BİR YALNIZ SAVAŞÇI

 

Şeker Yasası, Tütün Yasası, tahılın, patatesin, soğanın yasası bile yok. Anadolu’da boş kalan tarlalar, yetiştirilmeyen hayvanlar…

Emperyalizmi yenmiş ama onu anlayamamışların ülkesi sonbahar rüzgarına kapılmış kuru yaprak gibi savrulup durmakta.

Dünyanın ve ülkenin beslenme sorununu bundan 40 yıl önce çözmüş bir yalnız savaşçı!

Bugün hayatta olsa ona eşlik edecek bir kaç kişiden fazlasını bulur muydu yanında?

Tekil savaşçıları çoğullaştırdığımızda işlerin kolaylaşacağını fark edebilmek umuduyla…

14650477_876848682446708_9094274732298314704_n

HASTADAN AL HABERİ

HASTADAN AL HABERİ!

9eylul

06.07.2015 tarihli 9 Eylül gazetesinde yayımlanmıştır.

Çocuktan al haberi özdeyişimizi birazcık uyarladığımın farkındayım! İşimiz hekimlik olunca haber kaynağımızın hasta olmasına şaşırılmamalı!
Uzun yıllardır Almanya’da da yaşamış olan ve dolayısı ile orada da sağlık bakımı hakkı olan hastamla kendiliğinden gelişen diyalog bizdeki sağlık hizmetinin hastalıklarını ortaya koyması bakımından anlamlıydı. Bu diyalog aynı zamanda hastayla söyleşmenin, ona dokunmanın önemini yansıtması bakımından da önemli ipuçları içermekteydi.
Özetlemem gerekirse, belindeki ağrılardan yakınan hasta Almanya’da önerilen tedaviyi kabul etmeden önce, gelmişken Türk hekimlerinin görüşünü alma gereksinimi içindeydi. Türkiye’deki bir başka kuruma başvurusunda yaşadıkları ayrıca yakınma kaynağına dönüşmüştü. Hekimin kendisini dinlemediğini, dokunmadığını ve kestirmeden emar istediğini şaşırarak anlattı. Oysa, Almanya’da bir hastadan emar istemenin kolay kolay düşünülmediğini; hele hele bir şekilde emar çekimi yapıldıysa aynı gerekçeyle, kısa zaman aralığında bir ikincisinin istenmesinin belirli koşullara bağlı olduğunu o kadar yalın ve anlaşılır bir dille anlattı ki! Bu sözleri karşılıksız bırakmam düşünülemezdi.
Bizim daha varlıklı(!) ve bollukçu(!) olduğumuza ucuzculuğumuzu(!) da eklemem kaçınılmazdı!
Almanya ve Türkiye sağlık ortamında hizmet alan bir vatandaşımızın gözlemlerini son derece öğretici buldum.
Türkiye sağlık ortamını özetlemek için nicelik patlaması terimini kullanmak yeterli olacaktır. Örneğin, Türkiye’de bir yılda 100 milyonu aşkın insan yalnızca acil servislere başvuru yapabilmektedir. Önemli bölümünün acillik hasta olmayışıyla teselli bulsak da sistemin çarpıklığını ve yanlışlığını ortaya koyması bakımından önemsenmesi gereken bir veridir bu! Bu sayı toplam hekim başvurusu söz konusu olduğunda kişi başına 9-10’u zorlayabilmektedir. Bu kadar çok (ve olasılıkla da gereksiz ve disiplinsiz başvuru ortamında) sayıda hastanın var olduğu ortamda hekimin hastaya yeterince zaman ayıramaması sıradan bir duruma dönüşmüş olmaktadır. Böyle bir durumda ise hekim hastasına tanı koyabilmek için başta görüntüleme ve laboratuvar olmak üzere yardımcı incelemelere dört elle sarılmak durumunda kalmaktadır. Hekim tarafından yapılan bir hata gibi gözükse de gerçek neden sistemde aranmalıdır.
Yardımcı incelemeler söz konusu olduğunda MR görüntülemesine ayrı bir parantez açmak gerekir. Türkiye’de dış etkenlerin de zorlayıcılığı sonucunda her 1000 hastadan 97’sine MR çekimi yapılırken bu sayının Avrupa’da 20’ler düzeyinde olduğunu biliyoruz. Bunca nicelik patlamasının nitelik aşınmasına yol açmasının yanı sıra benzer oranda bir harcama patlamasına da yol açması beklenir. Bunun da sürdürülemezlik anlamına gelmesi söz konusudur.
Ancak, tam da burada imdada yetişen etken ucuz(cu)luktur. Hekimin emeğinden başlayarak diğer sağlık hizmetleri ve görüntülemelerde yaratılan ucuzculuk sistemin çökmesinin önündeki biricik sigortaya dönüşmüş durumdadır.
Yine, örneklemek gerekirse Türkiye’de bir MRG çekimi hastanın ödediği katılım payı da içinde olmak üzere 100 TL karşılığında yapılabilmektedir. Bu bedelin Avrupa’da biraz daha düşük olmakla birlikte ABD’de 1.000 USD tutarına tırmanabildiğini bir kenara not etmekte yarar var. Bir kez daha ucuzculuğa dönülecek olursa; bu nedenledir ki sistemin akılcı kullanımı doğrultusunda kullanılabilecek düzenekler devreye sokulmamakta ve MRG isteklerinin denetim altında tutulmasına gerek görülmemektedir.
Hastayla konuşmanın, söyleşmenin hastalığa tanı koymadaki katkısı kadar sağlık ekonomisindeki çarpıklıkları da ortaya koymada yararlı olduğu açık!
Umulur ve dilenir ki; sağlık politikalarını oluşturanlar, yönlendirenler ve uygulayanlar da bu yalın gerçeğin farkına varsınlar. Sağlık hizmetinin salt oy avcılığı aracı olmadığının ayırdına varsınlar!
Bir dileğimiz de insanımızdan olsun! Onlar da kendilerini hoşnut kılar görünümdeki nicelikli ama kalitesiz sağlık hizmetinin farkına varsın! Farkına varsın ki; niceliklisi kadar daha iyisini ve niteliklisini istesin!
Ceyhun BALCI,

