SAMOS’TA İKİ GÜN

SAMOS’TA İLK GÜN

samos 1. gün

Samos’taki ilk günkü rotamız

Seferihisar’da başlayan keyifli yolculuğumuz 2 saat sonra Karlovasi’de sonlanıyor.

Yaklaşırken Karlovassi

Gümrük işlemlerinin hemen ardından “vakit nakittir” diyerek hemen yola koyuluyoruz. Başka türlü gezi tasarımlarının da olabileceğini düşünsek de ilk gün güneye doğru ilerleyip Pisagor’a varmayı tercih ediyoruz. İlk durağımız aldığımız tavsiyeye de uyarak Platanos köyü. Dolambaçlı yollardan biraz zahmetli bir sürüşle varıyoruz bu şirin köye. Asırlık çınarın altı aynı zamanda köyün meydanı işlevi görüyor. Alışık olmadığımız dinginlik buraya gelme zahmetine değdi dedirtiyor. Çınaraltındaki kahve keyfini uzatmadan güneye doğru yol almayı sürdürüyoruz.

platanos

Platanos’ta çınaraltı

Dolambaçlı ve patikadan hallice yollardan geçerek Marathokampos’a varıyoruz. Adanın en yüksek doruğu da olan Kerkis Dağı’nın güney eteklerine kurulmuş olan Marathokampos zeytin ve sabun üretimiyle ünlenmiş. Marathopkampos köyünde soluklanıp adanın güney kıyılarıyla köyün limanı sayılan Ormos manzarasını izlemenin keyfini sürüyoruz. Marathokampos ada tarihinde önemli yeri olan Osmanlı’ya karşı ayaklanmanın öncülerinden Yüzbaşı Stamatis’in de doğduğu köy. Köyün içinde Stamatis anıtına rastlayınca fotoğraflamayı ihmal etmiyoruz.

 

 

Marathocambos’ta Stamatis heykeli ve Marathocambos’tan görünümler

Marathocambos’tan Ormos 

Kerkis dağı eteklerini geride bırakıp doğuya doğru sürüyoruz aracımızı bu kez. Bir süre sonra adanın ikinci yüksek doruğuna sahip olan Ampelos dağının güneyinde yer alan Pirgos’a varıyoruz. Pirgos, adanın insansızlaştırıldığı Ceneviz dönemini izleyerek Osmanlıların adaya egemen olmasıyla yerleşimin özendirildiği süreçte Peleponnes’ten gelenlerce kurulmuş.


Biraz daha doğuya ilerlediğimizde Myli’ye varıyoruz. Myli, geçmişte adanın Osmanlı egemenliğine girmesinde önemli rolü olmuş ünlü Türk denizcisi Kılıç (Uluç) Ali Paşa’nın adıyla kurulmuş.


Myli’yi geride bıraktıktan sonra güneye ilerlediğimizde deniz kıyısındaki Heraion antik kentine varıyoruz. Samos geleneklerine göre Hera’nın İmbrasos çayının kıyısında dünyaya geldiğine inanılıyor. Hera’nın Zeus’la burada evlendiğine ilişkin inanış da oldukça yaygın. Hera Tapınağı’nı ünlü tarihçi Heredot “gördüklerimin en büyüğü” sözleriyle tanımlamış.

HERAİON antik kenti

Heraion’un geçmişi MÖ VII. yüzyıla uzanıyor. Hera Tapınağı’nın Pers Kralı Kiros tarafından tahrip edildiği biliniyor.
İlk yazıdaki sitemimizi yineleyelim. Saat 15 sularında ören yerinde olmamıza karşın görevlilerin yerinde yeller esmekteydi. Bu durumda Heraion’u demir parmaklıkların ardından görüntülemekten öteye geçemedik.

İçimizdeki buruklukla Pisagor’a yönelmekten başka çaremiz kalmamıştı. Kısa bir yolculuktan sonra kendimizi Pisagor’da bulduk. Kente girmeden önce Likurgos Logotetis Evi ile kalesini ve yanındaki kiliseyi görüntüleme fırsatı buluyoruz. Logotetis Yunanların Osmanlı’ya karşı ayaklanması sonrasında adaya atanan ilk vali olarak tanınıyor. Evin yanı başındaki kale Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında Türklere saldırının sıçrama tahtası olarak kullanılmış. Yerleşkedeki Transfigürasyon Kilisesi 1824’te Logotetis tarafından yaptırılmış.

Pisagor girişinde Logotetis Kalesive Transfigürasyon Kilisesi

Pisagor adanın diğer kentleri gibi derli, toplu ve kısa sürede keşfedilecek türden. Liman bölgesi Pisagor’un kalbi gibi. Şirin limandaki küçük kafe ve lokantalardan birisinde kısa süreli de olsa zaman geçirmelisiniz. Limanın ötesinde Pisagor plajı uzanıyor.

