RİO MUHASEBESİ

Rio olimpiyatları sona erdi. Hemen belirtmekte yarar var. Her ne kadar olimpiyatlar sonuç olarak bir ülkede yapılsa da o ülkenin adıyla anılmıyor. Yapıldığı kent olimpiyata adını veriyor.

200px-Olympia_2016_-_Rio.svg

Olimpiyatlara katılan her 3 ülkden ikisi madalya bakımından evine eli boş dönüyor. Dünyadaki gelişmişlik dağılımıyla uygun bir görünüm. Katılıp renk kattıktan, figüranlık yaptıktan sonra hoş anılarla ayrılmış olacaklar Rio’dan dünyanın dibindeki ülkeler. İş, aş ve geçim sıkıntısı içindeki ülkelerin sportif başarısızlığına şaşırmıyoruz.

madalya sıralama

Madalya sıralamasının ilk iki sırasını uzunca bir aradan sonra halef-selef emperyaller (ABD-Büyük Britanya) aldı. Özellikle, ABD’nin başarısı tartışılmazdır. 550 sporcuyla Rio’ya gelen ABD’de madalya alamayan sporcular parmakla sayılsa yeridir. Madalya sayısı ile 550 arasındaki fark yanıltmasın! ABD’nin takım sporlarında da pek çok madalya aldığı anımsanırsa Amerikalı sporcuların önemli bölümünün boynuna madalya takarak eve döneceği kesindir.

Büyük Britanya’nın ise Londra 2012’yle ateşlenen sportif sıçramasının sürdüğü söylenebilir.

Madalya tablosunun ilk beşinin Fransa’nın önünde yer alan Almanya bir yana bırakıldığında; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Daimi Temsilcileri’nden oluşması rastlantı olabilir mi?

Sporun siyasetle etkileşimi soğuk savaş yıllarında Moskova Olimpiyatları’nın batı blokunca boykot edilmesiyle doruğa vardı. Son olimpiyatlar öncesinde Rusya’nın atletizm ve halter dalındaki doping olguları nedeniyle diğer tüm spor dallarında da olimpiyattan yasaklanması gündeme getirilebildi. Atletizm ve halter gibi önemli madalya kaynağı olan iki spor dalında olimpiyat yasaklısı olan Rusya’nın buradaki madalya sıralamasındaki 4. lüğü çok önemli bir başarı olarak not edilmelidir.

Dün akşamki erkek basketbol finalinde ABD’li sporcuların sergilediği centilmenlik sınırlarını zorlayan kimi davranışlar NBA’in vazgeçilmezleri olabilir belki ama bu gibi davranışların olimpiyatın ruhuna aykırı olduğu da kesindir. Bu nedenle şımarıklığın sıradanlaştığı ortamlardan gelen sporcuların olimpiyat katılımı ciddiyetle tartışılmalıdır.

Yine Amerikalı yüzücü Ryan Lochte’ye katılan başka yüzücülerin soyulduklarını öne sürerek bir senaryo yazmış olduklarının anlaşılması da ahlaklı sporcu kavramına rahmet okutan bir başka örnek olarak kazınacaktır belleklere.

Olimpiyat düzenleyen kentlerin ve dolayısı ile de ülkelerin yaşadığı ekonomik sorunların IOC’yi harekete geçirmiş olması sevindiricidir. IOC bundan böyle olimpiyat taliplisi kentlerin yapacağı spor alanlarını gelecekte nasıl değerlendireceklerini sorgulayacakmış. Umarız ve dileriz doğrudur, uygulanabilir!

Sempati ile züppelik arasına çizgi çekebilen Usain Bolt tarihe geçmiş oldu böylelikle. Sportif başarının saygısız olmayı gerektirmediğini ortaya koymuş oldu.

150827144022-usain-bolt-jamaica-flag-super-169

Ülkemize gelince!

103 sporcuyla katıldığımız Rio’yu toplam 8 madalyayla 41. Sırada bitirdik. Geleneksel sporumuz güreş bu 8 madalyanın 5’ini sağladı. Diğer 3 madalyanın 2’si devşirmelerden geldi.

Devşirme çağın kaçınılmaz gerçeği! Ancak, bu kaçınılmazlığın da akılcılıkla bezenmesi gerekiyor. İlerleyen yıllarda devşirmeciliğin açtığı yol Türk gençlerince doldurulursa kazanç sağlanmış olduğu söylenebilecektir.

 

Özellikle, Küba kökenli 400 engelci Yasmani Copello Escobar’ın gelmiş geçmiş en iyi devşirmelerden birisi olduğunun altı çizilmelidir.

Tıpkı soğuk savaş yılları boyunca olduğu gibi spor bugün de ülkeler arası propagandanın önde gelen aracı olmayı sürdürüyor. Ancak, bu yapılırken salt başarıya ve madalyaya odaklı devşirmeci anlayışın ülke sporunun önünü kapatmayacak oluşu öncelenmelidir.

Sporda başarı reçetesinin kitleye spor izletmekten çok spor yaptırmaktan geçtiği akıldan çıkartılmamalıdır. Türk atletizm takımındaki Türk kökenli sayısının Alman milli takımındaki Türk futbolcu sayısından az oluşu hepimizi düşündürmelidir. Mete Gazoz, Tutya Yılmaz ve İrem Karamete gibi gençlerimizin önünü açmak ve sayılarını elimizdedir.

Teşekkürler! Tutya, Mete ve İrem….

 

Sorunumuz kısa zamanda zahmetsiz ve emeksiz madalya almak mıdır? Yoksa, devşirmeyi aşıya dönüştürüp gençlerimizi spora özendirmek mi?

Karar bizimdir!

Yakın gelecekte olimpiyatlar için adaylığımız söz konusu olmadığı için dört yıl sonra olimpiyatları bir kez daha konuşmak üzere bu konuya son vermiş oluyoruz…

Ceyhun BALCI

LEH TÜRKLER

Bir kaç günlük Polonya gezisinden önce Polonya’nın tarihine göz atarken XVIII. Yüzyılda Polonya’yla ilgili olarak çok fazla şey yazılmadığını fark ettim. Çünkü, XVIII. yüzyılın sonundan başlayarak XIX. yüzyılın tamamı Polonya’nın karanlık çağı olmuş. XVI. yüzyılda İsveç’le başlayan işgal süreci bu karanlık dönemde ülkenin farklı bölgelerine göre değişiklik göstermek üzere Rusya, Prusya ve Avusturya ile sürmüş. Farklı etkenler bir araya gelince Polonya’nın kendisini bu kıskaçtan kurtarması olanaksızlaşmış. Polonya’da son kralın tarih sahnesinden inişiyle (1795) ilk cumhurbaşkanının seçimi (1918) arasında yaklaşık 125 yıllık bir fark olduğu görülür.

kurulusundan-17--yuzyila-polonya-tarihi-633897-Front-1

Hiç kuşkusuz bu karanlık dönem sessiz, sedasız geçmemiştir. Ayaklanmalar ve devrim girişimleri söz konusu olsa da işgale son verilip, bağımsızlığın kazanılması söz konusu olamamaıştır. Her ayaklanma ya da devrim girişimi de o hareketlerin içinde yer alanlar için sürgün anlamına gelmiştir. Ayaklanmalara ve başkaldırılara özellikle önderlik edenlerin başarısızlık durumunda sürgüne gitmeleri kaçınılmaz olmuş. Bu durum pek çok Polonyalının ülke dışına dağılması anlamına gelmiş. Paris önde gelen sürgün yeridir o yıllarda Polonyalılar için. Paris öncelikli ve elverişli konumda olsa da; Osmanlı başkenti İstanbul da dönemin Leh diyasporası için çekim merkezine dönüşmüş.

Tarihe bakıldığında Türk-Polonya karşılaşmalarının çoğunlukla savaş alanlarında olduğu görülür. Kosova, Niğbolu ve Varna’yla başlayan savaş geleneği son olarak II. Viyana Kuşatması’na son veren saldırının kahramanlarından Leh Kralı Jan Sobieski’yle sürmüş. Buna karşılık, Polonya’nın Avrupalı diğer devletlerce işgaline eylemli değilse bile söylemli karşı çıkış gösteren tek devlet Osmanlı olmuş. Olasılıkla bu tutum geçmişteki savaşların bir yana bırakılmasını ve yakınlaşmayı doğurmuş olmalıdır. Kırım Savaşı sırasında Ruslara karşı Osmanlı’yla omuz omuza savaşan Polonyalıların da İstanbul’daki Leh kolonileşmesini olumlu yönde etkilemiş olduğu nesnel bir gerçektir. Osmanlı, Polonya’nın karanlık yüzyılı boyunca Polonyalılar için güvenli liman olmuştur demek hiç de yanlış olmaz.

Polonya’nın işgal altında kaldığı yıllarda kendisini gösteren dostluk ortamı Polonyalıların işgalden kurtuluş zamanını tanımlamak için “Türk atları Vistül’den su içtiği zaman!” demelerine bile vardırmış işi!

Bir süreliğine geldikleri İstanbul’da yaşamlarını yitiren ve burada silinmez izler bırakanların yanı sıra özellikle asker Polonyalılar Osmanlı’ya sığınmakla yetinmemiş; kimileri Türkleşmişler de! Din ve kimlik değiştirip kendilerine yeni bir yaşam kuran asker kökenli Polonyalılar Osmanlı ordusunda önemli görevler üstlenmişler. Doğma, büyüme buralı gibi davranabilmişler.

Leh Türkler geçidini başlatabiliriz.

MICHAL CZAYKOWSKİ (1804-1886)

Önemli sığınmacılardan birisi Polonya’daki 1830-31 ayaklanmasının başarısız olması sonrasında İstanbul’a gelen Michal Czaykowski’dir. Başlangıçta bir şirketin İstanbul temsilcisi olarak gelen Czaykowski sınırdışı edilmesi için Rusların baskısını artırması sonucu İstanbul’da kalmaya karar vermiş. Mehmet Sadık adını alarak Kırım Savaşı’nda Türklerle omuz omuza çarpışan Polonya lejyonuna komuta etmiştir. Bir bocalama döneminden sonra eski dinine dönen Mehmet Sadık Paşa Ukrayna’daki bir çatışmada tutsak düşmek üzereyken canına kıymış. Müslüman olan eşi Ludwiga da 1886’a dek İstanbul’da yaşamış. Czaykowski kurucularından olduğu Polonezköy’deki anıt gömütte uyumaktadır.

Michał_Czajkowski_Sadyk_Pasha

ADAM JERZY CZARTORSKY (1770-1861)

Bir başka önemli kişilik Prens Adam Jerzy Czartorsky. 1831’de Varşova’da işgalciler karşısında uğranılan bozgun sonrasında ülkesinden ayrılmak zorunda kalan Adam Czartorsky Osmanlı’ya sığınarak padişahın da izin vermesiyle bugün de varlığını sürdüren Polonezköy’ü kurdu. Polonezköy adını almadan önce bu yerleşim onun adıyla; Adampol olarak anıldı. Czartorsky Türkleşmemekle birlikte, İstanbul’da Türkleşmiş bir Leh kadar derin bir iz bıraktı.

czartorsky

Prens Czartorsky’nin adı bugün Krakov’da Florian Kapısı yakınındaki Tarih Müzesi’nde yaşatılmaktadır.

CZARTORSKY MÜZESİ

Czartorsky Müzesi, Krakov

ADAM MİCKİEWİCZ (1798-1855)

Adam Mickiewicz de yolu İstanbul’a düşen ünlü Polonyalılardan bir başkası. Mickiewicz’i tanımlamak için benzetme yapmak gerekirse; Türkiye’de Namık Kemal, Almanya’da Goethe, Rusya’da Puşkin neyse Polonya’daki eşdeğeridir demek yanlış olmaz!

Mickiewicz’in İstanbul’a geliş nedeni Türkiye’deki Polonyalıların durumunu incelemek ve Kırım’da savaşan Polonyalılara moral vermektir.

MICKİEWİCZ

5 Eylül 1855’te İstanbul’a geldiğinde 57 yaşındadır. Yaşamı Polonya’nın işgal dönemine denk düştüğü için özgürlük aşkı önde gelen özelliği olmuştur. Bu tutku dizelerine şu şekilde yansımıştır :

“Zincire vurulmuşum daha beşikte,
Selâm sana istiklâlin fecri,
Ardında doğacaktır hürriyetin güneşi.”

Bir süre bir başka Leh Türk olan Mehmet Sadık Paşa’ya (Michal Czaykowski) konuk olduktan sonra şimdiki Tatlı Badem sokaktaki 29 numaralı eve taşınarak ölümüne dek orada yaşamış.

220px-İstanbul_6133

İstanbul Talimhane’de Kırım seferi için hazırlanan askerleri ziyarete gittiği zaman koleraya yakalandığı sanılan Mickiewicz bu amansız hastalığa yenik düşmeden önce başucunda bulunan bir başka Leh Türk İskender Paşa’ya şu sözleri söyleyerek vedalaşmış yaşamla!

“İstanbul’da koleradan öleceğimi bilseydim, yine buraya gelirdim. Çünkü bu görevimdi. Ben Fransa’da bir bilim akademisinin genel sekreteri olmaktansa (İstanbul’a gelmeden önce o görevdeydi) bir Türk taburunun kâtibi olmayı tercih ederim.”

İç organları Beyoğlu’da şimdiki Tatlı Badem Sokak’ta yaşadığı eve gömülmüş. Mickiewicz’in cenazesi önce Paris’e; daha sonra da 1890’da Polonya’ya gönderilerek sonsuz uykusunu ülkesinde sürdürmek üzere gömülmüş. Mickiewicz İstanbul, Paris ve Polonya’da yaşamaktadır demek hiç de yanlış olmaz.

Evinin bulunduğu sokağa önce Adam adı verilmiş, daha sonra Badem, onu izleyerek Acıbadem denmiş. Son olarak Tatlı Badem’de karar kılınmış.

Adam Mickiewicz Polonya’da günümüz de saygın ve değerli bir kişiliktir. Heykelleri Varşova ve Krakov’da en seçkin meydanları süslemektedir.

Onunla ilgili sözlerimize Türklere ilişkin görüşlerini paylaşarak son verelim!

“Polonya’nın, komşu düşmanlar tarafından ezilmesine hiçbir devletin ses çıkarmadığı günlerde, tek dostumuz Türkler olmuştur. Biz Türkler’i düşmanımızın önünde eğilmediği ve Polonya’nın işgalini kabul etmediği için, üstün bir millet olarak severiz.”