ZAMAN TÜNELİNDE KAYBOLMAK

ZAMAN TÜNELİNDE KAYBOLMAK

cbalci

01.07.2015 tarihli Aydınlık’ın Özgürlük Meydanı sayfasında yayımlanmıştır. 

Demirel’in ardından yapılan yorumlar atışmaya dönüşür oldu. Övenlerle yerenler biri birine girdi dense yeridir. Bana göre İki Demirel vardı!
Birincisi “Bana hiç kimse sağcılar suç işliyor dedirtemez!” ya da “Verdimse ben verdim!” diyen kabul edilemezlikler Demirel’i idi.
İkincisi ise, 1990’dan sonra beliren ve Cumhurbaşkanlığı dönemiyle birlikte iyice keskinleşen Cumhuriyet’e kol, kanat geren Demirel’di!
İkincisine olan övgüm birincisine yergime engel olamazdı! Farklı şekilde söylemem gerekirse, birinci Demirel’in yanlışları ikincisinin doğrularını saptamama ve açıklıkla dile getirmeme engel değildi.
Zaman tünelinin labirentlerinde kaybolmak işin kolayıydı. Bu tuzağa düşmek ve geçmişin karanlıklarında kaybolmak yerine güncele odaklanmak ve geleceği kurmak önceliğimiz olmalıydı.
Bir örnekle açmaya çalışalım konuyu! Attilâ İlhan çok önemli bir yazın ve düşün insanıydı. Türkiye’nin nükleeri olmalı vurgusu yapmıştı her fırsatta. Böyle dedi diye onu defterimizden silmeyi aklımızın ucundan geçirdik mi?
Buna benzer sayısız örnek bulabiliriz belgeliklerde!
Bugün Türkiye, partileri önceden belirlenmiş olan ve sandalye sayıları seçimde tarafımıza onaylatılan bir siyaset ortamında koalisyon bulmacalarıyla oyalanıyor. Oysa, hangi seçenek söz konusu olursa olsun çözüm ve umar sunmuyor ülkeye!
Böyle bir ortamda neyin mücadelesini yapıyoruz?
“Vatan söz konusuysa gerisi teferruattır!” sözü başat rehberimiz değil mi?
Böylesi duyarlı bir dönemde geçmişte yaşananları, söylenenleri ve hatta karşıtlıkları bir kenara koymak gerekmiyor mu?
Demirel için de aynı yöntemi benimseyemez miyiz?
Böylelikle safları sıklaştırmak ve bu gibi çelişmelerle biri birimizi incitmekten uzak duramaz mıyız?
Yalın gerçek Demirel’in bu dünyaya bir Cumhuriyetçi olarak veda etmiş olmasıysa eğer ve bizler de Cumhuriyetçi paydayı güçlendirmeyi temel amaç edinmişsek Demirel’in ardından bu noktaya odaklanan sözler söylemenin kime ne zararı olabilir?
Zaman tünelinde kaybolmak mı yoksa geçmişi bir yana bırakıp geleceği kurmak mı?
Seçim bizim!
Ceyhun Balcı

