ESED

“Tarih yazmak yapmak kadar önemlidir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır!”
Mustafa Kemal ATATÜRK,1931

Bağlantıdaki yazıya konu ettiğim durum tam da Atatürk’ün yukarıda paylaştığım sözüne denk düşen bir örnek.

Bilim insanlarının tümüne olduğu gibi tarihçiye de düşen olanı, gerçeği aramak, bulmak ve yansıtmak. Olayları, kişileri aklına estiğince eğip bükmek, kendince aşağılamak ya da canı istediğinde güzelleyip göklere çıkartmak kabul edilebilir bir tutum olamaz!

http://www.dagarcikturkiye.com/esed-yd-2324.html

MODERN ORTADOĞU TARİHİ

ŞEKER KÜLTÜRÜ

 

seker_logo_dikdortgen

 

Şeker fabrikalarının elden çıkartılması üzerine pek çok açıdan durum değerlendirmesi yapan yazılar ve görüşler paylaşılıyor hemen her ortamda. Bir hekim olarak işin sağlık yanını da önemsiyorum. Nişasta Bazlı Şeker’e karşılık pancar şekerinin daha sağlıklı oluşu hiç kuşkusuz son derece önemli. Bu önemle örtüşen sayısız paylaşım yapılarak iyi de ediliyor.

Konuya bir başka açıdan yaklaşmayı gerekli görmenin ötesinde görev olarak da algılıyorum. Şeker pancarı tarımından yaşamını kazanan yüzbinler olduğu biliniyor. Bu da işin ekonomi yanını öne çıkartıyor. Üreten değil de tüketen milyonların peşinde olanların şeker pancarı ekonomisini birilerine kurban etmesine de şaşırmaz olduk artık!

Şeker fabrikalarına 40 yıl hizmet vermiş bir babanın evladı olarak şeker kültürünün canlı tanığı oldum. Dünyaya gözlerimi şeker kültüründe açtım. Çocukluğum ve gençlik yıllarım bu ortamda geçti.

Pancar tohumunun toprağa düştüğü an başlayan ve toz şekerin çuvala girdiği an sonlanan şeker pancarının öyküsü bir okulun, bir kültürün ve elbette bir vatanseverliğin öyküsü olarak da görülmeli ve algılanmalıdır.

Patates, soğan ve başka tarım ürünlerinde görülen yokluk ve çokluk yılları şeker pancarı için söz konusu olmazdı. Çünkü planlama vardı bu kök bitkinin Türkiye’deki serüveninde. Gereksinim bellidir! Dolayısı ile yetiştirilecek şeker pancarı niceliği de! Ekimle birlikte başlayan düzenli ve planlı çalışma sulama, çapalama, gübreleme, gereğinde yabancı otla mücadele süreçlerinde titizlikle sürdürülür. Hasat, ürünün teslimi, oradan fabrikaya ulaştırılması da makine düzenindedir.

Şeker fabrikalarının taşra uzantılarında başlayan yaşam serüvenim fabrika yakınında sürdü. Kampanya döneminde yanı başımızdaki fabrikanın uğultusuna alışırdı kulaklarımız. Ona eşlik eden küspe kokusu olmazsa olmazdı. Her pancar ekicisi ürettiği pancarın şekeriyle de buluşturulurdu mutlaka. Küspesi ve melası da düşünüldüğünde pancar üreticisinin aynı zamanda besici olması hiç de zor değildi.

Şeker fabrikası aynı zamanda alkol üreticisiydi. Şeker fabrikası şekerleme ürünleriyle de taçlandırmıştı kültürünü.

Şeker fabrikaları bir fabrikayı yapabilecek bilgi ve teknoloji birikimine de sahip olmuştu zaman içinde. Hatta, Türki cumhuriyetlerde şeker fabrikası yapıldığını da anımsıyoruz.

Bunlar kadar önemlisi şeker fabrikası bulunduğu kente sağladığı kültürel katma değerle de üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirmiştir.

Her şeker fabrikasında eksik olmayan tenis kortu başta olmak üzere, yüzme havuzu ve futbol sahasının yanı sıra eksik olmayan sinemasıyla da toplumsal yaşamı kentte bile olmayabilen olanaklarla buluştururdu.

Böylesine eşsiz bir yapıyı ortadan kaldırmayı düşünebilenlere uygun düşecek sıfatı okurun yaratıcılığına bırakmak en iyisi.

Şeker fabrikaları ve onun çevresinde oluşan tarımsal, endüstriyel ve kültürel etkinlikler tam da Cumhuriyet’in başarmak istedikleridir.

Şeker fabrikalarını ne olduğu belirsiz odaklara devretmek Cumhuriyet’in tabutuna çakılan son çivi olmaktan öte anlam taşımıyacak yazık ki!

