BENİ TÜRK HEKİMLERİNE EMANET EDİNİZ?

Atatürk’ün söylediği öne sürülen bu söz sayamayacağmız kadar çok sağlık kuruluşunun bir yerlerine işlenmiştir. Biz hekimlerin hoşuna gitmemesi ne mümkün bu sözlerin! Gerçekte böyle sözü yoktur Atatürk’ün! En azından doğrudan böyle söylememiştir. Bu anlama gelen davranışı olduğu kesindir.
Atatürk, kendisini bizlerin arasından alacak hastalığın pençesindedir. Yıl 1938 başlarıdır!
Atatürk’ün bedeni bir ölüm kalım savaşı vermektedir. Zihni ise bir başka ölüm kalım savaşıyla meşguldür!

HATAY!

hatayinanavatanakatilmasi-afqmn3papng-728x728

Lozan’da karara bağlanamayan, Türkiye’nin istediği biçimde sonuçlandırılamayan bir konudur. Birkaç yıl önce Türkiye’nin bağımsızlığıyla uyumlu şekilde sonuçlandırılan Boğazlar konusundan sonra çözüm bekleyen sıradaki sorundur!
Biraz daha geriye gitmek gerekir!
6 Kasım 1918! Mondros’u izleyen günlerde Atatürk İskenderun’da görevlidir. Kenti işgal etme girişimindeki İngilizlere karşılığı kısa ve özdür! “Karaya çıkanı vururum!” Bu kararlılığını İstanbul’a çektiği telgrafla yetkililere bildirir. İskenderun’u teslim edecek birisini kendi yerine atamalarını salık verir.
Böylesi kararlılık sergilemiş Mustafa Kemal’in Hatay duyarlılığına şaşırmamak gerekir. Bedeni yaşam savaşı verirken Hatay’a odaklanması bundandır.
Rahatsızlığı için yurtdışından doktor çağırılması önerileri bir kulağından girer, diğerinden çıkar. Kesin bir dille karşı çıkar! Hastalığının yabancılarca öğrenilmesi Hatay’ın vatan toprağı yapılması önündeki önemli engeldir ona göre! Bu nedenle yabancı hekim şöyle dursun! İnsan içine çıkmaktan kaçınır. 1938 yazının kavurucu sıcaklarını Savarona’da geçirmesi deniz keyfinden değil hastalığının öğrenilmesi korkusu ve Hatay’ın Türk toprağı olması çalışmalarına zarar vermemesi içindir.
Atatürk çok iyi bilir ki;

“YAŞANACAK VATAN YOKSA GERİYE KALAN HİÇ BİR ŞEYİN ÖNEMİ YOKTUR!”

İşte o koşullar altında Atatürk Türk hekimlerinin muayenesine ve tedavisine razı olur.
Dolaylı yoldan kendisini Türk hekimlerine emanet etmiş olur.
Bu kararıyla her zamanki gözü pek, kararlı ve ilkeli Atatürk vardır karşımızda! Vatanseverliği sağlığını tehlikeye atmasını gerektirmiştir. Bu yaşamsal kararı alırken gözünü kırpmamıştır!
Sayısız örnekten birisidir!

Bu nedenle

ATATÜRK YENİLMEZDİR, ATATÜRK’ÜN ESERLERİ YIKILMAZDIR!
ATATÜRK YERYÜZÜNÜN GÖRDÜĞÜ EN BÜYÜK DEHALARDAN BİRİSİDİR!
IŞIKLARDA UYUMAKTADIR!
Utanmaz, sıkılmaz güruhunun saldırılarına karşın dimdik ayaktadır!

ECEVİT VE BAYKAL

2-1974-bulentecevit
Türk siyasetinin önde gelen bu iki kişiliği başlangıçta yan yanayken, ilerleyen yıllarda karşı karşıya geldiler. CHP kökeni sonraki yıllardaki ayrı düşüşün önüne geçemedi.
Ecevit aramızdan ayrılalı 10 yılı aşmış olsa da geride bıraktığı derin iz silinecek gibi değildir. Kıbrıs ve haşhaş onu belleklerimize kazıyan iki sözcüktür. Siyasette nezaketin söz konusu olmadığı günümüzde ölüye saygının da yerini olur olmaz saldırganlıklara bıraktığı bir dönem yaşıyoruz. Salt siyasete özgü bir durum da değildir yaşananlar. Özenle gözlendiğinde yaşamın her alanına yansıyan bir hoyratlık söz konusudur.
Ecevit’le Clinton’u bir araya getiren geçmişteki bir fotoğraf karesinden yola çıkılarak aşağılanmaya ve saygınlığı aşındırılmaya çalışılmıştır Ecevit’in. Yapılan yakıştırmaya yanıt verecek durumda olmasa da Ecevit, tarih bu hoyratlık karşısında sessiz kalmayacaktır.
Ecevit’in Kıbrıs ve haşhaş ekim yasağı konusunda sergilediği antiemperyalist tutum ortadayken bir fotoğraftan yola çıkarak aşağılanması ve saygınlığının tartışma konusu yapılması kabul edilebilir gibi değildir. Mutlak iktidar gücüyle hemen her şeyi söylemekte, hemen herkesi suçlamakta sınır tanımayanların bugünün özel koşulları gereği yeterince tepki görmemiş olması yanılsamaya yol açmasın! Tarih yapılırken fark edilemeyenler yazılırken mutlaka fark edilecek ve akla kara o zaman ortaya çıkacaktır.
Deniz Baykal ise bugünlerde ölüm, kalım savaşı veriyor. Dileğimiz bu savaşı bir an önce kazanması ve yaşamını sürdürmesidir.
Kuşkusuz herhangi birimiz gibi hataları ve başarıları olan bir kişiliktir.
Bugünlerde Baykal’a yapılan tedaviler üzerinden hekimlere yönelen suçlamaların bir tür şiddete dönüştüğünü üzülerek izliyoruz. Gazete köşeleri ve televizyon stüdyoları bu sınır tanımazlığın sergilendiği güncel mekânlar olarak çarpıyor gözümüze. Tıp da hiç kuşkusuz bir bilim dalıdır. Ama, diğer doğa bilimlerindeki gibi kesinlikler içermeyen, kişiye, zamana, zemine göre değişkenlikleri olan bir alandır. Bütün bu değişkenleri göz ardı eden, olayı bir algoritmaya indirgeyen ve buradan yola çıkarak yapılanlarda hata arayan bu hoyratlığı da kınamak gerekir.
“Ben doktorlara iğne yaptırmam!” diyenlerin doruklarda olduğu, hekimleri ve hekimliği her fırsatta aşağılamanın sıradanlaştığı günümüz Türkiye’siyle uyumlu olan bu sınır tanımazlığın basın özgürlüğüyle ilintisi olmadığının da altı çizilmelidir.
Türk siyasetinin önemli kişiliklerinden Deniz Baykal’a ivedi iyilik dilerken, bir başka önemli kişiliği olan Ecevit’in anısı önünde saygıyla eğiliyorum…

