BİR KUTLAMA, BİR KINAMA, BİR UMUT

8404066
Türk futbol geçmişi açısından tarihe geçen bir gece yaşadık! Belçika’nın Club Brugge takımı bugüne dek Türk takımları karşısında yenilmeme unvanını İstanbul’da Fatih Terim Stadı’nda bıraktı!

Doğrusunu isterseniz Başakşehir hem geçen hafta hem de bu gece iyi futboluyla teşekkürü de kutlamayı da hak etti. Uzunca zamandır bir Türk takımının yabancılarla maçında hop oturup hop kalkmadık. Hele bu gece deyim yerindeyse maçı göbeğimizi kaşıyarak izledik.

Maça ilişkin söyleşiler televizyonlarda izlenecek, ağdalı yazılar ise gazetelerde okunacaktır. Bu nedenle maça ilişkin sözlerimizi burada bitirelim.

Yazının başında adını andığımız Fatih Terim pek çoğunuzun içini cız ettirmiş olmalı. Kebapçı Fatih’inin elbette milli takımın başından uzaklaşması gerekliydi. Ancak, bu uzaklaş(tır)ma cüzdanını şişirmeye devam etmemeliydi. Kamu vicdanı bir kez daha derinden yaralandı bu gelişmeyle.

fatih-terim-issizlik-maasi-tazminat

Milli takım ününe ün katmışların parasına para kattığı yer olmaktan çıkartılmalı. Hem de ivedilikle! Bunun yerine milli takım geleceği olanların boy göstereceği yer olabilir. Parasal kazancın bu düzeylere erişmesi milli görevle de bağdaşmaz!

Bir söz de bir yerlere ad vermeye ilişkin edelim!

Dirilerin adlarının bir yerlerde yaşatılmaya başlanması doğal olarak yüksek riskli bir davranış. Fatih Terim’in adını Başakşehir’deki stada verirken günün birinde kebapçı Fatih’i olarak ünleneceğini öngöremeyebilirsiniz. Aslında, bu tür davranışların yaygınlaşarak aramızda dolaşanların adlarının ölümsüzleştirilmesi pek çok saatli bombanın bir yerlere yerleştirilmesi olarak da düşünülmelidir. Neredyse adı bir yerlere verilen dirilerle ilgili bir çam devirmese de başımıza dert açmasa yakarışı yapasımız gelecek!

Fatih Terim kadar Türkiye Futbol Federasyonu da sorumludur ortaya çıkan tablodan! Fatih Terim bulunmadık Bursa kumaşı mıdır ki işine son verildiğinde cebini dolurmayı sürdürsün! Parası bol sorumluluk duygusu ve vicdanı kıt bir kurumun yarattığı saadet zincirine örnektir.

Adı bugüne dek her fırsatta imdat diyen büyük takımlarımızla anılan Lucescu milli takımın başına geçirilmiş. Doğru ve yararlı olması beklenebilecek bir seçim! TFF günah mı çıkartıyor ne!

5181010jpg78CGKfKt

Günün modası oldu! Görevden ayrılan helallik isteyip başlıyor yeni yaşamına! Fatih Terim helallik istese sonuç ne olurdu dersiniz?