Ülkemizde yaşayan pek çok insan için önemli olan şeker fabrikalarının benim açımdan taşıdığı önemi anlatabilmiş olmayı diliyorum.

Yaklaşık 40 yılını şeker fabrikalarına ve dolayısı ile ülkeye hizmetle geçiren rahmetli babamın anısına da saygısızlık yapılmıştır bu hoyrat ve düşüncesiz kararla.

Öfkem ve üzüntüm sözcüklerle tanımlanacak gibi değil!

Bundan 9 yıl önceki şeker katliamı dalgasında yazmış olduğum bir yazı geçti elime. Onu da okumakta yarar var diye düşündüm!

LAİKLİK ÜZERİNE

Laiklik ilkesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na girişinin 81. Yıldönümünü kutlayabilmeyi isterdik. Ne yazık ki kutlanamıyor. Bilinen gerekçelerle. Her ne kadar LAİKLİK ilkesi anayasadaki yerini koruyor olsa da; uygulamada delik deşik olmuş durumdadır. Daha anlaşılır şekilde söylemek gerekirse Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler bu bakımdan anayasal suç işlemişlerdir, işlemeyi sürdürmektedirler.
Laiklik ve sekülerleşme eşanlamlı olarak kullanılıp, algılansalar da önemli farklar içeren iki kavramdır. Sekülerleşme bir süreci ifade ederken laiklik din-devlet ayrılığında bir modeli temsil eder. Laiklik yöntemini dünyada benimseyen iki ülke FRANSA ve TÜRKİYE’dir. Kuşkusuz öncü ülke FRANSA’dır. Ancak, izleyen ülke TÜRKİYE boynuzun kulağı geçmesi gibi bir ileri gidiş ve sıçrama göstermiştir.

4144242_orig

FRANSA, Anayasa’dan devletin dini maddesini 1905’te çıkartırken, Türkiye’de bu düzenleme 1928’de gerçekleştirilmiştir. Buna karşılık Fransa’da Laiklik ilkesinin anayasaya girişi için 40 yıl beklemek(1946) gerekirken; Türkiye’de bu devrim 1937’de gerçekleştirilmiştir.

Türkiye Laiklik ilkesinin benimsenmesi bakımından Fransa’yı izlemiş olsa da Laiklik ilkesini anayasasına koyma bakımından Fransa’ya öncülük etmiştir demek yanlış olmaz.

Laiklik ilkesi bu topraklara gelmek için uzunca süre beklemiş olsa da bu gecikmeyi toplumsal yaşama yayma ve anayasal kurala dönüştürmede dünyaya örnek baş döndürücü bir hız sergilenmiştir. Bugünün koşullarında bu kazanımın değeri çok fazla fark edilemeyebilir. Ama, zamanın Anadolu şartlarında elde edilen kazanımın kimsenin burnunun kanamasını gerektirmemiş olması tarihe geçecek denli değerlidir.

Yazının başında laiklik ilkesinin anayasadaki yerini korumakla birlikte günümüzde delik deşik olduğunu ve bulunan her fırsatta aşağılandığını yazmıştık.
Hiç kuşkusuz bu durumdan dinci ve dinbaz çevrelerle dinciliği siyaset ilkesi haline getirmiş politikacılar birincil derece sorumludur. Ancak, laiklikle sorunu olmadığı varsayılan çevrelerin ve politikacıların da bugünkü durumdan bir o kadar sorumlu olduğunu görmek gerekir.

Özellikle, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra ülkemiz üzerindeki emellerini canlandıran emperyalizmin laiklik ilkesiyle sorunu olmayan politikacıları laiklik ilkesinin ortadan kaldırılması, silinmesi sürecinde bolca kullandıklarını ve başarıya ulaştıklarını görmezden gelmemek gerekir.

Laiklik ilkesinin anayasamıza girişini coşkuyla kutlayabilmek ancak o ilkenin yeniden egemen kılınmasıyla söz konusu olabilecektir.

İZMİR’DE ATATÜRK’E SALDIRI!

Türk Ordusu Misakı Milli sınırlarının korunması ve güvence altına alınması için Afrin’de canını dişine takmışken; İzmir’de Atatürk’e saldırıldı!

http://www.egepolitik.com/izmir-de-ataturk-un-hatirasini-yiktilar/48709/

Yer : Ege Üniversitesi Yerleşkesi! Ayrıntı vermek gerekirse EÜTF Hastanesi’ne kuş uçuşu bir kaç yüz metre uzaklıkta. Şimdiki İktisat Fakültesi’nin bulunduğu yerleşkede! Dikkatli gözler aynı yerleşkedeki bir başka anıtı anımsayacaklardır. Atatürk’ün burayı ziyareti anısına dikilmiştir. Kitabesi Osmanlıca’dır. Ziraat Mektebi’yle ilgili sözler yazılıdır. Bu anıtın hemen berisindeki kameriye kazmalı, kürekli çalışanlardan oluşan ekipçe yerle bir edilmiştir.

