DERSİM ?

 

diyap ağa

Seçime gün sayıyoruz! Sizce ülkenin sorunları sıralansa aklınıza gelenler neler olurdu? Ortalama yurttaş güvenlikten, terörle mücadeleden ve elbette hayat pahalılığı ve bıçak sırtındaki ekonomiden söz ederdi.

Halkın oyunu isteyen siyasetçilerimizin gündeminde DERSİM’le ifade edilen başı, sonu belirsiz; belirsiz olduğu kadar tehlikeli ve yapay bir gündem var.

Şu anda hapiste olan temiz yüzlü, saz çalan ve elbette iyi yürekli olduğundan kuşku duyulmayan ama epeyce ayrılıkçı partinin Cb adayı Şeyh Sait ve Seyit Rıza aşkını bir kez daha ilân ediyor. Sorsanız mangalda kül bırakmayacak düzeyde solculuk taslar. Ama, iş ayrılıkçılığa ve ortaçağ özlemciliğine, feodal ve dinci beylere övgü dizmeye gelince herkesi sollar!

Seyit Rıza aşkı konusunda yalnız değil bu mahpus adayımız!

Cumhuriyet’i kuran partinin de Dersim üzerinden Seyit Rıza aşığı olduğu anlaşılıyor seçim sonrası Dersim Araştırma Komisyonu kurulması sözü verişinden.

Denebilir ki; seçim eğik düzlemindeyiz. Önce gönülleri sonra da oyları kazanmaktır amaç. Seçim sürecinde olur böyle şeyler! Pragmatizmin siyasetteki yeri hiç kuşkusuz sanılandan fazladır. Ama, bir ülkenin varlık nedenini kumar öğesi gibi ortaya sürmek ne ilkelilikle ne de pragmatizmle açıklanamaz. Aradan geçen 80 yıldan sonra Dersim’i kaşımak Cumhuriyet yıkıcılarına yarar.

Dersim’de bundan 80 yıl önce neler olmuştur? Kuşkusuz bilinmelidir! Ama, o olayların ortaya çıkma nedenleri ve baş oyuncuları da tanınmalıdır. Yalnızca Milli Mücadele döneminde Anadolu’da çıkan ayaklanma sayısı 21 (yirmi bir)’dir. Cumhuriyet’in kurulması sonrasında da bu ayaklanmalar sürmüştür. En bilinenleri Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim isyanlarıdır.

Hepsinin ortak noktası ortaçağın hortlatılmasıdır. Hemen tümünde dış destek ve hiç olmazsa özendirme söz konusudur.

Dersim’de henüz 15 yaşındaki Cumhuriyet’e ayaklanma karşısında gereken yapılmıştır. Yapılanların eksiği varsa bile fazlası yoktur.

Bugün Dersim üzerinden oy devşirmeyi tasarlayanlara sormak gerekir!
Seyit Rıza adlı bir ortaçağ artığının öncülüğündeki başkaldırı karşısında alttan alınıp ödün verilerek tarihin çarkının geri dönmesine izin mi verilmeliydi? Bu her şeyden önce insanlığa, temelinde kan ve can olan Milli Mücadele’ye ihanet olmaz mıydı?

Aradan geçen 80 yıldan sonra yaşananları hem de Dersim adıyla anmak, Cumhuriyet’in kendisini savunma hakkını görmezden gelmek ve bu yolla tarihi yargılamak kabul edilebilir bir şey olamaz.

Devlete vergiyi sorgulayan, devletin otoritesini sarsmak isteyen ve kendi küçük dünyasında Cumhuriyet’i yok sayıp zorbalığını sürdürme özlemiyle yanıp tutuşan Seyit Rıza ve benzerlerinin birkaç gün sonraki seçimlere oy devşirme malzemesi olabilmesi acı ve bir o kadar düşündürücüdür.
Kitleleri halkla ilişkiler yöntemleriyle güdüleyebilen ve Cumhuriyetçi, Atatürkçü kesimleri bile ayrılıkçılık ve bölücülük yedeği yapabilenlerin kulakları çınlasın!