Başakşehir’e kutlama, Fatih Terim’e kınama yakışır…

Çalışkan bir futbol emekçisi tablosu çizen Lucescu’yla umutlanmak dileğiyle…

ŞAN, ŞÖHRET, PARA VE TATLI HAYAT…

arda_turan_ridvan_7743

Türkiye, gündem değişikliğinin an meselesi olduğu ülke olma konumunu bir kez daha sağlamlaştırdı. Arda TURAN’ın milli takım uçağındaki gazetecinin boğazına sarılması son birkaç günün başat gündem maddesi oldu.
Arda TURAN, pırıltılı yaşam özlemiyle yanıp, tutuşan yüz binlerce gençten birisiydi. Bu seçkin konuma erişebilen şanslı gençlerden pek azından birisi olarak dorukta bulunmanın tadını çıkarttı, çıkartıyor(du) son yıllarda. Hakkını vermek gerekirse Avrupa’da tutunmasını da bildi. Atletico Madrid ya da Barcelona gibi bir kulüpte değil futbol oynamak, antrenmana çıkmak bile iyi, kötü yetenek gerektirir.
Avrupa’da tutunarak lümpen kültür tutsaklığından kaynaklanan eksilerini unutturduğu bile söylenebilir.
Önemsiz olduğu kadar berbat bir maçın ardından sergilediği saldırganlık TBMM kürsüsüne varıncaya dek pek çok ortamda konuşulmaya değer bulundu.
Öyle ki, Rıdvan Dilmen işin içine doğrudan siyaset karıştırmaya vardırdı işi.
Fiziksel şiddet sergileyen Arda TURAN’ın bu kabul edilemez davranışını görmezden gelerek EVETÇİ olmasının bedelini ödediğini bile söyleyebildi.
Bütün bunların HAYIRCI olduğu için başına geldiğini söylese akla yatkın bulunabilirdi. Üzerinden çok geçmedi referandumun. Türkiye’de HAYIRCI olmak mı yoksa EVETÇİ olmak mı daha riskliydi? Bu sorunun yanıtı Rıdvan DİLMEN’in başını önüne eğmesine yeter de artar bile.
Diğer yandan, Rıdvan DİLMEN’in toplumdaki ayrılığı derinleştirici söylemlerde bulunduğunu söylemek de pekâlâ olasıdır.
Hatta, Türkiye’de bölücülüğün dağda silahla düz ovada ise elde kalem ya da dilde sözle yapıldığı bu örnek aracılığıyla ortaya çıkmıştır. Oysa, her şeye karşın Türkiye’de insanlar EVETÇİ’siyle, HAYIRCI’sıyla birlikte yaşamayı sürdürmektedir. Günde birkaç kez yolculuk yaptığımız kentiçi kitle taşıma araçlarında yanımda oturan ya da ayakta duran bir başkasının EVETÇİ mi yoksa HAYIRCı mı olduğunu sorgulamak pek çoğumuzun aklından bile geçmezken; Rıdvan DİLMEN adlı futbolculuğu alabildiğine başarılı ama teknik adamlığı ve spor yorumculuğu ters orantılı berbat birinin ipe, sapa gelmez sözleriyle uğraşmak da bir o kadar acı vericidir.
Lümpen kültürün tutsağı Arda TURAN’ın yaptığının bedeli hiç kuşkusuz milli formayı daha fazla kirletmesinin önüne geçmek için bulunduğu konumdan uzaklaştırılmasını gerektirir. Rıdvan DİLMEN gibilerine ise böylesi bir yaptırım söz konusu olmaktan uzaktır.
Haydi Rıdvan DİLMEN’e işverenler!
Utandırın bizi…

DÖRTLÜ FİNALİN ÇÖZÜMLEMESİ

imagesDörtlü finalde bu yıl Fenerbahçe’yi üst üste 3. kez izliyoruz. Yarınki finalde kupaya uzanması içimizden gelen dilek. Zeliko Obradoviç Avrupa’nın özgeçmişi en kalabalık ve elbette kariyerli koçu. Kupaya uzanmak onun açısından sıradan bir durum.

Obradoviç’in bir başka özelliği de gençlere önem vermesi. Bununla yetinmeyip gençleri özendirip, takıma yerleştirmesi. Fenerbahçe’deki ilk yıllarında bu özelliğini de öne çıkartmıştı.

Bu yılki dörtlü finalde ülkesiyle bağları en gevşek olan takımın da Fenerbahçe olduğunu saptamak durumundayız. Koçu bir Sırp. Oyuncuları Çek, Amerikalı, Sırp, Makedon, Yunan, İtalyan. Onlara eklenen iki Türk. İşin ilginci kadrodaki 2 Türk dün akşamki maçta değil dakika, saniye süre almadılar. Hem ilginç hem de düşündürücü bir durum.

Kuşkusuz yine sevineceğiz ve belki gururlanacağız. Ama, düşünmekten de alamayacağız kendimizi.

Günümüz dünyasında başka alanlarda olduğu gibi sporda da çokulusluluk kaçınılmaz bir durum gibi görünebilir. Ama, oluşturulan yıldızlar karmasına bir tek Türk oyuncu eklenememiş olması üzerinde düşünülmeye değer bir durum olsa gerek.

Örneğin, dörtlü finalin diğer takımlarından CSKA’da Ruslar var, süre de alıyorlar. Real Madrid keza öyle. Koçu da İspanyol.

