüzde maskesi aracılığıyla kutsanması gibi ticaret tanrısı Merkür’ün asasının günümüzde aralarında ülkemizin de bulunduğu pek çok ülkede tıp sembolü olarak kabul edilmiş olması toplumların yanıltılabilirliğini ortaya koyması bakımından önemlidir.
Doğrusu varken yanlışta üstelenmemeli!
Wikipedia’daki “Caduceus” maddesi :

https://en.wikipedia.org/wiki/Caduceus
Caduceus

This article is about the Greek symbol. For the usage as a medical symbol, see Caduceus as a symbol of medicine. For the medical symbol with one snake, often mistakenly referred to as a caduceus, see Rod of Asclepius.
For other uses, see Caduceus (disambiguation).
Modern depiction of the caduceus as the symbol of commerce
Hermes ingenui[1] carrying a winged kerykeion upright in his left hand, Roman copy after a Greek original of the 5th century BCE (Museo Pio-Clementino, Rome).
The caduceus (☤; /kəˈduːsiːəs/ or /kəˈdjuːʃəs/; from Greek κηρύκειονkērúkeion “herald’s wand, or staff”)[2] is the staff carried by Hermes in Greek mythology and consequently by Hermes Trismegistus in Greco-Egyptian mythology. The same staff was also borne by heralds in general, for example by Iris, the messenger of Hera. It is a short staff entwined by two serpents, sometimes surmounted by wings. In Roman iconography, it was often depicted being carried in the left hand of Mercury, the messenger of the gods, guide of the dead and protector of merchants, shepherds, gamblers, liars, and thieves.[3]
Some accounts suggest that the oldest known imagery of the caduceus have their roots in a Mesopotamian origin with the Sumerian god Ningishzida whose symbol, a staff with two snakes intertwined around it, dates back to 4000 B.C. to 3000 B.C.[4]
As a symbolic object, it represents Hermes (or the Roman Mercury), and by extension trades, occupations, or undertakings associated with the god. In later Antiquity, the caduceus provided the basis for the astrological symbol representing the planet Mercury. Thus, through its use in astrologyand alchemy, it has come to denote the elemental metal of the same name. It is said the wand would wake the sleeping and send the awake to sleep. If applied to the dying, their death was gentle; if applied to the dead, they returned to life.[5]
By extension of its association with Mercury and Hermes, the caduceus is also a recognized symbol of commerce and negotiation, two realms in which balanced exchange and reciprocity are recognized as ideals.[6][7]This association is ancient, and consistent from the Classical period to modern times.[8] The caduceus is also used as a symbol representing printing, again by extension of the attributes of Mercury (in this case associated with writing and eloquence).
The caduceus is often incorrectly used, particularly in North America, as a symbol of healthcare organizations and medical practice, due to confusion with the traditional medical symbol, the rod of Asclepius, which has only one snake and is never depicted with wings.

Not : Bu yazı http://www.dagarcikturkiye.com’un ağustos 2017 sayısında yayımlanmıştır.

SOLCULUK MU, MİLLİCİLİK Mİ?

Solculuk mu Millicilik mi?

Ocak, 2015

Ceyhun Balcı

Yeni yıla eski ama önemli bir konuyla girelim. Ters yüz olmuş dünyada kavramlarında içinin boşaltıldığı bir çağda yaşıyoruz. Böylelikle toplumlar kutsal kavramlar aracılığıyla kolaylıkla güdülenebilmiş oldu.

Siyasetin geleneksel ikonları bu amaç için biçilmiş kaftandı. Ne yazıktır ki; sorgulayıp sakınanlar olduğu gibi alışkanlıkların ve ezberlerin etkisiyle kavalcının peşine takılanlar hiç eksik olmadı. Böylelikle oluşturulan yanılsama ortamında algılar kolaylıkla yönetilebildi, başkaldırması gerekenler denetim altına alınabildi.

Anlatım kolaylığı bakımından bir örnek verelim!

