TÜRSAB BU SICAKTA BÖYLE ŞAKALAR YAPMASA İYİ OLACAK!

Bir haber! Erişkeden okunabilir!

https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201808081034660067-tursab-internet-sitesi-dava-bookingcom/

Gülmece yazarları haberden yola çıkarak Cehalettin Beyle Cahile Hanımın serüvenlerine ilişkin resimli roman bile yazabilirler.

Çok uzakta olmayan bir gelecekte günümüzdeki mesleklerin % 65’inin tarihe karışacağını öngöremeyen bir anlayışın ürünüdür habere konu acıklı güldürü sayabileceğimiz girişim.

Yurtdışından turist gelsin diye yerlerde süründürülen fiyatlar yurtiçinde göklere çıkınca birilerinin çağın olanaklarından yararlanması kadar doğal bir durum olabilir mi?

Diğer yandan, küreselleşmenin gereğidir denerek ülkeye girip, çıkan her türden paradan esirgenen denetimden ne haber diyesim geliyor TÜRSAB yöneticilerine.

Ülkenin emek ürünü birikimleri yok pahasına elden çıkartılırken; çalışanları emekliliğe ve sokağa atılmaya zorlanırken aklınız nerelerdeydi?

Daha düne kadar 2001 krizinde dört elle sarılınan ama bu arada ülkeyi ekonomik açıdan bağımlılaştıran anlayışa tek çift sözü olmayanların sanal ortam duyarlılıkları göz yaşartıcı!

Sayın TÜRSAB yetkileri!

Eldeki bir kuşla ilgilenmezken daldaki iki kuşa ilginiz şaşırtıcı! Girişiminizin içini doldurma ve kutsallık kazandırma amaçlı vergi motifli söylemlerinizin pek çok kişiyi duygulandırması ve yanınızda saf tutmayı özendirmesi güçlü olasılıktır.

eldeki-kuc59f

daldaki iki kuş

Çok ama çok geç kaldınız! Ülkeyi sahiplenir görünen tutumunuzu keşke Türkiye yolgeçen hanına döndürülürken sergileseydiniz! Örneğin, Türk borsasına istediği gibi girip çıkan; üstelik spekülatif hareketler yoluyla cüzdanını kalınlaştıranlardan vergi alınmaması karşısında sesinizi yükselttiğinize hiç tanık olmadık!

Her şeye karşın şakaya eşdeğer girişiminizin gülümsemeye gereksinim duyduğumuz şu günlerde işe yaradığını söyleyerek sonlandırayım yazımı…

Elbette şaka yapıyorum…

HEKİME ŞİDDET ÜZERİNE…

Bir meslek mensubuna yönelik şiddet artıyorsa eğer o mesleğin saygınlığının da aşın(dırıl)dığından kuşku duyulmamalıdır. Çevrelerinde birkaç bin kişi olmadan sokağa ayak basmayan yüce yöneticilerimizi bir yana bırakıyorum. Askere, polise, yargıca ya da bir başka kamu görevlisine şiddet yöneltmek bu kadar zorken hekime şiddetin sıradanlaşması göz ardı edilemeyecek güncel gerçektir. Mutlaka irdelenmeyi gerektirir.

Tıbbiye’nin kapısından gireli 40 yıl oldu. Hekimin itilip, kakıldığı günümüz koşullarında belleğim ister istemez geçmişe yolcululuğa çıkardı beni.
Üçüncü sınıfta Genel Cerrahi dersindeyiz. Belki de ilkiydi klinik derslerin. Şu anda hayatta olan bir hocamızın ilk sözleri belleğime o anda çivilendi.

“Ağrıyı gidermek Allah’a özgüdür! Siz de ağrıyı gidereceğinize göre Allah sayılırsınız!”

Aradan geçen 35 yılı aşkın zamandan sonra birileri bu sözden dine ve Allah’a saygısızlık sonucu çıkartma zahmetine girmesin! Hocamızın o sözleri bir metafor yaratmayı amaçlamıştı hiç kuşkusuz. Yetkinliğimize gönderme yapıp, bizleri ve özellikle mesleğimizi yüceltirken bir yandan; diğer yandan da, sorumluluğumuzu anımsatma amaçlıydı.

Bu denli yüce ve yetkin bir kişilik üstelik şifa vermeye çalıştığı birilerinin/yakınlarının saldırısına uğrayabilir mi? O yıllarda bunu akıldan bile geçirmek söz konusu olamazdı.

Bir örnek de birkaç yıl sonrasından!

Ege Tıp Acil Servisi’nde nöbetçiyim. Hekimliğe biraz daha yakınım! Alkollü bir vatandaşımız elini kesmiş. Ağzından çıkanı kulağı duymuyor. Ortopedi ve Genel Cerrahi asistanlarıyla takışıyor. Ortalık yatıştı derken, alkollü vatandaşımızın yakınları beliriyor ortamda. Kardeşiyle takışan hekimlerle hesaplaşmak gibi bir cüret içinde olduğu anlaşılıyor sözlerinden.

Karakola yansıyan olayın kahramanı ilk ifadesi sonrası tutuklanıyor. Ortada en küçük fiziksel bir eylem yok oysa. Sözel şiddetin bile böylesi caydırıcı karşılık aldığı dönemde yaşıyoruz.

Her ne kadar cuntanın başındaki kişi hekimleri hedef alan sözler söylese ve uygulamalarıyla hekimleri parasal darlığa sokan şeyler yapsa da; toplumun hekimlik ve hekim algısında saygısızlık etmeyi gerektirecek bir aşınma yok. Bu durum Adliye’de de böyle olduğu için yargıç hekimlere sinkaf eden vatandaşı hoş görmüyor.
Şimdilerde dilimize doladığımız bir istek var!
Sağlıkta Şiddeti Önleme Yasa tasarısı bir an önce TBMM’de görüşülsün, yasalaşsın ve yürürlüğe girsin! Kuşkusuz caydırıcı olacaktır.
Ama, işe özendirici sözlerden vazgeçerek başlamak gerekmez mi?