ANTONİ ALEKSANDER ILINSKİ (MEHMET İSKENDER PAŞA) (1814-1861)

1830-31 Leh Ayaklanması’nda yer aldıktan sonra Adam Czartorsky’nin Paris’ten yönettiği sürgünler hareketine katılmış. 1844’te Adam Czajkowski önderliğinde Kazaklara yönelik etkinlikler içinde yer alırken Rusların ihbarıyla tutuklanınca Türkleşerek din değiştirmiş. Yarbay rütbesiyle orduya katılmış.

ilinski

Kırım Savaşı’na katılan İskender Paşa daha sonra Bağdat’ta da görev yapmış.

STANISLAW CHLEBOWSKİ (1838-1893)

Türklerle yakınlığı olan bir başka Polonyalı, ressam Stanislaw Chlebowski (1835-1884)’dir. Türkleşme ve Müslümanlaşma doğrultusunda adım atmamış olsa da padişah Abdülmecit’in çağrısıyla İstanbul’a gelen Chlebowski 10 yılını burada geçirmiş. “Fatih’in at üstünde İstanbul’a girişi” önemli tablolarından birisidir.

JAN MATEJKO (1838-1893)

Yazgısı Türklerle kesişen ünlü Polonyalı ressamın da yolu İstanbul’a düşenler arasında anılıyor. Bandırma’da mermercilik yapan bir yakınına konuk olmuş.

JAN MATEJKO

Jan Matejko Anıtı, Krakov

Jan Matejko Polonya’nın çok tanınmış ressamlarından birisi. Krakov’da adını taşıyan Güzel Sanatlar Akademisi ile sergi solunu ve heykeli var.

JOSEF BEM (MURAT PAŞA) (1794-1850)

Türkleşen Leh Josef Bem (1794-1850) Polonya’daki 1830-31 ayaklanmasında önemli başarıların altına imza atmış olsa da başkaldırının bastırılması sonrasında Leipzig üzerinden Paris’e gitmiş.

bem

Daha sonra 1848’de Macaristan’da Lajos Kossuth önderliğindeki ayaklanmada savaşmış. Burada da bazı başarılar elde edilmesine karşın Rusların Macar ordusunu yok etmesiyle yenilgi kaçınılmaz olmuş. Öyle ki, savaş alanında ölü taklidi yaparak kurtarmış canını. Lajos Kossuth’la birlikte bir sonraki durağı İstanbul olmuş.

İstanbul’da müslümanlaşarak Murat Paşa adını almış ve Halep’e vali olarak atanmış. Halep’teki Arap ayaklanmasında Hıristiyanların kıyımını önlemeye çalışırken yaşamını yitirmiş. Kemikleri 1929’da Polonya’ya taşınmış.

KONSTANTİN BORZECKİ (MUSTAFA CELÂLETTİN PAŞA)
(1826-1876)

Polonya’daki başarısız 1848 devrimi sonrasında Paris yoluyla Osmanlı’ya sığınan Konstantin Borzecki İstanbul’a gelir gelmez Osmanlı ordusuna katılmış. Komutanı Ömer Lütfü Paşa’nın sevgi ve övgüsünü kazanmış. Bununla yetinmeyip paşanın kızı Saffet hanımla yaşamını birleştirmiş.

eski-ve-modern-turkler-1409129160 (1)67525782_tn30_0

Yeni adıyla Mustafa Celalettin Paşa öylesine Türkleşmiş ki; Türkçülük akımının önde gelen kuramcılarından ve destekçilerinden birisi olmuş. 1869’da “Eski ve Modern Türkler” kitabında Türklerin tarihini yazmış. Görüşleriyle Namık Kemal ve Süleyman Paşa’dan başlayarak dönemin önde gelen Türkçülerini etkilemiş.

Yalnızca onlar mı etkilenmiş Mustafa Celalettin Paşa’dan?

Mustafa Kemal’in okuduğu kitaplar arasında da yer almış “Eski ve Modern Türkler”. Kitabı boşluklarına notlar alarak okuyan Mustafa Kemal’in bu fikirlerden etkilendiği sonraki yıllarda çok daha iyi anlaşılacaktır.

ENVER CELALETTİN PAŞA (1857-1929)

Mustafa Celâlettin Paşa’nın oğlu Enver Celalettin de tıpkı kendisi gibi Osmanlı subayı olur. Eğitimci ve dilci sıfatları da eklenmiş adının önünde. Yıldız Sarayı’nda kurulan ve Osmanlı-Yunan Savaşı’nı izleme komitesi olarak da adlandırılabilecek bir yapılanmanın içinde olmuş. Bu yapılanmayla başlayan konuya ilgisi zamanla bu alanda uzmanlaşması sonucunu doğurmuş. Çok ilginçtir! Bu konudaki yetkinliği onun uzaklara yolculuk yapmasına da neden olmuş. Yunan İsyanı’yla baş etmeye çalışan Osmanlı ne yapacağı konusunda karar veremezken; II. Abdülhamit, Enver Celalettin’i o sıralarda (1897) İspanyollara karşı bağımsızlık savaşı vermekte olan Küba’ya göndermiş. İddiaya göre II. Abdülhamit’in niyeti Küba’daki isyana karşı İspanyolların tutumunu gözlemlemek ve Girit İsyanı konusunda Osmanlı’nın yapabilecekleri konusunda izlenim edinmektir.

IMG_4848

Enver Celalettin’in öyküsü Ankara’da Küba Büyükelçisi olarak bulunmuş olan Ernesto Gomez Abascal tarafından “Havana’da Türk Tutkusu” adıyla kitaplaştırılmış.

Sözlerimizin sonunda Hasan Enver’in iki kızından Celile hanımın Nazım Hikmet’in, Münevver hanımın ise bir başka ünlü şairimiz Oktay Rıfat’ın anneleri olduğunu belirtmekle yetinelim.

Nazım Hikmet’in Leh köklerine göndermede bulunan dizeleri konumuzu tamamlamış olsun!

“Lehistan Mektubu”

“…..
Sevgilim, dayı kızım, Memed’imin anası,
Dedelerimizden biri
1848 Polonya muhaciri.

…..
Lehistan’dan gelmiş dedelerimizden biri,
Gözlerinde karanlığı yenilginin,
Saçları al kana boyalı.

Uykusuz geceleri Borjenski’nin
Benimkilerine benzer olmalı.

Tıpkı benim gibi o da
çok da uzaklarda kalan bir ağacın altında
Unutmuş olabilir uykusunu.

Onu da benim gibi deli etmiştir, deli,
Her solukta alıp da memleket kokusunu
Memleketi bir daha görmemek ihtimali.
Sevgilim
Nerde, ne zaman hürriyet dövüşmüş de
ön safında Polonyalı bulunmamış.

Göğsümü kabartmıyor değil
dedelerimden birinin Lehli oluşu…

nazım

OSKAR SCHINDLER FABRİKASI

OSKAR SCHINDLER FABRİKASI
Krakov’da Vistül’ün sağ tarafında ilgimizi çeken yerlerden birisi Oskar Schindler Fabrikası’ydı. Mutlaka görülmeli listesinde olduğu için tarihi bölgeyi kısa kestik. Bir gün önceki Auschwitz ziyaretinde olduğu gibi hava bunaltıcı derecede sıcak. Fabrikanın önüne geldiğimizde ister istemez Spielberg imzalı Schindler’in Listesi filminden kareler beliriyor gözlerimizin önünde. Hiç de o denli kasvetli ve iç karartıcı bir manzara yok karşımızda. Ama, sevimli göründüğü de söylenemez!
Auschwitz’de bir toplu mezarlıkta gibi duyumsamıştık kendimizi. Burası ise savaş karanlığının göreceli olarak giremediği bir yerdi. Kuşkusuz bugünden bakıldığında söyleyebiliyoruz bu sözleri. O günleri bu fabrikada geçirenler kim bilir neler yaşadılar, ne gibi gelgitlerle karşılaştılar?

IMG_4498

IMG_4455 IMG_4457

Sağkalanlar

Oskar Schindler Fabrikası Vistül’ün diğer yakasındaki Zablocie bölgesinde. Lehçe “za blotem” kökünden türemiş. Bataklığın diğer yakası demek. Krakov’un Kazimiers bölgesi geçmişte Yahudilerin yoğunlukla yaşadığı yer olsa da Naziler işgalden sonra tüm Yahudileri Schindler Fabrikası komşuluğundaki Yahudi Gettosu’nda toplamışlar.

20120618-194513IMG_4517

Kazimierz ve komşuluğundaki Oskar Schindler Fabrikası’nın yer aldığı  Podgorsze bölgesi 

Auschwitz kadar olmasa da duygulandırıcı bir ortamda bulunduğumuz kesin! Önceden okuduğumuza göre ziyaretçilerin uzun kuyruklar oluşturabildiklerini ve içeriye giriş sırası beklemek gerekebildiğini biliyoruz. Şanslıyız ki; yarım saati bulmayan bir bekleme sonrası kendimizi müzenin içinde buluyoruz.

IMG_4458 IMG_4459

Fabrikada kullanılmış olan pres

Fabrikanın bulunduğu yerde işgal öncesinde “Rekord” mutfak gereçleri üretilmekteymiş. İşgalle birlikte sermayesini de taşıyan Naziler fabrikayı bir Südet Almanı olan Oskar Schindler’in işletmesine vermişler. İş gücü gereksinimi de yakındaki Plaszow kampındaki Yahudilerle karşılanmış. Toplama kamplarındaki başta Yahudiler olmak üzere çeşitli milliyetlerden çalışabilir kimseler patrona ucuza kiralanmış. Böylelikle, patronun kazanç payı artırılırken Naziler için gelir kaynağı yaratılmış. Fabrikanın Rekord olan adı da Deutsche Emailenwarenfabrik (DEF) olarak değiştirilmiş.
Fabrika Nazi ordusunun da gereksinimlerini karşılayacak şekilde geliştirilmiş.
Fabrikaya adını veren Oskar Schindler’i biraz olsun tanıyalım.

IMG_4456

Oskar Schindler

nsdap
1908’de bugünkü Çek Cumhuriyeti sınırları içindeki Zwittau’da dünyaya gelmiş. Büyük Depresyon’da iflas edene dek babasının tarım makineleri firmasında çalışmış. Daha sonra büyük bir çiftçinin kızı olan Emilie Pelzl ile evlenmiş. 1935’te Südet Alman Partisi’ne üye olmuş ve Alman istihbaratının işbirlikçisi olmuş. Bu etkinliklerinden sonra tutuklanmış. Ancak, III. Reich’ın Südet bölgesini ilhak etmesi sonrasında serbest kalmış. Üyesi olduğu Südet Alman Partisi Nasyonal Sosyalist Alman Çalışma Partisi’yle (NSAÇP) bütünleşik olduğu için aynı zamanda bu partinin de üyesi olmuş.
Almanya’nın Polonya’yı işgali sonrasında Krakov’a gelmesi istenmiş. İş adamı görüntüsü ardında Alman istihbaratı için çalışmış. Yine, işgalcilerin isteğiyle Rekord fabrikasının işletmesini üstlenmiş.
Schindler bu süreçte Gestapo tarafından yasadışı işler yaptığı savlanarak pek çok kez tutuklanmış. Ancak, üst düzey ilişkileri nedeniyle her seferinde kurtulmayı başarmış.
Her geçen gün daha fazla Yahudi’ye iş vermiş. Başlangıçta 100 dolayında olan Yahudi çalışan sayısı 1944’te 1100’e ulaşmış. Fabrika alanını genişleten Schindler çalışanlar için barınaklar yaptırmış. Bu barınaklardaki beslenme ve sağlık hizmetleri diğer toplama kamplarındakilerle karşılaştırılamayacak kadar iyi düzeydeymiş.
1943’te fabrikasını çalışanlarla birlikte Krakov’dan Moravya’ya taşımış. Savaş bitince Moravya’yı da terk etmiş. Ancak, zamanında canlarını kurtardığı Yahudilerle bağlantısını hep sürdürmüş. Hatta, kurtardığı insanlar sonradan parasal yardımda bulunmuşlar Schindler’e.
Daha sonra Arjantin’e giderek çiftçilik yaptıysa da iflas etmiş. Almanya’ya geri dönmüş.
Çağrı üzerine 1963’te İsrail’e gitmiş. Yad Vashem Enstitüsü tarafından dürüstlük ödülü almış.
1974’te ölmüş. Bedeni Kudüs’teki Zion Dağı’na gömülmüş.
Çoğumuz Oskar Schindler’i Steven Spilberg’in “Schindler’in Listesi” filmiyle tanıdık.

schindler_s_list_e76b6b377052c4fa955eba5372fc659ajpg_5adb00d62eSchindler's List
Fabrikanın bir bölümü Krakov Tarih Müzesi tarafından düzenlenirken bir diğer bölümü de Krakov Modern Sanatlar Müzesi olarak işlev görüyor. Zaman yokluğundan yalnızca tarih müzesi kapsamındaki bölümünü gezebildik.
Henüz kuyruktayken müzeyi gezmeye başlamış oluyorsunuz! Burada çalışıp da yaşamını kurtaranların fotoğrafları, fabrikada kullanılmış bir pres aygıtı ilk gördükleriniz olarak belleğinize işleniyor.
Müzede ilk bölüm, Krakov’da yaşananların ayrılmaz parçası olduğu için “Nazi İşgali Altındaki Krakov” (1939-1945) Özgün nesneler, fotoğraflar, savaş dönemi belgeleri, özel tasarlanmış bölümler, bilgisayar destekli sunumlar, filmler, ses kayıtları göreceğiniz pek çok şeyin başlıkları olabilir ancak!

IMG_4463 IMG_4461 IMG_4468

İşgal altında Krakov

Girişte orak/çekiçli Sovyet bayrağı tarafından karşılanıyorsunuz. Gamalı haçlı Nazi bayrağı olmazsa olmaz. Onlara eklenen Stalin portresi, portresi olmasa da Hitler dönemin öne çıkan kişilikleri olarak o zamanı özetlemiş oluyor.

IMG_4472sscb
Savaş öncesi Krakov (1918-1939) görselleri de unutulmamış müzede! Zaman dilimlerine bakıldığında Polonya için son derece trajik bir durumun söz konusu olduğu anlaşılabiliyor. 1795’ten başlayarak 1918’e dek bağımsızlığını yitiren bir ülkenin yaklaşık 20 yıl süren bağımsızlığı bu kez çok daha acımasız ve biçici bir güç karşısında yitirmiş olması göz ardı edilmemeli.