Zaman : Geçtiğimiz hafta içi.

Yakın geçmişe ihanetin fotoğrafları

 

Söz konusu eylem basına yansıyıp, tepkiler gelince aceleyle de olsa onarıma başlamışlar. Yaptıkları onarım da kendilerine benzemiş. Üstünkörü ve eğreti!

Kameriye deyip geçmeyin!

Kameriyenin anısı büyük!

Atatürk burada 1933’te Sovyet Genelkurmay Başkanı’nı, 1934’te ise İran Şahı’nı ağırlamış. Anısının yanı sıra buraya güzellik katan bir yapı!

Haberli olunsun, bilinsin diye paylaştım!

Yazıklar olsun bu barbarlığı yaşama geçirenlere!

Ulusal birliğin her şeyden çok gerektiği bugünlerde ortama atılmış dinamit gibi….

SİYASET VE NAMUS

Türkiye’de siyasetin de önde gelen sorunu “namus” ve “dürüstlük” olageldi. Olmayı da sürdürüyor. Son günlere damga vuran tartışma yine bu temel ilkelerin yokluğu kaynaklıdır.
CHP İstanbul İl Başkanlığı’na seçilen (seçtirilen demek daha doğru olur) hanımefendinin tartışmanın odağında yer alması da bundandır. Söz konusu hanımefendinin sosyal medya paylaşımlarında kendisini eleştirenlere “gerzekler” nitelemesinde bulunması kuşkusuz eleştiri konusudur. Değil bir siyasetçinin ya da hekimin ortalama yurttaşın bu gibi yakışıksız ve aşağılayıcı ifadelerden uzak durması gerekir. Oysa, sorunun bu yanına odaklanılırken resmin çok daha önemli bölümü gözden kaçırılmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin okumuş, yazmış öyle ya da böyle biraz olsun dünyanın farkına varmış olması beklenen yurttaşının Ermeni Soykırımı’nı lanetleme kisvesiyle devlete suç yüklemesi, teröre karşı verilen mücadeleyi değersizleştirme ve suça indirgeme yönündeki paylaşımları her nedense tartışma konusu edilmemektedir. Böyle düşünmek yasak mı diye soracaklar çıkacaktır. Elbette yasak değildir.
Sorun bu düşünceleri yasaklamak da değildir. Bu düşüncelere sahip olarak Cumhuriyet’i kurmuş partide siyaset yapmaya çalışmak partiye uymak yerine partiyi kendine uydurmak dürüstlük ve namuslulukla bağdaşır mı diye sormak da haktır!
Bir örnekle pekiştirmekte yarar var!
Diyelim ki sosyalistsiniz! Bir partide siyaset yapma kararı aldınız. Kimliğinizi saklayarak liberal ya da muhafazakâr bir partiye girip o partinin ruhuyla taban tabana zıt açıklamalarda bulunur musunuz? Yanıtınız evetse aynı gün kapının önüne konulmayı göze almışsınız demektir. Kendinize uygun bir parti bulmanız söylenecektir en iyi olasılıkla.
Türkiye siyaset ortamı ne yazık ki; bu gibi akıldışılıkların ve göz ardı edişlerin sıradanlaştığı bir tür psikiyatri kliniğine dönüştürülmüş durumdadır. Bu davranış biçiminin haklı gösterilmesinde güncel gerekçeler de sürüsüne berekettir. Örneğin, ülkenin bir dertten kurtulması uğruna sineye çekilmelidir bu gibi akıldışılıklar diyen sayısız insana rastlamanız söz konusudur Türkiye’de. Hanımefendi gibi ilkeyi ve namusu bir yana bırakıp meydan okuyanlara eklenen boyun eğişler, hoşgörüşler de bir o kadar sorumludur Türkiye siyasi ortamında ortaya çıkan bu tablodan.
“Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sözünde militarizm bulan hanımefendinin namuslu ve dürüst davranması gerekir kanısındayım. İçinde bulunduğunuz partiye oy veren ana gövde için çok büyük önem taşıyan bu sözle sorununuz varsa eğer; o sözü aşağılamak yerine kendinize uygun parti bulup orada siyaset yapmanız gerekmez mi? Bu sorunun yanıtını elbette benden daha iyi bilir il başkanı hanımefendi. Gereğini yapmasını da! Ama, yapmaz! Hazır bir oy deposu varken ve vekillik çantada keklikken neden daha fazla zahmete girsin ve çaba göstersin ki! Ülkenin durumuna üzülmekten, gözyaşı dökmekten dermansız düşmüş Cumhuriyetçinin, Atatürkçünün vereceği oylarla hem onlara sövüp hem de siyasi başarı kazanmak(!) varken namus ve dürüstlüğün sözü mü olur?
Çılgın il başkanı hanımefendinin soruşturulmaya, kovuşturulmaya değil; eleştirilmeye ve siyasi namus kantarına çıkartılmaya gereksinimi olduğu kuşkuya yer bırakmayacak denli açıktır.