 

“Doktorlar paragözdür!”

“Ben doktora iğne bile yaptırmam!”

sözleri unutulmuş olamaz!

 

Bu sözlerin hiç birinde hekimlere yönelik şiddeti doğrudan özendiren bir unsur yoktur ilk bakışta! Ama, dolaylı da olsa bir meslek grubunu aşağılayan, küçümseyen ve her an her yerde boy gösteren sınır tanımazlara eylem fırsatı sağlayan içerikleri olduğu da kesindir.

Ülkemizde her geçen gün daha fazla etkili olan cehaletin koyu gölgesi sağlık alanındaki şiddetin önde gelen nedenlerinden birisidir. Sağlıkta müşteri-esnaf ilişkisini esas alan uygulamaların doğal sonucu olarak “müşteri her zaman haklıdır” anlayışı bu ortamı belirleyen ana ilkeye dönüşmüştür. Akılcı ve bilimsel anlayış yerini bütünüyle bu sözün gereğine bırakmıştır.

Ne yazıktır ki; halkımızın da hoşuna gitmektedir bu durum. Niteliğine bakmaksızın alıcısı olmakta sakınca görmemekte ve hatta haz duymaktadır nicelikçe bol, nitelikçe kıt sağlık hizmetini.

Giresun’da yaşanan ve 82 yaşındaki hasta yakının polisin orantısız davranışı sonrası yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan son olaydan sonra hekimin açığa alınması “tut aklını kaçmasın” türünden bir çağrışıma yol açtı bende. Müşteri her zaman haklıdır şiarına uygun düşen bu uygulama halkımızın gururunu okşama bakımından işe yaramış olmalıdır. Kuşku duyulmasın ki; açığa alınan meslektaşım görevine dönecek ve kaldığı yerden sürdürecektir işini. Manevi açıdan örselendiğine de kuşku yoktur. Ama, bu davranış aracılığıyla asıl örselenen hekimler ve hekimlik olacaktır. Bu ve benzeri durumlarda yasadışı davranmakla kolluk gücü çağırmak arasında sıkışıp kalacaktır pek çok meslektaşım. Bu ikisinin ortasında ise fiziksel şiddet ve hatta yaşamsal tehlikeye neden olan yaralanmalar olacaktır.

Bu ve benzeri olaylar sonrası morali yerle bir olan hekimlerin motivasyonu güçleşeceği gibi meslek seçme noktasındaki başarılı gençlerimizin de olumsuz etkilenmesi ve hekimlikten uzaklaşması kaçınılmaz olacaktır.

Ülke geneline egemen olan sıradanlık ve niteliksizlik sağlık alanında da hızla güç kazanmaktadır.

Ülkemiz insanının düzeyini yükseltme ve eşitlenme çıtasını yukarılara çıkartma yerine toplumsal eşitliği dipte sağlama kolaycılığını seçen siyasi iktidar şimdilik bu durumu engelsizce sürdürebilir. Ancak, sistemin yaldızları döküldüğünde bugün bedenleriyle ve canlarıyla bedel ödeyen hekimler o gün geldiğinde halkımızın da eklenmesi kaçınılmaz olacaktır.

Yol yakınken dönülmeli…

sağlıkta-şiddet-4

RAHİP BRUNSON OLAYI

Bu filmi birkaç ay önce de izlemiştik. Türk kökenli Alman gazeteci Deniz Yücel olayının Amerikalı rahip sürümüdür yaşanan. Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak yaşananları kahredici buluyorum.
Bu olay aracılığıyla Türkiye Cumhuriyeti devletinin yargısına ve devletin saygınlığına kara bir leke sürülmüştür.
Birkaç gün önce tutukluluğun devamına karar veren mahkeme ne olmuştur da Rahip Brunson’un ev hapsine çark etmiştir?
Anadolu, Osmanlı’nın zayıf düşmesi ve yıkılışa giden yola girmesiyle birlikte eğitimci ve din adamı kisvelilerin yoğun misyonerlik etkinliklerine sahne olmuştur. Bu duruma Cumhuriyet’le son verilmiş ve bağımsız bir ülkeye yakışan ortam sağlanmıştır. Bu gibi etkinliklerin son çeyrek yüzyılda yükselişe geçmesi hiç de rastlantı değildir. Türkiye öncelikle ekonomik onu izleyerek de siyasi bağımsızlığını yitirdikçe Anadolu’nun kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerinde ne idüğü belirsiz tipler türemiş, misyonerlik güncellenmiştir. Bunların kimileri din propagandası yaparken kimileri eğitim üzerinden kültür emperyalizminin neferleri olurken bazıları da insan hakları izleyiciliğini iş edinmiştir.

icerik_abdnin-misyonerlik-calismalari-1519719552
Amerikalı Rahip Brunson da yüksek olasılıkla onlardan biridir. Üstelik İzmir gibi ülkenin göz önündeki bir kentinde etkinlik göstermesi sınır tanımazlığın vardığı noktayı ortaya koyması bakımından ibretliktir.

tehdit
Brunson gibi pek çok rahibin ya da eğitimci görünümlü misyonerin ülkemiz topraklarında emperyalizme hizmet kolu olarak bulunduğu kuşkuya yer bırakmayacak denli ortadadır.

Böyle bir ortamda Türkiye Cumhuriyeti devleti elini, kolunu bağlayıp oturmamalıdır. Suç işlediğine ilişkin kuşkunun varlığı bile Brunson gibilerin Türk yargısının önüne çıkartılması için yeterli bir gerekçedir. Ancak, emperyalizme karşı duruşu Brunson’u yargı önüne çıkartmakla sınırlamak büyük hatadır. Yargı erki ciddiyetin ve güvenilirliğin adresi olmalıdır. ABD’yle mücadeleye araç yapıldığında ortaya çıkan maskaralık katlanılır gibi olmamaktadır.