Pisagor’dan görünümler…

Limanı çevreleyen dalgakıranlardan birinin üzerinde okullu olmuş hemen herkesin tanışık olduğu Pisagor Teoremi’nin mucidi Pisagor anıtı yer alıyor. Dik üçgenle Pisagor’u bütünleştiren bronz anıt mutlaka görülmeli. Bunun yanında yer alan bir başka anıt da görmezden gelinmeyecek denli kendisini gösteren türden. Olasılıkla II. Dünya Savaşı kurbanları anısına dikilmiş buraya.

Pisagor limanında deniz yıldızı görünce denizin temizliğine yorduk bu durumu!

DENİZ YILDIZI

Yunanların siesta tutkusu Pisagor’daki programımızı da etkiledi. Polikratos Kalesi ve yine Polikratos tarafından yaptırılmış olan kente su taşıma amaçlı Eupalinos Tünelleri ziyaretimizi de bir sonraki sefere bırakmak durumunda kaldık. Kale ada savunmasında zamanın önemli direnç noktası olmuş
Mimar Eupalinos’un yaptığı tünel ise kente su sağlayan su yoluymuş. İki uçtan başlayan yapımı tam isabetle birleşmiş. Bugünün teknolojisiyle bile şaşmayla sonuçlanabilecek bu saygın inşaat adadaki matematik ve geometri birikiminin eseri olsa gerek diye düşünmeden edemiyor insan.

PANORAMİK PİSAGOR

Pisagor Limanı

Geceleyeceğimiz Karlovasi’ye dönüş yolundayız.

Vati’ye taşınmadan önce adanın başkenti olan Chora’dan geçiyoruz önce. Bu alçakgönüllü yerleşimin tarihi, adaya yeniden yerleşimin başladığı döneme dek uzatılabiliyor. Chora’dan yönümüzü kuzeye çevirip Mitilini köyüne varıyoruz. Önceden de söz ettiğimiz ve adından da anlaşılacağı gibi Mitilini, yeniden yerleşim döneminde Middilli’den göçenlerce kurulmuş. İki bin beş yüz kişinin yaşadığı Mitilini adanın tütün ve şarap üretim merkezi olarak öne çıkmış.
Mitilini adanın Paleontoloji Müzesi’nin bulunduğu belde aynı zamanda. Akşam saatleri olduğu için görüntülemekle yetiniyoruz.

mitilini

PALEONTOLOJİ MÜZESİ

Karlovasi’ye dönüş yolundaki bir sonraki kuzeye sapak Mavratzei’ye götürüyor bizi. Mavratzei adanın ikinci yüksek doruğuna sahip Ampelos Dağı’nın güneydoğu yamaçlarında konuşlu. Öteden beri çömlekçilikle tanınmış bir belde. Mavratzei’ye girişte önemli kutsal mekân Timios Stavrou Manastırı selâmlıyor bizleri. Manastır papaz Nilus tarafından 1592’de kurulmuş. Bu bakımdan da adanın en eskilerinden birisi.

Timios Stavriu Manastırı

Mavratzei’nin çömlekçilikteki ününü özgün tasarımlı bardakları taçlandırıyor. “Maskara bardak”tan su ya da başka sıvı içebilmek için bardak üzerindeki kimi deliklerin parmaklarla ustalıklı biçimde kapatılması gerekiyor. Mavratzei’ye özgü bir diğer bardak olan “Dikia kupa” adaletli kupa anlamına geliyor. Tasarımında başka bir yazıya konu olabilecek incelik var. Maskara bardak değil ama Dikia kupa bulabiliyoruz ve anı olarak saklamak üzere ediniyoruz.


Günbatımında Karlovassi’de olabilmek için yola koyuluyoruz bir kez daha. Artırdığımız zamanda Karlovassi’yi tanıyalım istiyoruz. Bir söylentiye göre Karlovassi adı Karlıova’dan gelmektedir. Otelimizin yakınındaki Aya Nikola Kilisesi’nden başlıyoruz görüntülemeye. Kilise Bakire Meryem’in yeryüzündeki bedensel varlığının sonlanmasına gönderme yaparak Uyku (Ölüm) Kilisesi olarak da anılıyor.
Bir kaç yüz metre ötedeki Dericilik Müzesi de ilgi çekici bir başka mekân. Uzak geçmişten bu yana dericilik Samos’un gelişmiş işkollarından birisi. Balkanlar ölçeğinde tanınmışlığı söz konusu.

Aya Nikola Manastırı

Kente egemen tepede Aya Triada Kilisesi yer alıyor. Yeni, Eski, Orta Karlovassi ile Körfez ve Liman bölgelerine egemen bir tepede yer alan kilise Karlovassi’nin ilk bakışta fark edilen yapılarından birisi.