Seksen yıl sonra Dersim söylemleriyle ortaya çıkanlar bu gibi defolu ürünlere alıcı çıktığı sürece satıcı olmayı sürdürecekler yazık ki!
Sorun olumsuz konumdakilerin yanına giderek, onlarla birlikte saf tutarak değil, olumsuz konumdakileri kendi yanına çekerek çözülür. Oysa oy, gönülse gönül kazanılır!

Tarihten örnek vermek gerekirse; Mustafa Kemal, Dersimli Diyap Ağa’yla Milli Mücadele ortak paydasında buluşmuştur. Buna karşılık, Cumhuriyet’e başkaldırma densizliği gösteren Seyit Rıza’ya ise demir yumruğunu indirmekte ikileme düşmemiştir.

Cumhuriyet sırtından hançerlenerek korunmaz! Tersine, Cumhuriyet’i her fırsatta hançerleme peşinde olanların karşısına kararlılıkla dikilerek korunur.

BAŞKAN YARDIMCILIĞI ?

Parlamentonun zayıflatılıp Cb’nin güçlendirildiği yeni sistemin ilk seçimine giderken buyurgan dil, tek adamcı yaklaşım adayların söylemlerine de yansımış durumda.
Bir yandan ayrılıkçı terörle mücadele edilirken diğer yandan da bu söylemler aracılığıyla güç ve kuvvet verilmiş oluyor bölücülüğe. Tahmin edilebileceği gibi Kürt oylarının kazanılması amaçlanıyor. Bunda hiçbir sakınca yok elbette! Ancak, HDP’nin o oyların kayıtsız, koşulsuz sahibiymiş gibi görülmesinin yanı sıra Başkan Yardımcılığı için de mutlaka bir Kürt’ün atanacağı sözünün verilmesi dağda kaybedenlerin ovada güç kazanmakta olduğunu gösteriyor.
Seçim atmosferinde kazanma güdüsüyle bu gibi söylemleri sıradanlaştıranların fark etmesi gereken bir şeyler olduğu kesindir.
Kürt nitelemesiyle insanlarımızın bir bölümüne olumlu gibi görünen ayrımcılık yapılması Türkiye’nin varlık nedeniyle de, ulus devlet ilkesiyle de bağdaşmaz.
Bir etnisitenin adını andığınızda Çerkez, Pomak, Gürcü, Boşnak, Laz ya da bir başka etnisitenin isteğine nasıl karşılık vereceğinizi de hesap etmelisiniz.
Bu gibi söylemleri seçim sürecinin yarattığı ortamda çok da düşünmeden dile getirenlere Atatürk’ün şu özlü sözü bıkıp, usanmaksızın anımsatılmalıdır!