IMG_4469

Tanket : Polonya tasarımı bir tankçık!
Bu kısa barış dönemine ilişkin olarak Krakov nüfusunun % 25’ini oluşturan Yahudi topluluğunun öne çıkmış olmasına da şaşırmamak gerekiyor.
Rastladığımız bir aygıt bizi çocukluk yıllarımıza götürdü. Buradaki stereoskop son derece oylumlu olmakla birlikte gözümüzün önünden geçen görüntüler geçmişte elimize alabileceğimiz kadar küçük olanlardan çok da farklı görseller sunmuyordu. Krakov’un o yıllardaki görüntüleri doğal olarak siyah/beyazdı. Üç boyutlu görüntü yanılsaması yaratan bu aygıtın zamanında Krakov’un Szczepanska Meydanı’nda kullanıldığını öğreniyoruz.
Bir başka ilginç nesne de ıstampa düzenekleriydi gözümüze çarpan. Savaş yıllarının önemli gelişmelerinin tarihlerini taşıyan kartlar ziyaretçiler için hoş birer anı belgesi olması bakımından iyi düşünülmüş.

IMG_4479stampalar

Istampa

Geçmişten belgelerin yanı sıra kimi zaman bir tramvayla bile karşılaşmanız olası bu müzede.

IMG_4473IMG_4474IMG_4482
Krakov işgal sırasında Alman karargâhına da ev sahipliği yapmış. Böylelikle belirli bir Alman kolonisi oluşmuş kentte. Onların yaşamına ilişkin belgeler de müzede yer alıyor. Müzenin bazı bölümlerdeki yer karoları da Alman işgalini anımsatır türden. İşgalin özellikle Yahudilere yönelik bir terör dalgası yarattığını göz ardı etmemek gerekiyor.

IMG_4478 IMG_4480 IMG_4484
Adını taşıyor olması bakımından Oskar Schindler’in bürosu doğallıkla etkileyici bir mekân.

IMG_4509 IMG_4507 IMG_4499schindler

Oskar Schindler’in bürosu, Schindler’in kurtardığı Yahudilerin listesinin yer aldığı oda…
Polonya altı yıl süren yeni bir işgal döneminden sonra bir kez daha umuda ve bağımsızlığa yelken açıyor. Henüz bir müzeye konu olmamışsa da Nazi işgali sonrası dönemin de müzelik olduğunu vurgulamak gerekir.

YAHUDİ GETTOSU

IMG_4516 IMG_4504 IMG_4476yahudi
Schindler Fabrikası’ndan karmaşık duygular içinde ayrılırken, yakındaki Yahudi Gettosu’na da uğramak kaçınılmaz oluyor. Krakov’da elektrikli golf arabaları turistlerin gezdirilmesi için yaygın biçimde kullanılıyor. Sürücü aynı zamanda rehber. İster grup ister bireysel olarak bu yolla ulaşım ve gezinti yapmanız olası.
Savaştan önceki adı Plac Zgody olan Bohaterow Ghetta Meydanı’na vardığımızda meydana serpiştirilmiş 70 büyük boy bronz sandalye görüyoruz. Her birisi 1000 Yahudi’yi simgeliyor. Naziler işgal etmeden önce Krakov’da 60-80 bin Yahudi yaşıyormuş. 1943’te Getto boşaltıldığında 70 sandalyeye karşılık gelen sayıda Yahudi ölüme yolculuğa çıkartılmış ve çeşitli kamplara gönderilmişler.

sandalyesandalyeler

Meydandaki sandalyeler yitirilen Yahudilerin mobilyalarını simgeliyor.

Bulunduğumuz yere göre Vistül’ü geçer geçmez ayak bastığımız alan olan Kazimierz Yahudi mahallesiymiş. İşgal sonrası Yahudilerin kimliklerini dışa vuran kolluk takmaları zorunluluğu getirilmiş. Ardından, Yahudi Ghettosu oluşturulmuş. Çevresine duvar bile örülmüş gettonun. Böylelikle Yahudilerin denetim altında tutulmaları ve yalıtılmaları kolaylaştırılmış. Çalışabilecek olanlar ayrıldıktan sonra çalışma kamplarına; çalışamaz durumda olanlar ise toplama ve ölüm kamplarına gönderilmiş.

tifüs

Tifüs’e neden olarak da Yahudiler gösterilmiş
Meydana bakan yapılardan birisinin zemin katında ziyaret edilmesi unutulmaması gereken bir müzecik var.

getta meydanı

Ghetta Meydanı (Plac Bohaterow Ghetta)

Kartal Eczanesi (Pod Orlem) !

eczanemadalya

Kartal Eczanesi Müzesi

İşletmecisi Leh Tadeusz Pankiewicz ve çalışanları gettoda yaşanan pek çok trajik olaya tanıklık etmişler. Bu yönüyle getto tarihinin bir parçası sayılıyor. Ayrıca, Naziler tarafından Yahudi Gettosu’nda bulunmasına izin verilen tek Leh kökenli olarak biliniyor Pankiewicz. Gettoda yaşam savaşı verenlere zor günlerinde her türlü ilacı üstelik ücretsiz olarak sağlamaya çalışmış Tadeusz Pankiewicz. O zamanlarda sergilediği bu davranış ödüllendirilmiş.

kartal eczanesi eczane2 eczane7 eczane6 eczane3

Eczaneden görünümler

Gettoyu geride bırakıp Vistül’ün karşı yakasına geçip Kazimierz’e geçiyoruz rehberimizin sürücülüğündeki golf arabasıyla.

vistülgolf arabsı

KAZİMİERZ
Adından da anlaşılacağı gibi bu bölgeye adını veren Büyük Kazimierz. Polonya tarihinin önemli hükümdarlarından sayılan Büyük Kazimierz bölgeyi XIV. yüzyılda yerleşime açmış. Bölgeye ayrı bir hükümet konağı ve çevresini sınırlayan surlar yapılmış. Azize Katerine ve Corpus Christi (İsa’nın Bedeni) kiliselerini yaptıran da Büyük Kazimierz.
Kazimierz’in bölge olarak Yahudi yerleşimine açılması ise XV. yüzyılda kral Jan Olbracht döneminde olmuş. Böylelikle bölgenin ayrıcalıklı konumu güçlenmiş. 1791’de yönetsel bakımdan Krakov’la bütünleştirilen Kazimierz farklı özelliğini bugüne değin korumuş.

golf P1150901 vistül1
Kazimierz’de ilk olarak Eski Sinagog’u görüyoruz. Geçmişte en önemli Yahudi tapınağıymış. Dinsel ve toplumsal yaşam burada yoğunlaşmış. Krakov Yahudilerinin tarihine adanan Galiçya Yahudi Müzesi de burada. Sinagog XV. yüzyıl sonları ile XVI. yüzyıl başlarında yapılmış. İbadete açık olmamakla birlikte tarihsel önemini koruyor.

IMG_4571eski sinagog1

eski sinagog2 eski sinagog
İsa’nın Bedeni Kilisesi’nin yapımına 1340’da Büyük Kazimierz döneminde başlanmış ve ancak XV. yüzyılda tamamlanabilmiş. Bölgenin önemli ve görkemli yapılarından birisi olarak boy gösteriyor.

korpus kristi5 korpus kristi4 korpus kristi1 korpus kristi korpus christi

İsa’nın Bedeni Kilisesi (Corpus Christi)
Bir başka önemli kilise Vistül kıyısındaki “Kayaüstü Kilisesi”. İlk olarak XI. Yüzyılda Aziz Maykıl Kilisesi olarak yapılmış. Bu Roma biçemli kilisenin yerini XIV. yüzyılda Büyük Kazimierz tarafından yaptırılan Gotik biçemli kilise almış. Yıkılma tehlikesi taşıdığı için 1733’te şimdiki Barok biçemli olanı yapılmış. Kilise 1731 yapımı Aziz Stanislav heykeliyle süslenmiş. Azizi işkenceyle öldürüp vücudunu parçalayanlar kestikleri parmak parçasını kilise önündeki pınara atmışlar. O gün bugündür bu suyun iyileştirici olduğuna inanılıyor.

kayaüstü kilise6 kayaüstü kilise kayaüstü kilise5 kayaüstü kilise2 kayaüstü kilise1 kayaüstü kilise7

Kayaüstü Kilisesi

Mahzeninde ise ünlü Polonyalıların mezarları yer alıyor. Ressam ve iç tasarımcı Stanislaw Wyspianski (1869-1907) bu ünlülerden birisi. Bu yönüyle günümüzde ulusal Panteon işlevi görüyor.

Kilisedeki düğün töreni nedeniyle ne yazık ki içeriye girip, ayrıntılara eğilemedik!

BİR GÜNDE KRAKOV

KRAKOV’DA BİR GÜN

indir (1)

Krakov’a gidip de Auschwitz’e gitmemek olmazdı! Bu koşul Krakov’a ayrılan günü sınırlamış oldu. Bu durumda Krakov’u bir akşama ve bir tam güne sığdırmak kaçınılmazdı.
Krakov’a Varşova’dan trenle gelmeyi seçtik. Seçimimizin doğruluğunu Krakov Merkez Garı’na başka deyişle kentin kalbine adım atınca daha iyi anladık. Uçakla da gelinse benzer zaman yitirilirdi. Varşova-Krakov yolculuğu PKP treniyle iki buçuk saat sürüyor. Polonya demiryolları son derece güvenli ve rahat bir ortam sunuyor tren yolcularına. Çay-kahve ve soğuk içecek ikramı bile var düşünülmüş. Birkaç adım atıp lokanta vagonuna geçerek daha fazlasına erişmek de olası.
Krakov, nüfus bakımından Varşova’nın yarısı kadar. Metropol nüfusu 1.5 milyona yaklaşmakla birlikte merkezde 750 bin kişi yaşıyor. Vistül Krakov’u da ikiye bölüyor. Irmağın güneyinde Oskar Schindler Fabrikası ve Yahudi Gettosu dışında ilgimizi çekebilecek yer yok.

P1150931 IMG_4619

PKP treni ve Krakov Eski Gar

Krakov tam bir butik kent! Yürüyerek ulaşmanız olası her türlü hedefe. Polonyalılar Batı’nın alışveriş çılgınlığına Krakov’da biraz daha fazla tutulmuşlar gibi geldi bize. Krakov Garı aynı zamanda bir alışveriş merkezine dönüştürülmüş. Geldiğinizde ya da dönerken yolunuz çağın tapınağına dönüşen bu mekândan geçmek zorunda. Ayakbastı parasını bu şekilde ödemek durumundasınız. Güzelim eski gar binası ise bakımlı olmakla birlikte en büyük gereksinimi olan yolcudan arındırılmış ve emekliye ayrılmış durumda.

KRAKOW GLOWNY (2) KRAKOW GLOWNY221

Krakov Garı ve Alışveriş merkezi

Otelimize yürüyerek gideceğimize göre sınırlı zamanda olabildiğince fazla yer görmekte sakınca yok.
Elinizde bir harita varsa gerisi kolay!
Eski Kent’i Florianska Kapısı ve Barbikan’la başlıyoruz keşfetmeye!

IMG_4242 IMG_4247BARBİKAN KAPISIIMG_4246

Barbikan

Eski Kent’in bir gerdanlığa benzer şekilde yeşil bir kuşakla çevrelendiğini belirtelim. Planty adı verilen bu yeşil kuşak hiç kesintisiz bir biçimde çevreliyor Eski Kent’i! Planty bahçeleri geçmişteki kent surlarının yerini almış. 1285’te Dük Kara Lezsek Krakov kenti çevresine surların yapılması buyruğunu vermiş. Zamanla tamamlanan surlar 47 kuleliymiş. XVII. Yüzyıl sonunda Polonya’nın egemenlik sorunları yaşamasıyla birlikte surlar silinmeye başlamış. XIX. yüzyılda ise yerini tümüyle Planty’e bırakmış.

IMG_4235 IMG_4238IMG_4234planty

Planty

Barbikan’ın öyküsü biz Türklerle de ilintili. Jan Olbracht’ın Bukovina’da Türklere yenilmesini izleyerek Türk akınlarından korku duyulması üzerine eklenmiş kent surlarına. Avrupa’nın en iyi korunmuş Barbikan’ı olduğu bilgisini ekleyelim.
Floranski Kapısı’ndan içeri girip Eski Kent’in derinliklerine yönelmeden önce Barbikan’ın tam karşısındaki Jan Matejko Meydanı’na göz atmak istiyoruz. Meydanı Polonya tarihinin önemli kişiliklerinden Kral Jagiello’nun atlı heykeli süslüyor. Jagiello Polonya’nın kara yazgısına son vererek Grunwald’de Töton Şövalyeleri’ni yenmesiyle tanınıyor en çok. Anıt, 1910’da zaferin 500. Yıldönümü anısına yaptırılmış. Aziz Florian Kilisesi anıta fon oluşturuyor. Anıtın önündeki Meçhul Asker gömütüyle görüntü tamamlanmış oluyor.

IMG_4249 IMG_4252 IMG_4253 IMG_4254 IMG_4255

Jagiello Anıtı, Aziz Florian Kilisesi, Güzel Sanatlar Akademisi, Meçhul Asker Anıtı

Meydana adını veren Jan Matejko’nun kurucusu olduğu Güzel Sanatlar Akademisi meydanın Bastowa Caddesi’ne açılan köşesinde yükseliyor.
Jan Matejko (1838-1893) Polonya tarihinin önemli askersel ve politik olaylarını betimleyen tablolarıyla tanınan Krakovlu bir ressam. Grünwald Savaşı’nı da betimleyen bir tablosunun varlığı adını taşıyan meydanın Grunwald’le özdeşleşmesi anlamına gelmiş oluyor. Jan Matejko adı ayrıca Scepanski Meydanı’ndaki Sanat Sarayı’nda da yaşatılıyor. Bir de Florianski Kapısı’ndan girdikten sonra dikkat çeken çerçeve içindeki heykeli unutulmamalı.