AYA TRİADA

IMG_8971

IMG_9056

Aya Triada gece ve gündüz

Potami yönüne ilerlendiğinde bir başka kutsal mekân olan Aya Nikolaos Kilisesi çıkıyor karşımıza. Şapel demek daha doğru olur büyüklüğüne bakılarak. Modern biçemli bu kiliseye vardığınızda yüzünüzü batıya dönerseniz Samos’un en güzel plajlarından Potami göz alabildiğine uzanır. Doğu yönünde ise Karlovasi limanı ve körfezi görüş alanınızdadır.

Aya Nikola Şapeli

Potami Plajı

Hızlı Karlovassi turu sonrası yorgunluğumuzu liman bölgesinde güneşi batırarak çıkartıyoruz.

SAMOS’TA İKİNCİ GÜN

samos 2. gün

Samos’taki 2. gün rotamız

Samos’taki ikinci günümüze de gecelediğimiz Karlovassi’den başlıyoruz. Bu kez yönümüz kuzey sahili boyunca doğuya olacak. Düz bir çizgi üzerinde ilerlemek yerine yeri geldikçe güney yönündeki yollara sapıp dönüp uzaktan fark edilmesi olanaksız güzellikleri keşfetme çabası içinde olmayı planlıyoruz.
İlk sapağımızın tabelasında Ydroussa yazılı. İkileme düşmeksizin izliyoruz patikadan hallice yolu. Ampelos’un kuzeybatı eteklerindeki şirin köyü selâmlayıp yeniden ana yola dönüyoruz. Anayol sapaklardan sonra oldukça geniş görünüyor gözümüze.


Aya Konstantinos’a geldiğimizde bir kez daha güneye dönüp görülmesi olmazsa olmaz Manolates köyüne ulaşıyoruz. Aracımızı girişteki otoparka bıraktıktan sonra kısa bir yürüyüşle köy merkezine varıyoruz. Köyün dar sokaklarında hangi yöne gideceğimizi şaşırıyoruz. Hemen tüm sokaklar ilgimizi fazlasıyla çekiyor. Köydeki tarihsel yapıları korumacı anlayış hayranlık uyandırıcı. Değerbilirliğe tanık olmanın keyfini kahve sefasıyla tamamlıyoruz Manolates’ten ayrılmadan önce.

Manolates sokakları

 

Manolates kedileri

Manolates’ten anayola dönüşte gözümüze ilişen Vourliates bir sonraki durağımız olsa da patika yola güvenip kestirmeden gitmeyi göze alamıyoruz.


Şirin Vourliotes köyü adanın Osmanlı egemenliğiyle birlikte yeniden yerleşime açılması sonrasında Urla’dan göçen hemşehrilerimizce kurulmuş. Uzaktaki Anadolulular kadar köyün bir önceki durağımız Manolates gibi korunmuş olması ilgimizi çekiyor. Kısa bir köy turu sonrası Vati’ye yönelmek üzere bir kez daha yola koyulmak zorunda olduğumuzu anımsıyoruz.

 

Adanın önemli ve güzel plajlarından bir başksı olan Kokkari’yi dönüşe bırakarak zaman yitirmeksizin Vati’ye ulaşmak istiyoruz. Vati ya da diğer adıyla Samos aynı zamanda adanın yönetsel merkezi. Adanın kuzeydoğusundaki korunaklı bir körfezin içinde yer alan Vati 5000’i aşkın nüfusuyla adanın kalabalık yerleşimlerinden birisi. Beş kilometreyi bulan bir sahil bandına sahip.


Kordonboyu’nu oluşturan cadde Temistokles Sofuli adını taşıyor. Sofuli Yunanistan’ın Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanma mücadelesinde Samos’ta önemli başarılar kazanmış bir kişilik. Adını taşıyan caddenin üzerindeki bir meydanda yer alan heykeli de önemsenen kişilik olduğunun bir başka göstergesi. Heykelin önü, arkası adadaki Afrika kökenli az sayıdaki siyahın barınma ve buluşma merkezi olarak da işlev görüyor.

IMG_9122

Temistokles Sofuli heykeli

 

Katolik Katedrali

 

Kordonboyunca ilerlerken adadaki Katolik topluluğunun kutsal merkezi sayılan Katolik katedrali çekiyor dikkatimizi. Katedralin sırasında Almanya, Fransa ve İngiltere’nin adadaki konsoloslukları yer alıyor. Biraz ötede Yunan Ulusal Bankası’nın sütunlu yapısı çarpıyor göze.