aleviler-10-638

HDP AŞKI

Depreşen HDP aşkı bir seçim klasiğine dönüştü. Yine, yeniden HDP aşkıyla sarmalandık. Kimisi utangaç ve üstü kapalı yolları seçerken kimileri de aritmetiğin dayanılmaz hafifliğinden aldıkları güçle iki kere iki dört eder diyerek HDP’ye oy vermenin kaçınılmazlığına vurgu yapıyor.
Kökü çok daha eskilere dayansa da kamuoyunun bölücü terör derdiyle tanışması 1984’tekü Eruh Baskını’yla olmuştur. İzleyen yıllarda inişli çıkışlı grafik sergilese de bölücü hareket varlığını sürdürme konusunda başarılı olmuştur. Bu başarıda Türkiye’yi yönetenlerin korkaklıkları ve hatalarının payını da göz ardı etmemek gerekir.
AKP iktidarının başlangıcında değil ama ortalarından sonra ve günümüzde AKP’den ve RTE’den (ne pahasına olursa olsun) kurtulma gerekliliği algısı farklı bir siyaset ortamının oluşumuna yol açtı.
Bu ortamda elinden kâğıdı kalemi düşürmeyen kimi çokbilmişler toplama-çıkarma işlemlerine dayanarak boy gösterir oldular. Ülkenin özellikle doğu ve güneydoğusunda yaşayan vatandaşlar koyun, HDP de çoban yerine kondu. Milyonlarca oyun çobanı varsayılan HDP’nin toplumun kimi kesimlerinin gözündeki değeri ve saygınlığı gün geçtikçe artırıldı. Kaba deyişle HDP parlatıldı.
Eruh’ta başlayan PKK terör dalgasının önemli köşe taşlarından Bingöl’de 30’u aşkın sivil ve silahsız askerin kurşuna dizilmesi; keza Erzincan Başbağlar’da bebeden dedeye 30’dan fazla yurttaşımızın öldürülmesi ve hatta yakın yıllarda Ankara’nın göbeğinde patlatılan bombalarla canlarımızın alınışı birkaç çarpıcı örnek olarak zerrece etki bırakmamış görünüyor günümüzde.

HDP akıyla yanıp, tutuşanlar bu haberleri unutmasın!!

 

Özellikle, halkı balık hafızalılıkla ve kıt akıllılıkla suçlamayı adet edinmiş çokbilmişlerimizin bugün varsa yoksa tek işi HDP’yi parlatmak ve geleneksel oy dağarcığı olmayan kesimlerden de oy almasına yardımcılık oldu.
İbretle izliyoruz! HDP aşkına düşenler arasında Cumhuriyetçi ve Kemalist olanlar da var. Bir Cumhuriyetçi ve Kemalist için her şeyin önünde gelmesi gereken vatanın bölünmez bütünlüğü değil midir? Misakı Milli olarak belleklerimize kazınmış olan bu kavram Milli Mücadele’nin de mayası ve biricik dayanağı olmamış mıdır? Cumhuriyet var oldu olalı biri diğerine benzemez eğilimleri bir araya getirmemiş midir varlık nedenimize eşdeğer bu ayrıcalıklı kavram?
HDP barajı aşarsa alacağı 70-80 sandalye AKP’ye gitmeyecekmiş. Bu kutsal gerekçeyle de HDP korunup, kollanmalı ve hatta yetinilmeyip oy verilmeliymiş!
Allah akıl, fikir versin! Aralarında hızlı solcular, liberaller, Cumhuriyetçi Kemalistler var bu görüşte olanların. Seçimler yaklaştıkça HDP’ye kilit rolü yükleyen, HDP’ye oy vermenin erdemleri üzerine döktüren bu zevatın her nedense TBMM’ye terör örgütü uzantısı bir yapının taşınacağından ve böylelikle terörün TBMM’de bir kez daha güçlü bir şekilde temsil edileceğinden kapak kaldırdığı yok.
Okumuş, yazmış ve hatta aydın görünümlü çokbilmişler bir kez daha sahne aldılar. Gerekçeleri de pek kutsal. Ölümü gösterip hastalığa razı edenlere öykünmüşler. Küçük bir hesap hataları var! Hastalığı gösterip ölüme razı etmek gibi bir tuhaf davranış içindeler.
Yazıklar olsun diyorum sorunun parçasını çözüm zannedenlere…
Yazıklar olsun diyorum terörü yüceltenlere…

SİYASET KISKACINDA BİR KOMUTAN

İçinde bulunduğumuz günlerin gündeminde önemli yer tuttu bir komutan. Keşke tutmasaydı. Bu kirli gündemin oyuncusu olmasaydı, olmaktan kaçınsaydı.
Oysa, yakın geçmişe biraz ilgi göstermiş olsa, o yakın geçmişin gereğini yerine getirse tartışılan değil sayılan olmayı sürdürürdü İsmail Metin Temel komutan.