MADURO TÜRKİYE’DE

Venezuela Devlet Başkanı Nicholas Maduro Türkiye’de! Amerika’nın kuzeyiyle sıkı fıkı olan bizlerin ortasından ve güneyinden gelenlerle tanışık olduğumuz söylenemez. Geçmişte de böyleydi. Arka bahçe olmaktan çıkan, muz cumhuriyeti yaftasını çıkartıp atarak kabuk değiştiren bölgeyle ilişkiler yerinde saymayı sürdürmekteydi.
Maduro son derece renkli ve karizmatik bir önderin koltuğuna oturdu. Bu bile başlı başına zor bir durumdu. Hugo Chavez gibi bölgenin uyanışında simge olmuş bir adın yerini doldurmak, benzer etkiler yaratmak hiç de kolay değildi. Buna karşın seçimi kazanma başarısı gösterdi. Hugo Chavez’in başlattığı gerçekten HALKÇI uygulamalar özellikle Venezuela’da yoksulluğun geriletilmesinde; hiç olmazsa yoksullaşmanın önüne geçilmesinde gözle görülür somut sonuçlara yol açtı. Buna karşılık emperyalizmin uzantıları hiç boş durmadı. Bulabildiği her fırsatı değerlendirdi. İç savaş denemelerini de içeren gladyo yöntemleri yaşama geçirilmeye çalışıldı.
Chavezsiz Maduro seçimleri kazanarak, sonrasında dik durarak ve elbette kararlılıktan ödün vermeyerek bir bakıma sınanmış oldu! Sınavda başarı gösterdiği söylenebilir. Kuşkusuz sınav sona ermiş değildir. Bu nedenle başarılı olmayı sürdürmelidir. Maduro’nun ya da Morales’in ya da Ekvator Başkanı seçilen Lenin Moreno’nun sorumlulukları yalnızca ülke ve bölge temelinde olmanın ötesinde küresel ölçeklidir.
Latin Amerika’da filizlenen  “BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN!” fidanının kuruyup gitmemesi, boy verip çiçeklenmesi oralardaki direnişi bir kat daha önemli duruma getirmiş oluyor.
Maduro’nun bundan haftalar önce basına yansıyan şu sözleri Maduro ve bağlaşıklarının doğruluğunu ve sağlamlığını kanıtlar niteliktedir.

“KÜLTÜRÜN VE MEDENİYETİN BEŞİĞİ TÜRKİYE’YE, MUSTAFA KEMAL CUMHURİYETİNE SELÂM OLSUN!”

maduro-mustafa-kemal-ataturkun-cumhuriyetci-gelenegine-selam-olsun1493d415db6858a64a06

Yeryüzünde Maduro’dan önce de göklere çıkartılan, güzellenen sayısız önder biliyoruz. Pek çoğunun dünyadaki ilk antiemperyalist savaşı vermiş olan Atatürk konusundaki renksiz, kokusuz ve ruhsuz duruşlarıyla unutulup gittiği de muhakkaktır.
Başkanı olduğu ülkenin adında Simon Bolivar’ı yaşatan Maduro’nun Atatürk sevgisi ve ilgisi hiç kuşkusuz şaşırtıcı değil.
Batı değerlerini daha doğrusu emperyalizm seviciliğini şaşmaz pusula yapan bir yerlerde Maduro için “Latin Amerika’nın Mugabesi mi?” türünden benzetme yapıldığında kendimi zor tutmuştum “Çüüüüşşş!” dememek için! Sözüm ona bu yargıyı güçlendirmek amacıyla Maduro’nun önceki işi olan otobüs sürücülüğü de ekleniyordu hemen her Batı kaynaklı Maduro haberine.

turkiye-venezuela-enerji-is-birligi-anlasmasi-8964943_1562_o
Amerika’nın seçkin üniversitelerini bitirip de ülkesini emperyalizme altın tepside sunanlara alışmış olanlar belli ki Maduro’nun şoförlüğünü öne çıkartarak aşağılama peşindeydiler.
Hiç kuşku yok ki; Maduro ve onun gibi vatansever figürler için bu gibi haberler utanç değil kıvanç kaynağıdır. Eğitimli, öğretimli hıyanettense sıradan mesleklerden başlanarak gelinen doruk noktası gururla sahiplenilecek bir yaşam öyküsüdür!