ABD’yle mücadelede yargı erkinin araç olarak seçilmesi yanlıştır. Diyelim ki seçildi. ABD tarafından gelen baskıyla yalpalanması ve yargının bu iniş çıkışta kullanılmış olması hem yargının hem de ülkenin saygınlığına düşürülmüş gölgedir.
ABD’nin ve ona eşlik eden pek çok emperyalist batı ülkesinin Türkiye üzerindeki hesapları bilinmeyen şeyler değildir.

15 Temmuz darbe gecesine gidelim!

Darbecilere destek olan, darbenin başarıya ulaşmasını isteyen ABD’nin İncirlik üssünden kalkan tanker uçakları değil miydi? Çok özel düzeneklerle ve buyruklarla kullanımı söz konusu olabilen bu uçakların o gece Türkiye göklerinde uçabilmiş olması bile ABD’nin darbeci eğilimini kanıtlamaya yeter de artar.

Bu durumda yapılacak tek şey darbeci tutumun karargâhı ve eylem merkezi olmuş İncirlik üssü ivedilikle kapatılmasıdır.

incirlik

Yapılması gereken İncirlik’i kapatmak iken Rahip Brunson üzerinden mücadeleye girişmek ve bir de yalpalamak kabul edilir gibi değildir.

Emperyalistlere öfkeliyiz elbette. Ama, onlar kendilerinden umulanı yaptıkları için şaşırmamak da gerekir.

İğneyi kendimize batırmamız kaçınılmazdır.

Asıl gerekeni yaparak emperyalizmi canevinden vurmak yerine rahiple, gazeteciyle uğraştığınızda gülünç duruma düşersiniz. Devletin de, yargının da saygınlığı ortadan kalkarken savrulan tehditlere boyun eğmiş olursunuz.

27 Temmuz 2018

HIRVAT ÜZERİNE

 

 

Hırvatistan tarih yazarak Dünya Kupası finaline yükselince HIRVATİSTAN ilgimiz tetiklendi. İkinci Dünya Savaşı sonrasından başlayarak 1991’e dek Yugoslavya Federasyonu’nun bir üyesi olan Hırvatistan tek kutuplu dünya düzeni gereğince Yugoslavya’dan kopartılak bağımsızlaştırıldı.

Nüfusunun çoğunluğu Katolik olunca başta Avusturya olmak üzere Katoliklerin çoğunluk olduğu ülkelerin destek ve gözeticiliği öne çıktı.

Dört milyonu biraz aşkın % 90’ı Hırvatlardan oluşan nüfus 56 bin km2 ‘yi biraz geçen genişlikteki topraklarda yaşar. Nüfusuyla ve yüzölçümüyle Avrupa’nın küçük ülkelerinden birisidir.

Hırvat adının Fransızca cravate (boyunbağı) sözcüğüne esin kaynağı olduğu yaygın kabul gören savdır. Bununla birlikte, Hırvat sözcüğünün Aryan kökeninin güneşli anlamına geldiğini öne süren dilbilimciler vardır. Tatar-Başkurt kökenine göre Hırvat özgür savaşçı demektir.

crotie

Yine Aryan tezlerine dayanarak Oleg Trubachyov Hırvat’ın kadından zengin, kadınlarca yönetilen anlamına geldiğini öne sürmüştür. Ülkenin bugünkü Cumhurbaşkanı kadındır. En azından bugünkü durum bu sava destek vermektedir.

kalinda grabar

Hırvatistan Cumhurbaşkanı Kalinda Grabar Kitaroviç

Hırvatistan nüfusunun ve yüzölçümünün azlığıyla ters orantılı şekilde sporun hemen her alanında var olan ve yetinmeyip adını duyuran konumdadır. Eski Yugoslavya ekolünün etkilerinin güncelliğini koruduğunu söylemek yanlış olmaz. Başta basketbol olmak üzere futbol, voleybol ve atletizm Hırvatların önde gelen ve başarılı oldukları sporlardandır.

Özgün sahil coğrafyasıyla öne çıkan Dalmaçya kıyılarının toplam uzunluğu 5600 km’yi aşmaktadır. Komşu Bosna-Hersek’in 23 km’lik toplam deniz kıyısı göz önüne alındığında 2000 kattan fazla fark olduğu görülür. Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’nin 7200 km kıyı şeridi olduğunu da not edelim.

dalmacya

Hırvatistan bağımsızlığını izleyerek katıldığı ilk Dünya Kupası olan Fransa 98’i 3. bitirdi. O kupada finale çıkmasına ev sahibi Fransa engel olmuştu. Pazar günkü finalin 20 yıl öncenin bir rövanşı olacağı da kuşkusuzdur.

Hırvatistan bayrağının üst bölümündeki 5’li figürlerden sol baştaki ay-yıldız Türk bayrağıyla benzeşmesi bakımından dikkat çeker. Diğer yandan keçili ve parslı figürlerle birlikte bu beşlinin askersel anlam taşıdığı söylenebilir. Alttaki kırmızı-beyaz damalı bölüm ülkedeki 25 yönetsel bölgeyi simgeler.

hr

Bayraktaki enine kırmızı-beyaz-mavi şeritler ise PANSLAV renkleridir.

Bilindiği gibi Hırvatistan bağımsızlığını elde etmeden önce kanlı iç savaşın yaşandığı ülkelerden birisi oldu. Dünya Kupası finalinde Fransa ile oynayacak Hırvat futbolcular o acılı dönemin çocuklarıdır.

632x314-hirvatistanin-aday-kadrosu-aciklandi-1502734610939

 

 

2012 yılındaki Balkanlar gezisinde görme olanağı bulduğumuz Dubrovnik’ten kareler için bağlantıya tıklayınız :

https://get.google.com/albumarchive/113712996036446725753/album/AF1QipO4AwJB7H_rHwRVCVtJat7LluX-QtmN7g6UY7v_

Hırvatistan’ın efsane basketbolcusu Drazan Petroviç’i de anmamak olmaz. Onunla ilgili olarak 2011 yılının son gününde kaleme alınmış bira yazı :

DİVAC-PETROVİÇ

YUGOSLAVYALAŞTIRMANIN TANIKLARI

Yılın sondan bir önceki gününde spor gündeminin de neredeyse boşluğundan kaynaklanmış olsa gerek ki; televizyonda kendisine yer bulan bir belgesel ilişti gözüme!