IMG_9125

Yunan Ulusal Bankası

Zaman hızla akıyor. Arka sokaklardaki güzellikleri ve keşfedilmeyi bekleyen önemli mekânları bir başka ziyarete bırakmak zorunda kalmanın hüznünü yaşıyoruz. Pek çok gezide yaşanan sevimsiz durumu çaresiz kabulleniyoruz.
Vati çıkışında adadaki polis varlığını fark ediyoruz. Son derece hızlı evrak denetimi 1 dakika bile sürmüyor.
Başlangıç noktamız Karlovassi’ye dönüş yolunda ne yapıp edip Kokkari’ye zaman ayırmalı diyoruz. Pişman olmuyoruz. Plajdaki kafede soluklanmak çok iyi geliyor. Özellikle Avrupalı turistlerin burayı tercih ettiğini anlıyoruz çokluklarından. Bizdeki her şey dahil çılgınlığından eser olmadığını görerek turizmden kazanmanın ille de bu yola sapmayı gerektirmediğini düşünüyoruz.

Kokkari Plajı

İZMİR TABİP ODASI YÖNETİMİNE ADAYIZ

GÖZLERHekim haklarına ve hekimliğe odaklı İzmir Tabip Odası çizgisinin korunması ve geliştirilmesi için yönetime bir kez daha adayız!

Meslek örgütlerinin yetkin olmadığı siyaset alanında zaman ve enerji yitirmemesi gerektiği düşüncesindeyiz.

Vatanımızın varlığı, ülkemizin dirliği ve ulusumuzun birliği ve elbette tüm bu değerlerin varlık nedeni Mustafa Kemal Atatürk’ün yolundan sapmayacağamızı bir kez daha duyuruyoruz.

Bu olmazsa olmaz değerlere bağlılığı siyaset saymıyoruz! 

BENİ TÜRK HEKİMLERİNE EMANET EDİNİZ?

Atatürk’ün söylediği öne sürülen bu söz sayamayacağmız kadar çok sağlık kuruluşunun bir yerlerine işlenmiştir. Biz hekimlerin hoşuna gitmemesi ne mümkün bu sözlerin! Gerçekte böyle sözü yoktur Atatürk’ün! En azından doğrudan böyle söylememiştir. Bu anlama gelen davranışı olduğu kesindir.
Atatürk, kendisini bizlerin arasından alacak hastalığın pençesindedir. Yıl 1938 başlarıdır!
Atatürk’ün bedeni bir ölüm kalım savaşı vermektedir. Zihni ise bir başka ölüm kalım savaşıyla meşguldür!

HATAY!

hatayinanavatanakatilmasi-afqmn3papng-728x728

Lozan’da karara bağlanamayan, Türkiye’nin istediği biçimde sonuçlandırılamayan bir konudur. Birkaç yıl önce Türkiye’nin bağımsızlığıyla uyumlu şekilde sonuçlandırılan Boğazlar konusundan sonra çözüm bekleyen sıradaki sorundur!
Biraz daha geriye gitmek gerekir!
6 Kasım 1918! Mondros’u izleyen günlerde Atatürk İskenderun’da görevlidir. Kenti işgal etme girişimindeki İngilizlere karşılığı kısa ve özdür! “Karaya çıkanı vururum!” Bu kararlılığını İstanbul’a çektiği telgrafla yetkililere bildirir. İskenderun’u teslim edecek birisini kendi yerine atamalarını salık verir.
Böylesi kararlılık sergilemiş Mustafa Kemal’in Hatay duyarlılığına şaşırmamak gerekir. Bedeni yaşam savaşı verirken Hatay’a odaklanması bundandır.
Rahatsızlığı için yurtdışından doktor çağırılması önerileri bir kulağından girer, diğerinden çıkar. Kesin bir dille karşı çıkar! Hastalığının yabancılarca öğrenilmesi Hatay’ın vatan toprağı yapılması önündeki önemli engeldir ona göre! Bu nedenle yabancı hekim şöyle dursun! İnsan içine çıkmaktan kaçınır. 1938 yazının kavurucu sıcaklarını Savarona’da geçirmesi deniz keyfinden değil hastalığının öğrenilmesi korkusu ve Hatay’ın Türk toprağı olması çalışmalarına zarar vermemesi içindir.
Atatürk çok iyi bilir ki;

“YAŞANACAK VATAN YOKSA GERİYE KALAN HİÇ BİR ŞEYİN ÖNEMİ YOKTUR!”

İşte o koşullar altında Atatürk Türk hekimlerinin muayenesine ve tedavisine razı olur.
Dolaylı yoldan kendisini Türk hekimlerine emanet etmiş olur.
Bu kararıyla her zamanki gözü pek, kararlı ve ilkeli Atatürk vardır karşımızda! Vatanseverliği sağlığını tehlikeye atmasını gerektirmiştir. Bu yaşamsal kararı alırken gözünü kırpmamıştır!
Sayısız örnekten birisidir!