ATATÜRK’ÜN ÜLKESİNE HOŞGELDİN MADURO!
BEDENİNLE, SÖZLERİNLE ONUR VERDİN!

BERGEN’DE KENDİ HALİNDE BİR MÜZE

Nereyi gezersek gezelim!
Müzeleri ilgi alanımızda tutmaya çalışıyoruz. İçine girmek için zaman yoksa önünden geçmeye, bulunduğu yerde soluk alıp vermeye çalışıyoruz!
Bergen’de mesleğimizden de kaynaklanan dürtüyle Lepra Müzesi’ni mutlaka görmek istedik. Sabahın erken saatleri olduğu ve hemen sonrasında kentten ayrılacağımız için fotoğraflamakla yetindik bizce ilginç bu müzeyi.
Lepra Müzesi Bergen’in merkezine uzak olmayan ama çok da görünür yerinde değildi.
Kral Oscar Caddesi’ndeki Dom Kilisesi’ni geride bırakıp ilerlediğimizde kendimizi Lepra Müzesi’nin önünde bulduk. Ancak bilenin ve arayanın bulacağı gösterişsiz yapılardan oluşan bir yerleşkenin avlusuna girip birkaç kare fotoğraf almakla yetinmek zorundaydık!


Lepra Müzesi’nin Bergen’de olmasının bir nedeni vardı elbette!
St George adıyla kurulmuş olan bu hastane XV. yüzyıldan başlayarak XX. Yüzyılın ortalarına dek Bergen’de Lepra hastalarına hizmet veren bir sağlık kuruluşuymuş. Şimdi müze olan geçmişin hastanesi sayısız trajediye ev sahipliği yapmasının yanı sıra Norveç’teki lepra araştırmalarının merkezi olma özelliği de taşımış. Hastane 1400’lerde kurulmuş olan Nonneseter Manastırı’nın desteği ve gözetimiyle var olmuş. Yerleşkedeki bitki bahçesinde yetiştirilen ürünler besin ve tıbbi tedavi amacıyla lepra hastalarına dağıtılmış bir dönem.


Lepra ya da bilinen adıyla Cüzzam hastalığını değil ama etkenini keşfeden Gerhard Armauer Hansen (1841-1912) Bergenli bir hekim. Buluşunun Bergen’de iz bırakmasından doğal bir durum olamazdı.

Gerhard Armeur Hansen :

Bergen Üniversitesi yerleşkesindeki büstü ve anısına çıkartılmış posta pulu

Hansen cüzzamın mikrobik etkene bağlı olduğunu bulup insanlıkla paylaşana dek bu hastalığın kalıtsal olduğuna inanılmış. Hansen’in görmeye ömrü yetmese de etkenini belirlediği hastalığın ilerleyen yıllarda tedavisinin bulunmasına giden yolda ilk adımı attığı söylenebilir.
Oslo ve Lofoten günlerinden sonra Bergen’e dönen Hansen Lepra üzerine çalışmalarını sürdürmüş. Çalışmaları sonucunda lepranın özel bir nedeni olduğu hipotezini ortaya atan Hansen hipotezini kanıtlamak için gereken bilgi birikimini sağlamak amacıyla Bonn ve Viyana’ya gitmiş.
1873’te bakteriyi belirleyemese de etkenin hastaların dokularında bulunan bir mikrop olduğu düşüncesini ortaya atmış. Bu düşüncesini kanıtlayan buluş için yeni ve daha iyi bir mikroskop gerekmiş.
1879’da doku örneklerini paylaştığı Albert Neisser etkeni başarıyla boyamış ve etkenin bir mikroorganizma olduğunun kanıtlanmasında önemli katkıda bulunmuş. Bu gelişme Neisser ve Hansen arasında bir çekişmeye yol açmış. Bu dönemde Neisser’in Hansen’in katkılarını küçümsediği ve değersizleştirmeye çalıştığı gözlemlenmiş.
İlerleyen yıllarda Hansen onamını almadığı bir kadın hastaya cüzzamı bulaştırmaya çalıştığı gerekçesiyle işinden olmuş.
Bu gelişmeye karşın Hansen Norveç’te Lepra’nın önde gelen yetkilisi olarak kalmayı sürdürmüş. Onun kararlı duruşuyla 1877 ve 1885 yasaları yapılmış. Hansen’in çabaları Norveç’te hastalığın önemli ölçüde azalması sonucunu doğurmuş. Bu sıradışı çabaları 1909’da Bergen’de yapılan Lepra Kongresi’nde tıp dünyasıyla buluşmuş.
Sifiliz (Frengi) hastası olan Hansen 1860’da kalp hastalığı nedeniyle yaşamını yitirmiş.
Cüzzamın tedavisi için etkili ilaçların bulunması ve uygulanması için XX. yüzyılın ortalarının beklenmesi gerekmiştir.
Bugün ilaçla tedavisi olası olan cüzzam geçtiğimiz yüzyıllar boyunca yüklendiği kimlikten kurtulmuştur.
Cüzzam denilince Türkan Saylan’ı anmadan, onun eşsiz çabalarına değinmeden edemeyiz. Türkiye’de cüzzamdan söz edildiğinde akla gelen ilk kişidir. Cüzzamla Savaş Derneği kurucusudur. İstanbul Lepra Hastanesi’nin kurucu başhekimidir. Bu görevi aralıksız olarak 20 yıla yakın sürdürmüştür.