Fenerbahçe’nin finaldeki karşıtı Olimpiyakos dörtlünün içinde kendi ülkesiyle en özdeş takım. Koçu Yunan olduğu gibi takımın önderi ve takıma önemli katkılar koyan oyuncular arasında Yunan olanlar birden fazla sayıda.

Bu açıdan bakıldığında dörtlü finalin en başarılı takımı yarın akşam belli olacak belki. Ama, en başarılı ülkenin Yunanistan olduğunu şimdiden söylemek olasıdır.

Obradoviç’in doğasıyla ve geleneğiyle ilişkisi olmayan bu durumun bir nedeni Fenerbahçe yönetiminin mutlaka kupa alınmalı isteği olabilir. Fenerbahçe’deki ilk yılında gençlere açıklığıyla bilinen Obradoviç’in bugünkü durumu başka türlü açıklanamaz.

Obradoviç gibi bir koç Türkiye’de yıllarını geçirirken hem Fenerbahçe’nin hem de Türk basketbolunun ondan olabildiğince yararlanması gerekir(di).

Pırıltılı başarı öncelenince ortaya çıkan manzara bu şekilde oluyor. Ülkeye ve ülke insanına odaklı tutum paha biçilmez kazanç sağlasa da izleyiciyi doyurmaktan uzak kalabiliyor.

Bu saptamanın doğruluğu tartışılabilir. Ama, en azından benim izlenimim budur. Önemli bir spor adamının Türkiye’ye ve Türk sporcusuna da katkısı olması gerekir.

İZLANDA GERÇEĞİ

Daha bir kaç ay önce gözler önüne serilmişti İzlanda gerçeği! Avrupa Futbol Şampiyonası’nda bu küçük ülkenin ortaya koyduğu başarı futbol yorumcusu Hasan ŞAŞ’ın cehaletini çıkartmıştı açığa! Futbol yorumcularının eski futbolculardan olması zorunluluğunun duvara çarpmazı kaçınılmazdı.

5064915

Dünkü İzlanda-Türkiye maçından sonra hemen her ortamda yapılan yorum kılıklı cehalet manifestolarına bakılırsa duvara çarpması gereken epeyce insan vardır ülkemizde. Sokaktaki vatandaştan, televizyondaki yorumcuya uzanan yelpazede sayısız kişinin okumadığı, araştırmadığı ve buna bağlı olarak da cehaletini sergilemekten geri durmadığını bir kez daha şaşırmaksızın izliyoruz.

Neymiş efendim!

Üç yüz bin nüfuslu ülkeye nasıl yenilirmişiz?

Futbol sahada 11’er kişiden oluşan takımlar arasında oynanmaktadır. Ülkenin kahvehanelerinde akıl yürüten, bilmediğini bilmeyenler topluluğunun futbolla ilişkisi izleyicilikten öteye geçmemektedir.

Sıcak yaz günlerinden birinde İzlanda üzerine yazılmış bağlantıdaki yazı okunursa İzlanda Gerçeği’nin “mucize” ya da “rastlantı” nitelemelerinden fazlasını hak ettiği bilmem anlaşılabilir mi?

https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2016/06/28/ates-buz-ve-izlanda-mucize-mi/

Milli futbol takımımız ne zaman duvara toslasa aynı nakarat yinelenmeye başlıyor. Konu futbolcuların ve onların başındaki Türkiye Futbol Direktörü’nün (bu sorunlu direktörlük nitelemesi de bi başka yazıyı hak ediyor ya) cebine giren parayla ilgili oluyor kaçınılmaz şekilde.

00fe22373f7c2f864524c69b1f5c2318_izlanda-turkiye-maci-ne-zaman-saat-kacta-hangi-kanalda-canli-yayinlanacak_csfqmqpiuucnbxby6khmcgjpg_610x375

Fatih Terim adlı futbol ilahının cebine giren servet kendiliğinden mi çıkmaktadır TFF kasasından? O paraları onun cebine boca eden birileri yok mudur? Neden onlar bu tartışmadan bağışık tutulmaktadır?

Bir konuya dikkat!

İzlanda adlı haritadaki yeri bile pek çok kişi tarafından gösterilemeyecek ülkeciğin futbol konusunda yaptığı atılımlar bir yanda, Türkiye’nin gündemine damga vuran gündelik söylemler diğer yanda!