TÜRKİYE YALAN CUMHURİYETİ

TÜRKİYE YALAN CUMHURİYETİ

Ataol BEHRAMOĞLU, 30 Ağustos 2014, Cumhuriyet

indir

Nüfusu 80 milyona yaklaşan ülkemizde yaklaşık 53 milyon seçmenden seçime katılan yaklaşık kırk milyonunun yarısından biraz fazlasının oylarıyla, başka bir hesaplamayla toplam nüfusun dörtte birinin oyuyla cumhurbaşkanı seçilen; bu demektir ki sanki ülke halkının büyük çoğunluğunun, neredeyse hepsinin oyuyla seçilmiş gibi “halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı” yalanıyla cilalanıp parlatılan kişi, bu satırları yazmakta olduğum sırada TBMM’de yalan yeminini yaparak koltuğuna tırmanacak.

Kaldı ki amaca ulaşmak için papaz kıyafetine bile girebileceğini söyleyen kişinin, “Atatürk ilke ve inkılapları”, “laik cumhuriyet”, “anayasa ve hukukun üstünlüğü”, “tarafsızlık” gibi kavram ve ilkelere bağlılık yemini ederken de rahatsızlık duymayacağını tahmin etmek güç değil. Çünkü yeminde yer alan bu kavram ve ilkelerin içlerinin çoktan boşaltılmış olduğunu, bir anlam ifade etmediklerini kendisi herkesten daha iyi bilmektedir…

***

Söz konusu kişinin başbakan atadığı özel kalem müdürünün 9 madde olarak açıklanan sözüm ona “manifesto”sunun da yalandan ibaret olacağı çok açık. Görelim:

Madde 1 – Son 12 yılda ulaştırmada, sağlıkta, eğitimde ve dış politikada büyük devrimlere imza atılmış. Yalan! Yapılanlar devrim değil rant ve talan ekonomisine altyapı hazırlıkları ve bu ekonominin gereğidir. Doğanın katledilmesi, tarihsel sit alanlarının yok edilmesi bunun içindir. Sağlık özel girişime teslim edilmiş, eğitim ise çökertilmiştir.

Madde 2 – Kültürel ve medeniyet restorasyonu. Eşit vatandaşlık hukuku. Kimsenin ötekileştirilmeyecek olması, vb… Yalan!.. Bu alanda yapılan ve yapılmakta olan her şey kültür ve uygarlık alanında eksik ve yanlışların giderilmesi değil, gerici anlayışın dayatılmasıdır.

Madde 3 – Çözüm süreci. Yalan! Çözüm değil çözülme süreci olduğu akıl ve sağduyusunu yitirmemiş herkesçe bilinip görülüyor.

Madde 4 – Özgürlüklere yeni ahlaki formasyon… Anadilinde eğitim, siyasi propaganda, başörtüsüne özgürlük vb… Yalan! Bunlar AKP döneminden öncelerde konuşulmuş, tartışılmış, önerilmiş şeyler. Anadilinde eğitim derken eski harfler, Arapça ve bütün eğitimin imam hatipleştirilmesi… Başörtüsü özgürlüğüymüş… Sizin amacınız özgürlük değil, ülkeyi görüntü olarak da Ortadoğulaştırmak… Kaldı ki aydın Ortadoğu kadını (örneğin Mısırlı, Suriyeli, Iraklı aydın kadın) giyim kuşamıyla da sizin anlayışınızdan fersah fersah ilerde. Müslüman Azerbaycan’ın caddelerinde tek bir türbanlı kız ya da kadın göremezsiniz. İnsan kendi ülkesi adına utanıyor.