Lepra alanındaki çalışmalarıyla oluşturduğu bilimsel birikim kendi uzmanlık alanı olan dermatolojiyi aşarak başka tıp dallarında da önemli gelişmelere yol açmıştır. Türkan Saylan’ın lepra konusundaki çalışmaları özellikle göz hastalıkları ve el cerrahisi alanlarında ülkemiz kaynaklı özgün çalışma ve uygulamaların itici gücü olmuştur.
Hekimlik alanına sığdırdığı bu değerli çalışmalara toplumsal sorumluluk projelerini de eklemiş ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni kurmuştur. Bugün de dimdik ayakta olan bu dernek kızlarımızı ortaçağ karanlığından kurtarmada ve toplumsal bir varlığa dönüştürmede önemli katkılarda bulunmayı sürdürmektedir.
Hansen ve Saylan’ın yüce anılarına saygıyla…

TRENLE BERGEN’DEN OSLO’YA

Norveç serüvenimizin başlangıç noktası olan Oslo’ya geri dönüyoruz. Oslo, gezimizin başladığı yerdi! Sonlandığı yer de olacak.
Bergen’deki otelimizden çıkarak 20 dakikalık bir yürüyüş sonrası Bergen Garı’na geliyoruz. Böylelikle Bergen’i son bir kez görüp veda etmiş oluyoruz bu güzel kente. Norveç gezimiz boyunca ara veren yağmur ”Bergen’de yağmur yağar!” deyişini doğrularcasına yağıyor. Bergen Garı derli, toplu ve bir o kadar da alçakgönüllü. Garın dış görünümü ve iç yapısı Basmane Garı’nı andırıyor.

Bergen Garı

Bizi Bergen’den Oslo’ya götürecek tren tam zamanında, 11.59’da hareket ediyor.
Kabaca batı-doğu eksenli bir yolculuk yapacağız Norveç’te. Böylelikle Norveç topraklarında tüm ulaşım yollarını kullanmış olacağız.

YOLA ÇIKIŞ
Yirmi dolayında istasyonda duracak trenimiz. Yaklaşık 500 kilometrelik yolculuk yaklaşık 7 saat sürecek. Yolculuğun ortalarında 1220 metreyi aşan yükseltileri aşacağız.
Trenimiz son derece rahat. Gündüz yolculuğu olacağı için gözümüz çevrede, elimiz deklanşörde. Hızlı hareket eden bir taşıtın içinden fotoğraf çekmek çok da kolay olmuyor. İstenen kareyi yakalamanız biraz da şansınıza kalıyor. Fotoğraf makinemizde biriken çok sayıda siyah ve bulanık kare bu yolculuğun anısı oluyor.

Bergen-Oslo demiryolunda durakladığımız istasyonlar

Yol boyunca ağaçların ve bitkilerin yeşiliyle suyun mavisi eşlik ediyor bizlere. Doruklarda ise karın beyazıyla sisin pusu ekleniyor maviyle yeşile.
İstasyonlardaki bekleme süremiz 5 dakikayı geçmiyor. Yalnız, kimi bölgelerde tren yolunun tek hat olması nedeniyle karşıdan gelen treni beklememiz söz konusu olabiliyor. Ancak, bu duraklamalar da 5 dakikayı aşmıyor.


Özellikle, doruklardaki istasyonlarda inen, binen yolcular çoğunlukla tatilci. Flam tarafına gidenler ya da sisli, puslu tepelerde serüven arayanların telaşını izliyoruz bu istasyonlarda.

TATİLCİLER

Tatilciler

Yüksekteki istasyonlardan birisinde hava sıcaklığının 6 dereceye dek düştüğünü gözlemliyoruz şaşırarak. Dorukları aşıp da yeniden düzlüklere inildiğinde 28 dereceye varan sıcaklığı birkaç saat arayla yaşamak şaşırtıcı oluyor.

Finse’de yaz ortasında kış

 

Bergen’deki insan kalabalığı yerini yeniden Norveç klasiği olan ıssızlığa bırakıyor. Göz alabildiğine uzanan yeşillikler, karlı, puslu tepeler ve onlara eşlik eden ırmaklar ve gölcükler hızla akıp gidiyor. Yaşamımızın en zevkli tren yolculuklarından biri olduğuna kuşku yok.

Dağlarda, ovalarda…

 

Gezinin sonuna doğru iyice kaynaşmış gruba mükemmel evsahipliği yapan Norveçli dostlarla gezmeye doyamıyoruz.
Bu sıra dışı tren yolculuğu Oslo Garı’nda sonlanıyor.
Sırada gezinin en zor anları var!
Ayrılık!
Vedalaşma anı sesleri titreten, kelimeleri boğazımızda düğümleyen bir duygu fırtınasına yol açıyor. Keşke bitmeseydi demek geçiyor içimizden!

veda özçekim

Ayrılık özçekimi…

Yeniden görüşme dilekleriyle ayrılıyoruz Londalen ailesinden. Bir kez daha kucak dolusu teşekkürlerimizi sunarak!

LONDALENLER

Daniel, Viki, Ayça ve Björn’e şükranlarımızı, sevgilerimizi sunarak…

Sayelerinde sıra dışı bir Norveç gezisi yaptık!
Türkiye grubu olarak bir akşam daha birlikteyiz. Son dakika işleri ve olmazsa olmazları tamamlama telaşıyla dağılıyoruz. Ertesi günü havaalanına gitmek üzere buluşana dek.

HANSA BERGEN

bergen

 

Pruvadan Bergen

Geçtiğimiz dört gün boyunca zaman zaman karaya ayak basmış olsak da sucul bir yaşam sürdük. Midnatsol barınağımız, yaşam alanımız ve sosyal ortamımız oldu. Bergen’e ayak basınca alışık olduğumuz yaşam biçimine geri dönmüş olacağız.