Bu nedenle

ATATÜRK YENİLMEZDİR, ATATÜRK’ÜN ESERLERİ YIKILMAZDIR!
ATATÜRK YERYÜZÜNÜN GÖRDÜĞÜ EN BÜYÜK DEHALARDAN BİRİSİDİR!
IŞIKLARDA UYUMAKTADIR!
Utanmaz, sıkılmaz güruhunun saldırılarına karşın dimdik ayaktadır!

ECEVİT VE BAYKAL

2-1974-bulentecevit
Türk siyasetinin önde gelen bu iki kişiliği başlangıçta yan yanayken, ilerleyen yıllarda karşı karşıya geldiler. CHP kökeni sonraki yıllardaki ayrı düşüşün önüne geçemedi.
Ecevit aramızdan ayrılalı 10 yılı aşmış olsa da geride bıraktığı derin iz silinecek gibi değildir. Kıbrıs ve haşhaş onu belleklerimize kazıyan iki sözcüktür. Siyasette nezaketin söz konusu olmadığı günümüzde ölüye saygının da yerini olur olmaz saldırganlıklara bıraktığı bir dönem yaşıyoruz. Salt siyasete özgü bir durum da değildir yaşananlar. Özenle gözlendiğinde yaşamın her alanına yansıyan bir hoyratlık söz konusudur.
Ecevit’le Clinton’u bir araya getiren geçmişteki bir fotoğraf karesinden yola çıkılarak aşağılanmaya ve saygınlığı aşındırılmaya çalışılmıştır Ecevit’in. Yapılan yakıştırmaya yanıt verecek durumda olmasa da Ecevit, tarih bu hoyratlık karşısında sessiz kalmayacaktır.
Ecevit’in Kıbrıs ve haşhaş ekim yasağı konusunda sergilediği antiemperyalist tutum ortadayken bir fotoğraftan yola çıkarak aşağılanması ve saygınlığının tartışma konusu yapılması kabul edilebilir gibi değildir. Mutlak iktidar gücüyle hemen her şeyi söylemekte, hemen herkesi suçlamakta sınır tanımayanların bugünün özel koşulları gereği yeterince tepki görmemiş olması yanılsamaya yol açmasın! Tarih yapılırken fark edilemeyenler yazılırken mutlaka fark edilecek ve akla kara o zaman ortaya çıkacaktır.
Deniz Baykal ise bugünlerde ölüm, kalım savaşı veriyor. Dileğimiz bu savaşı bir an önce kazanması ve yaşamını sürdürmesidir.
Kuşkusuz herhangi birimiz gibi hataları ve başarıları olan bir kişiliktir.
Bugünlerde Baykal’a yapılan tedaviler üzerinden hekimlere yönelen suçlamaların bir tür şiddete dönüştüğünü üzülerek izliyoruz. Gazete köşeleri ve televizyon stüdyoları bu sınır tanımazlığın sergilendiği güncel mekânlar olarak çarpıyor gözümüze. Tıp da hiç kuşkusuz bir bilim dalıdır. Ama, diğer doğa bilimlerindeki gibi kesinlikler içermeyen, kişiye, zamana, zemine göre değişkenlikleri olan bir alandır. Bütün bu değişkenleri göz ardı eden, olayı bir algoritmaya indirgeyen ve buradan yola çıkarak yapılanlarda hata arayan bu hoyratlığı da kınamak gerekir.
“Ben doktorlara iğne yaptırmam!” diyenlerin doruklarda olduğu, hekimleri ve hekimliği her fırsatta aşağılamanın sıradanlaştığı günümüz Türkiye’siyle uyumlu olan bu sınır tanımazlığın basın özgürlüğüyle ilintisi olmadığının da altı çizilmelidir.
Türk siyasetinin önemli kişiliklerinden Deniz Baykal’a ivedi iyilik dilerken, bir başka önemli kişiliği olan Ecevit’in anısı önünde saygıyla eğiliyorum…