Evlatlarımızı uyuşturmak için Arapça’ya varıncaya dek sayısız parlak buluşun yaşama geçirildiği ya da devlet memuru olacaklara Reis’in sorulduğu yerde ülkemiz, ordumuz tehdit altındayken, Milli Futbol takımının başına gelenin sözü mü olur?

Bileşik kaplar kuramı gereğince yerlerde sürünen bir ülkenin futbolda doruklarda gezmesi olası mı?

Her alanda reislere olanak veren, sıcak bakan yerde futbol reisimizin karizmasını çizmek İzlanda’ya kısmet oldu bir kez daha!

Olumsuzluktan olumluluk çıkartmak gerekirse çürümüş, kokuşmuş, yağmacı yapının ağır yara alması şaşırtıcı değildir. Ayyıldızın saygınlığına gölge düşmese bu yazıyı yazmaya bile gerek olmazdı…

Aklın aşağılandığı, yerle bir edildiği ülkenin aklını kullanan İzlanda’dan aldığı futbol dersi keşke çok daha büyük ölçekte algılansa; kıssadan hisseye dönüşse demek geliyor insanın içinden!

Ceyhun Balcı, 10.10.2016

METİN KURT’TAN HAKAN ŞÜKÜR’E…

me

Metin Kurt soylu duruşuyla bu dünyada iz bırakanlardan oldu. Bedeniyle değilse bile yaptıklarıyla yaşamayı sürdürüyor! O da kim diyenler bilgi olsun! Metin Kurt 70’li yıllarda Galatasaray’da oynamış efsane solaçıklardan. Bu dünyada iz bırakmasını futboldaki becerisi kadar isyankârlığına ve devrimciliğine borçlu!
Çehresi gözümün önünde! Futbolunu Eskişehir Atatürk Stadı’nda izlemişliğim var! Uzun yıllar sürebilecek futbol yaşamı Galatasaray’dan uzaklaştırılarak ve etiketlenerek sonlandırıldı. Başını eğmediği, hakkını aradığı ve daha da kötüsü örgütleyici olduğu için! Spor ve özellikle de futbol ortamında şimdi olduğu gibi o günlerde de “futbolunu oyna, gerisine karışma” anlayışı egemendi. Kulüplerin başına çöreklenenlerin Metin Kurtlara hoşgörüyle bakması olanaksızdı. Şimdiki gibi dinselleşme üzerinden olmasa da bir tür biat kültürü o zaman da yerleşikleştirilmişti. Bugünün o günden farkı şimdiki futbolcuların çok daha büyük parasal olanaklar karşılığında secdeye vardırılmalarıdır. Günde 5 vakitten öte yeşil sahalarda her vakit secdeye varma görüntüleri artık spor alanlarının değişmez ritüellerinden birisine dönüşmüş durumda.
“Kötü iyiyi kovar!” (kötü) özdeyişi bir kez daha doğrulanmıştı ne yazık ki! Ali Sami Yen’in kurucusu olduğu Galatasaray Tevfik Fikretlerin de içinde olduğu aristokratların spor kulübüydü. Yalnızca spor kulübü de sayılmazdı. Kültürel ve entelektüel derinlik sahibi figürlerin de fazlaca olduğu topluluktu.
Geçtiğimiz haftalarda yitirdiğimiz Turgay Şeren, ondan da önce Gündüz Kılıç ve Metin Oktay yalnızca futbolcu ya da çalıştırıcı sıfatlarıyla anılmayacak denli önemli değerlerdi. Onların Galatasaraylılığı futbol becerisinin ötesine geçerdi.
Onlarla başlayan Metin Kurt’a uzanan dönem her şeye karşın son derece olumlu unsurlarla doluydu. Bir bakıma zenginlikti bu doluluk!
Galatasaray kulübü bugünlerde pürtelaş sokağını andıran bir hareketlilik sergiliyor. Olanı biteni bilmeseniz, pek çok şeye tanık olmasanız din temelli devşirmecilikle adeta teslim alınmış olan kulübün başına gelenlerin birilerince birilerine fark ettirilmeden gerçekleştiğini sanabilirsiniz.
Başta Hakan Şükür olmak üzere futbolculara vebalı gibi davranılmakta oluşu bir bakıma doğru ama eksik bir gelişmedir. Futbol becerileri ile zihinsel becerileri arasında dağlarca fark bulunan Hakan Şükürlerin ve biat ettikleri sulu gözlü eski vaizin bütün bu olan biteni bir başlarına başarmış olmaları çok da inanılır bir durum olmasa gerektir. Çok daha tepelerdekinin onayı, yardımı ve gönlü olmasa koskoca Galatasaray kulübü böylesi sınıflaraltı bir anlayışa teslim olmazdı demek zorundayız.
Yazının sonunda Metin Kurtları kovan; Ali Sami Yenlerin, Gündüz Kılıçların, Metin Oktayların ve Turgay Şerenlerin anısına saygıyı eksik edenlerin olduğu yerde Hakan Şükürlerin, Fatih Terimlerin boy vermesine şaşırmamak gerekiyor.
Her şeyi bilirim diyen kibirli insana yakışmayan bir görüntü vardır karşımızda! Bir kez daha iyi kötüye kovdurulmuştur.
Galatasaray gibi tarihsel geçmişe sahip yalnızca spor kulübü değil aynı zamanda bir kültür yurdu olan yapının kökü dışarıda bir gladyo oluşumuna teslim edilmiş olması kuşkusuz kulübü yönetenlerin sorumluluğunda olan bir sonuç!
Ama, bu hoş görülemez sonuca yıllar boyunca tanıklık eden, sessiz kalan, görmemek için çaba gösteren Türk toplumunun hiç mi suçu yok diye sormayalım mı?
24 Ağustos 2012’de aramızdan ayrılan efsane solaçık ve futbol sendikacısı Metin Kurt’un anısına saygıyla…
Aramızdan ayrıldığındaki güle güle yazısına bağlantıdan erişiniz :
https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2012/08/24/gule-gule-metin-kurt/