Manuel Walls! Fransa Başbakanı. Valls sosyalist partili. Bir önceki hükümette içişleri bakanıydı. Bu görevi sırasında ağzından çıkan Çingenelere ilişkin sözler unutulacak gibi değildi. “Sosyalist” Valls Çingeneler dışarı diyebilecek kadar açık sözlü bir sosyalist olarak tanınmıştı. http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/09/130925_fransa_roman

Solculuk ölçüyse alın size solcu!

İngiltere’nin önceki Başbakanı Tony Blair de bir solcuydu kartvizitine bakacak olursanız! İngiliz İşçi Partisi’nin anlı şanlı önderiydi. Diğer yandan, kanlı Irak işgalinin iki numaralı oyuncusuydu.

Böyle bir durumda solculuğunu önceleyip, “o kadar kusur kadı kızında da olur” deyip işgalciliğini es mi geçelim! Yoksa, sorgulayalım mı?

Epeyce kafamız karıştı değil mi?

Bu kafa karışıklığına son vermek kaçınılmazdır. Türkiye, tarihinin en bunalımlı döneminden geçerken iyi niyetli pek çok kişi ve kurumun bu kafa karışıklığı cenderesinde olduğunu saptayalım.

Sözü uzatmadan bir saptama daha yapalım!

Solcu sıfatının yeterince ayırt edici olmadığından hareketle onun önüne ya da arkasına bir sıfat daha eklenmesi gereğini göz ardı etmeyelim.

Bu durumda Tony Blair’e “işgalci solcu”, Manuel Valls’e de “ayrımcı solcu” sıfatları pek yaraşacaktır. Böyle bir durumda solcu sıfatları Blair ya da Valls’i eleştiriden bağışık tutabilir mi?

Bir örnek daha vererek derdimi daha iyi anlatabileceğimi düşünüyorum.

Türkiye bir halı olsun! Üzerindekiler de millet. Birilerinin milletin üzerinde durduğu halıyı altından çekmeye çabalamakta olduğunu tartışmaya bile gerek olmadığı son derece açıktır. Böyle bir durumda halının üstündekileri sağcı, solcu, orta yolcu diye ayırmak ne denli akılcı olabilir? Halıyı çekiştirenler arasında etnikçi bölücüler, dinci gericiler ve omurgasız liberaller var! Halının üzerinde ayakta durmaya çalışan farklı kesimlerin hiç düşünmeksizin yönelecekleri davranış biçimi eğilimleri ne olursa olsun yanı başındakiyle dayanışma ve işbirliği olmalıdır.

Sonuç olarak, halının üzerinde ayakta kalmaya çalışanların kimliklerinden önce ayakta kalma çabalarını öne çıkartmaları gerekir. Bunu yapmadıklarında hep birlikte yere düşeceklerdir. Hem de bir daha ayağa kalkmamacasına!

Böyle bir durumda, sağcı solcuyla, orta yolcu liberalle elele verip öncelikle ayakta durmayı düşüneceğine göre salt solculuk birleşme ve dayanışma için yeterli bir ölçüt olabilir mi?

İçinde bulunduğumuz koşullar altında millicilik ve antiemperyalizm ortak paydası dururken; solculuk ya da sağcılık ekseninde birleşmeye çalışmak olsa olsa halıyı çekiştirenlere fırsat ve güç vermek anlamına gelmiş olmaz mı?

BAGAJDAKİLER

Bagajdakiler

Ceyhun Balcı

Dağarcık Türkiye Ekim 2014

“Ya olduğun gibi görün,

Ya da göründüğün gibi ol!”

 

Türkiye’nin başı sınır tanımaz, açık/gizli gündemi bitip tükenmez bir iktidarla dertte! İktidar etki olduğuna göre, tepkiyi de muhalefetten beklememiz doğal. Ardışık seçim yenilgileriyle gardı düşmüş boksöre dönen ana muhalefet geçen ayın başında sayısı unutulmaya yüz tutan kurultaylarından birisini daha yaptı. Tazelenme, yenilenme ve hesaplaşma fırsatı sunan kurultayların artık böyle bir işlevi kalmadığını bu kez ve bir kez daha kavramış olduk!