IMG_4243matejkoIMG_4258matejko5matejko3

Jan Matejko

IMG_4273

Florianski Kapısı

IMG_4241KÜRE EVİ1

Küre evi
Eski Kent’i çevreleyen surların içine girmeden önce Küre Evi’ni de fotoğraflamadan geçmek istemiyoruz. Ticaret ve Sanayi Odası tarafından 1906’da yaptırılan Yeni Sanat mimarlık örneği bu yapıyı sıra dışı kılan piramit biçimli külahının tepesine yerleştirilmiş olan yerküre.
Artık Florianska Caddesi’ne yönelip Eski Kent’e girebiliriz.

ESKİ KENT

Hemen sağımızdaki Czartorsyki Müzesi ve onun önündeki küçük meydanı süsleyen Merkür Anıtı hoş geldiniz diyor gezginlere.

IMG_4268 KRAKOV MERKÜR

Czartorsky Müzesi ve Merkür heykeli

Tam adıyla Adam Jerzy Czartorsky (1770-1861) yabancımız sayılmaz. İstanbul’da Polonya Kolonisi kurulmasını sağlayanlardan. Polonya bağımsızlığını yitirince kendisini gösteren diyasporanın öncülerinden. İstanbul’daki Polonezköy ilk olarak onun adıyla Adampol olarak çıkmış ortaya. Üç katlı bu yapı günümüzde sanat müzesi olarak kullanılmakta.

Birkaç adım sonra Pazar Meydanı’ndayız. Burası Eski Kent’in en önemli ve görkemli meydanı. Krakov, Varşova’ya göre daha şanslı bir kent. Her ne kadar Naziler Krakov’u da işgal etmişlerse de; Varşova gibi yerle bir olmamış. Bu meydan öteden beri Krakov’un merkezi olmuş. 200X200 metre boyutlu meydana her bir kenardan üçer cadde açılıyor.
Meydanın ortasındaki Giysi Pazarı (Sukienicce) kapalı çarşı biçemli bir alışveriş merkezi. Bir büyük yangın sonrası 1555’te yeniden yapılmış, 1875’te ise yeniden düzenlenmiş. XIX. yüzyıl Polonya sanatı örneklerinin yanı sıra hediyelik ve takı dükkânlarını barındıran kapalı çarşı gezginlerin önde gelen uğrak yeri.

Aziz Meryem azizadalbert kule1 sukienicce

Aziz Meryem Kilisesi, Aziz Adelbert Kilisesi, Kule, Giysi Pazarı

Giysi Pazarı’nın doğusunda Adam Mizckiewicz heykeli yer alıyor. Vatansever Polonyalı burada da unutulmamış. Meydanın güneyinde Krakov’un en eskilerinden olan Aziz Adalbert Kilisesi yer alıyor. Söylenceye göre Aziz Adalbert Prusyalıları dine çağırmak için başladığı misyoner yolculuğuna burada verdiği vaaz ile başlamış.

Aziz Meryem AZİZ MERYEM aziz meryem5 kafaMİZİKİEWİC

Azize Meryem Kilisesi, Kafa ve Adam Mizikiewicz
Yakındaki 70 metrelik Hükümet Konağı Kulesi XIX. Yüzyıla kadar bu meydanda yer alan varlıklardan geriye kalan tek yapı. Kulesi ayakta olan yapının kendisi 1846’da tümüyle yıkılmış.
Meydanın batı tarafında yan yatmış “Kafa” ya da diğer adıyla “Eros Benedato” Tadeus Kantor’un öğrencisi İgor Mitoraj’ın elinden çıkmış. Gezginlerin ilgisini çeken ve buluşma noktası olan heykel ilk olarak gardaki alışveriş merkezinin önüne konulmak istenmiş. Sanatçının direnmesi üzerine şimdiki yerine yerleştirilmiş.
Azize Meryem Kilisesi’nin çifte kulelerinden kuzeydeki XV. yüzyılda uzatılarak külahla taçlandırılmış. Bu kuleden her saat başı borazan çalınıyor. Diğeri ise çan kulesi olarak iş görüyor. Giriş kapısı üzerindeki sundurma da oldukça estetik bir görünüme sahip. İç duvarlarında yer alan sanat yapıtlarının tasarımı Jan Matejko imzalı.
Meydanda sıra sıra gezgin bekleyen faytonlara rastlıyoruz. Erkek sürücüye mutlaka hoş giysileri içinde bir de hanımefendi eşlik ediyor. İsteyenler Krakov’da fayton keyfi de yapabilirler.

fayton fayton1 fayton2

Paytonlar

Meydandan Grodzka Caddesi yoluyla güneye doğru ilerliyoruz. Franziskanska Caddesine eriştiğimizde sağımızda Franziskan ve solumuzda ise Dominikan kiliseleri boy gösteriyor. Fransizkan Kilisesi 1672’de yapılmış. Mahzenindeki özgün hava koşullarının buraya konulan ölülerin kendiliğinden mumyalanmasını sağladığı söyleniyor. Franziskan Kilisesi’nin önündeki küçük meydanda Dr Josef Dietl’in (1804-1878) heykeli yer alıyor. Hastaları kaplıcalarda tedavi eden Dr Dietl Jagiellonian Üniversitesi Rektörlüğü de yapmış. Özerk Galiçya döneminde, 1866’da Krakov’da seçilmiş ilk belediye başkanı olmuş. Heykelin yeri uzun uğraşlar sonunda seçilmiş. Krakov’daki en iyi konuşlandırılmış heykellerden birisi olarak görülüyor.

DOMİNİKAN FRANZİSKAN

dietl dietl-franz

Dominikan ve Franziskan Kiliseleri, Josef Dietl Anıtı

1250’de yapılmış olan Dominikan Kilisesi’ndeki Aziz Jacek türbesi burayı kitlesel hac noktasına dönüştürmüş. Geçirdiği yangından sonra 1872’de yeniden yapılmış.
Güneye doğru Grodzka boyunca yürürken solumuzda sırasıyla Aziz Peter ve Aziz Paul, Aziz Andrew ve Aziz Martin kiliselerini görüyoruz.
XVII. yüzyıl başında yapılan Aziz Peter ve Paul Kilisesi Roma’daki II Gesu Cizvit Kilisesi örnek alınarak yapılmış. Erken Barok biçemin Orta Avrupa’daki en muhteşem örneklerinden birisi sayılıyor.

PETER PAUL TABELA AZİZ PETER VE PAUL PETER VE PAUL

Aziz Peter ve Aziz Paul Kilisesi

Aziz Andrew Kilisesi Krakov’daki en iyi Romanesk mimari örneklerinden birisi olarak kabul ediliyor. İlk yapım tarihi 1098 olmakla birlikte 1200’de yeniden yapılmış. 1241’deki Tatar akınları sonrasında ayakta kalan tek yapı olmuş.

AZİZ ANDREW1 aZİZ ANDREW

Aziz Andrew Kilisesi

İlk olarak XIII. yüzyılda yapılan Aziz Martin Kilisesi’ne Çıplak Ayaklı Karmelite Rahibeleri getirilmiş. Rahibeler XVII. Yüzyılda yıkılan eskisinin yerine yenisini yaptırmışlar.

AZİZ MARTİN

Aziz Martin Kilisesi

Grodzka Caddesi barındırdığı tarihsel yapıların yanı sıra farklı ülke mutfaklarına da ev sahipliği yapıyor. Ukrayna ve Macar lokantaları denendi. Önerilir!

smak5 SMAK2 SMAK1 grodzka balaton

Grodzka Caddesi’nde Ukrayna ve Macar lokantaları

Grodzka’nın sonuna geldiğimizde Krakov’un ilk yerleşim yerlerinden de olan tarihsel Wawel Tepesi’ne varmış oluyoruz.

WAWEL TEPESİ

IMG_4377 IMG_4378 IMG_4382 IMG_4383

Wawel Tepesi Krakov’un Kabataş devrine uzanan tarihine beşiklik etmiş. Krakov’a adını veren Kral Krak’ın VIII. yüzyılda burada yaşadığı düşünülüyor. Vistül’e egemen bu tepenin geçmişte ne denli değerli bir yerleşim olanağı sunduğuna kuşku yok. Wawel eskil dönemlerden beri yerleşim almakla birlikte Cesur Vladislav ve Kazimierz dönemlerinde biraz daha fazla ilgi odağı olmuş. Polonya’nın bağımsızlığını yitirdiği yıllarda Wawel Avusturya birliklerinin garnizonu olmuş. Wawel tepesi II. Dünya Savaşı’ndan etkilenmeyecek kadar şanslıymış.
Kale surları XV. yüzyıldan başlayarak XIX. yüzyıla kadar değişik dönemlerde yükselmiş. Surlarla bütünleşik üç burçtan Sandomierz’e çıkmak ücreti karşılığında olası. Yüz kırk dolayındaki basamağı biraz soluk kesici olsa da tepesinden çevreye göz atmak çok daha soluk kesici. Vistül ve Krakov’u egemen bir yükseklikten görmek için bire bir.

IMG_4400

Sandomierz Kulesi

IMG_4415IMG_4431IMG_4433IMG_4434IMG_4438IMG_4443IMG_4446

Sandomierz’den görünümler

Önemli yapılardan biri olan Krakov Katedrali Kısa Vladislav tarafından yaptırılmış. Zygmunt kulesinde 11 tonluk ağırlığı ve 2 metrelik çapıyla Polonya’nın en büyüğü olan çanı, Barok külahı ve Zaluski şapeliyle ilginç bir yapı. Katedral Müzesi 1978’de Başpiskopos Karol Wojtyla ya da bizim bildiğimiz adıyla Papa II. Jean Paul tarafından kurulmuş.
Ayrıca, katedralde ünlü şairler Adam Mickiewicz ve Julius Slowacki’nin yanı sıra krallar Stefan Batory ve III. Jan Sobieski’nin mezarları da yer alıyor.

IMG_4403 IMG_4404 IMG_4391 IMG_4390

Wawel’de Krakov Katedrali ve Papa II. Jean Paul Heykeli
Wawel tepesinde yapılardan arta kalan alanda arkeolojik bölge yer alıyor. Buradaki yapılar XIX yüzyıl başında Avusturyalılar tarafından yıkılmış.

IMG_4389 IMG_4388

Arkeolojik alan

Wawel Kraliyet Şatosu’nun eski dönemlerdeki durumuyla ilgili ayrıntılı bilgi yok. Bugünkü şatoyu Güçlü Kazimierz ve sonrasında Kısa Vladislav yaptırmış. Başkent olduğu yıllarda pek çok taç giyme törenine tanıklık eden şato başkentin taşınmasıyla önemini yitirmiş. Sonraki yıllarda işgal güçlerinin barınağı olmuş. Şu anda bir sanat müzesi olarak işlev görüyor.

IMG_4393 IMG_4394 IMG_4396 IMG_4397

Kraliyet Şatosu

Kraliyet Şatosu’nun eklentileri olan mutfak ve mahzenleri de düzenlenmiş. Burada da “Yitik Wawel Sergisi” gezilebiliyor. Wawel’in ortaçağdaki durumunu yansıtan eserlerle dolu müze son derece ilgi çekici.

IMG_4405 IMG_4407 IMG_4408

Yitik Wawel’den görünümler..

Wawel’den ayrılmadan önce Ejderha İni de gezilebilir. Dış taraftaki ejderha heykeliyle yetinilebileceği gibi sarkıtlı, dikitli mağaradan geçilerek de çıkılabilir heykelin önüne. Şansınız varsa belirli aralıklarla ağzından ateş saçışına rastlayabilirsiniz. Biraz daha şanslıysanız görüntüleyebilirsiniz.

IMG_4423 IMG_4421 IMG_4429 IMG_4425IMG_4426

Ejderha ini ve ejderha heykeli

Ejderhaya ilişkin bir de söylence var. Geçmişte, ejderhanın zulmünden yılan hükümdar onu alt edecek kişiyi kızıyla evlendireceği sözünü vermiş. Bunun üzerine harekete geçen ayakkabı tamircisi Skuba ejderhaya katran ve sülfürden oluşan karışımdan yedirmiş. İçi yanan ejderha Vistül’den olanca suyu içince patlayıp ölmüş. Skuba da bu becerisinin karşılığında krala damat olmaya hak kazanmış.
Krakov gezisi büyük ölçüde tamamlanmış oldu. Vistül’ün diğer yakasındaki Schindler Fabrikası ile yanı başındaki Yahudi Gettosu ve Kazimierz bölgesini ayrıca bir yazıya konu etmek çok daha iyi olacak diye düşündüm.

Daha fazla görsel için : https://picasaweb.google.com/113712996036446725753/KRAKOV1718TEMMUZ2015

BİR BUÇUK GÜNDE VARŞOVA

BİR BUÇUK GÜNDE
VARŞOVA

indir

Varşova Arması

Sawa Varşova’yı ikiye bölen Vistül ırmağında yaşayan bir denizkızıdır. Balıkçı Wars’a aşık olur… Bizim Türkçe Varşova olarak söylediğimiz kent gerçekte Wars-Sawa’dır. Denizkızı Sirenka kentin armasındaki önemli ikonlardan birisidir. Bir Orta Avrupa klasiği burada da söz konusudur. Hatırı sayılır debisi olan bir ırmak kenti ikiye bölmektedir : Vistül!

VİSTÜL

Vistül

Zamanımız dar olduğu ve gezginlerin ilgisini çekebilecek hemen tüm varlıklar sol/batı yakada olduğu için diğer yakaya uzaktan bakmakla yetindik.
Varşova kent merkezinde 1 milyon 700 bin kişi yaşıyor. Metropolün nüfusu 2.5 milyonu aşkın. AB kentleri arasında nüfus bakımından 9. sırada. Geçen yılki Belgrad gezisinden sonra yaptığımız tanımlama Varşova için de oldukça uygun! Sulak ve yeşil! Doğa ve iklim yeşilin var olması için son derece elverişli! Ama, insanın yeşil sevgisini de göz ardı etmemek gerek! Her ne kadar kent merkezinde yüksek kuleler boy gösterse de; Varşova yeşilini korumakta kararlı bir görüntü sergiliyor. İnsanlık adına olumlu bir manzara. Özellikle, Türkiye’de giderek tırmanan yeşil ve doğa düşmanlığı göz önüne alındığında kıskanmadan edemiyoruz bu olumlu durumu!
Kentin kuzeyde ve güneyde iki uluslar arası havaalanı var! Uçağımız ünlü Polonyalı besteci Frederik Chopin’in adını taşıyan alana teker koyduğu için şanslı sayıyoruz kendimizi. Kente de oldukça yakın! Alandan otele ulaşmamız 20 dakika sürüyor. Yol boyunca göz alabildiğine uzanan geniş bulvarlar ve onlara eşlik eden uçsuz bucaksız yeşil yıkılışının üzerinden çeyrek yüzyıl geçse de sosyalist dönemin izleri gibi görünüyor gözümüze. Eskisiyle, yenisiyle konutlar bizdeki lüks tutkusundan uzak bir görüntü çiziyor.