Madde 5 – Yeni bir anayasaya gereksinim varmış! Yalan. Amacınız yurtseverlik anlamında bir ulusçuluğu, ülkenin ve ulusun bağımsızlık ve bütünlüğünü, demokrasinin kuvvetler ayrılığı ilkesini tümüyle ortadan kaldırmak.

Madde 6 – Paralelle mücadele! Yalan! Paraleli yaratan sizsiniz. Şimdi çıkarlar çatışıyor.

Madde 7 – Yolsuzlukla mücadele! İnsan yalan demeye bile utanıyor… Yolsuzluğun başının en tepeye tırmandığı ülkede, onun memuru yolsuzlukla mücadeleden söz edemez…

Madde 8 – Adalet ve yargı alanı! Eee, ne yapacaksınız? Hukuk erkinin tamamını en tepedekine bağlamak için elden geleni yapmaktan başka? Yani, yalanların en büyüğü.

Madde 9 – Ekonomik restorasyon! AKP iktidarları zamanında ekonomik sıçramalar yaşatılmış! Yalan! Ülke zenginlikleri satılıp savıldı, talan edildi. Ülke tarihinin en büyük cari açığı, en büyük sayıda işsizlik, can çekişen tarım, yerinde bile sayamayan sanayi…

Ve son bir ek olarak dış politika.. “Dış politikamız insani ve vicdani diplomasi”ye dayanıyormuş… “Zalimleri korkutan, mazlumları sevindiren bir dış politikamız” varmış… Boş laflar ve yalanlar!

Sen önce IŞİD’in elindeki (ölü mü, diri mi bilemediğimiz) tutsakların hesabını ver… Suriye hezimetinin hesabını ver ve öyle konuş… Yalan, yalan, yalan…

Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu ikilisinin cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığı paylaştığı Türkiye Cumhuriyeti’ne, bundan böyle Türkiye Yalan Cumhuriyeti demede hiçbir abartı ve yanlışlık yoktur.

BİR YAZININ ANALİZİ VE AŞIRI FAŞİST TINILAR

indir

BİR YAZININ ANALİZİ
Ataol Behramoğlu, 23 Ağustos 2014,Cumhuriyet

Yazılarımızda söylediklerimizin yanı sıra açıkça söyleyemeyip ya da söylemek istemeyip üstü örtülü ve kimi kez belki farkında olmaksızın söylediğimiz şeyler de vardır. Bunlar söyleyiş biçimimiz, vurgularımız, tonlamalarımız, seçtiğimiz sözcüklerde kendini ele verir. Bu yazıda ben, bir önyargım olmaksızın, sadece söz konusu yazının bende uyandırdığı izlenimlerle, “Tırmık” köşesinde yıllar sonra yeniden yazmaya başlayan Aydın Engin’in 17 Ağustos tarihinde yayınlanan “Yılmaz Özdil’i Savunmak” başlıklı yazısını böyle bir açıdan irdelemek istiyorum…
Başlıktan başlayalım… Fiilin mastar olarak kullanıldığı cümleler, bunu izleyecek cümlelere açık kapı bırakır… Okura yazarın ne söyleyeceğini merak ettirir. Nitekim söz konusu yazının başlığı ilk cümle olarak bir kez daha kullanıldığında bir ünlem işareti ve birkaç noktayla sonuçlanıyor… Böylece yazarın savunmaktan söz edeceği şey konusunda bir iç tartışmadan, soru işaretlerinden geçtiğini duyumsuyorsunuz…
Bir sonraki cümleyle sürdürelim:
“Bu, meslek ahlakımızın da düşünce özgürlüğünün de ertelenemez bir gereğidir…”
“Ertelenemez gerek” ne demek? Bu sözcük, içeriğinde tam tersini, ertelenebilir olma olasılığını da barındırır… Böylece de sanki üstünkörü, içtenlikle duyumsanmaksızın, bir klişe gibi kullanıldığını düşündürüyor… Zaten ardından gelen paragrafın son satırında, bu gerekliliğin “mesleğimizin olmazsa olmaz ilkelerine sahip çıkmak” olduğu söylenmekle, yazar bir bakıma kendini tashih etmekte, amacı biraz daha kesinlik vurgusu kazanmaktadır…