Baskın kurultayda göreve yeniden seçilen ve otobüsün sürücü koltuğunda oturan genel başkan bakmasını bilirse başarısız olduğunu ve aslında Pirus zaferi kazandığını görür. Ancak, aynı genel başkan partinin vitrinini ve dolayısı ile de otobüs yolcularını değiştirmede son derece başarılı olmuştur.

Parti Meclisi ve MYK oluşumları incelendiğinde artık partinin bu organlarında olması gereken işleviyle ilintili insan bırakılmadığı ve sözcüğün tam anlamıyla bir sonbahar temizliğine gidildiğini anlamak zor olmaz.

Delegeye benimsetilemese de cinsiyet kotası yoluyla otobüsün en önüne oturtulan yeni yolculardan Mehmet Bekâroğlu partiye değiştiği için değil de kendi düşünceleri doğrultusunda değiştirmek üzere geldiğini dışa vurmaktan çekinmemektedir. İbretlik bir durumdur.

http://www.yurtgazetesi.com.tr/politika/chpde-basortulu-milletvekili-de-olmali-h60885.html

Atatürk’e kefere demesiyle tanınan partinin yeni vitrin yüzü Bekâroğlu’nun bağlantıdaki görüşleri özenle irdelendiğinde CHP’de sıranın ilkelere ve programa geldiği kolaylıkla anlaşılır. Bekâroğlu’nun hiç de incelikli olmayan hatta kaba sayılabilecek bir biçemle dile getirdiği bagajdakiler ise kırık oklardır. Onlardan da kurtulmalıyız diyerek, partinin ve ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e uzattığı dille uyumlu bir eylemlilik sergilemektedir.  Bu nedenle ona öfkelenmek yersiz olduğu kadar kolaycı bir tutum olacaktır. İçimiz kan ağlasa da bu gelişmelerin partide olan bitenle uyumlu olduğu saptamasını yapmak zorundayız.

Yıkılmış olan Cumhuriyet’i yeniden kurmayı ana görev sayması gereken ama diğer yandan da ortaçağ aşkını gizlemeyen genel başkan Kılıçdaroğlu son kurultaydan aldığı güçle(!) kendisini Dersimli Kemal olarak nitelemeye başlamıştır. Dersim, Tunceli ilimizin geçmişteki adı olmasının yanı sıra, bugün için kurucu partinin güncel başkanının takma adı olarak Atatürk’e ve onun en büyük eseri Cumhuriyet’e karşı yürütülen amansız savaşın koçbaşıdır artık!

Şimdi söyler misiniz Atatürk’e sövgüsüyle bilinen ve partiyi kendi düşünsel doğrultusuna çekmeyi amaçladığını saklamayan birinin öne çıkartıldığı CHP muhalefet edebilir mi? Olsa olsa, eder görünür! Bugün, yapmaya çalıştığı budur ki; bunda bile başarılı olduğu kuşkuludur.

Durumu fazlasıyla saptadığımıza göre bu satırların yazarı olarak bendenizin ve başka pek çok okurun olasılıkla merak ettiği bir noktaya değinerek bağlayalım yazıyı!

Önümüz seçim!

“Oyları bölmeyelim” korosunun eli kulağındadır! Bu yazı o koro sahne almadan önce kaleme aldığımız sonunculardan birisi olabilir! Gerçek bunca yalın ve anlaşılır durumdayken, Atatürkçü ve Cumhuriyetçi damarı tartışılmaz olan kitleler bir kez daha kandırılabilecek midir? Başka deyişle, fareli köyün kavalcısı yığınları bir kez daha peşine takabilecek midir?

Bunu başarabilirse, şimdiden söylememde sakınca yok!

Yazıklar olsun!

Ama, kesinlikle ne Bekâroğlu’na, ne TR 705 namlı Tanrıkulu’na ne de altı oku tartışmalıyız buyuran Kılıçdaroğlu’na!

Kesinlikle bu duruma seyirci kalan bizlere yazıklar olsun!

KIRIK OKLAR!

Türkiye’nin Muhalefet Sorunu:Kırık Oklar!

altıok

Ceyhun Balcı

Her fırsatta “Kartaca yıkılmalıdır!” diyen Romalı senatöre öykünüp bir kez daha “Türkiye’nin iktidar değil, muhalefet sorunu vardır” diyorum.