Drazan Petroviç ve Vlade Divac’ı anlatan bir belgesel.

Sporla ilgililer anımsayacaktır! Drazan Petroviç Hırvat kökenli bir Yugoslav’dı. Vlade Divac ise Sırp kökenli bir başka Yugoslav! Yugoslavya formasıyla başlayan spor kariyerleri Yugoslavyalaştırma süreci gereğince ayrılmıştı!

Özellikle Petroviç olağanüstü yeteneği ile spor tarihine geçmiş bir kişiliktir. Almanya’da Münih yakınlarında bir otoyolda sonlanmamış olsaydı yaşamı çok daha büyük başarılara tanıklık edecekti. Öldüğünde 29 yaşındaydı!

Aynı forma altında, aynı ülke için ter döken Petroviç ve Divac iç savaş sonrasındaki bölünmeyi izleyerek karşıtlaşmışlardı.

Bir trajediye tanıklık eden bu yeteneklerin süreci geriye döndürme gibi bir durumları olmadığı gibi yıllarca bir arada olan sporcuların da arasının bozulması süreci yaşanmaya başlayacaktır!

Petroviç-Divac belgeseli bölünen Yugoslavya’nın öyküsünü de anımsatır gibiydi.

Alman faşizmine karşı dik duruşun ve belki de Partizan savaşının ürünü olan Yugoslavya’nın Tito’nun yokluğunda başına gelenler unutulacak gibi değildir!

Bölünme düğmesine basan Vahşi Batılı’nın tuzağına düşen Yugoslav halkı tanımlanması güç bir yanlışlığın altına imza atmakla kalmadılar!

On binlerce can da bu yolda yitirilmiş oldu!

Avrupalı askerlerin gözetiminde gerçekleştirilen toplu kıyımlar o günlerde değilse de bugünlerde biraz geç olsa da akılları başlara getirmiştir!

Petroviç-Divaç belgeselinin sonunda yaşananlar yukarıdaki yargıyı doğrular niteliktedir!

Yıllar sonra da olsa Petroviç’in annesini ve kardeşini elinde bir demet çiçekle ziyaret eden Divac’ın Petroviçler’le verdiği görüntü pişmanlığın belgesidir!

“Koskoca Yugoslavya bu sıradan sömürgeci projesine kurban edilmemeliydi!” dedirten sahnelerdir belgeselin sonunda görüntüye gelenler…

Ceyhun BALCI, 31.12.2011

drazen

NEOLUDİZM (*) KAPIMIZDA MI?

Bir sava göre yeryüzündeki çalışanların yarıdan bir fazlası bilişimle ilgili iş yaptığında gerçek anlamda BİLİŞİM ÇAĞI’na girmiş olacağız. Bunun hesabını tutmak ne denli mümkün olur? Bunu bilmek zor ama, bilişim çağına girilmiş olduğuna ilişkin güçlü belirtiler de yok denemez!
Bilişim otomasyon demek büyük ölçüde. Bu da pek çok işin bilişim aracılığıyla yürütülmesi anlamına geliyor.
Gündelik yaşamda evlerimizde, işyerlerimizde ya da kamusal alanlarda işimizi kolaylaştıran, zahmetimizi azaltan pek çok uygulamayı bir çırpıda aklımıza getirip sayabiliriz.
Otomasyon aracılığıyla pek çok ortamın insansızlaştırılması doğrultusunda epeyce yol alınmış durumda. Artık, yavaş yavaş gündeme giren tartışma yapay zekâyla donatılmış robotlar üzerinedir.
Robot sözcüğü ilk kez Çek yazar Karel Capek tarafından kullanılmış. İşçi anlamına gelen bu sözcük Capek’in “Rossum’un Evrensel Robotları” adlı oyununa konu olmuş. Oyunun yazıldığı 1920 yılında robotlardan söz etmek bugün Samanyolu’na yolculuk kadar düş ürünü ve gerçeklikten uzaktır. Buna karşılık 100 yıl sonra robotların yaşamın içinde yer alma noktasına evrildiğini söylemek mümkündür.
Bilimsel ilerleme aracılığıyla eriştiği teknolojik olanaklar insanoğlunun keyfine keyif katsa da atanı vuran silah gibi de işlev görür olmuştur. Bilişimin yaşam alanlarımızda kapladığı yer genişledikçe insanın kendi yaratısı ürünlerce dışlanması tehlikesinden söz edilir olmuştur. Bu da insanın kendi eliyle ortamdan yalıtılması ve pratik olarak İŞSİZLİK anlamına gelmektedir.

Luddite

Ludizm akımının öncüsü NED LUDD

Bugün yeniden kendisini gösteren bu durum aynı filmin bir kez daha gösterime girmesine de benzetilebilir. Bundan yaklaşık 200 yıl önce Sanayi Devrimi’nin güç kazandığı zaman aralığında makineleşme sonucu insan emeğinin üretim ortamındaki yerini öncekine göre yitirmesi olgusu yaşanmıştı. İşlerini yitiren çok sayıda emekçi bu durumdan sorumlu tuttukları makineleri kırarak, tarihin çarkını geriye doğru çevirmeye kalkışmıştı. 1811’de Sanayi Devrimi’nin beşiği İngiltere’de kendisini gösteren bu ilginç akım bu eylemi ilk olarak yaşama geçiren çırağın adından esinle LUDİZM olarak nitelenmişti.