DİL BAYRAMINDA BİR SORU

 

 

 

dil-bayramı

Ya Atatürk’ün yaptığında bir yanlışlık var ya da bizim bugün yaptığımızda!

Bu Dil Bayramı’nda birkaç yüz sözcüğe indirgenen gündelik dilimize değinmeyeceğim. Ya da yine diksiyondan ve vurgudan yoksun kitle iletişim aracı sunucularından da söz etmeyeceğim!
Sayısal ortam iletişimine yansıyan kısaltma ve yabancı sözcük egemenliği de bu bayram gününü zehir edecek boyutta olduğuna göre ona da girmeyelim!
Sorum şudur!
Başta tıp, mühendislik ve işletme fakültelerimiz olmak üzere yüksek okullarımızda yabancı dilde eğitim-öğretim yapma sevdası her geçen gün tırmanıyor.
Amaç ve hedef nedir?
Bilen varsa anlatırsa sevineceğim! Böylelikle içimi kemiren bir soruya karşılık bulmuş olacağım!
Saygılarımla…
Ceyhun Balcı, 26 Eylül 2017

ÖLÜM

Yaşamın her alanında kendisini gösteren sorunlar ve aksaklıklar ölüm durumunda yerini inanılmaz bir ağır başlılığa, düzene ve intizama bırakıyor. Ölen değilse de geride kalanlar bu olumlu ortamı deneyimleme fırsatı yakalamış oluyor.
Hastane işlemlerinden başlayarak, mezarlıklar müdürlüğünde süren hızlı hizmete belediyelerin sosyal ve insani yardımları ekleniyor.
Ankara’da yaşanan ürpertici ve utanç verici mezarlık olayı bu alanda alışık olunmayan bir olumsuzluk olması bakımından dikkat çekici.
Bir süre önce, bugünlerde fındık fiyatına isyan eden Karadenizli kardeşlerimiz aslanlar gibi kükreyerek terörist olduğu gerekçesiyle bir cenazenin gömülmesine engel olarak, tabutun orta yerde kalmasını sağlamışlardı!
HDP milletvekilinin annesinin cenazesi için gösterilen vahşet korkutucudur.
Bir vatandaş olarak böyleleriyle aynı toprağa basmaktan, aynı havayı içime çekmekten, aynı suyu içip aynı ekmeği yemekten dolayı utanç duyduğumu söyleyemiyorum. Bu ve benzeri sayısız vahşet karşısında ister istemez ar duygumuz da nasırlaştı! Ama, korku ve ürperti duygularımın henüz yeterince tepkili olduğunu da fark ediyorum!
İnsan görünümlü aşağılık varlıklar!
Geç de olsa uygarlığı yakalayan bu ülkeyi daha nerelere sürükleyeceksiniz? Daha ne gibi hünerler sergileyip de başımızı önümüze eğdireceksiniz?
Duracağınız, buradan öte gideceğimiz yer yok, yapacağımız şey kalmadı demenizi dört gözle bekliyorum!

ÖLÜYE BİLE RAHAT VERMEYECEK KADAR ALÇALDINIZ MI?
BİZLERİ BU DÜNYAYA GELDİĞİMİZE PİŞMAN ETMEYİ SÜRDÜRECEK MİSİNİZ?
BU YAZIYI YAZMAK, DUYGULARIMI KÂĞIDA DÖKMEK DE FAZLASIYLA İÇ KARARTICI OLDU!
ORTAÇAĞIN SONLANDIĞI BİR DÜNYA VE YAŞAM İÇİN ÇOKÇA ÇALIŞMAMIZ, ÇABALAMAMIZ GEREĞİ HİÇ BU KADAR BELİRGİNLEŞMEMİŞTİ!

İnsanlıkla ilintisi biyolojik benzerlikten ibaret olan bu yaratıkların anlaması söz konusu değil!
Ama, bir genel bilgi olsun diye anımsatmakta yarar görüyorum!
Bu ülkede Cumhuriyet’in ilk yıllarında İzmir Kültürpark’ın yapımı sırasında telef olan atların heykelinin dikilmesi bilgeliği sergilenmiştir.

http://www.dagarcikturkiye.com/cumhuriyetin-atlari-yd-2097.html

Bilgeliğin kol gezdiği bu toraklarda dolaşıp duran siz yaratıklar kimlerden ürediniz, türediniz?

Kimlerin çocuklarısınız?

a1(18)