Kasetsel değişim sürecinde CHP dönüşüm yolunda hızla ilerlemeyi sürdürüyor. Ancak, bu dönüşümün olumlu bir yönde ilerlediğini söylemek oldukça zor.

Artık adının önüne Y harfi de konur olan CHP varlık nedenlerini anımsamaktan ve kendisine dönmekten vazgeçip her çiçekten bal almaya hevesli bir yapıya dönüştürülmüştür.

Genel Başkanı’nın ağzından “Türkiye’de laiklik sorunu yoktur!” sözleri dökülen partinin dinci gericiliğe göz kırpması şaşırtıcı olabilir mi? Böylesi duyarlı bir konuda bile ben daha iyi yaparımcı kesilen bir CHP vardır karşımızda.

Laiklik oku kırılmıştır artık bir kez!

Öte yandan, CHP Türkiye’nin bir başka önemli sorunu olan dış kaynaklı etnik ayrılıkçılık konusunda da alışık olmadığımız bir görüntü vermeye başladı. Ülkeyi kuran ve devrimleri yaşama geçiren CHP bu alanda da ben daha iyi yaparımcı kesilmiştir. Bu tutuma hayranlık öyle bir noktaya varmıştır ki; bir milletvekili 30 Mart seçimlerinde işi HDP’ye oy verin demeye vardırmıştır. Bir başkası ise aynı partiden Cumhurbaşkanı adaylığı teklifi almaktan onur duyabilmiştir. Rastlantı mıdır bilinmez ama, bir kaç ay önceki marifetleri anılan iki milletvekili Binnaz Toprak ve Rıza Türmen son günlerde bir kez daha sahne çıktılar. Diyorlar ki; “Ulusalcılıkla, solculuk bir arada olamaz!”

Böylelikle hem Cumhuriyetçilik hem de Milliyetçilik okları kırılmış oluyordu!

Y-CHP’nin yaklaşık 4 yıldır pençesine düştüğü küreselci anlayış hemen her seçim öncesinde gerçek CHP’liden tepki ve eleştiri görmüş olsa da seçmenlerin “oyları bölmeyelim” güdülemesine boyun eğmesi sağlanabildi.

Cumhurbaşkanlığı çatı adayı olarak Ekmeleddin İhsanoğlu’nun parti yöneticilerinin de haberdar olmadığı bir biçimde belirlenmiş olması bardağı taşıran son damla oldu. Buna eklenen “tıpış tıpış gidecekler, oy verecekler” efelenmesi sürecin üzerine tüy dikti. Seçim öncesindeki tepkileri “risk aldım” diyerek geçiştiren genel başkan, çatının % 7’ye varan oy kaybıyla hezimeti sonrasında sözlerini unutmayı yeğledi. Önceleri kurultay isteklerine bilmem kaç imza bul da gel diyenler baskın kurultayla durumu kurtarmanın çekiciliğine kapıldılar. Küçük bir salonda, yeterince zaman tanımaksızın güven tazelemenin dayanılmaz hafifliği sağduyunun önüne geçmekte gecikmedi.

Tek başına İhsanoğlu tercihi bile başka pek çok konudaki kırılmanın yanı sıra Devrimcilik okunun da kırılması anlamına gelmiş oluyordu.

Hiç olmazsa 2 okumuz vardı!

Altı ok içinde en önce kırılan ikisinin Devletçilik olduğunu nasıl unuturuz?

Bir kez daha Genel Başkan’a kulak vermeli!

“Özelleştirmeye karşı katı, ideolojik tutumumuz yok. Ama kamu açısından stratejik alanların özelleştirilmesine karşıyız. Aslında zaten özelleştirilecek bir şey kalmadı. Karşı çıksak ne olacak, çıkmasak ne olacak?”

Serbest piyasa ekonomisi de pek çok kez yetkili ağızlarca kutsandığına göre Devletçilik okunun da yerinde yeller estiğini, adet yerini bulsun diyerek olsun Devletçilik ilkesinin savunulmadığını söylersek çok mu abartmış oluruz!