LUDDISM
Bilişim, günümüzde güç kazanırken bir başka durum daha söz konusu olmaktadır. Yaygınlaşan otomasyona ek olarak “YAPAZ ZEK” da gündemdeki yerini her geçen gün artırmakta ve sağlamlaştırmaktadır. Bugüne dek insanın programladığı ve dolayısı ile yönettiği makinelerin bundan böyle evrilerek öğrenen/öğretilen ve tıpkı insan gibi davranabilen varlıklar konuma gelmeleri beklenmektedir.
Bugün için çok yakın görünmese de çok da uzak olmayan gelecekte yapay zekâlı makinelerin bir şekilde onları yaratan insanlarla rekabete girmesi ve belki de bir ölçüde onları egemenlik altına alması en azından bir olasılıktır.
Bugüne dek robotları konu alan ütopyalar çokça söz konusu olmuşken yapay zekâ ve olası etkileri sonrasında bir de distopyalarla ilgili beklentileri içeren öngörülerden de söz edilmektedir.

Geleceğe yönelik projeksiyonlara bakılırsa bilişimin ve elbette yapay zekâlı robotların günümüzde insanoğlunun yaptığı hemen her mesleği yapmada yetenekli olacağı yaygın kanıdır. Örneğin, günümüzde deneme seferlerine başlanan sürücüsüz taşıt uygulamalarının sürücülük mesleğini tarihsel bir olguya dönüştüreceğine kesin gözüyle bakılmaktadır. Senaryoya göre evlatlarımız değil ama torunlarımız taşıt sürücülüğü gibi bir işi öğrenme gereksinimi duymayacaklardır.
Bilişim ve yapay zekâ kaynaklı işsizlik 200 yıl öncekinden farklı olarak günümüzde mavi yakalılara ek olarak beyaz yakalıları da etkileyebilecektir.
Hekimlik gibi insani ilişkinin ön planda olduğu, bir şekilde her koşulda ayakta kalması beklenen bir meslek de bu gelişme ve dönüşümden etkilenecek gibi görünmektedir. Yapay zekâyla donatılmış robotların hekimliğin radyoloji dalındaki becerilerini ve tanı yerindeliklerini istatistiksel verilerle süsleyen kimileri “radyoloji uzmanı yetiştirilmesi durdurulmalı” sözlerini yüksek sesle dillendirir olmuştur.
Cerrah robotlar her ne kadar insan yönetimi ve güdümü altında kullanılsalar da şimdiden her geçen gün güç ve konum kazanmaktadırlar.
İnsan yaratısı robotların insana karşın insana egemen olması olasılığı bugünlerde konuşulur olan bir konudur. Robotların insanların işini elinden alması bir yana insan egemenliğine son vermesi olasılığı ortamında 200 yıl sonra LUDİZM bir kez daha gündemde kendisine yer bulmuştur. Bundan 200 yıl önce dokuma tezgâhları ludistlerin baş hedefi olurken günümüzde bilgisayarlar ve elbette yapay zekâlı robotlar çağcıl ludizmin önde gelen hedefleri olmaktadır. Bir farkla ki; günümüz ludistleri araç, gereç olarak kazma, kürek ve kaba güç değil mücadele ettikleri aygıtlara karşı yazılım silahını kullanmaktadırlar.

NEOLUDİZM

İki yüz yıl önce baş gösteren ludist ayaklanma 1811-1816 yılları arasındaki 5 yıl boyunca sürmüş ve sonrasında güç ve etki yitirerek tarihteki yerini almıştır. Yeni duruma uyum sağlayan insanlık bir şekilde farklı iş alanları yaratarak İŞSİZLİK olgusunun uzun sürmesinin önüne geçmiştir. Günümüzde yaşanmakta olan bilişim devrimi sürecinde baş gösteren ludist hareketler de benzer şekilde dizginlenecek ve sönümlenecektir. Tıpkı, 200 yıl önce olduğu gibi günümüzdeki keskin geçiş olası ayaklanma ve hoşnutsuzluk nedeni olabilecekse de sürekliliği söz konusu olamayabilecektir.
Yanıtı ilgiyle beklenen soru!

Bilişim çağında öteden beri bilimkurguya konu olan, bir şekilde insanların hayal gücünü zorlamasına fırsat veren bir ütopyayla mı yoksa insanı bunaltan, sarsan, bunaltan bir distopyayla mı karşılaşacağız?

(*) NEOLUDİZM : Sanayi Devrimi’nin ilk yıllarında İngiltere’de baş gösteren makine kırıcılıktan esinle günümüzde bilişime yönelik tepkisellik.

Not : Bu yazı Dağarcık Türkiye’nin Temmuz 2018 sayısında yayımlanmıştır
http://www.dagarcikturkiye.com/neoldizm-kapimizda-mi-yd-2436.html

LATİN AMERİKA’NIN GÖZYAŞLARI

Yanlış anlaşılmasın! Gözyaşları Rusya’daki Dünya Kupası’yla ilgili. Bunun dışında Latin Amerika tarihinin en muzaffer dönemini yaşıyor. Siyasette kazanırken futbolda yitiriyor. Buna karşın üzülüyoruz. Derilerinin ve formalarının çok renkliliğiyle izleyenleri büyüleyen Latin Amerika’nın futboldaki gerilemesi geçtiğimiz kupada göstermişti kendisini. Brezilya’nın kendi evinde Almanya karşısındaki hezimete eşdeğer 7-1’lik yenilgisi gerilemenin gözlerimizin içine sokuluşuydu gerçekte.

brezilya-almana
Latin Amerika’nın gerileyişi Rusya’da da sürdü. Düne kadar ayakta kalan Uruguay ve Brezilya kupaya veda etti. Hiç kuşkusuz sporda var olmak kadar olmamak da var. Ancak, hem Uruguay hem Brezilya dünkü çeyrek final maçlarında gösterdikleri başarımla “buraya kadar” diyen bir tutum ve oyun sergilediler. Daha ötesi için ne güçleri ne de beklentileri vardı!

Bir önceki turda İngiltere’ye birazcık kafa tutan Kolombiya bir yana bırakılırsa geçmişte hiç olmazsa direngen ve göze hoş gözüken futbollarıyla belleklerde yer eden Latin Amerika temsilcilerinin 2018’deki yokluğa eşdeğer görünümleri Latin futbolunun gerilemesine ilişkin bir başka önemli kanıt olarak boy gösterdi.