Cumhuriyet henüz kurulmuşken, askerlerin saygınlıkları tavandayken; Mustafa Kemal ya siyaset ya üniforma diyebilmeyi göze almıştı omuz omuza savaştığı silah arkadaşlarına.

Belinde kılıç, elinde silah olanların muzaffer komutanlar olsalar da siyaset sahnesinde asimetrik bir görüntüye neden olacaklarını öngörmüş olmalıydı. Siyasetin yol açabileceği değer aşınmalarını öngörmüş müydü bilmek zor. Ama, yaklaşık yüz yıl sonra iftar sofrasında yer alan bir komutanın kendisini siyasetçiye alkış tutmaktan alamayarak bu sakıncaya da yol açtığını hüzünle izlemiş olduk.

Siyaseti, üniformadan ve izleyen yıllarda diyanetten ayırma inceliği ve öngörüsü sergileyen Mustafa Kemal’in ülkesinde diyanetin yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra geri dönüşüne tanıklık edildi. Aralarında Halide Edip’in de bulunduğu kimilerince “Demokrasi Bayramı” ve hatta “Devrim” olarak nitelenen 14 Mayıs 1950 seçimleri iktidar değişiminin yanı sıra bu tarihten yalnızca 32 gün sonra gelen Arapça Ezan’a dönüş kararıyla çok daha esaslı bir karşı devrim rotasına girmiş olduğumuzun miladı olarak tarihe geçmiştir.
İzleyen yıllarda “siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz” sayıklamalarına bir ad bulunmuş olduğunu anımsamıyoruz. Ancak, bildiğimiz bir şey varsa siyasetin diyanetin koyu gölgesine tutsak düştüğüdür.

Geçtiğimiz günlerde bir iftar sofrasına yansıdığı gibi diyanet siyasetin merkezindedir günümüz Türkiye’sinde. Üstelik bu yeni dönemde üniformanın da diyanetle birlikte siyasete payanda oluşuna üzülerek tanıklık ediyoruz.

Birkaç çift söz de CB adayı Muharrem İnce’nin “apoletlerini sökerim” çıkışına söylenmeli. Apolet sökmek kuşkusuz ağır bir niteleme olabilir. Ama, üniforma ve diyanet destekli siyaset tablosuna sessiz kalmaktan daha yerinde ve gerekli bir çıkış olduğunun altı çizilmelidir.

MİSAKI MİLLİ

MİSAKI MİLLİ son Osmanlı Meclisi’nin 28 Ocak 1920’de aldığı tarihsel önemdeki kararın adıdır. Bu karar İngilizleri öfkelendirmiş ve İstanbul’un fiilen işgali kararı alınmıştır. Emperyalist paylaşımcıların kurgusunda böyle bir gelişme yoktur. İşgalle birlikte Meclisi Mebusan da kapatılmıştır. Bu karar her ne kadar İstanbul’da alınmış olsa da; perde gerisinde Ankara ve Mustafa Kemal vardır. Ankara’yla iletişim ve eşgüdüm halindeki mebuslar bu tarihsel kararı alarak Türk Milleti’nin pes etmeye niyetli olmadığını ortaya koymuşlardır.
İstanbul’daki meclis tarihe karıştıktan haftalar sonra Mustafa Kemal Paşa Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni açarak, Milli Mücadele’yi bu meclisten aldığı güçle zafere eriştirmiştir.
İstanbul’da kapatılan meclisin pek çok üyesi Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’ne katılır. İslâmcısından, Türkçüsüne, Osmanlıcısından liberaline, feodaline ve hatta sosyalist eğilimlisine kadar hemen her türden vekil vardır Ankara’daki mecliste. Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutanlığı’nı ve yetkilerini kıyasıya tartışan bu meclis bir şeyi tartışma konusu bile etmemiştir : MİSAKI MİLLİ! Türk Milleti’ni ortak paydada birleştiren MİSAKI MİLLİ bu yönüyle de son derece değerlidir. Denilebilir ki; Milli Mücadele bu belgeye dayanılarak örgütlenmiştir. Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması sonrasında rehberliğini sürdürmüştür MİSAKI MİLLİ.