***

Şimdi, yeri geldikçe söyleyiş biçimine yeniden değinmek üzere, içerik konusuna geçelim… Aydın Engin, Yılmaz Özdil’den hemen her konuda zıt bir konumda bulunduğunu söylüyor… Bu elbette onun hakkıdır. Fakat bu “her konu” acaba nelerdir… AKP diktasına karşı çıkan yazarların en ön sırasında yer alan bir yazara “hemen her konuda zıt konumda” yer alarak acaba nasıl Cumhuriyet yazarı olunuyor?
Arkadan gelen bir paragrafı hem içerik hem biçem bakımından irdelemeye çalışarak yazımızı sürdürelim:
“AKP elebaşılarının medyayı iyiden iyiye dikensiz gül bahçesine çevirmek için kolları sıvayıp pervasızca harekete geçtiği, Başbakan’ın miting meydanlarında medya gruplarına tehditler savurduğu, çok bilir ve anlarmış gibi medyanın nasıl olması üstüne inciler yumurtladığı şu günlerde…..”
Allah Allah!.. Bütün bunlar şu günlerde mi oluyor?..
Siyahla belirginleştirdiğim, baştan aşağı klişe, zorlama sözler, şablon deyimler… Ve paragraf sonundaki şu cümle parçasına bakalım: “Başbakan’ın … çok bilir ve anlarmış gibi medyanın nasıl olması üstüne inciler yumurtladığı…”
Yani, “bilse ve anlasa”, karışmaya hakkı olacak….
İnciler yumurtluyormuş….
Aydın Engin kusura bakmasın, ona yazarlık öğretmek elbette haddim değil… Ve bu irdelemeleri en iyi anlayacak kişilerin başında da kendisinin geleceğinden kuşku duymam…… Fakat bunlar zorlama, hafifletici, hafife alıcı laflardır. Diktatör inci yumurtlamaz. Böyle ifadeler, tehdidin, baskının, faşizmin vahametini azaltır, küçük gösterir… Yazar arkadaşımız AKP diktasından söz ederken, anlatımındaki, seçtiği sözcüklerdeki, deyimlerdeki, vurgulardaki hoşgörüyü, “müsamaha”yı, işine son verilen meslektaşından esirgiyor… Ona göre Yılmaz Özdil, “ırkçılık sınırında, aşırı faşizan tınılar taşıyan çok yazı yazmış” biridir… Ağır suçlamadan, Yılmaz Özdil’e kapılarını açan “Sözcü” gazetesi de payına düşeni alıyor… “Yakışır”mış…. Yani, “ırkçılık sınırında, aşırı faşizan yazılar yazan” yazara gel bizde yaz demek, “Sözcü”ye yakışıyormuş… Eleştiri başka, hakaret sınırında yazmak başkadır… AKP diktasına en ağır, en tutarlı, en cesur eleştirileri yapan seçkin yazarların yer aldığı ve yüz binlerce okuru arasında hiç kuşkusuz çok sayıda Cumhuriyet okurunun da bulunduğu bir gazeteyi tek bir sözcükle harcamak, Cumhuriyet yazarına da, gazetenin kendisine de yakışmıyor…
Devamını gerekirse başka yazılara bırakıyor, gerek görüyorsa “Tırmık” yazarının yanıtını saygıyla bekliyorum.
Bu köşede iki haftada bir yazdığım için bazen olayları sıcağı sıcağına tartışma olanağı bulamıyorum, çoğu zaman da bir başka yazar benden önce davranıyor. Aydın Engin’in 17 Ağustos tarihli Cumhuriyet’te “Yılmaz Özdil’i Savunmak” başlıklı yazısını değerlendirecektim, ancak aynı gazeteden sevgili Ataol Behramoğlu 23 Ağustos tarihli yazısında Aydın Engin’in yazdıklarını o kadar güzel eleştirmiş ki, bana söyleyecek söz kalmadı. Yıllardan beri ben de Cumhuriyet’i okul olarak kabul edenlerdenim, zaman zaman yazarları arasında görünmekten ayrı bir onur duymuşumdur. Pazar ekinde “Utandırma Servisi” adını verdiğim küçük köşem hâlâ devam ediyor. Her şeyden önce Cumhuriyet yazarlarının ayrı bir olgunluğu vardır, bu olgunlukları her türlü bağnazlığın ve çıkar kavgalarının dışında olmalarından, bir konuyu tartışırken kuşkuyu ve hoşgörüyü elden bırakmamalarından kaynaklanır. Ayrıca Türkçelerine, dili kullanmadaki ustalıklarına da diyecek yoktur. Aydın Engin’in o yazısını bir tümceyle eleştirmek gerekirse, “Cumhuriyet olgunluğunu ve inceliğini” bulamadığımı söyleyebilirim. En çok takıldığım sözü de, Yılmaz Özdil’in yazılarında “aşırı faşizan tınılar” bulduğunu söylediği tümcesi. Bu “tınılar” yüzünden Özdil’i sevmediğini de saklamıyor.