Takım oyunu ve fiziksel güç ikilisiyle açıklanabilecek Avrupa futbol sıçraması 2018’de geçmişin yenilmez armadalarını yeşil sahalara gömmüş durumda.

Düzenbazlığı kanıtlarla ortaya konulduktan sonra FİFA’nın başından uzaklaştırılabilen İsviçreli Sepp Blatter sonrasında FİFA’nın durumuna bakınca savrukluğun ve özensizliğin sürmekte olduğu görülüyor.

İngiltere-Kolombiya maçına ABD’li orta hakem ve Yeni Zelandalı 4. hakem verilmiş olması; Uruguay-Fransa maçına da Arjantinli hakem atanması akılcı gerekçelerle açıklanabilecek gibi değildir.

İlk olarak bu turnuvada kullanıma sokulan VAR (Video Yardımlı Hakemlik) beklentilerin tersine olumlu sonuçlarıyla öne çıktı denebilir. Vazgeçilen penaltı ve kart kararlarıyla, değişen başkaca kararlar VAR uygulamasının haksızlıkların ve yanlışlıkların önlenmesi doğrultusunda önemli yararlar sağladığını göstermiş oldu.

Rusya’daki stadyumların biri birlerinden uzaklığına vurgu yapan eleştiriler gülümsetti beni. Kutu gibi ülkelerde yapılan şampiyonlar göz önüne alındığında akla gelebilecek bu eleştiriyi dile getirenlere Rusya’nın dünyanın en büyük ülkesi olduğu anımsatılmalı. Kaldı ki, maç oynanan en doğudaki kentin Ural Dağları izdüşümündeki Ekaterinburg olduğu bildirilmeli. Ne Vladivostok ne de Sibirya’daki Omsk’ta maç oynanmadığına göre eleştiriler yersiz ve gereksizdir. Dünya Kupası bu şampiyonada Avrasya’yla tanışmıştır. Az şey değildir.

moskova,-rusya-harita
Bu satırların yazıldığı sırada Fransa, Belçika ve İngiltere’nin yarı finalist olduğu kesinleşmişti. Rusya-Hırvatistan maçının sonucu Avrasya seçeneğinin diri kalması bakımından önem taşısa da Latin Amerika’nın gözyaşları içinde olduğu gerçeği değişmeyecek.

latin

Latin Amerika’ya ilgi ve sevgi duyan birisi olarak kuşkusuz üzüntülüyüm. Ama, yeşil sahalara yansıyan gerçeğin de farkındayım. Latinler bu acı gerçeğin farkına vardıysa kolları sıvamış olmalılar. 2022’de değil ama 2026’da bu farkındalığın meyvelerini toplayabilirler.
Rusya’nın hem devlet hem de toplum olarak evsahipliği ve düzenleme başarısı gözardı edilmemeli. Bravo komşuya…

images

SAMOS’TA İKİ GÜN

SAMOS’TA İLK GÜN

samos 1. gün

Samos’taki ilk günkü rotamız

Seferihisar’da başlayan keyifli yolculuğumuz 2 saat sonra Karlovasi’de sonlanıyor.

Yaklaşırken Karlovassi

Gümrük işlemlerinin hemen ardından “vakit nakittir” diyerek hemen yola koyuluyoruz. Başka türlü gezi tasarımlarının da olabileceğini düşünsek de ilk gün güneye doğru ilerleyip Pisagor’a varmayı tercih ediyoruz. İlk durağımız aldığımız tavsiyeye de uyarak Platanos köyü. Dolambaçlı yollardan biraz zahmetli bir sürüşle varıyoruz bu şirin köye. Asırlık çınarın altı aynı zamanda köyün meydanı işlevi görüyor. Alışık olmadığımız dinginlik buraya gelme zahmetine değdi dedirtiyor. Çınaraltındaki kahve keyfini uzatmadan güneye doğru yol almayı sürdürüyoruz.

platanos

Platanos’ta çınaraltı

Dolambaçlı ve patikadan hallice yollardan geçerek Marathokampos’a varıyoruz. Adanın en yüksek doruğu da olan Kerkis Dağı’nın güney eteklerine kurulmuş olan Marathokampos zeytin ve sabun üretimiyle ünlenmiş. Marathopkampos köyünde soluklanıp adanın güney kıyılarıyla köyün limanı sayılan Ormos manzarasını izlemenin keyfini sürüyoruz. Marathokampos ada tarihinde önemli yeri olan Osmanlı’ya karşı ayaklanmanın öncülerinden Yüzbaşı Stamatis’in de doğduğu köy. Köyün içinde Stamatis anıtına rastlayınca fotoğraflamayı ihmal etmiyoruz.

 

 

Marathocambos’ta Stamatis heykeli ve Marathocambos’tan görünümler

Marathocambos’tan Ormos 

Kerkis dağı eteklerini geride bırakıp doğuya doğru sürüyoruz aracımızı bu kez. Bir süre sonra adanın ikinci yüksek doruğuna sahip olan Ampelos dağının güneyinde yer alan Pirgos’a varıyoruz. Pirgos, adanın insansızlaştırıldığı Ceneviz dönemini izleyerek Osmanlıların adaya egemen olmasıyla yerleşimin özendirildiği süreçte Peleponnes’ten gelenlerce kurulmuş.


Biraz daha doğuya ilerlediğimizde Myli’ye varıyoruz. Myli, geçmişte adanın Osmanlı egemenliğine girmesinde önemli rolü olmuş ünlü Türk denizcisi Kılıç (Uluç) Ali Paşa’nın adıyla kurulmuş.


Myli’yi geride bıraktıktan sonra güneye ilerlediğimizde deniz kıyısındaki Heraion antik kentine varıyoruz. Samos geleneklerine göre Hera’nın İmbrasos çayının kıyısında dünyaya geldiğine inanılıyor. Hera’nın Zeus’la burada evlendiğine ilişkin inanış da oldukça yaygın. Hera Tapınağı’nı ünlü tarihçi Heredot “gördüklerimin en büyüğü” sözleriyle tanımlamış.