-cin-ile-abd-savasinin-galibi-turkiye-olabilir--1523875164
Örneğin, Misakı Milli sınırları içinde yer alan Hatay 1939’da Cumhuriyet’in 16. Yılında sınırlarımız içine katılırken; yine Misakı Milli sınırları içinde yer alan Musul ve çevresi tüm çabalara karşın ülkemiz topraklarına katılamamıştır.
Artısıyla, eksisiyle Misakı Milli varlığını sürdürmektedir. Misakı Milli varoluşundan bu yana Türkiye’yi yönetenlerin göz ardı edemeyeceği bir önemli belge olagelmiştir. Misakı Milli bu özelliği gereğince bugün de anlam ve önemini korumaktadır.
Bugünkü sınırlarımızın değişmezliği hiçbir tartışma ve gelişmeye konu edilemez.
Bunu konu eden hiçbir görüş ve siyaset kabul edilemez.
Misakı Milli günümüz Türkiye koşullarında da göz önünden bir an ayrılmaması gereken bir belge olmayı sürdürmektedir.
Misakı Milli’yi tartışmaya açmak isteyen, bu haritayı değiştirmeyi bir şekilde amaçlayan siyasi oluşumlar Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana var olmakla birlikte 30 yılı aşkın zamandır silahla bu amaca erişmeye odaklanmışlardır.
Emperyalizmin maşası olduğu kuşku götürmez bir gerçek olan PKK terör örgütü dağda silahla, ovada siyasetçi kisveli düzenbazlıkla faaliyetlerini iniş ve çıkışlarına karşılık sürdürmektedir.
Türkiye’nin son 15 yılına damga vuran politik ortam özellikle son birkaç yıldır ayrılıkçı siyaset anlayışına aradığı fırsatı bir kez daha sunmuştur. İç siyaset kaygıları Cumhuriyet’le sorunu olmayan ve hatta Cumhuriyetçi kimi kesimleri ayrılıkçılığın yedeğine alması sonucuna yol açabilmiştir.
Türkiye’nin içinde bulunduğu zor durumdan çıkması için silahlı terör örgütünün siyasi uzantısıyla yan yana gelme seçeneğine sıcak bakanlara MİSAKI MİLLİ diyorum. Misakı Milli’yle sorunu olan bir siyaset anlayışıyla bir araya gelmek amaç ve hedef her ne olursa olsun ülkeye yapılacak en büyük kötülüktür.
Yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktır.
MİSAKI MİLLİ aradan geçen bir asıra yakın zamandan sonra Türkiye’yi bir arada tutan, Türk toplumunu ortak paydada buluşturan önemli belge olmayı sürdürmektedir.
Türkiye’de yaşayanların ezici çoğunluğu için MİSAKI MİLLİ’nin önemli bir ortak payda olduğu unutulmamalıdır.

PETROL(L)E TUTSAK BİR COĞRAFYA

 

Emperyalizmin azgın ve haydut gücü ABD’nin son Kudüs kararı bir kez daha kan, gözyaşı ve dehşet getirdi. Bu sınır tanımaz yaklaşıma verilen karşılıklar yeterli mi? Tarihte kısa bir yolculukla anlatmaya çalışalım!

Hasta adam Osmanlı’nın yıkımına karar verildiği günlerde paylaşılmıştır yaklaşık 400 yıllık Osmanlı yurdu Orta Doğu. Batılıların Büyük Savaş olarak adlandırdığı I. Dünya Savaşı’nın bitmesi bile beklenmemiştir bu paylaşım için.