P1150981

Chopin Havaalanı

Alçakgönüllü ve ikincisi henüz yapılmakta olan tek hatlı metrosunun yanı sıra kitle ulaşımı ağırlıklı olarak yüzeyden tramvay ve otobüslerle sağlanıyor. Hemen hiçbir saatte kent içi trafiğine ilişkin karmaşa ve yoğunluk gözlemlemedik.
Varşova güneydeki Karpat dağlarına da kuzeydeki Baltık’a da eşit uzaklıkta ve deyim yerindeyse bizim Ankara gibi ülkenin tam da göbeğinde.
Tarih sahnesine 14. yüzyılda çıkan Varşova Polonya’nın 3. başkenti. III. Sigismund 17. yüzyıl başında başkenti Krakov’dan Varşova’ya taşımış.
Zaman az görülecek yer çok olunca iyi bir planlama kaçınılmaz oluyor. Gitmeden önce okuduklarımızdan esinlenerek kenti bölgelere ayırıyoruz.
Kent merkezini de kapsayan batısıyla başlamayı tercih ediyoruz.

KENT MERKEZİ VE VARŞOVA GETTOSU

warsaw-map-0
Merkezde ilk göze çarpan yapılardan birisi ve en önemlisi Plac Defilad’ı (Geçit Meydanı) tüm görkemiyle dolduran Bilim ve Teknoloji Sarayı. Varşova II. Dünya Savaşı’nı çok derinden yaşamış ve duyumsamış bir kent. Biçilmiş ve yerle bir edilmiş. Özgün biçemli bu yapı yeni yapılan gökdelenlere karşı “en yüksek” unvanını korumayı sürdürüyor. AB ölçeğinde bile 8. yüksek yapı olması da ilginç bir başka bilgi. Yüksekliği 231 metre olan ve Sosyalist Klasisizm olarak da tanımlanan biçemiyle göz dolduran, fark edilmemesi olanaksız bir yapı. Üç yılda tamamlanmış yapımı ve 1955’te kullanıma açılmış. Kongre merkezi, çeşitli müzeler ve konser salonlarını da barındıran yapı II. Dünya Savaşı sonrasında neredeyse haritadan silinmiş olan Varşova’ya Sovyetler Birliği’nin armağanı olarak yapılmış. Çevresine ünlü Polonyalılar Kopernik, Mizikieviç ve Chopin’in heykelleri serpiştirilmiş. Görkemli yapının 30. Katına çıkmak için zaman ayırırsanız pişman olmazsınız. Varşova ve çevresine ilişkin panoramik manzara en az yapının kendisi kadar etkileyici görüntüler elde etmeniz anlamına da gelecektir. İzleri silinmeye çalışılsa da sosyalist döneme ilişkin yıkılmaz bir anıt gibi kent merkezini süslemeyi sürdürüyor bu ilginç yapı. Kuzey girişindeki eski otomobil de yapıyla birlikte geçmişe göndermede bulunur gibiydi.

IMG_4701IMG_4642 IMG_4645  IMG_4690

Stalinist mimarlık örneği Bilim ve Kültür Sarayı

Bu görkemli yapının yanı başındaki Varşova Merkez Garı ülke içi ulaşımda önemli yeri olan trenlerin yarattığı hareketliliği yansıtan bir başka önemli mekân!

IMG_4633

Varşova Merkez Garı

Varşova Gettosu’na yönelirken çevresinde çocuklar olan Janusz Korczak (1878-1942) heykeli çekiyor dikkatimizi. Çocuk hekimi, eğitimci ve çocuk kitapları yazarı Korczak’ın tutkusu kendi sonunu da getirmiş. Her ne pahasına olursa olsun sahiplendiği Yahudi yetimlerle birlikte Treblinka kampında yitirmiş yaşamını.

494 495  498

Janusz Korczak ve Çocukları

Buradan batıya yöneldiğimizde Varşova Gettosu’na adım atmış oluyoruz. II. Dünya Savaşı’nda Almanya Polonya’yı işgal edince 3.4 km2 ‘lik yüzölçümü olan bu bölgeye 300 bin Yahudi yerleştirilmiş. Öncelikle ayrıştırılan ve diğer unsurlardan yalıtılan Yahudilerin 250 bin kadarı başta Treblinka olmak üzere Polonya’daki çeşitli toplama kamplarına gönderilmiş. Önceki yaşam standartlarında gerileme olan Yahudilerin yeni evlerinin darlığı nedeniyle ev eşyalarını satmaları o dönemde ev eşyası bolluğuna ve fiyatlarda düşmeye neden olmuş.
Yahudi Gettosu’nda olsak da Hıristiyan mabetleri de yok değil bölgede.

332 327

Gettoda kiliseler

Son derece umutsuz durumda olsalar da Yahudiler 1943’te Nazilere başkaldırmışlar ve bastırılan bu başkaldırı sonrasında bölge yerle bir edilmiş. Yalnızca bu başkaldırıda 10 bin Yahudi yaşamını yitirmiş.
Varşova Gettosu çevresine izleri bugün de görülebilen bir de duvar örülmüş. Çin Seddi’nden bu yana duvar örme tutkusu bir şekilde önlenemeyen insanoğlu Varşova’da da bu tutkusunu sergilemekten geri durmamış.

339

Getto Duvarı

Papa II. Jean Paul Bulvarı boyunca yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. Adını anmışken onunla ilgili birkaç söz söyleyelim. Bizlerin bir Türk tarafından vurulmasıyla tanıdığı Polonyalı Papa aynı zamanda Soğuk Savaş döneminin önemli aygıtlarından birisiydi. Sosyalist Blok’a karşı Batı’nın verdiği savaşın önemli bir aktörü olmuştu anımsanırsa. Rahibe Tereza ve Dalay Lama ölçeğinde bir din adamıydı bu bağlamda. Çok önemli işlev gördüğü izleyen yıllardaki gelişmelerle doğrulanmış oldu. Belki de onun sayesinde sosyalist blokta ilk gedik açılan nokta oldu ülkesi Polonya.

343papa
Yürürken Pawiak Hapishanesi kalıntılarıyla karşılaşıyoruz. 1830 yapımı bu ünlü hapishane Nazi işgali döneminde epeyce insanın kapatıldığı, işkence gördüğü ve yaşamını yitirdiği yer olmuş. Artık müze olan kalıntıların önündeki kurumuş ağaç ve ona iliştirilmiş ölüm duyurularına göz atıyoruz. Burada yaşamlarını yitirenlerin adları böylelikle ölümsüzleştirilmiş.

349 352 350

Pawiak Hapishanesi

Yürüyüşümüzü sürdürünce bir başka önemli yere ulaşmış oluyoruz. 1988’de düzenlenen bu anıtın bulunduğu yerde II. Dünya Savaşı yıllarında demiryolu istasyonu varmış. Az önce anıtına rastladığımız Janusz Korczak ve Yahudi yetimlerin yanı sıra çalışma kamplarına gönderilen 300 bin Yahudi ölümcül yolculuklarına buradan çıkmış. Bugün Umschlagplatz olarak anılan bu yalın anıtta İbranice, İngilizce ve Lehçe yazılar dışında fazlaca bir şey çekmiyor dikkati. Son derece alçakgönüllü bir anıtla ölüme yolculuğun başladığı yer ölümsüzleştirilmiş.

380 381386

Umschlagplatz

II. Jean Paul’ün adını taşıyan bulvarda ilerlerken asıl adı Karol Josef Wojtyla olan Papa’nın ölümüne göndermede bulunan bir taşanıta rastlıyoruz. 2 Nisan 2005, 21.37. Anımsanırsa Papa’ya silah doğrultup öldürmeye çalışan bir Türk’tür. Suikastle değil ama eceliyle ölmüştür. Ölüm tarihi saatiyle anımsatılmış.

369
II. Dünya Savaşı’nı çok derinden yaşayan Varşova’da pek çok noktada Varşova Ayaklanması’na göndermede bulunan anıtlara rastlayabilirsiniz. Varşova Gettosu Ayaklanması ve Varşova Ayaklanması II. Dünya Savaşı sürecinin olayları olmakla birlikte farklı kavramlar.
Getto Kahramanları Anıtı ve aynı adlı müzeyi barındıran parkın bir köşesinde 1970 yılında Varşova’yı ziyaret eden Federal Almanya Başbakanı Willy Brandt diz çökmüş şekilde özür dilerken betimlenmiş. Anıtın hemen yanı başında görkemli müze ve Getto Kahramanları Anıtı yer almakta.

387 388

Willy Brandt özür dilerken

392 390 389

Getto Yahudileri Müzesi

Getto başkaldırısı bastırılırken 10 bin Yahudi yaşamını yitirmiş. Onların anısına çevresinde anıtlar bulunan bir büyük müze yapılmış. Anıttaki şu satırlar her şeyi fazlasıyla anlatıyor olmalı!

“Benzersiz bir kahramanlıkla insan onuru, Yahudi ulusu, özgür Polonya ve insan özgürlüğü için toprağa düşenlerin anısına… Polonya Yahudileri.”
Zaman bulunursa yakındaki mezarlık da ziyaret edilebilir. Treblinka’da ölüme giden Janusz Korczak’ın yanı sıra Esperanto dilinin mucidi olan ve aynı zamanda göz hekimi, filolog Ludwig Lejzer Zamenhof’un (1859-1917) da aralarında bulunduğu ünlüler bu mezarlıkta uyuyorlar.

VİSTÜL BOYUNCA
KALE, YENİ KENT, ESKİ KENT, KRALİYET YOLU VE LAZİENKİ PARKI

KALE

SİTADELDE BURÇ (2) SİTADELDE BURÇZİTADEL GİRİŞİZİTADEL MEZARLIK (2)ZİTADELDE MEZARLIK

Kale : Giriş ve mezarlıklar

Kaleler bir parçası oldukları şehirlerin önemli ziyaret noktaları olmalıdır diye düşünmesek buraya yolumuz düşmeyebilirdi. Nedense göz attığımız kaynaklar burayı çekici bir yer olarak göstermemekteydi. Kimi zaman bu bile inatla oraya yöneltebiliyor gezgini.
Polonya, Rusya egemenliği altındayken Çar I. Nikola döneminde XIX. yüzyılda yaptırılmış kale. Sıkça yaşanan ayaklanmaların denetimi amaçlanmış böylelikle. Bir yandan 5000 kişilik Rus birliğine ev sahipliği yaparken içindeki kimi yapılar hapishane olarak da kullanılmış. Önündeki haçlar bir mezarlığın varlığını düşündürüyor. Burada epeyce insan infaz edilmiş. Onların anısına dikilmiş oldukları anlaşılıyor. Bu yönüyle Polonyalıların burayı anımsamamalarını anlayışla karşılamak gerekiyor.
Her şey bir yana çevresindeki yeşil doku ve dingin ortamla birleşen Vistül manzarası için bile buraya zaman ayırmaya değer!

421 420 418 414 411

Vistül görünümleri

YENİ KENT
Kaleden ayrılıp Yeni Kent’in yolunu tutarken Vistül’ün çağrısına karşı koyamıyoruz. Irmak kıyısına inip bir süre arkadaşlık ediyoruz Vistül’le. O Baltık’a ilerlerken biz Varşova merkezine doğru yol alıyoruz. Yeni Kent sınırına ulaşıp da karşıya geçtiğimizde Romuald Traugutt Parkı’ndan geçiyoruz. Traugutt (1826-1864) bir Polonya milliyetçisi. Rus ordusundan emekli olmuş. Polonya Rus boyunduruğu altındayken 1863’teki ayaklanmanın önderlerinden birisiymiş. Bu davranışı az önce gezdiğimiz kalede idamla karşılık bulmuş. Son nefesini kalede vermiş olan Traugutt adı parkta yaşatılmış. Parktan çıkar çıkmaz Yeni Kent’e adım atmış oluyoruz. Yeni sıfatıyla gözlerimizin önüne serilen manzara taban tabana zıt! Arnavut kaldırımı yolun iki yanına sıralanmış eski yapılar yeni değil elbette. Ancak, Varşova’nın II. Dünya Savaşı’nda yerle bir olduğu ve bugün ayakta kalmış görünen yapıların fotoğrafları üzerinden yeniden yapıldığı bilgisini eklemek gerek.
Freta Caddesi’ne girmeden önce dikkatimizi çeken yapı Fransizkan Kilisesi.

442FRANSİZKANSKA CADDESİ

Franziskan Kilisesi

Biraz daha ilerleyince Yeni Kent Meydanı’na (Rynek Nowego Miasta) ulaşıyoruz. Özgün hali dikdörtgen olan meydan sonradan tuhaf bir üçgene dönüşmüş. Bu şirin meydanın en önemli yapısı Kazimiers Kilisesi. III. Jan Sobieski döneminde XVII. yüzyıl sonunda yapılmış. Barok biçemi görmezden gelinecek gibi değil. Tam karşısındaki metal çeşme küçük meydanı tamamlıyor.

450 452 459

Yeni Kent Meydanı : Kazimierz Kilisesi ve Çeşme
Sonradan yapılmış olsalar da bölgedeki tüm yapılar göz zevkini okşayan görünümde.

433 FRETA CADDESİ

Yeni Kent Freta Caddesi

Eski kente doğru yol alırken ünlü bir Varşovalı’ya rastlıyoruz. Maria Sklodowska Curie (1867-1934). Henüz 24 yaşındayken Paris’e göçen bu ünlü Polonyalı ilki 1903’te eşi Pierre Curie ve Bekerel ile birlikte fizik alanında; ikincisi de 1911’de kimya dalında olmak üzere iki kez Nobel Ödülü’ne değer görülmüş. Radyoaktiviteyle ilgili pek çok buluşun altına imza atan Marie Curie uzakta da olsa ülkesini unutmamış. Radyum’un yanı sıra bulduğu bir başka elemente Polonyum adını vererek anavatanını onurlandırmış. Paris’e göçmeden önce yaşadığı evin önündeyiz.

466 467 471

Marie Curie Evi
Onarımdaki Aziz James Kilisesi önünden ilerleyerek Eski Kent sınırına erişmiş oluyoruz.