BİR “AVUKAT”IN TÜRKİYE SERÜVENİ

page_fenerbahcenin-yeni-hocasi-imzayi-atti-dick-advocaat-kimdir_948470585Türkiye’nin utanç verici yakın geçmişinde Fenerbahçe’nin dik duruşu kimsenin yadsıyamayacağı bir gerçektir. Koskoca orduyu tek kurşun atılmaksızın teslim edebilen beceriksiz komutanların varlığı göz önüne alındığında; Fenerbahçe’nin topu, tüfeği olmaksızın başardığına saygı duymak gerekir.
Aslan namlı GS eğilip, bükülme rekorları kırarken FETÖ anlayışının sporcular arasında yaygın kabul görüyor oluşu ayrı bir sorundur.
Beşiktaş’ın yönetsel düzeydeki eğilen, bükülen duruşunu hamamın namusunu kurtarırcasına ÇARŞI biraz olsun unutturmuştur.
Dördüncü büyük Trabzon konusunda söylenecek çok şey yok yazık ki! Önceki yönetimle doruğa çıkan tuhaflık hakem alıkoyma ile taçlandırılarak başkaca söze gerek bırakmamıştır.
Sportif tercihlere gelince Fenerbahçe’nin bu bakımdan teklediğini, yanlışlara düştüğünü söylemek zorundayız.
“Dereyi geçerken at değiştirilmez!” özdeyişimizden de mi habersizdiler? Tam da sezon başlarken teknik direktör değişimine karar verince “avukat (advocaat)” getirmek kaçınılmaz olmuştur. Acil durumda camı kırınız grubundan Advocaat şimdilik çare olmuştur. Belki de çok iyi bir sezon geçirecektir Fenerbahçe. Ama, tersi olursa söyleneceklerin sonu da gelmeyecektir. Advocaat ve Hiddink gibi hocalar iki tarafı keskin bıçağa benzetilebilir. Umulmadık başarılar kazandırabilecekleri gibi yerin dibine de sokabilirler bulundukları takımı. Rastlantıya bakın ki; her ikisi de Hollandalıdır.
Sonuç her ne olursa olsun!
Fenerbahçe gibi Türkiye’nin yalnız sporda değil genelde her şekilde dik durabilmeyi başarmış kurumuna yakışmayan bir çaresizliktir takımı aceleyle Hollanda’nın her derde deva, boşta gezen “Advocaat”ına teslim etmek.
Sonucu bekleyip göreceğiz…
Ceyhun Balcı

OLİMPİZM CANLANDIRILABİLİR Mİ?