1912 yılında İngiliz Kraliyet Donanması gemilerinin kömür yerine petrolle çalıştırılma kararının dünyanın ve elbette petrol yataklarıyla ünlü Orta Doğu’nun yazgısını çizmiş olduğu kesindir.

0001749554001-1

İngiliz diplomat Sör Mark Sykes ve Fransız eşdeğeri Fransuva Georges-Picot takvimler 1916’yı gösterirken önlerine açtıkları Orta Doğu haritası üzerinde tamamlamışlardır bu paylaşımı. Paylaşımın yapıldığı gün gizli olan bu antlaşma savaşın bitiminde görüşe sunulur ve gereği hızla yerine getirilir.

SYCES-PICOT

Haritalar dilleri olmasa da anlamak isteyenlere çok şey anlatır. Orta Doğu haritası bu bakımdan pek çok eşdeğerine göre olağanüstü yeteneklidir. Cetvelle masa üstünde çizilmiş doğallıkla uzaktan yakından ilintisiz ülke sınırları bu harita masa başında çizilmiştir diye haykırmaktadır anlayana.

319_sinirlari-cetvelle-cizilmis-kitada-donusum-super-guc-yan-super-guc-mucadelesi

1917 yılına gelindiğinde ise bu haritayı tamamlayacak bir başka adım atılır. Zamanın İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour’un adını taşıyan deklerasyonla cetvelle çizilmiş sınırların arasına bir Yahudi devletinin kondurulacağı duyurulmuştur. Kimselere düşüncesi sorulmamış durum dünya kamuoyunun bilgisine sunulmuştur. O güne değin otuz yıldır dünya gündemine giren Yahudi Göçü, Siyonizm, Vaad Edilmiş Topraklar gibi kavramlar böylelikle ete, kemiğe daha doğrusu toprağa ve sınıra kavuşturulmuştur.

balfour

Bunca başarılı manevranın ardından iş 1948’de İsrail’in kurulması ve BM üyesi olmasına kalmıştır. İçinde bulunduğumuz yıl 70. Yaşını kutlayacak olan İsrail o gün bugündür bölgenin sorun kaynağıdır. Emperyalizmin ileri karakolu ve jandarması rolünü hakkını vererek oynamaktadır. Gözünü kırpmadan silaha sarılmakta, savunmasız insanlara ateş yağdırmakta ve kan dökebilmektedir bu yapay ülke.

Geçmişi 150 yıla varlığı ise 70 yıla dayanan İsrail karşısında bölgede yer alan irili ufaklı Arap ve İslâm ülkeleri deyim yerindeyse seyirci olmaktan öte bir varlık gösterememektedir.

Elçilik kapatmak, diplomatik ilişki kesmek, sefir kovmak ve bayrak yakmanın ötesinde atılabilen en küçük adım yok!

Bölge ve ülkeleri bundan 100 yıl önce sınırlarını cetvelle çizdirmiş olmanın bedelini ödüyorlar da denebilir bugünkü manzaraya bakarak. Bölge paylaşılırken özenle parçalara ayrılmış, olabilecek her türlü ayrıştırıcı unsur haritaya aktarılırken petrol zengini ama eylem yoksulu bölge o günden bu yana emperyalizme tutsaktır.

Bugün Filistin’de sergilenen vahşete bakarak bu durumun kalıcı ve geri dönüşü olmayan bir olgu olduğu sanılabilir. Bu kesinlikle bir yanılsamadır. Orta Doğu haritası değiştirilemese de cetvelle çizilmiş haritaların içini dolduranların tutum değiştirmesi ve 100 yıl önceki oyunu bozması hiç de olanaksız değildir.

Biraz daha yakın tarihe göz atarsak bu umudumuzu besleyecek olaylarla karşılaşabiliriz.