Elde kaldı tek ok! Hem de adında! Halkçılık oku ayrıcalıklar ve seyrek olumlu örnekler bir yana bırakıldığında çoktan kırılan bir başka oktur. Denilebilir ki, iktidarda mıyız da Halkçılık okumuzu birilerine batırabilelim? İyi de, şu ya da bu şekilde elde tutulabilen yerel yönetimlerde Halkçılık sergilenebiliyor mu? Orasını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim demekle yetiniyorum!

Oklarını dolayısı ile ilkelerini yitirmiş bir partide olması beklenenler oluyor! Bu haliyle, kendisiyle çelişen ve doğal olarak didişen bir partinin muhalefet eder görünmesi bile olanaksızlaşmıştır. Durum böyle olunca da, muhalefet etme eylemi iktidara karşı değil, kendi kendisine karşı olmaya başlamıştır.

Cemaatten çok cemaatçi, bölücüden çok bölücü, dinciden çok dinci, liberalden çok liberal olmak ilk bakışta verimli bir oy tarlası gibi görünebilir gözlere! Ama, hiç unutulmasın ki; anılan bu alanların Türkiye’de son derece sağlam ve güçlü siyasi temsilcileri var. Onların varlığında bu alanlardan oy devşirmek gerçeklerden çok hayallerle örtüşebilir. Son Cumhurbaşkanlığı seçimi taze deneyimdir. Başkalarına benzemeye başlayan Y-CHP bir kısım yandaşı tarafından ilk kez bu denli kitlesel ölçekte yalnız bırakılmıştır. Bu bir uyarıdır! Üçü de biri birine benzeyen adayların hiç birine iç rahatlığıyla oy veremeyeceğini düşünenler sandığa gitme zahmetinden uzak durmuştur.

Buna karşılık, bu durumu irdeleme ve özeleştiri yapma durumundakiler seçmeni suçlamayı yeğlemişlerdir.

Hezimetten sorumlu genel başkanın görevden çekilmediği ve yeniden aday olduğu bir kurultayın partiyi çıkmazdan kurtarması olası gözükmemektedir. Kurultay öncesinde milletvekillerine kurultayla ilgili konuşma yasağı uygulandığı ortamda Rıza Türmen ve Binnaz Toprak’ın partinin varlık nedenini tartışmaya açmakta sakınca görmeyen söylemleri dikkat çekicidir. Konuşma yasağına karşın konuşan milletvekilleri genel merkezden ve parti yönetiminden tepki görmediğine göre kurultayda yönelinmesi olası doğrultuyu ortaya koymuş olmaktadırlar.

Genel Başkan’ın “Altı ok yeniden yorumlanmalıdır!” sözü de bunlara eklendiğinde partiyi ulusalcılardan/ulusalcılıktan arındırma günlerinin uzakta olmadığı öngörülebilir. Bu köktenci yaklaşımı yaşama geçirmek partinin bugünkü egemenleri açısından zor olmayabilir. Ama, bu yaklaşımın Türkiye’nin muhalefet sorununu çözmeyeceği de bir o kadar açıktır. Türkiye’nin muhalefet sorunu çözüme kavuşmadıkça, kırılan oklar onarılmadıkça üzerine düşen koyu gölgeden kurtulması olasılığı da zayıflamaktadır.

“Türkiye’nin iktidar değil, muhalefet sorunu vardır!”

http://www.dagarcikturkiye.com/makale_detay.asp?id=1183&Turkiye%E2%80%99nin-Muhalefet-SorunuK%C4%B1r%C4%B1k-Oklar

YETMEZ AMA EVET

 

 

Yetmez Ama Evet!

Ceyhun Balcı

Dağarcık Türkiye Ağustos 2014

Aynı safta olması gerekenler de başarıyla(!) biri birine girip, asıl mücadele edilmesi gerekeni göz ardı edebiliyor. Cumhuriyetçi kanatta Cumhurbaşkanlığı çatı adayı ile başlayan yarılma ve ayrışmaya bu kez emniyetteki cemaatçi yapılanmaya yönelik operasyona ilişkin çelişmeler eklendi.