MADURO TÜRKİYE’DE

Venezuela Devlet Başkanı Nicholas Maduro Türkiye’de! Amerika’nın kuzeyiyle sıkı fıkı olan bizlerin ortasından ve güneyinden gelenlerle tanışık olduğumuz söylenemez. Geçmişte de böyleydi. Arka bahçe olmaktan çıkan, muz cumhuriyeti yaftasını çıkartıp atarak kabuk değiştiren bölgeyle ilişkiler yerinde saymayı sürdürmekteydi.
Maduro son derece renkli ve karizmatik bir önderin koltuğuna oturdu. Bu bile başlı başına zor bir durumdu. Hugo Chavez gibi bölgenin uyanışında simge olmuş bir adın yerini doldurmak, benzer etkiler yaratmak hiç de kolay değildi. Buna karşın seçimi kazanma başarısı gösterdi. Hugo Chavez’in başlattığı gerçekten HALKÇI uygulamalar özellikle Venezuela’da yoksulluğun geriletilmesinde; hiç olmazsa yoksullaşmanın önüne geçilmesinde gözle görülür somut sonuçlara yol açtı. Buna karşılık emperyalizmin uzantıları hiç boş durmadı. Bulabildiği her fırsatı değerlendirdi. İç savaş denemelerini de içeren gladyo yöntemleri yaşama geçirilmeye çalışıldı.
Chavezsiz Maduro seçimleri kazanarak, sonrasında dik durarak ve elbette kararlılıktan ödün vermeyerek bir bakıma sınanmış oldu! Sınavda başarı gösterdiği söylenebilir. Kuşkusuz sınav sona ermiş değildir. Bu nedenle başarılı olmayı sürdürmelidir. Maduro’nun ya da Morales’in ya da Ekvator Başkanı seçilen Lenin Moreno’nun sorumlulukları yalnızca ülke ve bölge temelinde olmanın ötesinde küresel ölçeklidir.
Latin Amerika’da filizlenen  “BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN!” fidanının kuruyup gitmemesi, boy verip çiçeklenmesi oralardaki direnişi bir kat daha önemli duruma getirmiş oluyor.
Maduro’nun bundan haftalar önce basına yansıyan şu sözleri Maduro ve bağlaşıklarının doğruluğunu ve sağlamlığını kanıtlar niteliktedir.

“KÜLTÜRÜN VE MEDENİYETİN BEŞİĞİ TÜRKİYE’YE, MUSTAFA KEMAL CUMHURİYETİNE SELÂM OLSUN!”

maduro-mustafa-kemal-ataturkun-cumhuriyetci-gelenegine-selam-olsun1493d415db6858a64a06

Yeryüzünde Maduro’dan önce de göklere çıkartılan, güzellenen sayısız önder biliyoruz. Pek çoğunun dünyadaki ilk antiemperyalist savaşı vermiş olan Atatürk konusundaki renksiz, kokusuz ve ruhsuz duruşlarıyla unutulup gittiği de muhakkaktır.
Başkanı olduğu ülkenin adında Simon Bolivar’ı yaşatan Maduro’nun Atatürk sevgisi ve ilgisi hiç kuşkusuz şaşırtıcı değil.
Batı değerlerini daha doğrusu emperyalizm seviciliğini şaşmaz pusula yapan bir yerlerde Maduro için “Latin Amerika’nın Mugabesi mi?” türünden benzetme yapıldığında kendimi zor tutmuştum “Çüüüüşşş!” dememek için! Sözüm ona bu yargıyı güçlendirmek amacıyla Maduro’nun önceki işi olan otobüs sürücülüğü de ekleniyordu hemen her Batı kaynaklı Maduro haberine.

turkiye-venezuela-enerji-is-birligi-anlasmasi-8964943_1562_o
Amerika’nın seçkin üniversitelerini bitirip de ülkesini emperyalizme altın tepside sunanlara alışmış olanlar belli ki Maduro’nun şoförlüğünü öne çıkartarak aşağılama peşindeydiler.
Hiç kuşku yok ki; Maduro ve onun gibi vatansever figürler için bu gibi haberler utanç değil kıvanç kaynağıdır. Eğitimli, öğretimli hıyanettense sıradan mesleklerden başlanarak gelinen doruk noktası gururla sahiplenilecek bir yaşam öyküsüdür!

ATATÜRK’ÜN ÜLKESİNE HOŞGELDİN MADURO!
BEDENİNLE, SÖZLERİNLE ONUR VERDİN!

BERGEN’DE KENDİ HALİNDE BİR MÜZE

Nereyi gezersek gezelim!
Müzeleri ilgi alanımızda tutmaya çalışıyoruz. İçine girmek için zaman yoksa önünden geçmeye, bulunduğu yerde soluk alıp vermeye çalışıyoruz!
Bergen’de mesleğimizden de kaynaklanan dürtüyle Lepra Müzesi’ni mutlaka görmek istedik. Sabahın erken saatleri olduğu ve hemen sonrasında kentten ayrılacağımız için fotoğraflamakla yetindik bizce ilginç bu müzeyi.
Lepra Müzesi Bergen’in merkezine uzak olmayan ama çok da görünür yerinde değildi.
Kral Oscar Caddesi’ndeki Dom Kilisesi’ni geride bırakıp ilerlediğimizde kendimizi Lepra Müzesi’nin önünde bulduk. Ancak bilenin ve arayanın bulacağı gösterişsiz yapılardan oluşan bir yerleşkenin avlusuna girip birkaç kare fotoğraf almakla yetinmek zorundaydık!