Hurtigruten Terminali
Bergen’de bir gece kalacağız. Ancak, toplamda geçireceğimiz süre 24 saatten az olacağı için zamanı olabildiğince iyi kullanıp bu güzel kenti alabildiğine gezip, görme planları yapıyoruz.
Bergen’in dar sokaklarından geçerek otelimize varıyoruz. Otelde çok zaman yitirmeksizin gezgin rolümüze geri dönüyoruz.

Bergen’in dar sokakları

Bergen 250 bini aşkın nüfusuyla Hordeland eyaletinin başkenti olmasının yanı sıra Norveç’in ikinci büyük kentidir. Ülkenin önceki başkentidir. Edward Grieg’in evi olduğu için ülkenin müzik başkenti olarak da görülür. Ülkenin en manzaralı kentidir. Hiç durmadan yağmur yağar ve ülkenin en lezzetli salmonu burada yakalanır.

Map of Bergen_3.jpg

Bergen 7 tepeyle çevrelenmiş bir kenttir. Fiyort Norveç’inin başkenti olarak niteleyenler de vardır Bergen’i. 2000 yılının Avrupa Kültür başkentidir.
Bergen 1070’te Kral Olav Kyrre tarafından kurulmuş ve 200 yılı aşkın süre Norveç’e başkentlik yapmıştır.
Bergen 1300’lerden başlayarak Hansa kenti olmuştur. Lübeckli Alman tüccarlar Bergen’i Hansa Birliği’ne katarak Kuzey Denizi’nin en önemli kentine dönüştürmüşlerdir. Bu süreçte Bergen’in önde gelen dışsatım ürünü balık olmuştur.

hanza-map

HANSA

Hansa kimliği bugün de plakalarda ve takım adlarında yaşamaktadır

Modern Bergen ise XX. yüzyıl başlarında gelişmeye başlamıştır. 1916’daki büyük yangında yok olan kent yeniden yapılmıştır. II. Dünya Savaşı’nda Alman işgali görmüştür.
Norveç’teki tüm kentler gibi Bergen de derli, topludur. Bir gezginin İlgisini çekebilecek yerlerin önemli çoğunluğu yürüme uzaklığındadır.
Otelden çıkarak birkaç yüz metrelik yürüyüşle kendimizi Bergen merkezindeki ana caddede buluyoruz. Daha çok alışverişin kalbi gibi görünen cadde son derece hareketli. Hatta, Norveç’e geldiğimizden bu yana ilk kez kalabalıkla karşılaştık diyebiliriz. Bergen son derece turistik bir kent. Turların başlangıç/bitiş noktası durumunda. Kulağımıza Türkçe konuşmalar da çalınıyor.
Bergen’in alışveriş merkezi de sayabileceğimiz ana caddenin başında Torgal Menningen Meydanı’nı (Herkesin Meydanı) süsleyen anıtın küp biçiminde olmasından yola çıkılarak “Bir Küp Keçi Peyniri” nitelemesi de yapılmış. Norveç tarihini özetleyen bir anıt yer alıyor burada. Dört yüzüne çeşitli kabartılar ve heykeller yerleştirilmiş. Her bir yüzde bir yüzyıl betimlenmiş. Vikinglerin Kolomb öncesi Amerika yolculuğuna özellikle vurgu yapılmış. Diğer yüzlerde Norveçlilerin denizcilik alanındaki başarılarına ilişkin tasvirler yer alıyor.

Torgal Menningen Meydanı’nda anıt

Cadde boyunca güneye yürüdüğümüzde merdivenlerle çıkılan hafif bir yükseltide boy gösteren Aziz Johann Kilisesi’ni görüyoruz. 1894’te yapılan kilise Bergen en önemli Neo Gotik yapılarından birisi. Sıkça org konserleri verilen bir kiliseymiş.


Ole Bull Meydanı’ndan batıya döndüğümüzde Ulusal Tiyatro çıkıyor karşımıza. Önünde Henrik İbsen heykeli var.

henrik ıbsen

Ole Bull Plass Meydanı’ndaki iki kafe Dickens ve Opera dikkatimizi çekiyor. Özellikle Kafe Opera tarihsel bir yapı görünümünde.

Dickens ve Opera Kafeler

Ole Bull Plass Meydanı’na adını veren besteci ve kemancı Edward Grieg’de gelecek görüp onu eğitmesiyle de tanınıyor.

Ole Bull Anıtı

ole bull

Doğuya döndüğümüzde ise fıskiyeli büyük bir göletin bulunduğu parkın ve çevresindeki yeşilliğin gözlerimizin önüne serdiği manzaranın etkisiyle parka doğru ilerlemekten alamıyoruz kendimizi. Park ve göletin çevresi heykeller ve yürüyüş yollarıyla bezenmiş.
Park girişinde kubbeli bir kameriye yer alıyor. Gezginler burada fotoğraf çektirebilmek için kuyruk oluşturmuşlar. Diğer yanda ise Edward Grieg ve Christian Michelsen heykelleri görülebilir.

EDWARD GRİEG

Christian Michelsen 1905’te İsveç Birliği’nin sona ermesinden sonra Norveç’in ilk Başbakan olmuş. İsveç’le olan sorunlarda kararsız tutum takınan diğer politikacıların tersine birliği sonlandırma doğrultusunda adımlar atmış. Bu tutumu halkın da desteğini alınca uzunca süre Norveç’in saygı gören önderi olmuş.

RATHAUS

Rathaus (Hükümet Konağı) da parkın komşuluğunda yer alıyor.

Ana cadde boyunca geriye yürüyüp Balıkpazarı’nın da yer aldığı Brygge’ye geliyoruz. Bergen’in liman ve marina bölgesi de olan Balıkpazarı olağanüstü canlı ve kalabalık. Aklınıza gelebilecek her tür deniz ürününü burada bulabiliyorsunuz. Seçtiğiniz ürünleri pişirip servis de ediyorlar. Ancak, fiyatlara dikkat! Şan ve şöhreti artan pek çok şey ve yer gibi Balıkpazarı fiyatları da son derece yüksek. Yakındaki lokantalarda benzer yemekleri çok daha hesaplı yiyebilirsiniz.