Antik dönemdeki olimpiyat geleneğini modern olimpiyatlarla canlandıran ruhu uzun uzadıya anlatmaya bilmem gerek var mı?
Kısaca anımsamak yeterli olacaktır!

olimpizm

Anımsayabildiğim ilk olimpiyat 1972 Münih’ti! Onu izleyen Montreal 76’yı televizyondan izlediğim ilk olimpiyat olarak hatırlıyorum. O günden bugüne Olimpizm ruhunun aşındığını, hatta ağır yaralı olduğunu söylemem gerekir. Kamunun sırtına yüklenen görkemli yatırımlar her nedense harcamayı yapanları iflasa sürüklerken; destekçi görünümlü ticaret kurtlarını varsıllaştırıyor.
Bugün ekonomik sıkıntıların pençesinde kıvranan Yunanistan’ın içine düştüğü bu durumu 2004 Atina’ya borçlu olduğunu seslendirenlere pek rastlanmaz.
Güncel olimpiyat Rio’nun Brezilya’da kitlelerce kınandığına da yer vermez her nedense 4. Güç medya.
Bundan yaklaşık 2500 yıl önceki alçakgönüllülüğünü çoktan yitirmiş olan olimpiyatlar, olimpizm ruhunu yeniden kazanabilir mi?
Kuşkusuz olanaksız değildir bu!
Olimpiyatlar ağırlıklı olarak Avrupa’da düzenlenmiştir. Birkaç ayrıcalık göz ardı edilirse her iki olimpiyattan birinin Avrupa’da düzenlendiği görülür. Hatta, Avrupa’nın kimi kentleri (örneğin Londra) olimpiyatlara birden fazla kez ev sahipliği yapmıştır.
Rio olimpiyatları ile Amerika anakarasının güneyi ilk ev sahipliği deneyimini edinmiştir. Okyanusya bile ilki 1956 ve sonuncusu 2000’de olmak üzere iki kez olimpiyat ev sahipliği onuruna erişmiştir.
Bilindiği gibi olimpiyat halkalarının her biri bir anakarayı simgelemektedir. Olimpiyat henüz kara yazgılı Afrika anakarasına uğramamıştır. Görkem çıtasının ülkeleri iflas ettirircesine yükseldiği günümüzde olimpiyatların Afrika’ya uğramamasında sakınca olmasa gerektir.
Bir başka ayrıntı madalya dağılımında gizlidir. Güncel (16 Ağustos 2016) dağılımı yansıtan tablo düşündürücüdür.

madalya

15 Ağustos 2016’daki madalya dağılımı.
Dünyalıların yaklaşık 1/7’sini barındıran, türümüzün anayurdu Afrika madalyaların % 5’ini alabilmiştir. Çünkü, olimpiyatlar dostluk, kardeşlik ve barış aracı olmaktan çıkalı çokça zaman geçmiştir. Olimpiyatlar artık gövde gösterisi alanına dönüşmüştür. Dört yılda bir süslü söylemlerle bir araya getirilen 200’ü aşkın ülkenin önemli bölümü bir tiyatroda küçük roller verilmiş figüranlar gibidir. Esas oyuncuların sahneden inmediği oyunda figüranlar zaman zaman sahne almakta ve bu sahne alış çoğu zaman belleklerde iz bile bırakmamaktadır.

O halde ne yapmalı?

İnsanlık olimpizme geri dönmek için bir şeyler yapabilir!

Öncelikle kara yazgılı Afrika olimpiyatla tanışabilir, tanıştırılabilir! Bir lokma yiyeceğe hasret, köklerimizin anayurdu hangi kaynakla bu düzenlemeyi yapabilecektir? Tam da bu noktada dünyanın varlıklıları ellerini ceplerine atmalıdırlar. Bütün yatırımın bu yolla gerçekleştirilmesiyle Afrika’nın kıt kaynakları korunurken, geriye uzun süreli kullanıma açık spor tesisleri kalmış olacaktır. Bir de olimpizm ruhuna dönüş onuru. Bir adım daha öteye geçip görkemli ve abartılı yatırımlardan uzak durularak; biraz da alçakgönüllü koşullar yaratılarak, varlıklı ülkelerden gelen sporcuların duygudaşlığa katılımı sağlanabilir.

olimpiyat-halkalari
Yukarıdaki satırları okuyanlar hayal dünyasında dolaştığımı düşünebilirler. Haksız sayılmazlar!

Ama, biraz da hayalci olmak geremez mi?

“Hayal et!” diyen John Lennon’u anımsamamak olmazdı!