Lepra Müzesi’nin Bergen’de olmasının bir nedeni vardı elbette!
St George adıyla kurulmuş olan bu hastane XV. yüzyıldan başlayarak XX. Yüzyılın ortalarına dek Bergen’de Lepra hastalarına hizmet veren bir sağlık kuruluşuymuş. Şimdi müze olan geçmişin hastanesi sayısız trajediye ev sahipliği yapmasının yanı sıra Norveç’teki lepra araştırmalarının merkezi olma özelliği de taşımış. Hastane 1400’lerde kurulmuş olan Nonneseter Manastırı’nın desteği ve gözetimiyle var olmuş. Yerleşkedeki bitki bahçesinde yetiştirilen ürünler besin ve tıbbi tedavi amacıyla lepra hastalarına dağıtılmış bir dönem.


Lepra ya da bilinen adıyla Cüzzam hastalığını değil ama etkenini keşfeden Gerhard Armauer Hansen (1841-1912) Bergenli bir hekim. Buluşunun Bergen’de iz bırakmasından doğal bir durum olamazdı.

Gerhard Armeur Hansen :

Bergen Üniversitesi yerleşkesindeki büstü ve anısına çıkartılmış posta pulu

Hansen cüzzamın mikrobik etkene bağlı olduğunu bulup insanlıkla paylaşana dek bu hastalığın kalıtsal olduğuna inanılmış. Hansen’in görmeye ömrü yetmese de etkenini belirlediği hastalığın ilerleyen yıllarda tedavisinin bulunmasına giden yolda ilk adımı attığı söylenebilir.
Oslo ve Lofoten günlerinden sonra Bergen’e dönen Hansen Lepra üzerine çalışmalarını sürdürmüş. Çalışmaları sonucunda lepranın özel bir nedeni olduğu hipotezini ortaya atan Hansen hipotezini kanıtlamak için gereken bilgi birikimini sağlamak amacıyla Bonn ve Viyana’ya gitmiş.
1873’te bakteriyi belirleyemese de etkenin hastaların dokularında bulunan bir mikrop olduğu düşüncesini ortaya atmış. Bu düşüncesini kanıtlayan buluş için yeni ve daha iyi bir mikroskop gerekmiş.
1879’da doku örneklerini paylaştığı Albert Neisser etkeni başarıyla boyamış ve etkenin bir mikroorganizma olduğunun kanıtlanmasında önemli katkıda bulunmuş. Bu gelişme Neisser ve Hansen arasında bir çekişmeye yol açmış. Bu dönemde Neisser’in Hansen’in katkılarını küçümsediği ve değersizleştirmeye çalıştığı gözlemlenmiş.
İlerleyen yıllarda Hansen onamını almadığı bir kadın hastaya cüzzamı bulaştırmaya çalıştığı gerekçesiyle işinden olmuş.
Bu gelişmeye karşın Hansen Norveç’te Lepra’nın önde gelen yetkilisi olarak kalmayı sürdürmüş. Onun kararlı duruşuyla 1877 ve 1885 yasaları yapılmış. Hansen’in çabaları Norveç’te hastalığın önemli ölçüde azalması sonucunu doğurmuş. Bu sıradışı çabaları 1909’da Bergen’de yapılan Lepra Kongresi’nde tıp dünyasıyla buluşmuş.
Sifiliz (Frengi) hastası olan Hansen 1860’da kalp hastalığı nedeniyle yaşamını yitirmiş.
Cüzzamın tedavisi için etkili ilaçların bulunması ve uygulanması için XX. yüzyılın ortalarının beklenmesi gerekmiştir.
Bugün ilaçla tedavisi olası olan cüzzam geçtiğimiz yüzyıllar boyunca yüklendiği kimlikten kurtulmuştur.
Cüzzam denilince Türkan Saylan’ı anmadan, onun eşsiz çabalarına değinmeden edemeyiz. Türkiye’de cüzzamdan söz edildiğinde akla gelen ilk kişidir. Cüzzamla Savaş Derneği kurucusudur. İstanbul Lepra Hastanesi’nin kurucu başhekimidir. Bu görevi aralıksız olarak 20 yıla yakın sürdürmüştür.