475

Aziz James Kilisesi
ESKİ KENT (STARE MİASTO)
Barbikan (Gözetleme Kulesi) ve surlar çağrıda bulunur gibi duruyorlar.

BARBİKANBARBİKAN5BARBİKAN

Surlar ve Barbikan

Bu çağrıyı kısa süre bekletip sağa doğru yöneliyoruz. Biraz ileride Varşova Ayaklanması Anıtı beni sakın unutmayın der gibi bekliyor. Adı ayaklanmayla özdeşleşen Varşova’nın bir başka ayaklanma anıtı. Bronz heykellere fon olan görkemli sütunlar fotoğraflanmayı hak ediyorlar. Varşova’da nereye adım atsanız savaşın ve acıların anımsatıldığı bir anıta rastlamamak neredeyse olanaksız.

VARŞOVA AYAKLANMASI PLAKETİVARŞOVA AYAKLANMASI ANITI (2) VARŞOVA AYAKLANMASI ANITI (4) VARŞOVA AYAKLANMASI DUVAR SERAMİ
Surların geçmişi 13. – 14. yüzyıla uzanıyor. Mazovya Prensi’nin şatosunu çevrelemek için yapılmış.
Bu kez adıyla uyumlu bir ortamda buluyoruz kendimizi. İlerlediğimizde Eski Kent Meydanı’na (Rynek Stare Miasto) varıyoruz. Yeni Kent Meydanı’na göre meydanla daha fazla özdeşleşen bir alandayız.
Kentin armasına da girmiş olan denizkızı Sirenka ve iki yanındaki tulumbalı çeşmeler meydanın ana öğeleri. Kenti çevreleyen yapılar da eski sıfatını tamamlayan diğer unsurlar. Kafe ve lokantaları da unutmamak gerek!
Polonya mutfağı çok da geniş bir menüye sahip değil. Pierogi denilen mantı benzeri hamurişi denenebilir. Biraları Avrupa’nın diğer ülkelerindeki gibi son derece lezzetli. Çok duyulmamış olsa da votka üretimi hatırı sayılır bir yere sahip Polonya’da. Bal katkılı yerel içkisi Miody’nin de tadına bakılabilir.

PİEROGİTYSKİEsobieski-640x853zetaw=20miod=C3=B3w=20pitnych-kadr
Meydanı geride bırakıp ilerlediğimizde Cizvit Kilisesi ve yanı başındaki Aziz John Katedrali’nin önüne geliyoruz.
Aziz John Katedrali XV. Yüzyılda yapılmış. Ancak, katedral statüsüne XVIII. yüzyıl sonunda kavuşmuş. II. Dünya Savaşı’nda ağır şekilde hasar gören yapı aslına uygun şekilde yeniden yapılmış. Son kral Poniatowski’nin taç giyme töreni burada yapılmış. Kimi ünlü Polonyalıların mezarları da burada. Bu yönüyle bir tür panteon işlevi görüyor.

VARŞOVA KATEDRALİ VARŞOVA KATEDRALİ4

Aziz John (varşova) Katedrali

Varşova’yı gezmek için yürümek en iyisi. Uzaklıklar son derece sembolik. Eski Kent bir başka şekilsiz meydanla Zamkovi’yle sonlanıyor.

ZAMKOVİ MEYDANI PLAKASIZYGMUNT SÜTUNUPANORAMİK KRALİYET ŞATOSUTENEKE ÇATILI SARAYKRALİYET ŞATOSU

Zamkovi Meydanı : Kraliyet Şatosu, Metal Çatılı Saray, Zygmunt Sütunu

Bu meydanın en önemli yapısı Kraliyet Şatosu. Meydan ağırlıklı olarak Varşova’nın başkent oluşuna ilişkin eserleri barındırıyor.
Kraliyet Şatosu başkenti Krakov’dan Varşova’ya taşıyan III. Zygmunt tarafından yaptırılmış. Pek çok kez değişikliğe uğratılmış olsa da Barok görünümü korunmuş. Altmış metre yüksekliğindeki görkemli saat kulesine ilk saat 1622’de konulmuş. Müzeleştirilmiş ve gezmek için uzunca zaman ayırmak gerekiyor.
Kraliyet Şatosu’nun hemen arkasında Vistül kıyısındaki metal çatılı saray Varşova’nın diğer saraylarının taş kiremitli çatılarının dışındaki tek örnek.
Kraliyet Şatosu’nu yaptıran III. Zigmunt’un heykelini taşıyan sütun yer alıyor. Başkenti Varşova’ya taşıyan Zygmunt anısına dikilen 22 metrelik sütunu oğlu IV. Vladislav yaptırmış.

KRALİYET YOLU

Zamkovi Meydanı’nı geride bırakıp Kraliyet Yolu’na giriyoruz. Krakovskie Predmiescie Caddesi boyunca güneye doğru yol alacağız. St Anne Kilisesi XV. Yüzyılın ikinci yarısında Mazovya Prensi III. Boleslav tarafından yaptırılmış. Barok biçemli yapı XVII. Yüzyıldaki İsveç işgali sırasında ağır hasar görmüş. Soluğunuza güveniyorsanız 100’ü aşkın basamağı tırmanıp çan kulesine çıkabilirsiniz. Bilim ve Kültür Sarayı’nın 30. Katındaki gibi bir panorama sunmasa da yakın çevreyi gözlemlemek için iyi bir yükselti olduğu kesindir. Özellikle, Vistil’ün karşı yakasındaki Ulusal Stadyum görüntülenmeye değer. Stadyum 2012’de Ukrayna ile ortaklaşa düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası için yapılmış.

P1150941 475 ST ANNE KATEDRALİ ÇAN

St Anne Kilisesi Çan Kulesinden görünümler : Ulusal Stadyum, Çan

Biraz ileride Polonya’nın Namık Kemal’i sayılan Adam Mickiewicz’i (1798-1858) selamlamayı unutmuyoruz. Kırım Savaşı sırasında Türklerin yanında savaşan Leh birliklerine moral vermek için İstanbul’a gelen Polonyalılar arasında olan Mickiewicz yaşamını İstanbul’da yitirmiş. Hatta, iç organlarının Beyoğlu’nda yaşadığı eve gömüldüğü söylenir. Türklerle dostluğu önemsemiş ve bu dostluk üzerine yazmış bir yazın insanı.
Mickiewicz Polonya tarihinin karanlık dönemine rastlayan yaşamını vatan davasına adamış. Şu sözleri vatan sevdasının kanıtıdır!

ADAM MİZİKİEVİÇ ADAM MİZİKİEWİÇ
“Kutsal vatanı kurtarmak için gayretlerimizi – sonucu ölüm olabilecek korkunç ihtimallere karşı – birleştirmeliyiz. Hep birlikte, milletimiz ve vatanımız uğrunda enerjimizi harcamalıyız. Daha üstün bir şekilde, bütün engellere ve tehlikelere karşı koymak gücünü bulmalıyız. Despot bir hükümdarın yönetimine karşı, bu gibi örgütlerin havasında tatlı bir sihir vardır.”
İstanbul’da yakalandığı koleradan ölmek üzereyken yine Polonya kökenli İskender Paşa’ya söyledikleri de anlamlıdır.
“İstanbul’da, koleradan öleceğimi bilseydim, yine buraya gelirdim. Çünkü bu benim görevimdi. Ben, Fransa’da bir ilim akademisinin umumi kâtibi olmaktansa, bir Türk taburunun kâtibi olmayı tercih ederdim.”
Mickiewicz heykelinin sırasındaki Namientkowski Sarayı önceleri köklü ailelerin sarayı olarak hizmet vermiş. Rus işgali döneminde ise Çarcı yönetimlerin yerleşkesi olmuş.

JAN SOBİESKİ (2)

Namientkovski Sarayı

II. Dünya Savaşı’nda ağır hasar görmüş olan saray 1955’de Varşova Paktı görüşmelerine ve 1970’te Almanya ile görüşmelere ve 1989’da yuvarlak masa toplantılarına mekân olmuş. 1994’den bu yana Polonya Devlet Başkanı konutu olarak kullanılıyor.
Bu sarayın sırasındaki Varşova Üniversitesi ülkenin en büyük eğitim ve bilim kurumu.
Yürürken müzik sesi çalınıyor kulağımıza. Karşıya geçtiğimizde oturma bankından geldiğini anlıyoruz müzik sesinin. Ayrıca, bankın üzerinde Polonyalı Frederik Chopin’le ilgili kısa bilgi yer alıyor. Chopin’in yaşamının bir bölümünü önünde bulunduğumuz konutta geçirdiğini öğreniyoruz. Bu yaratıcı buluş için Varşova belediyesini kutlamak geliyor içimizden.

CHOPİN BANKI (2) CHOPİN EVİ (2) CHOPİN EVİ CHOPİN PLAKASI

Chopin Evi

Chopin ve Nobel’li edebiyatçı Wladislaw Reymont’un yürekleriyle birlikte onlardan arta kalan küllerin aynı sırada biraz ilerideki Kutsal Haç Kilisesi’nde olduğunu öğreniyoruz. Chopin’in eviyle küllerinin neredeyse yan yana oluşu da ilginç bir rastlantı olsa gerek!
Caddenin sonunda Staszic Sarayı ve önünde bir heykel görüyoruz. Heykel, dünya merkezli gökyüzü anlayışını değiştirerek dünyaya haddini bildirenlerden olan gökbilimci Nikolaus Kopernik’e (1473-1543) ait. O da ünlü bir başka Polonyalı. Saray ise Polonya Bilimler Akademisi tarafından kullanılmakta. Darısı bizim sarayın başına diye mırıldanıyoruz.

KOPERNİK CADDESİ PLAKASI KOPERNİKSTASİC SARAYISTAZİC SARAYI

Stazic Sarayı ve Kopernik
Buradan başlayarak caddenin adı Nowy Swiat (Yeni Dünya) olacak ve bizi ortasında plastik bir palmiye bulunan Dö Gol Meydanı’na götürecek.

DE GOL MEYDANI VARŞOVA NOWY SWİAT PLAKASI

Dö Gol Meydanı ve Nowy Swiat Caddesi 

Biraz daha güneye ilerlediğimizde ortasında Aziz Aleksander Kilisesi bulunan Üç Haç Meydanı’na varıyoruz.
Yakındaki Polonya Parlamentosu SEJM’in yarım dairesel ve kabartılarla bezeli dış cephesini görüntüleyip yönümüzü Lazienki Parkı’na çeviriyoruz.

LAZİENKİ PARKI

116
Lazienki Parkı 76 hektarlık yüzölçümüyle Kraliyet Şatosu’nu daha güneydeki Wilanow Sarayı’na bağlayan Kraliyet Yolu üzerinde yer alıyor. İnişli çıkışlı yollarıyla, içine serpiştirilmiş heykelleri, küçüklü, büyüklü saraylarıyla tam bir cennet bahçesi Lazienki Parkı. Kentin birkaç adım ötedeki karmaşasından kurtulmak için bire bir. Şirin sincaplar cirit atarken alabildiğine uzanan çimler üzerinde; ördeklerin gölcüklerdeki keyifli görünümü dinlenmek için başka şeye ne gerek var dedirten türdendi.

138 122

Lazienki Parkı’nda sincap ve ördek

Bir an için kendimize bizim parklarımızda neden ördekler ve sincaplar bulunmaz diye soracaktık ki; iki ve dört ayaklı avcılar geldi aklımıza. Ördekler iki ayaklıların mangal eti, sincaplar da kedilerin avı olurdu tez zamanda!
Parkın girişinde Polonya’nın ve Varşova’nın önde gelen ünlüsü Chopin karşılıyor görkemli heykeliyle bizleri. Yanı başında ise bir başka müzik ustası Franz Lizst. Bu yapıtta Chopin bir söğüt ağacının altında doğadan esinlenirken betimlenmiş.
Yine girişteki bir camekânın içinde Josef Plsudiski’nin (1867-1935) limuzini sergileniyor. Plsudiski, uzun yıllar Prusya ve Rusya arasında paylaşılarak boyunduruk altında kalan Polonya’nın I. Dünya Savaşı sonrası yeniden tarih sahnesine çıkışında önemli bir figür olarak tanınıyor. Aynı, zamanda bu yeni dönemin ilk Cumhurbaşkanı olma onurunu da taşımış. Plsudiski, Harkov’da tıp okurken siyasal nedenlerle okuldan uzaklaştırılmış. Bunun da üzerine adı Çar III. Aleksander’a suikaste karışınca Sibirya’ya sürülmüş. Çarlığın çöküp Sovyet Rusya’nın kurulması tıpkı bizim Milli Mücadele’mize olumlu etki yaptığı gibi Polonya’nın da yeniden bağımsız bir devlet olmasının önünü açmış.
Neo Klasik görünümlü ahşaptan Sibil Tapınağı, Mislewicki Sarayı ve antik görünümlü tiyatronun yanı sıra parkın en önemli yapısı Sudaki Saray. XVII. Yüzyılda yapılmış olan hamamlar XVIII. yüzyılda saraya dönüştürülmüş ve son Polonya kralı Poniatowski’nin (1732-1798) yazlık kullanımı için düzenlenmiş.

175 118

Lazienki Parkı’nda gölcük ve Sibil Tapınağı
Parka çıkıştaki köprünün üzerindeki III. Jan Sobieski’nin (1629-1696) atlı heykelini fotoğraflayarak veda ediyoruz. III Jan Sobieski bizim için bozgunla sonuçlanan II. Viyana Kuşatması’nda karşımızdaki güçlerden birisinin başında yer almış. Böylelikle, Polonya-Litvanya Birliği’ni canlandırdığı söylenir.

189 119 180

Lazienki Parkı’nda Jan Sobieski heykeli

Sınırlı zamanda Varşova bu kadar gezilebildi.
Umarız ve dileriz yazarak da olsa gezdirebilmişizdir Varşova’yı bu yazıyı okuyanlara!

Daha fazla görsel için : https://picasaweb.google.com/113712996036446725753/VARSOVA151619TEMMUZ2015

AUSCHWİTZ’DE BÜYÜK İNSANLIK’LA TANIŞMA!