DENİZ ÜRÜNLERİ

Bergen : Su ürünleri cenneti

Biraz daha yürüdüğümüzde Bergen’in Hansa Bölgesi’ne gelmiş oluyoruz. Bergen bir Norveç kenti olduğu kadar Hansa Birliği kenti olarak da ünlenmiş. Kuzey ülkelerinin kuzey kentlerinin ticari birliği olarak tanımlanabilecek Hansa Birliği zamanında Bergen’den başlayan Rusya’da Novgorod’da sonlanan bir kuşakta izleri bugüne yansıyan önemli etkiler yaratmış.

UNESKO YAZIT
Bergen’in Hansa Bölgesi’ni kapsayan Bryggen UNESCO tarafından koruma altına alınacak yerler listesine eklenmiş. Az katlı, ahşap ve rengârenk yapılar seyredilesi ve fotoğraflanası görüntüler sunuyor. Burada yer alan çok sayıdaki kafeden birinde soluklanmanız önerilir. Bir şey daha gözden kaçırılmamalı. Bu yapıların aralarından geçilerek arka sokaklara mutlaka girilmeli. Hansa sokakları da bir o kadar etkileyici görüntüler veriyor. Buralar el sanatları ve plastik sanatlar alanında ürün veren atölyeler olarak değerlendirilirken işyeri olarak kullanılanlara da rastlanıyor.

Hansa bölgesi boyunca batıya doğru yürüdüğümüzde solumuzdaki bir rıhtımda eski tipte bir yelkenli gemi ilişiyor gözümüze. Norveç deniz kuvvetlerinde üst rütbelere yükselecek subayların eğitiminde kullanıldığını öğreniyoruz bu estetik teknenin.

BERGEN ESKİ GEMİ

Bergen’de eski ve yeni

Yine bu rıhtımda bağlı sıra dışı bir başka geminin Norveç’in Kuzey Denizi’ndeki petrol platformlarına hizmet vermesi amacıyla özel tasarım olduğu bilgisini ediniyoruz.

PLATFORM GEMİSİ
Yürüyerek buruna vardığımızda Bergen Kalesi’ne gelmiş oluyoruz. Rozenkrantz Kulesi ve Hakon Yapısı da kale yerleşkesi içinde yer alan diğer yapılar. Rozenkrantz Kulesi XIII. yüzyılda kalenin bir parçası olarak yapılmış. Alman ticari bölgesine vergilerini zamanında yatırmalarını anımsatmak amacıyla bir dönem kuleye top yerleştirildiği de olmuş. Çoğu zaman savunma amaçlı olarak kullanılmış.
XIII. yüzyıl yapısı Hakon Salonu tören amaçlı olarak yapılmış.

HAAKON HALL

Hakon Binası

Hansa bölgesine gelmişken Bergen’i 320 metre yükseklikten panoramik olarak görme olanağı veren Floibanen Funiküleri ile tepeye tırmanıyoruz. Manzara tek sözcükle tanımlamak gerekirse enfes! Gözlerimizin önüne serilen Bergen manzarası iyi ki buraya çıkmışız dedirtiyor.

 

Aşağıda gezdiğimiz yerleri haritadaki gibi kuşbakışı görmek bir başka güzel. Tepeden içlere doğru yürüdüğümüzde bir keçi ağılına rastlıyoruz. Keçilerin yanı sıra Norveç’te önemsenen Troll tasvirleriyle karşılaşıyoruz.

trol

AĞIL

Flojen’in keçileri

Yine funikülerle aşağıya indikten sonra Kral Oscar Caddesi boyunca doğuya yürüyoruz. Norveç’in önde gelen azizi St Olav’a adanmış olan Dom Kilisesi çıkıyor karşımıza. Bakım ve onarımda olduğundan bütünüyle görüntüleyemiyoruz bu XIV yüzyıl yapısını. Dom Kilisesi XII. Yüzyıl dolaylarında yapılmış. Reformasyon sonrasında 1537’de Norveç’in ilk Luteryan Kilisesi’ne dönüştürülmüş.

Dom Kilisesi

Hansa Müzesi yakınında Bryggen’e daha yakın noktada Haç Kilisesi (Korskirken) yer alıyor. Bin yüz yılında yapılan 3 koridorlu Romanesk kilise özgün haç planına uygun şekilde inşa edilmiş.

Haç Kilisesi

Cadde boyunca Bergen Garı’na yürüdüğümüzde tıp tarihi açısından önem taşıyan bir müze görüyoruz. Lepra Müzesi! Bu yerleşkeyi ayrı bir yazıya konu etmek üzere yürümeyi sürdürüyoruz.

Lepra Müzesi

Bergen Garı’na ulaşıyoruz. Ertesi günü buradan bineceğimiz tren bizi Oslo’ya geri götürecek.

BERGEN GAR

Bergen Garı

Zaman akşamın ilerleyen saatlerini gösterse de güneşin batmak gibi bir niyeti ve acelesi yok. Bu durum sürekli burada yaşayanlar üzerinde nasıl bir etki gösteriyor bilemiyoruz. Ama, zaman darlığı içinde olan bizlerin işine geliyor güneşin batmayı ağırdan alması.