AŞIRI SÖZCÜĞÜNÜN KÖTÜ KULLANIMI
Kemal Özer, Aydınlık, 26 Ağustos 2014

indir (1)

Şu “aşırı” sözcüğünün dilimizde ne denli kötü kullanıldığını en iyi Cumhuriyet okurları ve Cumhuriyet yazarları bilirler. Bizler bir zamanlar salt Cumhuriyet okuduğumuz için “aşırı uçtaydık” ya da “aşırı solcu”yduk… Bu gün bu sözcüğün bu denli kötü kullanımına Cumhuriyet’in aracı olması ne acı: aşırı faşizan tınılar… “Tını” sözcüğünü genellikle sözlükler şöyle tanımlarlar: Aynı yükseklikte ve aynı şiddette (tonda), başka başka müzik aletlerine ait sesleri kulağımızın ayırt etme özelliği. Müzikten fazla anlamam ama, bu tını adı verilen, aynı tondaki seslerin ayırıcı özelliğini her kulak fark edemez. Demek ki Aydın Engin’de “faşizan tınıları” iyi fark eden bir kulak var.

Aydın Engin’in 6 Temmuz 1996 tarihli Cumhuriyet’te çıkan aşağıdaki satırlarını Öğretemediğimiz Türkçe adlı kitabıma da almıştım:

“Günlük yaşamda dil kirlenmesinin her türünü görmeye alıştık. Büyük kentlerin özellikle alışveriş bölgelerinde Türkçe artık kirlenmeyecek durumda. Çünkü Türkçe buralarda kesin olarak kovuldu. Örneğin İstanbul Nişantaşı’nda, Taksim çevresinde, Şişli’de, Etiler-Levent yöresinde adı Türkçe olan bir mağazaya, bir kahveye, bir lokantaya rastlamak artık mümkün değil. Oralar artık çağ atlayan Türkiye’nin Türkçeden kurtarılmış bölgeleri.”

Aydın Engin bu gün “aşırı faşizan tınıları” iyi fark eden kulağıyla Türkçeyi böylesine güzel savunduğu yazısını bir daha okusa, altına imzasını atar mıydı acaba? Ya da böyle yazıları gene yazar mıydı? “Çağ atlayan Türkiye” diye Özal dönemiyle dalga geçer miydi? Sanmam.

Çünkü Aydın Engin gibiler öyle bir yere geldiler ki, dil sevgisinden, Türkçeden söz etmeyi bile “faşistlik” sayıyorlar.