AUSCHWITZ-BIRKENAU
BÜYÜK İNSANLIK’LA TANIŞMA

image_gallery
Polonya turumuzun ikinci durağı Krakov’u programa ekleme nedenimiz Auschwitz’i mutlaka ziyaret etme isteğimizdi. Auschwitz-Birkenau ev yapımı Polonya turunun profesyonel yardımlı bölümüydü. Yeri gelmişken vurgulamakta yarar var. Bu sıra dışı yeri ziyaret etmeyi düşünür de yolunuzu buralara düşürürseniz kesinlikle kendi başınıza davranmayın! Bu ayrıcalıklı yer mutlaka ve mutlaka rehber gerektiriyor. Ve kesinlikle de turistik bir etkinlik değil!
Gezerken ilk kez göreceğiniz önemli bir yere ulaşmadan önce coşkunun eşlik ettiği bir heyecan duyulması olağandır. Auschwitz’e varmadan önce de fazlasıyla heyecanlıydık ama bu kez heyecanımıza eşlik eden duygular coşku yerine kaygı, korku ve ürpertiydi. Tanıklık edeceğimizi öngördüklerimiz sorumluydu elbette bu durumdan.
Auschwitz ve Birkanau toplama/ölüm kampları Krakov’un 70 km batısında. Almanları en üstün sayan ve görkemli bir Germanya İmparatorluğu peşinde olan Nazilerin ele geçirdikleri her yerin adını değiştirmelerine şaşırılmamalı! Auschwitz ve Birkenau’nun Lehçe adları sırasıyla Oswiecim ve Brzezinka.
Her iki yerleşim birimindeki tüm yapılar yerle bir edilmiş buralar toplama/ölüm kampına dönüştürülmeden önce. Hatta, yıkılan yapılardan arta kalanlar her iki kampta gereken yapılar için kullanılmış.
Ünlü Nazi önderi Heinrich Himmler bu iki kampa Yahudilerin izlerinin silinmesi işlevini yüklemiş. Haritaya bakıldığında buranın Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden insan taşınması için uygun bir konuma sahip olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyor. Her ne kadar başlangıçta Polonyalı siyasi tutuklular çoğunlukta olsa da Sovyet Rusya’nın da savaşa katılmasıyla birlikte Sovyet siyasi tutuklular eklenmeye başlamış kamptakilere. Başta Polonya olmak üzere Macaristan, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Norveç, Fransa, Macaristan, Avusturya ve başka ülkelerden Yahudiler çok geçmeden kamptakilerin çoğunluğunu oluşturmuşlar.
Bu arada, zaten aşağının da aşağısı kabul edilen 21 bin Çingene’nin burada yok edildiği notunu paylaşmış olalım.
Sağlıklı bir kayıt sistemi olmadığı ve kamplara getirilen tüm bireylerin kayıt altına alınmadığı düşünülüyor. Ancak, yapılan kestirimler bu kampların 1.5 milyonu aşkın kişiye mezar olduğu doğrultusunda.
Doğrudan Gestapo ve SS yönetiminde olan kampların tanınmış Nazi hekim Joseph Mengele’nin deney laboratuvarı olarak da işlev gördüğünü eklemekte yarar var. Özellikle, ikizler, cüceler ve farklı göz renklerine sahip olanlar Mengele’nin ilgi duyduğu denekler olmuşlar.
Naziler bir yandan aşağı ve değersiz ırkları ortadan kaldırmayı amaçlarken diğer yandan da üstün saydıkları Almanların hızlıca üremeleri adına ikiz deneylerine özel önem vermişler. Polonya’yı işgal gerekçelerinden önde geleni ise bu komşu ülkeyi üstün ırk Almanlar için bir “yaşam boşluğu/alanı” (Lebensraum) olarak görmeleri.

lebensraum
İlk olarak 1940’da Oswiecim (Auschwitz)’le oluşturulmaya başlanan yerleşkeye 1941’de Brzezinka (Birkenau) ve 1942’de Monowitz eklenmiş. Kampların yanı başında ise savaş sonrasının Nürnberg yargılamalarına konu olan Farbenindustrie (Kimya Endüstrisi) yer alıyor.
Çok sayıda çocuk, kadın, mental hastalıklı ve düşkün durumdaki Yahudi kamplara ulaşır ulaşmaz ortadan kaldırılmış. İşgücü gereksinimi çalışmaya uygun olanların ölümünü geciktirmiş. Sağlıklı ve çalışabilir durumda olanlar da son derece olumsuz koşullar nedeniyle kısa zamanda ölmeye aday duruma geldikleri için uzun süre çalışmak ve sağ kalabilmek söz konusu olamamış.
Kampa ulaşan aileler 14 yaşına kadar çocuklar anneleriyle kalmak üzere hemen bölünmüşler. Kampa adım atmış olup da sonradan bir araya gelen aile yok gibidir.
Üçlü kamp yerleşkesindeki Monowitz ziyarete açık değil.
Auschwitz (Oswiecim)’le başlıyoruz “Büyük İnsanlık”la tanışma turumuza!
Polonya için çok da olağan olmayan bunaltıcı bir temmuz gününde varıyoruz Oswiecim müze alanına! Park yerleri oldukça kalabalık. Sürücümüzün peşine düşüp müze girişine eriştiğimizde uzunca bir kuyrukla karşılıyoruz. Önceden belirlenmiş randevulara göre hazır bekleyen gruplar tercih ettikleri dilde konuşan rehberlere bölünüyorlar. Yirmi dolayında kişiden oluşan gruplaşma oldukça uygun bir ortam sağlamış oluyor müze gezisine. Girişte müzenin oluşmasına katkı veren ülkeler listesinde Türkiye’nin adına rastlamak hoşumuza gidiyor. Bu parasal katkı kadar diplomatlarımızın olağanüstü çabalarıyla ölümden kurtardıkları Yahudileri anımsayarak da gururlanıyoruz.

IMG_4214 IMG_4215IMG_4216

P1150574 P1150579
Kitapçı raflarında bolca yazılı ve görsel gereç çarpıyor gözümüze özelde bu kamplara ve genelde II. Dünya Savaşı vahşetine ilişkin.
Rehberimizle kısa bir tanışma sonrasında kendimizi filmlerden bildiğimiz demirden bir takın altında buluyoruz.
“Arbeit Macht Frei!”
(Çalışmak Özgürleştirir!)

P1150577

Arbeit Macht Frei takı

Nazi ideolojisinin en kalıplaşmış ve tanınmış sloganlarından birisiyle bir çalışma/ölüm kampının girişinde karşılaşmak son derece doğal. Hiç olmazsa görüntüde ölümün kutsanmaması da şaşırtıcı değil! Yerleşkeye getirilen kurbanların fotoğraflarına bakıldığında hiç birisinin yüzüne ölüme giden insana özgü korku ve kaygının yansımamış olduğu da kolaylıkla görülebiliyor. Nazilerin bu korkunç sonu başlarına gelene dek kurbanlarından ustalıkla saklayabildikleri gerçeğiyle tanışmış oluyoruz. Ustalık sıfatı kullanmış olmakla birlikte, bu davranışın ne feci ve dehşet verici bir yaklaşım olduğunu düşünmekten alamıyoruz kendimizi!

P1150596 P1150599

Kampta ölüme sürülenler

Buraya getirilenler ölüme gideceklerini ilk anda fark edemeseler de kaçma isteği hep var olmuş. Ne çift sıralı elektrikli dikenli teller, ne keskin nişancılar ve ne de başka engeller insanoğlunun bu karşı konulmaz isteğinin önüne geçememiş. Bu durum karşısında ise Naziler kendi denetim düzeneklerine tutsakları eklemişler. Belirli gruplar içinde kaçışlardan geride kalanları sorumlu tutan yaklaşımla kendilerince özdenetim uygulamışlar.

P1150695 P1150696
Bu arada, Auschwitz’de Naziler tutsaklara çok özel cezalar da vermişler. Örneğin, 11. Bina’nın bodrum katında 90×90 cm boyutlu hücrelerde 4 kişi aç bırakılarak ölüme terk edilebilmiş. Kamp kurallarına uyulmaması ya da kaçışlara engel olunamaması gibi gerekçeler bu hücrelere atılmak için yeterli neden olmuş. Bu arada, Alman kökenini yadsıyarak Nazilere karşı duran Polonyalı din adamı Maximillian Kolbe de önce tutuklanıp Pawiak hapishanesine atılırken; daha sonra Auschwitz’e gönderilmiş. Burada da Nazilere karşı direnişini sürdürmüş. Haksız yere ölüme gönderilen bir Yahudi tutsağa arka çıkması bardağı taşırmış. Ölüm hücrelerinden birisinde yaşamını yitirmiş.

137
Auschwitz ağırlıklı olarak çalışma kampı olmakla birlikte; toplu öldürmelerin yaşanmadığı anlamına da gelmiyor. Hem ölüm duvarında ateşli silahlar kullanılarak hem de gaz odalarında Zyklon B’yle topluca ölüme götürülüp; krematoryumda küle dönüştürülenlerin sayısı hiç de az değil Auschwitz I’de.

084P1150604

Boş Zyklon B kutuları

Yeri gelmişken Zyklon B gazından da söz etmekte yarar var. Bu gazın 5-7 kilosuyla 1500 kişiyi ortadan kaldırmak olasıymış. Auschwitz yerleşkesindeki toplu öldürmeler için yaklaşık 20 ton Zyklon B kullanıldığı sanılıyor. Kimyasal yönüyle öne çıkan I. Dünya Savaşı’nda Zyklon A Almanlar tarafından kullanılmış ve savaş sonrasında yasaklanmış. Geliştirilerek B sürümü elde edilen Zyklon gazı bu kez nükleer yanıyla kendini gösteren II. Dünya Savaşı’nda yüz binlerce insanın topluca öldürülmesinde kullanılmış. Görgü tanıkları Zyklon B ile öldürülen insanların çığlık çığlığa 20 dakika içinde can verdiklerini söylemişler.
Müzeye dönüştürülen kamptaki yapılar tek tek düzenlenerek bu insanlık suçundan geriye kalan belgeler, gereçler, kurbanlara ait saçlar, ayakkabılar, kişisel eşyalar, bavullar ve kol-bacak protezleri sergilenerek o günlerin unutturulmaması amaçlanmış. Savaşın yitirildiği fark edilince Naziler işledikleri suçun farkında olduklarını sergilercesine hem kamptaki yapıları hem belge ve gereçleri olabildiğince ortadan kaldırma çabası içinde olmuşlar. Ancak, zaman darlığı ve telaş bugün o müzede görüşe sunulan pek çok nesnenin günümüze ulaşması sonucunu doğurmuş.
Naziler bu kamplara taşıdıkları Yahudilere o zamanın da gönenç ve varsıllık simgesi olan Kanada’ya gönderilecekleri bilgisini vermişler. Böylelikle gelenlerin geride tek bir değerli eşya bırakmamaları sağlanmış. Bu nedenle değerli eşyaların toplandığı yere Kanada adı verilmiş.
İnsan türünün unutkanlıktan kaynaklanan engelliliğine Auschwitz’de bir özlü sözle göndermede bulunulmuş.

“Tarih ders alınmazsa, yinelenir!” sözünü anımsamış olduk biz de.
“The one who does not remember history is bound to live through it again!”

P1150588

Ders almazsanız tarihi bir daha yaşarsınız

İlk kez burada öğrendik ölüme gönderilenlerin saçlarının tekstil ürününe dönüştürüldüğünü. Büyük İnsanlık gerçekten de yaratıcı ve tutumluymuş demek geçti içimizden. İnsana kıyma vahşetine eşlik eden kıydığı insanların saçını değerlendirme inceliğine şapka çıkartası gelecek insanın. Kızıl Ordu kampları özgürleştirdiğinde 7 ton insan saçı bulmuş.

P1150605 P1150606

Saç yığınları : Herhangi bir şekilde değerlendirilemeyip kampta bulunanlar

Auschwitz kampı turunu gaz odaları ve onların ayrılmaz parçası krematoryumla tamamlıyoruz. Fırınlar insanla dolup, daha fazlasını almaz olunca Büyük İnsanlık işini kolaylaştırmayı da unutmamış. Her fırının ağzında göze çarpan fırın ağzıyla uyumlu boyutta metal bloklar görüyoruz. Fırın dolup da içine konulanları almaz olunca bu metal bloklarla ittirilmiş olabildiğince çok insan bedeni bir an önce küle dönüştürülmek için.

P1150675 P1150678 P1150681
Krematoryumun yanındaki darağacına takılıyor gözlerimiz. Kampta gaz ve ateşli silah dışında da öldürme yöntemleri kullanılmış olduğu anlaşılıyor. Gazın seçilme nedeni öldürme kolaylığı ve kesinliği. Kitlesel öldürmede gazın eline su dökecek bir başka araç nükleer olabilir belki ama onun uzaktan atılması gereği ve uygulayıcısına da zarar vermesi önde gelen sorun. Ayrıca, o tarihte Almanların elinde böyle bir teknoloji de yok! Buradaki darağacında ibretlik bir olay da yaşanmış! Kamptan ve dolayısı ile burada yaşanan insanlık suçlarından sorumlu Rudolf Höss (Hess değil) yakalandıktan ve yargılandıktan sonra suçsuz insanları infaz ettiği bu darağacında 16 Nisan 1947’de asılmış. İç karartan bu ortamda yüreklere serin su serpen bir ayrıntı.

176

Kamp komutanı Rudolph HÖSS’ün de asıldığı darağacı!

Deyim yerindeyse cehennemi cehennem sıcağında gezmek zorunda kaldık!
Sırada Birkenau var!
Rehberimizle birlikte bir kaç kilometre öteye geçiyoruz.

BİRKENAU

IMG_4154
Buradaki genel görünüm daha önce belleğimize çakılmış olan sahnelerden tanıdık.
Başta çeşitli ülke Yahudileri olmak üzere Çingeneler, eşcinseller, sabıkalı suçlular Birkenau’ya demiryoluyla getirilmişler. Kampın girişindeki kemerli kule karşılamış onları. “Cehennem” ya da “Ölüm Kapısı” olarak adlandırılan kapıdan girip de sağ kalanların sayısı son derece sınırlı. Kızılordu buraya eriştiğinde 7000 dolayında şanslı(!) insanla karşılaşmış. Şanslı nitelemesi elbette göreceli bir durum. Çünkü, pek çok uygulama bu kamplarda ölmenin değil yaşamanın şanssızlık olduğunu düşündürecek türden.