HERAİON antik kenti

Heraion’un geçmişi MÖ VII. yüzyıla uzanıyor. Hera Tapınağı’nın Pers Kralı Kiros tarafından tahrip edildiği biliniyor.
İlk yazıdaki sitemimizi yineleyelim. Saat 15 sularında ören yerinde olmamıza karşın görevlilerin yerinde yeller esmekteydi. Bu durumda Heraion’u demir parmaklıkların ardından görüntülemekten öteye geçemedik.

İçimizdeki buruklukla Pisagor’a yönelmekten başka çaremiz kalmamıştı. Kısa bir yolculuktan sonra kendimizi Pisagor’da bulduk. Kente girmeden önce Likurgos Logotetis Evi ile kalesini ve yanındaki kiliseyi görüntüleme fırsatı buluyoruz. Logotetis Yunanların Osmanlı’ya karşı ayaklanması sonrasında adaya atanan ilk vali olarak tanınıyor. Evin yanı başındaki kale Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında Türklere saldırının sıçrama tahtası olarak kullanılmış. Yerleşkedeki Transfigürasyon Kilisesi 1824’te Logotetis tarafından yaptırılmış.

Pisagor girişinde Logotetis Kalesive Transfigürasyon Kilisesi

Pisagor adanın diğer kentleri gibi derli, toplu ve kısa sürede keşfedilecek türden. Liman bölgesi Pisagor’un kalbi gibi. Şirin limandaki küçük kafe ve lokantalardan birisinde kısa süreli de olsa zaman geçirmelisiniz. Limanın ötesinde Pisagor plajı uzanıyor.

Pisagor’dan görünümler…

Limanı çevreleyen dalgakıranlardan birinin üzerinde okullu olmuş hemen herkesin tanışık olduğu Pisagor Teoremi’nin mucidi Pisagor anıtı yer alıyor. Dik üçgenle Pisagor’u bütünleştiren bronz anıt mutlaka görülmeli. Bunun yanında yer alan bir başka anıt da görmezden gelinmeyecek denli kendisini gösteren türden. Olasılıkla II. Dünya Savaşı kurbanları anısına dikilmiş buraya.

Pisagor limanında deniz yıldızı görünce denizin temizliğine yorduk bu durumu!

DENİZ YILDIZI

Yunanların siesta tutkusu Pisagor’daki programımızı da etkiledi. Polikratos Kalesi ve yine Polikratos tarafından yaptırılmış olan kente su taşıma amaçlı Eupalinos Tünelleri ziyaretimizi de bir sonraki sefere bırakmak durumunda kaldık. Kale ada savunmasında zamanın önemli direnç noktası olmuş
Mimar Eupalinos’un yaptığı tünel ise kente su sağlayan su yoluymuş. İki uçtan başlayan yapımı tam isabetle birleşmiş. Bugünün teknolojisiyle bile şaşmayla sonuçlanabilecek bu saygın inşaat adadaki matematik ve geometri birikiminin eseri olsa gerek diye düşünmeden edemiyor insan.

PANORAMİK PİSAGOR

Pisagor Limanı

Geceleyeceğimiz Karlovasi’ye dönüş yolundayız.

Vati’ye taşınmadan önce adanın başkenti olan Chora’dan geçiyoruz önce. Bu alçakgönüllü yerleşimin tarihi, adaya yeniden yerleşimin başladığı döneme dek uzatılabiliyor. Chora’dan yönümüzü kuzeye çevirip Mitilini köyüne varıyoruz. Önceden de söz ettiğimiz ve adından da anlaşılacağı gibi Mitilini, yeniden yerleşim döneminde Middilli’den göçenlerce kurulmuş. İki bin beş yüz kişinin yaşadığı Mitilini adanın tütün ve şarap üretim merkezi olarak öne çıkmış.
Mitilini adanın Paleontoloji Müzesi’nin bulunduğu belde aynı zamanda. Akşam saatleri olduğu için görüntülemekle yetiniyoruz.

mitilini

PALEONTOLOJİ MÜZESİ

Karlovasi’ye dönüş yolundaki bir sonraki kuzeye sapak Mavratzei’ye götürüyor bizi. Mavratzei adanın ikinci yüksek doruğuna sahip Ampelos Dağı’nın güneydoğu yamaçlarında konuşlu. Öteden beri çömlekçilikle tanınmış bir belde. Mavratzei’ye girişte önemli kutsal mekân Timios Stavrou Manastırı selâmlıyor bizleri. Manastır papaz Nilus tarafından 1592’de kurulmuş. Bu bakımdan da adanın en eskilerinden birisi.

Timios Stavriu Manastırı

Mavratzei’nin çömlekçilikteki ününü özgün tasarımlı bardakları taçlandırıyor. “Maskara bardak”tan su ya da başka sıvı içebilmek için bardak üzerindeki kimi deliklerin parmaklarla ustalıklı biçimde kapatılması gerekiyor. Mavratzei’ye özgü bir diğer bardak olan “Dikia kupa” adaletli kupa anlamına geliyor. Tasarımında başka bir yazıya konu olabilecek incelik var. Maskara bardak değil ama Dikia kupa bulabiliyoruz ve anı olarak saklamak üzere ediniyoruz.


Günbatımında Karlovassi’de olabilmek için yola koyuluyoruz bir kez daha. Artırdığımız zamanda Karlovassi’yi tanıyalım istiyoruz. Bir söylentiye göre Karlovassi adı Karlıova’dan gelmektedir. Otelimizin yakınındaki Aya Nikola Kilisesi’nden başlıyoruz görüntülemeye. Kilise Bakire Meryem’in yeryüzündeki bedensel varlığının sonlanmasına gönderme yaparak Uyku (Ölüm) Kilisesi olarak da anılıyor.
Bir kaç yüz metre ötedeki Dericilik Müzesi de ilgi çekici bir başka mekân. Uzak geçmişten bu yana dericilik Samos’un gelişmiş işkollarından birisi. Balkanlar ölçeğinde tanınmışlığı söz konusu.