TRONDHEİM’DEN BERGEN’E

Trondheim, Norveç’in ikinci en eski ve 177 binlik nüfusuyla üçüncü en kalabalık kentidir. Trondelag yönetsel biriminin merkezidir. Eğitim ve endüstri Trondheim’i öne çıkartan iki önemli alandır. Norveç’in tarihsel başkenti olarak da kabul edilir.

trondheim

Sabahın erken saatinde ayak basıyoruz Trondheim’a. Norveç ortalıkta fazla insanın görünmediği bir ülke. Hele bu saatte hiç kimseleri görmüyoruz sokaklarda. Trondheim bizim! Üç saatte Trondheimlı olamasak da fikir sahibi olabileceğimizi umuyoruz!

 

Viking dönemi krallarından Olaf Tryggvason tarafından 997’de kurulmuştur. Tryggvason Norveç’i Hıristiyanlaştırmaya başladıysa da; 1000 yılında Svolder savaşında öldürülmesiyle bu süreç yarım kalmış oldu. Hıristiyanlaştırmayı onun bıraktığı yerden Norveç’te Hıristyanlığın kabulünde önemli katkısı olan Olav Haraldsson tamamladı. Olav Haraldsson 1030’daki bir savaşta yaşamını yitirdikten sonra bugünkü Nidaros katedralinin bulunduğu yere gömülmüştür.

Olafsrima_18

Norveç’i Hıristiyanlaştıran kral Olav Haraldsson

Trondheim bundan böyle hac kenti ve piskoposluk oldu. Geçmişteki adı Nidaros olan Trondheim’da ilk olarak taştan Piskoposluk Sarayı yapıldı. Ardışık yangınlarla hasara uğrayan katedral Reformasyon (1537) sonrasında altın günlerini yaşamaya başladı.

Nidaros Katedrali

1681 yangını sonrası Lüksemburglu mimar Cicignon (1625-1696) kentin yeniden kurulması planlarını yaptı.

Sonraki yıllarda biri diğerini izleyen yangınlardan sonra ahşap ısrarından vazgeçilerek yapıların tuğladan yapılması yasası çıkartıldı.

Trondheim’da taş yapılar

Orman ürünleri, balıkçılık ve madencilik Trondheim kentinin önde gelen geçim kaynakları olarak öne çıkmaya başladı.

Biraz ilerlediğimizde Norveç’in Etkileşimli RocknRoll Merkezi/Müzesi Rockheim’ı görüyoruz.

ROCKHEİM

Daha sonra kısa bir yürüyüşle Trondheim Garı’na varıyoruz. Yürüdüğümüz yolun zeminine “yürüdüğünüz için teşekkür ederiz” yazmışlar. İnsanın sağlığı için yaptığı eyleme teşekkür etmek nezaketin vardığı boyutu göstermesi bakımından ilginç bir örnek.

Trondheim Garı

Garı geride bırakarak Sondre Gate caddesi yoluyla güneye yöneliyoruz. Yol boyu şık ve tarihsel yapılar görüyor ve fotoğraflıyoruz. Öncelikli hedefimiz hiç kuşkusuz kentin birincil yapısı Nidaros Katedrali.

Nidaros’a yaklaşmışken Nidelva ırmağının iki yakasını birleştiren Eski Köprü’ye göz atıyoruz. Özgün ve estetik bir köprü olduğuna kuşku yok. Köprüden ırmağın iki yanına sıralanmış eski depoları ve balıkçı barınaklarını görüyoruz. Köprü mimar Cicignon’un 1681’de yaptığı kent planı gereğince 1861’de mimar Carl Adolph Dahl tarafından yapılmış. Seksen iki metrelik köprüye “Mutluluk Kapısı” da denmekte olduğunu öğreniyoruz.

Kİ KÖPRÜ TRONDHEİM

Trondheim’da Eski Köprü

Sonunda hedefe varıyoruz.

Yapımına 1070’te başlandığı kestirilen Nidaros Katedrali tüm görkemiyle karşılıyor bizleri.

Nidaros Katedrali İskandinavya’nın en büyük ikinci ve kuzeydeki en eski ortaçağ katedrali olarak ün yapmış. Norveç’teki en önemli Gotik yapıdır.

Nidaros’da mezarlık

Pek çok Norveç kralı burada taç giymiş ve yine pek çoğu buraya gömülmüş. Norveç’in Hıristiyanlaştırılmasını tamamlayan kral olarak bilinen Olav Haraldsson buraya gömülen önemli kişiliklerden birisi.

Nefesine güvenen Nidaros’un 97 metrelik kulesine 172 basamağı tırmanarak Trondheim’ı yüksekten izleme zevkini tatmakta özgürdür.

Katedral çevresindeki müzeleri ve ilginç sanatsal yapıları görüntüledikten sonra Munke Gata yoluyla geriye dönüyoruz. Kongens Caddesi’yle kesişme noktasındaki kent meydanında 14.5 metre yükseklikli kaide üzerinde yükselen 3.5 metrelik Olav Tryggvason heykelini yer alıyor. Kaidedeki yazıtı okuyunca şaşırıyoruz. 2006’ya dek burada Norveç’in 2. Dünya Savaşı sırasındaki Nazi işbirlikçisi Başbakanı Kiesling’in heykeli yer almaktaymış. Kaldırmak için 60 yıl beklenmiş olması ilginç geldi bizlere.

Olav Tryggvason Anıtı

Meydan yakınındaki önemli ortaçağ kilisesi “Hanımefendi Mary”yi görüntülüyoruz.

Nidaros çevresi müzeler ve anıtlar

Garı geride bırakıp rıhtıma ilerlerken açıktaki bir adacık çekiyor dikkatimizi. Munkholmen ya da Nidarholmen olarak da bilinen adacık hem tarihte hem de mitolojide önemli bir mekân olarak anılıyor. Manastır yapılmadan önce adacık infaz yeri olarak kullanılmış. Manastırın 1000-1100 yıllarında yapıldığı sanılıyor. Manastırın yapılmasıyla birlikte adacık keşişlerin yurduna dönüşmüş.