İsrail kurulur kurulmaz bölgeyi baskı altına alan ve dahası tehdit eden bir düzenek olduğunu gösterir. 1967 Arap-İsrail Savaşı ilk adımdır. Tüm hava gücünü tek uçak uçuramadan yitiren Mısır Arap dünyasının ağabeyi olarak unutulmaz bir yenilgi yaşar. Mısır Sina Yarımadası’nı, Suriye Golan Tepeleri’ni ve Ürdün de Batı Şeria’yı yitirerek öder bu gafletin bedelini.

Pertrol+Ambargosu+Süreci+ve+Nedenleri

Altı yıl sonraki Arap-İsrail Savaşı ise Yom Kippur Savaşı olarak anılacaktır. Araplar kara yazgılarını yenmek üzereyken İsrail’in sırtını dayadığı emperyalizm savaşı durdurarak yenilgiyi önleme ve ileri karakolunu koruma başarısı gösterir.

Arapların bu gelişmelerden aldığı az ve öz ders İsrail’i silahla ve savaşla yenemeyecekleridir. Tam da o anda üzerinde oturdukları zenginliği hatırlayıp, petrol vanalarını kapattıkları anda emperyalizmin yumuşak karnını keşfetmiş olurlar. Petrol fiyatlarının tavan yapması gelişmekte olan ülkeleri vursa da emperyalizme diz çöktürme noktasına getirmesi bakımından önemli dersler içermektedir.

Vietnam’la sersemleyen ABD’nin sıkıntısı petrol kriziyle iyice katlanmıştır. Cetvelle çizilmiş haritanın içeriğine müdahale etme zamanı çoktan gelmiştir. Arap dünyasına ilk kama Mısır-İsrail Antlaşması ile sokulmuş, ardından Suudi Arabistan ve körfez ülkeleri üzerinden yürütülen manevralarla petrol krizinin yinelenmemesi güvence altına alınırken; ucuz petrol çağı açılmıştır.

Enerji alanındaki sayısız güncel seçeneğe karşın petrol Batı emperyalizminin yumuşak karnı olmayı sürdürmektedir. Yeryüzündeki hemen tüm hesaplar petrol yataklarının güvenliğinin sağlanması üzerinedir. 2003’te Bağdat’a giren ABD askerlerinin akla gelebilecek hemen her şeyin yağmalanması karşısındaki duyarsızlığının tek ayrıcalığını Petrol Bakanlığı verilerinin korunması olduğu unutulmasın!

Bölgesel olarak Arap ve İslâm dünyası ama toplamda insanlık daha fazla trajedi yaşamayı gerçekten istemiyorsa 45 yıl önceyi anımsayarak petrol karasını insanlığın yüz karası olmaktan çıkartma göreviyle karşı karşıya olduğunu fark etmelidir.

Petrol 45 yıl önce olduğu gibi bugün de emperyalizme diz çöktürecek bir önemli silahtır. Emperyalizmi petrolsüz bırakmak onu soluksuz bırakmaya eşdeğer bir değerli eylem olarak başvurulmayı bekliyor. Petrol vanası kapatıldığında ne top, ne tüfek ne de akıllı füzelerin hükmü olmadığı anlaşılacaktır.

Bölgenin tutsaklığına petrol vanası son verebilir!…

ESED

“Tarih yazmak yapmak kadar önemlidir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır!”
Mustafa Kemal ATATÜRK,1931

Bağlantıdaki yazıya konu ettiğim durum tam da Atatürk’ün yukarıda paylaştığım sözüne denk düşen bir örnek.

Bilim insanlarının tümüne olduğu gibi tarihçiye de düşen olanı, gerçeği aramak, bulmak ve yansıtmak. Olayları, kişileri aklına estiğince eğip bükmek, kendince aşağılamak ya da canı istediğinde güzelleyip göklere çıkartmak kabul edilebilir bir tutum olamaz!

http://www.dagarcikturkiye.com/esed-yd-2324.html

MODERN ORTADOĞU TARİHİ