Niye yalan söyleyeyim? Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi günün birinde her hangi bir konuda “Yetmez ama evet” diyebileceğimi.

Geçtiğimiz yılın sonunda Türkiye’yi sarsan günler yaşanmıştı. İş ve güç birliğini sonlandıran iktidar ortakları bu kez biri birlerini saf dışı bırakma yarışına girmişlerdi. Cemaatin erken davranmasıyla yaşanan sıcak çatışma günlerinde  etkili bir ses Balyoz ve Ergenekon davalarında cemaat kaynaklı kumpastan söz etmişti. Hiç kuşkusuz bu gibi davalarda kumpastan ilk kez söz edilmiyordu. Ama, davanın savcısı konumunda olanların ağzından çıkan bu sözler“Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner” özdeyişini anımsatması bakımından önemliydi.

Yolsuzluk ve hırsızlık savlarıyla köşeye sıkışan iktidarın bağlaşık arama manevrasıydı belki de bu “U” dönüşüne eşdeğer sözler. Ama, yine de önemliydi.

Şimdilerde aralarına kara kedi giren ve çatışmaya başlayan cemaat ile RTE’nin Türkiye’de yaşanan pek çok haksızlığın altına birlikte imza attıkları su götürmez bir gerçektir.

17 Aralık’ta patlayan yolsuzluk ve rüşvet dalgası sırasında pek çoğumuz bunun bir iktidar mücadelesi olduğunu saptamıştık. Buna karşılık, hangimiz bu yolsuzlukların üzerine gidilmese de olur demiştik?  Aklı başında hiç birimiz böyle bir şeyi usundan bile geçirmemiş olmalıdır.

Geçtiğimiz günlerde Ergenekon ve Balyoz davaları sürecinde yaşama geçirdikleri tertiple suçlanan emniyet görevlilerine yönelik bir operasyon başlatıldı. Bu gibi bir durumu bile ayrışma fırsatı olarak görenlere sormanın tam sırasıdır!

Neden böyle bir operasyon konusunda anlaşmazlığa düşebiliyoruz? Elbette, Türkiye’de yargının da, cemaatçi polislere operasyon yapan polislerin de durumu ortadadır. Ancak, bugünlerde soruşturulmakta olan (belki de kovuşturulacak olan) cemaatçi polislerin kurduğu kumpas sonucu aylarını ve yıllarını hapishanelerde geçiren, sağlıkları bozulan ve hatta yaşamlarını yitiren insanların varlığını unutmamak gerekir.

Şimdilik özgürlüklerine kavuşmuş olan her kesimden yurtseverin önemli bölümünün hâlâ hükümlü, geri kalanının da hükümlerinin kesinleşmesi olasılığıyla baş başa oldukları gerçeğini göz ardı etmemek gerekir.

Son operasyonla birlikte ortaya çıkması kaçınılmaz kimi kanıtlar ve gerçeklerin bu insanların suçsuzluğunu yüksek yargı nezdinde de sağlama olasılığı yabana atılacak gibi olmasa gerektir. Hiç olmazsa bu nedenle sürecin titizlikle izlenmesi gereği ortadadır.

İşin bu yanını göz ardı etmeyen bir vatandaş olarak bugüne değin her hangi bir konuda böyle söylemeyi düşünmemiş olmama karşın “Yetmez ama Evet!” diyorum kumpasçılara yönelen bu süreçle ilgili olarak.

Yazının sonunda bir kez daha haykırma gereği duyuyorum!

Sizin hiç ay ya da yıl değil bir gününüz çalındı mı?

Sizin haksızlığa uğradığınız için sağlığınız bozuldu mu?

Bir yakınınız haksız suçlamaların etkisiyle yaşamını yitirdi mi?

Bu konuda söz haksızlığa uğrayanlarda ve onların yakın çevresindedir diye düşünüyorum!

Bir de onlara sorulmalı!

Kumpasçıların peşine düşülmesini desteklemek RTE’ye arka çıkmak demek değildir!

Sapla samanı karıştırmayalım!