TRONDHEİM ADACIK

Munkholmen Adacığı

Reform sonrasında ada önceki işlevini yitirmiş. İzleyen yıllarda hapishaneye dönüştürülmüş.

Adacık daha sonra İsveç Kralı XII. Şarl (Demirbaş Şarl)’ın Norveç seferi sırasında askersel önem kazanmış. Sonraki yıllarda kaleye dönüştürülen ada bu amaçla kullanılır olmuş.

Son olarak 2. Dünya Savaşı sırasında Alman garnizonunun yerleşimine dönüştürülmüş.

Trondheim ziyaretinin sonunda Midnatsol’le güneye yolculuğumuz sürüyor.

Kristinasund’a geliyoruz ilk olarak. Kristiansund 1742’de ilçe olmuş ve ticaret yapma hakkını kazanmış. Eski adı Fosna olan bölge Norveç’in tarihi 10 bin yıl önceye giden en eski yerleşimlerinden birisi olarak biliniyor.

Kristiansund.12

Başka pek çok yerde rastladığımız gibi burada da bir balıkçı eşi heykeli var.

BALIKÇI EŞİ

 

Kristiansund kurutulmuş balık merkezi olarak da nam salmış. Kristiansund ve çevresi toprak yoksulu olduğu için buradan İspanya’ya kurutulmuş balık götüren gemiler dönüşte toprak taşımışlar kente. Tarımı küçümseyip ondan vazgeçenlere duyurulur.

Kristinasund savaşların yıkımını yaşama şanssızlığına uğramış. Birinci Dünya Savaşı’nın ekonomik yıkımını atlatamadan İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi bombardımanıyla karşılaşmış.

Kristinasund’un bir başka önemli özelliği Norveç Ulusal Operası kurulmadan 32 yıl önce 1928’de operaya sahip olmasıymış.

 

Molde’ye yanaşıyoruz.

molde-map

Molde’de de futbol anılarımız canlanıyor. Geçen yıl Fenerbahçe ile oynadığını bir yenip bir de yenildiğini anımsıyoruz.

Molde butik kent görünümünde. Yelkenli görünümlü, ayna camlı otel ve Aker Stadı yan yana karşılıyor Molde’ye denizden gelenleri.

Aker Stadı ve Yelkenli görünümlü aynacamdan otel

Kuzey Güzeli adıyla da anılan Molde Alman İmparatoru II. Wilhelm’in ilgisiyle de karşılaşmış. İmparator bu güzel kente sıkça gelip gitmiş.

1916 yangını sonrası kent bu kez tuğladan yapılarla donatılmış. Molde İkinci Dünya Savaşı’nda da hasar görmüş. Norveç Kralı VII. Hakon, Prens Olav ve hükümetin yanı sıra Norveç’in altın birikimi Molde’ye taşınmış. Kentin Nazilerce bombalanması sonucu kral ve beraberindekiler Glaskow’a geçmiş.

Kentin dikkat çeken bir diğer yapısı Molde Katedrali.

Molde Katedrali

Molde gül kenti olarak da anılmaktaymış. Sarmaşıklı belediye yapısı da son derece hoş bir görüntü sunuyor fotoğraflamak için.

SARMAŞIKLI YAPI MOLDE

Alesund’a gece yarısı yanaşıyoruz. Mutlaka görülmeli tavsiyesi aldığımız için saate bakmaksızın kendimizi Alesund’a atıyoruz. Caddeler bomboş. Kent terk edilmiş gibi. Gece yarısı olmasına karşın hava kararmış değil. Durum böyle olunca fotoğraf için de elverişli koşullar oluşmuş oluyor.

Alesund.12

Kent ortaçağdan bu yana ticari öneme sahip. Hansa Birliği döneminde toplama ve dağıtma merkezi olarak işlev görmüş.

Mükemmel limanı Alesund’un bugünkü yerleşimini de belirlemiş.

Jugend (Yeni) biçemli mimarisi Jugend Kenti olarak da anılmasına neden olmuş.

1904’te çıkan büyük yangın çoğu ahşap olan yapıların yok olmasına neden olmuş. On bin dolayında insan evsiz kalmış. Evsiz Alesund’a yardım eli Kayzer II. Wilhelm tarafından uzatılmış. Bu iyilik karşılığında Alesund’un ana caddesine Kayzer’in adı verilmiş. Bu yangın sonrası Jugend (Yeni Stil) Mimarisi kente egemen olmuş.

Alesund’un “Bacalao de Noruega” adıyla üretilen kurutulmuş balıkları kürsel ölçekte tanınmışlığa ulaşmış.

Kentin sırtını dayadığı Aksla tepesi Alesund’la bütünleşen önemli coğrafik yapı olarak boy gösteriyor.

ALESUND TEPE

Geceyarısı Alesund’da karaya ayak bastığımız için pişman değiliz gördüklerimizden sonra.

alesund-anit-2.jpg

Norveç’in batı kıyısındaki pek çok kent gibi Alesund da Nazi işgali döneminde kaçış noktası olmuş. İngiltere’ye kaçarken yaşamlarını yitirenlerin anısına dikilmiş bu anıt.

Rıhtım yakınında Nazi döneminw ilişkin bir başka anıt boy gösteriyor

Alesund’dan sonra yanaşılacak iki limanda karaya çıkmaya niyetli değiliz. Bir sonraki gün öğleden sonra varacağımız Bergen’e kadar Midnatsol’ün tadını çıkaracağız.

Pruvadan Bergen görünmeye başladı. Midnatsol’e veda zamanı hızla yaklaşıyor.