HEYECANSIZ SEÇİME DOĞRU

HEYECANSIZ SEÇİME DOĞRU

indir

02 Ağustos 2014 Cumartesi, Cumhuriyet

Kendimden başlayayım.
10 Ağustos’ta vereceğim oy için herhangi bir heyecan duymuyorum.
Toplumda da görebildiğim kadarıyla göze çarpar bir heyecan belirtisi yok.
Mahalleden tanıdığım (son yerel seçimlerde oyunu CHP adayına veren) bir MHP’li arkadaş, önümüzdeki cumhurbaşkanı seçimi için umudunu cemaatlere bağlamış…
Görelim bakalım, diyor, cemaatçilikleri samimi mi, yoksa maddi çıkar doğrultusunda mı oy kullanacaklar… (Yani, sayın çatı adayına mı, yoksa kendilerine maddi çıkar sağlayacak olan iktidar partisi adayına mı oy verecekler…)
Bir başka deyişle, umut kaynaklarımızdan biri cemaat oyları…
Nitekim aynı arkadaş, Fatih cemaatinin oylarının çatı adayına olacağını söylüyor…
Duymuşluğum var, ama Fatih cemaatinin kimlerden oluştuğunu doğrusu ya, tam olarak bilmiyorum…
Nurcular mı, Fetullahçılar mı, Süleymancılar mı, Nakşibendiler mi, yoksa bu saydıklarımın hepsi zaten aynı şey mi?..
Türkiye bir şeyhler, müritler, tekkeler ülkesi olmayacak diyen kurtarıcı önderin kemikleri sızlıyor olmalı…
(Cehaletimi gidermek için üşenmeyip interneti açtım, Fatih cemaati, Fatih’teki İsmail Ağa Camisi çevresindeki cemaatin adıymış… Ne anlama geldiğini bilemesem de, bir Nakşibendi cemaati olduğunu da bu arada öğrenmiş oluyorum…)

***

Bir süredir dışında olduğum İstanbul’a bir iki gün önce ayak bastığımda iktidar partisi adayının her yeri kaplamış afişleriyle karşılaşıyorum.
“Milletin adamı” imiş…
Korku titreşimleri taşıyan sesiyle oğluna “Paraları sıfırla” diye fısıldayan adam, bu afişlerden “millet”ine azametle, mutlulukla bakıyor…
“Yeni Türkiye’nin” mimarı imiş…
Yani çalıp çırpmanın hoş görüldüğü, çalıyor ama çalışıyor da sloganının yüz kızartıcı bir utanmazlıkla dilden dile dolaşıp kabul gördüğü, kamu zenginliklerinin ülke çapında yağmalandığı, kadınlara karşı işlenen cinayetlerde rakipsiz dünya şampiyonu olduğumuz, ulusal eğitimin bütünüyle din eğitimine dönüştürülmekte olduğu, kestikleri insan başlarıyla top oynanan canilerin Türkiye kolunun İstanbul’un ortasında toplu namaz kıldıkları; bir konsolosluğumuzun mensuplarını ve ailelerini tutsak edip bu konsolosluk binasını karargâh olarak kullanan canilerin, bu aşağılayıcı eylemlerin hedefi olan ülkenin hükümetince korunup desteklendiği; neredeyse bütün dünya ülkelerince dışlanmış ve komşularıyla savaşın eşiğine getirilmiş ve kendi içinde de bin parçaya ayrılmasına bir kıvılcımın yeteceği bir “yeni Türkiye”nin mimarı…
Ve sözünü ettiğim seçim afişlerinde milletine gururla, mutlulukla bakan adama karşı, yukarıda ancak bir bölümünü saydığım suçlarla ilgili tek bir karşı afiş, tek bir slogan yok…
Böylesi bir seçim kampanyası herhalde dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir zaman görülmemiştir…

***

Seçimlerde hedef, tarafsızların, ilgisizlerin, karşı seçmenin oyunu kazanmaktır…
Bu seçimde tam tersine, oy vermesi “banko” olan seçmen etkilenmeye çalışılıyor…
Bu da bize özgü bir garabet olsa gerek…
Daha önceki bir yazımda ve konuyla ilgili bir genel toplantıda, sol-sosyal demokrat seçmenin oyunun “çantada keklik” olmadığını yazıp söylemiştim…
Bu uyarıda, ne yazık ki tahmin ettiğimden de daha çok haklılık olduğunu görüyorum…

***

Heyecansız bir seçime doğru yol almaktayız…
Heyecan duymak için bir neden yok…
Buna karşılık, öfke, üzüntü, hayal kırıklığı yaşıyoruz…
Fakat şu anda, bu yazının en zor yerinde, bir an duruyor ve olanca içtenliğimle kendime ve böylece de düşündaşlarıma, arkadaşlarıma soruyorum:
– Öyleyse ne yapmalı, ne yapmalıyız?..
Yanıtım aynı içtenlikte ve açıklıkta olacak:
İlk turda Cumhuriyet Türkiye’si yıkıcısının olabildiğince düşük bir oy oranında kalması için elden gelen yapılmalıdır.
Bunun ilk koşulu da iki elimiz kanda da olsa seçime katılmak ve bu kişi karşısında ikinci tura kalması en olası aday kim ise, onun için oy kullanmaktır…