 

AYDINLIK YÜZ (İZMİR) KARARMASIN

izmir

 

Aydınlık Yüz Kararmasın!

Ceyhun Balcı

Haziran, 2014

http://www.dagarcikturkiye.com/makale_detay.asp?id=1101&Ayd%C4%B1nl%C4%B1k-Y%C3%BCz-Kararmas%C4%B1n

Soma’da iş kazası görünümlü cinayet kurbanı maden emekçilerinin yürek dağlayan acısı bile geçtiğimiz mayıs ayını karartmaya fazlasıyla yeter! Üç yüzü aşkın yitime eklenen zalim söylemler de bir o kadar yürek burkucuydu!

1919 aydınlık yüzlü gencimizin elde bayrak, dilde Atatürk Samsun-Ankara yürüyüşü birazcık teselli verse de; karanlık dalgası mayıs boyunca da hız kesmedi desek yeridir!

İzmir’den gelen iki ardışık yasaklama haberi karanlık mayısın üzerine tüy dikmeye yetti!

Haberlerin aydınlık yüz İzmir’den hem de üniversite kaynaklı olması şaşırtıcı olmanın yanı sıra düşündürücüydü!

Yasakçılar İzmir’in en köklü iki üniversitesi olan Ege ve Dokuz Eylül’dü!

Yasaklananlar ise Uğur Dündar-Müjdat Gezen ikilisi!

Gerekçe ise dile getirmeye bile değmeyecek türden eğreti ve gülünçtü!

Son 12 yıla damga vuran ve ülkenin üzerine düşen koyu gölgenin İzmir’e yansımış olması bakımından da dehşet verici bir durum! Başka kentlerimizde ve ülkenin pek çok yöresinde kendisini gösteren karanlık yüzün İzmir’in aydınlık yüzünü karartma girişimi önemsenmeli. Direnişiyle ülkeye kıvanç ve gurur kaynağı olan İzmir kentinin üzerine düşen bu koyu gölgeye hak ettiği ilgi ve direnci göstermesi vazgeçilmez bir gereklilik!

Sansürcü ve yasaklamacı anlayışın seçici bir tutum içinde olduğunu saptamakta yarar var!

Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinden sarsıldığı, çökertilme aşamasına getirildiği günümüzde ülkenin omurgası olan laiklik ilkesine vurulacak fazlaca darbe kalmadı!

Sıra birlik ve bütünlüktedir!

Başımızdaki bu ivedi derdi bir üçlemeyle tanımlamak olasıdır!

–       Ayrılıkçı terör akla, hayale gelmeyecek kadar geniş bir hoşgörü ortamında ülkenin kuyusunu kazmayı sürdürüyor! Apo posteri açmak sıradan bir eyleme dönüşürken, kanlı katille görüşmek için sıraya girmek bile“saygınlık(!)” kaynağı olabiliyor.

–       Ermeni Soykırımı yalanı emperyalizmin de sıkı desteği eşliğinde yol almayı sürdürüyor! Tanıma dayatması 2015’te sonuca erişebilir. Bunu da tazminat ve toprak istemlerinin izlemesi kaçınılmaz! Doğu illerimiz bu kirli kurgunun önde gelen hedefleri!

–       Yeraltı ve yerüstü varlıklarının tek yanlı olarak kullanımına seyirci kaldığımız ulusal dava Kıbrıs’ta sıranın artık geri dönmemecesine toprak kaybı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığını sonlandırmada olduğu su götürmez bir gerçek olarak ortada duruyor!

Karanlığın mayısla yetinmeyeceği, önümüzdeki aylara da göz dikeceği kolaylıkla söylenebilir!

Türkiye’nin aydınlık yüzü İzmir’de, iki üniversitede uç veren karanlık gelişmeler bir de bu açıdan irdelenmelidir!

Ülkenin varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayanlara karşı kuzu gibi olanların, vatanı, Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü savunanlara karşı aslan kesilmeleri gözden uzak tutulmamalı!

Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti savunucularının aydınlık yüz İzmir’in ve onunla birlikte ülkenin kararmasına seyirci kalmamaları gerekir!