Aya Nikola Manastırı

Kente egemen tepede Aya Triada Kilisesi yer alıyor. Yeni, Eski, Orta Karlovassi ile Körfez ve Liman bölgelerine egemen bir tepede yer alan kilise Karlovassi’nin ilk bakışta fark edilen yapılarından birisi.

AYA TRİADA

IMG_8971

IMG_9056

Aya Triada gece ve gündüz

Potami yönüne ilerlendiğinde bir başka kutsal mekân olan Aya Nikolaos Kilisesi çıkıyor karşımıza. Şapel demek daha doğru olur büyüklüğüne bakılarak. Modern biçemli bu kiliseye vardığınızda yüzünüzü batıya dönerseniz Samos’un en güzel plajlarından Potami göz alabildiğine uzanır. Doğu yönünde ise Karlovasi limanı ve körfezi görüş alanınızdadır.

Aya Nikola Şapeli

Potami Plajı

Hızlı Karlovassi turu sonrası yorgunluğumuzu liman bölgesinde güneşi batırarak çıkartıyoruz.

SAMOS’TA İKİNCİ GÜN

samos 2. gün

Samos’taki 2. gün rotamız

Samos’taki ikinci günümüze de gecelediğimiz Karlovassi’den başlıyoruz. Bu kez yönümüz kuzey sahili boyunca doğuya olacak. Düz bir çizgi üzerinde ilerlemek yerine yeri geldikçe güney yönündeki yollara sapıp dönüp uzaktan fark edilmesi olanaksız güzellikleri keşfetme çabası içinde olmayı planlıyoruz.
İlk sapağımızın tabelasında Ydroussa yazılı. İkileme düşmeksizin izliyoruz patikadan hallice yolu. Ampelos’un kuzeybatı eteklerindeki şirin köyü selâmlayıp yeniden ana yola dönüyoruz. Anayol sapaklardan sonra oldukça geniş görünüyor gözümüze.


Aya Konstantinos’a geldiğimizde bir kez daha güneye dönüp görülmesi olmazsa olmaz Manolates köyüne ulaşıyoruz. Aracımızı girişteki otoparka bıraktıktan sonra kısa bir yürüyüşle köy merkezine varıyoruz. Köyün dar sokaklarında hangi yöne gideceğimizi şaşırıyoruz. Hemen tüm sokaklar ilgimizi fazlasıyla çekiyor. Köydeki tarihsel yapıları korumacı anlayış hayranlık uyandırıcı. Değerbilirliğe tanık olmanın keyfini kahve sefasıyla tamamlıyoruz Manolates’ten ayrılmadan önce.

Manolates sokakları

 

Manolates kedileri

Manolates’ten anayola dönüşte gözümüze ilişen Vourliates bir sonraki durağımız olsa da patika yola güvenip kestirmeden gitmeyi göze alamıyoruz.


Şirin Vourliotes köyü adanın Osmanlı egemenliğiyle birlikte yeniden yerleşime açılması sonrasında Urla’dan göçen hemşehrilerimizce kurulmuş. Uzaktaki Anadolulular kadar köyün bir önceki durağımız Manolates gibi korunmuş olması ilgimizi çekiyor. Kısa bir köy turu sonrası Vati’ye yönelmek üzere bir kez daha yola koyulmak zorunda olduğumuzu anımsıyoruz.

 

Adanın önemli ve güzel plajlarından bir başksı olan Kokkari’yi dönüşe bırakarak zaman yitirmeksizin Vati’ye ulaşmak istiyoruz. Vati ya da diğer adıyla Samos aynı zamanda adanın yönetsel merkezi. Adanın kuzeydoğusundaki korunaklı bir körfezin içinde yer alan Vati 5000’i aşkın nüfusuyla adanın kalabalık yerleşimlerinden birisi. Beş kilometreyi bulan bir sahil bandına sahip.


Kordonboyu’nu oluşturan cadde Temistokles Sofuli adını taşıyor. Sofuli Yunanistan’ın Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanma mücadelesinde Samos’ta önemli başarılar kazanmış bir kişilik. Adını taşıyan caddenin üzerindeki bir meydanda yer alan heykeli de önemsenen kişilik olduğunun bir başka göstergesi. Heykelin önü, arkası adadaki Afrika kökenli az sayıdaki siyahın barınma ve buluşma merkezi olarak da işlev görüyor.

IMG_9122

Temistokles Sofuli heykeli

 

Katolik Katedrali

 

Kordonboyunca ilerlerken adadaki Katolik topluluğunun kutsal merkezi sayılan Katolik katedrali çekiyor dikkatimizi. Katedralin sırasında Almanya, Fransa ve İngiltere’nin adadaki konsoloslukları yer alıyor. Biraz ötede Yunan Ulusal Bankası’nın sütunlu yapısı çarpıyor göze.

IMG_9125

Yunan Ulusal Bankası

Zaman hızla akıyor. Arka sokaklardaki güzellikleri ve keşfedilmeyi bekleyen önemli mekânları bir başka ziyarete bırakmak zorunda kalmanın hüznünü yaşıyoruz. Pek çok gezide yaşanan sevimsiz durumu çaresiz kabulleniyoruz.
Vati çıkışında adadaki polis varlığını fark ediyoruz. Son derece hızlı evrak denetimi 1 dakika bile sürmüyor.
Başlangıç noktamız Karlovassi’ye dönüş yolunda ne yapıp edip Kokkari’ye zaman ayırmalı diyoruz. Pişman olmuyoruz. Plajdaki kafede soluklanmak çok iyi geliyor. Özellikle Avrupalı turistlerin burayı tercih ettiğini anlıyoruz çokluklarından. Bizdeki her şey dahil çılgınlığından eser olmadığını görerek turizmden kazanmanın ille de bu yola sapmayı gerektirmediğini düşünüyoruz.

Kokkari Plajı