Lepra alanındaki çalışmalarıyla oluşturduğu bilimsel birikim kendi uzmanlık alanı olan dermatolojiyi aşarak başka tıp dallarında da önemli gelişmelere yol açmıştır. Türkan Saylan’ın lepra konusundaki çalışmaları özellikle göz hastalıkları ve el cerrahisi alanlarında ülkemiz kaynaklı özgün çalışma ve uygulamaların itici gücü olmuştur.
Hekimlik alanına sığdırdığı bu değerli çalışmalara toplumsal sorumluluk projelerini de eklemiş ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni kurmuştur. Bugün de dimdik ayakta olan bu dernek kızlarımızı ortaçağ karanlığından kurtarmada ve toplumsal bir varlığa dönüştürmede önemli katkılarda bulunmayı sürdürmektedir.
Hansen ve Saylan’ın yüce anılarına saygıyla…

TRENLE BERGEN’DEN OSLO’YA

Norveç serüvenimizin başlangıç noktası olan Oslo’ya geri dönüyoruz. Oslo, gezimizin başladığı yerdi! Sonlandığı yer de olacak.
Bergen’deki otelimizden çıkarak 20 dakikalık bir yürüyüş sonrası Bergen Garı’na geliyoruz. Böylelikle Bergen’i son bir kez görüp veda etmiş oluyoruz bu güzel kente. Norveç gezimiz boyunca ara veren yağmur ”Bergen’de yağmur yağar!” deyişini doğrularcasına yağıyor. Bergen Garı derli, toplu ve bir o kadar da alçakgönüllü. Garın dış görünümü ve iç yapısı Basmane Garı’nı andırıyor.

Bergen Garı

Bizi Bergen’den Oslo’ya götürecek tren tam zamanında, 11.59’da hareket ediyor.
Kabaca batı-doğu eksenli bir yolculuk yapacağız Norveç’te. Böylelikle Norveç topraklarında tüm ulaşım yollarını kullanmış olacağız.

YOLA ÇIKIŞ
Yirmi dolayında istasyonda duracak trenimiz. Yaklaşık 500 kilometrelik yolculuk yaklaşık 7 saat sürecek. Yolculuğun ortalarında 1220 metreyi aşan yükseltileri aşacağız.
Trenimiz son derece rahat. Gündüz yolculuğu olacağı için gözümüz çevrede, elimiz deklanşörde. Hızlı hareket eden bir taşıtın içinden fotoğraf çekmek çok da kolay olmuyor. İstenen kareyi yakalamanız biraz da şansınıza kalıyor. Fotoğraf makinemizde biriken çok sayıda siyah ve bulanık kare bu yolculuğun anısı oluyor.

Bergen-Oslo demiryolunda durakladığımız istasyonlar

Yol boyunca ağaçların ve bitkilerin yeşiliyle suyun mavisi eşlik ediyor bizlere. Doruklarda ise karın beyazıyla sisin pusu ekleniyor maviyle yeşile.
İstasyonlardaki bekleme süremiz 5 dakikayı geçmiyor. Yalnız, kimi bölgelerde tren yolunun tek hat olması nedeniyle karşıdan gelen treni beklememiz söz konusu olabiliyor. Ancak, bu duraklamalar da 5 dakikayı aşmıyor.


Özellikle, doruklardaki istasyonlarda inen, binen yolcular çoğunlukla tatilci. Flam tarafına gidenler ya da sisli, puslu tepelerde serüven arayanların telaşını izliyoruz bu istasyonlarda.

TATİLCİLER

Tatilciler

Yüksekteki istasyonlardan birisinde hava sıcaklığının 6 dereceye dek düştüğünü gözlemliyoruz şaşırarak. Dorukları aşıp da yeniden düzlüklere inildiğinde 28 dereceye varan sıcaklığı birkaç saat arayla yaşamak şaşırtıcı oluyor.

Finse’de yaz ortasında kış

 

Bergen’deki insan kalabalığı yerini yeniden Norveç klasiği olan ıssızlığa bırakıyor. Göz alabildiğine uzanan yeşillikler, karlı, puslu tepeler ve onlara eşlik eden ırmaklar ve gölcükler hızla akıp gidiyor. Yaşamımızın en zevkli tren yolculuklarından biri olduğuna kuşku yok.

Dağlarda, ovalarda…

 

Gezinin sonuna doğru iyice kaynaşmış gruba mükemmel evsahipliği yapan Norveçli dostlarla gezmeye doyamıyoruz.
Bu sıra dışı tren yolculuğu Oslo Garı’nda sonlanıyor.
Sırada gezinin en zor anları var!
Ayrılık!
Vedalaşma anı sesleri titreten, kelimeleri boğazımızda düğümleyen bir duygu fırtınasına yol açıyor. Keşke bitmeseydi demek geçiyor içimizden!

veda özçekim

Ayrılık özçekimi…

Yeniden görüşme dilekleriyle ayrılıyoruz Londalen ailesinden. Bir kez daha kucak dolusu teşekkürlerimizi sunarak!

LONDALENLER

Daniel, Viki, Ayça ve Björn’e şükranlarımızı, sevgilerimizi sunarak…

Sayelerinde sıra dışı bir Norveç gezisi yaptık!
Türkiye grubu olarak bir akşam daha birlikteyiz. Son dakika işleri ve olmazsa olmazları tamamlama telaşıyla dağılıyoruz. Ertesi günü havaalanına gitmek üzere buluşana dek.