P1150697

Tutsakların taşındığı hayvan vagonu

Kamplardaki olumsuz fiziksel koşullara bireyleri aşağılayan, mahremiyet duygularını hiçe sayan uygulamalar eklendiğinde çoğunluğu kadın olmak üzere çok sayıda tutsak canına kıymayı anlık çıkar yol olarak görmüş! Kaçma girişimine karşılık kurşunlarla canını yitirenlerin yanı sıra elektrikli dikenli teller de intiharı göze alanların yardımcısı olmuş burada!
Buraya Macaristan’dan çoğunluğu Yahudi olmak üzere 450 bine yakın insan getirilmiş. Onları 300 bin dolayında Polonya kökenli izlemiş. Geri kalan ülkelerden gelenlerin toplamı Polonyalılarınkine eşdeğer olmuş.
Cehennem Kapısı’ndan geçerek indirme peronuna yanaşan ve hayvan taşımak için kullanılan vagonlardan indirilenlerin yazgısını aralarında hekimlerin de bulunduğu SS görevlileri belirlemiş. Sağa yönelmeleri istenenler çalışmaya uygun olanlarmış. Yaşamları kurtulmuş gibi görünse de acılı bir döneme hazır olmaları gerektiğini çok da bilemeden çileli bir yaşama adım atmışlar böylelikle. Sola yöneltilenler ise kısa yoldan ölüm kuyruğuna sokulanlar olmuş. Hangi yönün iyi olduğunu okurun yorumuna bırakmak en iyisi!

P1150691 P1150692 P1150693

Cehennem/Ölüm Kapısı

Kitlesel yok etmelerin merkezi Birkenau bu amacın yoğunluklu biçimde gerçekleştirildiği yer olmasıyla ayrıcalıklı bir konuma sahip. Gaz odalarının ve krematoryumların kapasitesi çok daha fazla bu kampta.
Savaşın sonu yaklaşırken yenilgiden kaçış olmayacağını kabullenen Naziler suç ortamlarının ve kanıtlarının çoğunu ortadan kaldırmaya yeltenmişlerse de izleri tümüyle silmeyi başaramamışlar.
Bugün gezdiğimiz açık ve kapalı alan müzelerinin o beceriksizliğin bir ürünü olduğunu fark etmiş oluyoruz. Müzeye dönüşüm sonradan olduysa da altındaki imza Büyük İnsanlık’a ait!
Bin hektarı aşkın bir yüzölçümüne sahip Birkenau kampına sonradan eklenen tek yapı bir anıt. Auschwitz Kurbanları Anıtı 1967’de yapılmış. Burada öldürülen insanların ait oldukları ulusların dilinden yazılmış plaketlerin eşlik ettiği son derece yalın anıt izleyenin yorumuna açık bir manzara sunuyor.

P1150708 P1150712

IMG_4184
Yazının sonuna yaklaşırken sözü görüntüye bırakalım! Biliyoruz ki, görüntünün anlatabildiğini sözün anlatması neredeyse olanaksızdır. Görselde yüzlerce kişinin bir arada yaşadığı bir barakadaki tuvaletler izlenebilir. Kişiselliğin, mahremiyetin hiçe sayıldığı koşullar altında canına kıyanlara hak vermemek söz konusu olabilir mi?

IMG_4209 IMG_4210 IMG_4211 IMG_4212

Yüzlerce kişinin barındığı barakada tuvaletler!

Kaygı ve ürpertiyle karışık heyecanın öne çıktığı saatlerin sona ermesinden yakınacak durumumuz yok! Tersine, bir an önce bu ortamdan uzaklaşma isteği içindeyiz. Bizi bekleyen aracımızın bulunduğu noktaya giden otobüsü yakalamak için adımlarımızı sıklaştırmadan önce İsrail bayraklarına sarınmış bir grubu görüntülüyoruz.

IMG_4201

İLK BAKIŞTA POLONYA

İLK BAKIŞTA POLONYA

$T2eC16N,!w0FI,Cfi+FNBSIghBty-!--60_35

Polonya yüzölçümü (312.000 km2) ve nüfusu (39 milyon) bakımından Türkiye’nin yarısı büyüklüğünde bir doğu Avrupa ülkesi. Halkı büyük çoğunlukla Leh kökenli ve Katolik mezhebinden. Az sayıda Alman, Ukraynalı ve Beyaz Rus etnik dağılımın diğer unsurlarını oluşturmakta. Sayıları bir kaç binle sınırlı da olsa Tatar varlığından da söz etmek olası Polonya’da.

polonya-haritasi

Polonya, güneyindeki Karpatlar bir yana bırakılırsa dağsız, tabak gibi bir ova ülkesi. Diğer Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri gibi son derece sulak. En uzun ırmağı Vistül. Karpat dağlarından doğan Vistül 1000 kilometreyi aşkın yol alarak ülkeyi ortadan ikiye böldükten sonra Baltık’la buluşuyor.

VİSTÜLDE KÖPRÜ (2) VİSTÜLDE KÖPRÜ (4)

Polonya halkının çoğunluğunu oluşturanların sıfatı olan Leh varlıklı ve soylu anlamına geliyor. İki parçalı bayraklarının alt yarısını oluşturan kırmızı şimdi yerinde yeller esen sosyalizmi, üst yarısındaki beyaz ise barışı simgeliyor. 1944’te başlayıp, 1990’larda sonlanan sosyalist dönem bayrağın yanı sıra kentlerde de izlerini korumayı başarmış durumda.

IMG_4690 IMG_4691

Varşova’da Komünist dönemden kalma otomobil

IMG_4699

Varşova’da Bilim ve Kültür Sarayı (1955 yapımı Gotik biçemli yapı Stalin’in armağanı)

Polonya tarihini XI. yüzyılın sonlarına doğru başlatmak olası. İlk hükümdar Piast hanedanından I. Mieszko. Miezsko aynı zamanda ayı anlamına da geliyor. Ayı algısının bizden oldukça farklı olduğuna kuşku yok.

Varlığını sürdürse de günümüzde önem taşımayan bir yerleşim olan ilk başkent Gniezno kartal yuvası demek. Kartal Gniezno’ya inat ülkenin simgesi olmayı sürdürüyor.

npolandtour

Polonya bulunduğu yer bakımından hep varlık savaşımı vermiş bir ülke. Özellikle, sürekli yayılma peşindeki Kutsal Roma Germen İmparatorluğu tarih boyunca Polonya’nın başının derdi olmuş. Töton Şüvalyeleri aracılığıyla Polonya’ya egemen olma savaşı veren Almanlarla Polonyalılar arasındaki güç savaşımı inişli çıkışlı bir gidiş göstermiş.

Gniezno’dan sonra başkent olan Krakov’un bu ayrıcalığına kral Sigismund tarafından son verilmiş ve Varşova XVI. yüzyıl başında başkent koltuğuna oturmuş. Buna karşın, Krakov önemini yitirmemiş. Varşova başkent olmanın rüzgârını arkasına alarak daha hızlı bir gelişme göstermiş. Polonya hükümdarlığının evlilikler yoluyla Litvanyalılara ve Macarlara da geçmişliği olmuş. Özellikle, XVI. yüzyıl ortasındaki Polonya-Litvanya Birliği tarih sahnesine çıkmış. Kral Jagiello döneminde Töton Şövalyeleri Grunwald Savaşı’nda yenilgiye uğratılarak önemli bir kazanım sağlanmış. Polonya topraklarının dörde katlanması sonucuna yol açan bu başarı oğul IV Kazimierz tarafından da 13 yıl savaşları kazanılarak sürdürülmüş. Birliğin yarattığı sinerjiye karşın Rusya, Prusya, İsveç ve Avusturya arasında sıkışan ülkede çöküşün ve tarih sahnesinden silinişin önüne geçilememiş.

IMG_4250

Krakov’da Grunwald Anıtı

XVIII. yüzyıl sonunda haritadan silinen Polonya uzunca bir işgal dönemi yaşadıktan sonra düşmanlarının yenilgisiyle sonuçlanan I. Dünya Savaşı’nı izleyerek yeniden doğmuş.

1918’de kurulan 1. Cumhuriyet bu kez de Germanya İmparatorluğu sevdalısı Hitler’in boy hedefi olunca II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte sonlanmak durumunda kalmış. Bir önceki dünya savaşıyla doğan Polonya sonrakiyle birlikte bir kez daha uykuya yatmak zorunda kalmış. Bu kezki uyku çok daha bedelli, acılı ve yitimli olmuş. Ülkedeki Yahudi varlığı tümüyle yok olurken Polonyalıların da payına kan, gözyaşı ve ölüm düşmüş bu 6 yıllık dönem boyunca. Başladığı ve bittiği yer olarak Polonya bu ikinci paylaşım savaşını dolu dolu yaşamıştır dense yeridir.

IMG_4176

Birkenau’da Cehennem Kapısı (Ölüm Kapısı)

İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki sosyalist cumhuriyetin proleterya diktatörlüğü savının Dayanışma Sensikası Başkanı Lech Walesa önderliğinde tarihe gömülmesi de bir başka ilginç dönüm noktası sayılmalıdır. Proleterya Diktatörlüğü proleteryanın başkaldırısıyla çekilmiştir tarih sahnesinden.

Üçüncü Cumhuriyet 2004’teki AB üyeliğiyle yeni bir yoldadır artık. Para birliğine girilmediği için sözcük anlamı altın olan Ziloti (PLN) varlığını sürdürmektedir. Kişi başına düşen ulusal gelir 15 bin doları aşkındır.

two-polish-zloty-coin-24780292

İSTANBUL’DA LEH DİYASPORASI

Leh-Türk ilişkilerinin başlangıcını XI. yüzyıldan başlayarak etkili olan Tatar (Moğol) akınlarına dayandırmak olasıdır. Sayıları bir kaç binle sınırlı olsa da bugünün Polonya sınırları içindeki Tatar varlığı bin yılı aşkın bir tarihin silinmez izidir. Tatar akınlarının zamanın Polonya kentlerinde önemli yıkımlara yol açtığı da bir gerçektir.

İzleyen dönemde de Türk-Leh ilişkileri Osmanlı döneminde yine savaşlar aracılığıyla sürmüştür. Niğbolu, Varna ve Kosova savaşları bu savaşçıl ilişkilere önemli örneklerdir.

1683’te bu kez Jan Sobieski Osmanlı’ya karşı önemli bir tarih sayfası yazılmasında etkili olmuş. Yalnızca Polonya için değil Avrupa için de önemli bir başarı sayfası oluşturulmuş böylelikle. II. Viyana Kuşatması’nda da başarısız olan Osmanlı’nın Avrupa kapılarına dayanma hevesi bir daha canlanmamacasına kırılmış. 1699’daki Karlofça Antlaşması bu bakımdan önemli bir dönüm noktasıdır. Bu antlaşmayla Osmanlı Polonya’ya karşı toprak yitirmiş ve artık küçülme dönemine adım atmıştır. İzleyen dönemlerde toprak kaybı hızlanan Osmanlı bilindiği gibi XX. yüzyılın başında Avrupa’dan tümüyle silinmiştir.

JAN SOBİESKİ (2)

Krakov’da Jan Sobieski Anıtı

sobieski175

Sobieski Votkası

Bu bile Türk-Polonya ilişkilerini düşmanlık zeminine taşımaya yetmemiştir.

Lehistan XVIII. Yüzyıl sonunda uğradığı işgalle birlikte XX. yüzyılın başına kadar sürecek bir uykuya daldığında bu duruma tek tepki Osmanlı’dan gelmiş. Her ne kadar Osmanlı, içinde bulunduğu durumda Lehistan’a eylemli bir yardımda bulunamadıysa da; bu duyarlılığı bile fazlasıyla övgüye konu olmuş. Hatta, bununla ilgili olarak Polonya’da kurtuluş için “Türk atları Vistül’den su içtiği zaman!” tarihi verilir olmuş.

184457b

Belki de bu yakınlaşmanın etkisiyle Polonyalılar bu kez Kırım’da Osmanlı yanında savaşmışlar Ruslara karşı.

XIX. yüzyılda yıkılan Polonya’nın sürgüne gönderilen önderleri ağırlıklı olarak Paris’e gitmişler. Polonyalı sürgünlerin siyasi önderi Adam Czartorsky İstanbul’da da gruplaşmanın doğru olacağı düşüncesiyle Polonezköy’ü kurmuş (1830). İlk adı Adampol olan bu Polak yerleşiminin adı sonradan Polonezköy’e dönüşmüş.

414

Bu önemli gelişme çok önemli Polonyalı kişiliklerin İstanbul serüveni için başlangıç oluşturmuş. Başka bir yazıya konu olabilecek Polonyalı Türkler’den bile söz etmek olasıdır bu süreçten sonra.

Dostluklar ama çoğunlukla da karşıtlıklar üzerinde yükselen Türk-Polonya ilişkilerinin son halkası Galiçya’da oluşmuştur. Bugünkü Polonya’nın güneydoğusuyla, bugünkü Ukrayna’nın batısını kapsayan Galiçya I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı askerleriyle tanışmıştır. Sokaklarında dolaştığımız Krakov’da Osmanlı askerleri boy göstermiş ve Polonya halkını korkutmaktan çok ilgilerini çekmiştir bu ilginç durum. Oysa, Osmanlı askerleri Galiçya’ya Polonya’yı işgal altında tutan Alman ve Avusturya devletlerinin bağlaşığı olarak gelmiştir. Vatan savunması görevinin yanı sıra Alman çıkarlarını önceleyen işlevlerle ve cephelerle donatılan Osmanlı’nın Galiçya topraklarını da kanıyla sulaması, canıyla buluşturması ilginç ve ibretlik bir başka önemli nottur. Gerçekte Galiçya bize o kadar uzak ve yabancı bir coğrafyadır ki; Osmanlı askeri “Komutanım Galiçya ne yana Düşer?” diye sormak durumunda kalır kumandanına.

276329 galicya osmanlinin-savastigi-cepheler

Alman ve Avusturya imparatorluklarıyla birlikte Osmanlı’yı da tarihten silen I. Dünya Savaşı yazgının cilvesine bakın ki; Polonya’nın yeniden doğuşu anlamına gelmiştir. II. Dünya Savaşı’na dek sürecek kadar kısa da olsa Polonya’da ilk cumhuriyet bu savaşın sonunda kurulmuştur.

IMG_4605

Krakov’da Dayanışma Sendikası 

indir indir (1)

İnişli çıkışlı Polonya tarihi 90’lı yıllarda kurulan III. Cumhuriyet’le birlikte bir dengeye kavuşmuş görünmektedir.