SİVASLILAR VE OTO KURTARMACILAR

Dün İzmir’de hava bahara taş çıkartacak kadar güzeldi. Akşam saatlerinde güzel havanın tadını çıkartanları seyre dalmışken bir gürültü, bir coşku ve bütün bu güzelliklere eklenen saygısızlıkla irkildim.

Sivaslı oldukları anlaşılan kardeşlerimizin TIR, kamyon, kamyonet ve onlara eşlik eden otomobil ve motosikletlere tüneyerek önce Kızılema’ya sonra da Afrin’e gitmeye heves ettiklerini neyse ki anlayabildim.

Sivaslı kardeşlere öykünen bir başka grup sahne aldı yalnızca bir kaç saat sonra. Trafik güvenliğine en çok özen göstermesi beklenen oto kurtarmacılar bu grubun oluşmasında ön almıştı konvıyda yer alan taşıtlardan anlaşıldığınca.

Türk Ordusu’nun Afrin Harekâtı’na toplumsal desteğin % 85’in üzerinde olduğunu kamuoyu araştırmalarından öğreniyoruz. Kuşkusuz toplumun bu ezici desteği sevndiricidir. Türk Milleti’nin bir ulusal dava paydasında buluşmuş olması iç ferahlatıcıdır.

Dün tanıklık ettiğim bu iki geçit resminde dikkatimi çekenler hoyratlık ve ölçüsüzlüktü.

Türk Ordusu’na destek olma niyetinin ötesine geçen davranışların şifreleri çözüldüğünde karşıma çıkanın “SAYGISIZLIK” olduğunu üzülerek gördüm.

Ülkemiz her türden mesleğin, uzmanlığın ve birikimin saygısızca örselendiği bir ortama dönüştü, dönüştürüldü son yıllarda.

Hekimler, hâkimler, mühendisler, öğretmenler ve aklınıza gelebilecek hemen her gruptan meslek sahipleri bulunabilen her fırsatta aşağılanırken onlara askerlerimiz de eklenmiş oldu.

Bir kaç saat arayla gözlerimin önünde resmi geçit yapan bilinçsiz ve cahil kalabalıkların olası bir savaştaki ömürleri bir piyade tüfeği kurşunuyla sonlandırılacak kadar kısa olacaktır. Oralara gönderilmeyeceklerinden emin olarak sergilemektedirler bu hoyratlığı biraz da.

Toplumun Türkiye’nin haklı mücadelesine desteğini sağlamak elbette olumludur. Ama, aynı kalabalıkların siyasi ranta alet edilebilir olan bu milli davayı farkında olmayarak aşağılama noktasına gelmesine ve getirilmesine dikkat etmek gerekir.

Türk Ordusu El Bab’da olduğu gibi Afrin’de de son derece zor bir mücadelenin içindedir. Başemperyalistçe ağır ve modern silahlarla donatılmış ve eğitimli sayıca az ama nitelikçe çok bir güce karşı mücadele verilmektedir. Kamyon kasalarına tünemiş bilinçsiz ucuz kahramanlık heveslilerinin orduyu ve mücadelesini değersizleştirmesi can sıkıcıdır!

Herkes en iyi bildiği işi yapmalı!

Oto kurtarmacılar oto kurtarmalı!

Sivaslı ve ülkemizin her köşesinden sayısız hemşehrimiz de öyle yapmalı! Maça gidip takımlarını desteklerlerse hem hoşça zaman geçirmiş olurlar hem de saygısızlıktan uzak durmuş…

MERAK ETTİKLERİM

HDP diye bir parti var bilindiği gibi. Öyle bir parti ki; o partiyle ilintisi ve terörle uzaktan yakından ilişkisi olmayanlara bile umut kaynağı olabildi geçtiğimiz bir kaç yıl boyunca. İmralı sakininin yakalanarak Türkiye’ye getirilişinin yıldönümünde sokağa dökülmüş bu partinin mensupları.

Merak ediyorum!

Bir siyasi yapı terörle bağını bu denli açık şekilde ortaya koymuşken hâlâ açık tutulması nasıl açıklanmalı?

ABD, Türkiye’yle görüşmelerinde yatıştırma amaçlı olarak YPG’yi PKK’yle savaştırabileceğinden dem vurmuş!

Eşyanın doğasına aykırı bu sözde öneriye kargalar bile güler! YPG = PKK = SDG!
Merak ediyorum!

Türkiye’de bir şekilde HDP’nin ve dolayısı ile de PKK’nin yanında durma kararlılığı gösterenler bu işe ne diyecekler?

Emperyalizm çirkin yüzünü bir kez daha hem de utanmazca göstermişken çoğunluğu solcu ama aralarında liberal ya da ne oldukları belirsiz olanlar HDPKK’nin yanında olmayı sürdürecekler mi?

Başka deyişle, bu zevat kendince ürettiği haklılık gerekçelerinin ardında durma inadından vazgeçecek mi?

Merakım hoşgörülsün!

İnsan hayal ettiği sürece yaşar derler!

Bu özlü söze insan merak ettiği sürece insan olarak kalır demeyi eklemekte sakınca olmasa gerektir!

Tarihin farkına yapılırken değil yazıldığında varılıyor yazık ki!

Bir kez olsun bu olumsuz gelenek bozulsa da; gerçeğin farkına varılsa diyorum içimden!

ABD emperyalizminin kendince arka bahçeye dönüştürdüğü Orta Doğu’da yenilmek üzere olduğunu görelim!

Bu konuda karınca kararınca üzerimize düşeni yapalım!

Emperyalist işbirlikçilerinin maskelerini düşürmek merakımızın bir parçası olsun!

MİKİS THEODORAKİS

MİKİS
Doksan üç yaşında kült film müzikleriyle tanınan Yunan müzisyen. Müzisyenliğine eklenen politik duruşu da bir o kadar önemlidir. Komünistliği Stalinistlikle açıklanacak denli koyudur. Bu özelliği ödünsüz olmasını gerektirmemiştir. Bunların hiç birisi yurtsever olmasının, Yunan çıkarlarını gözetmesinin önünde engel değildir. Doksanlı yıllarda Yunan sağı ile solunu uzlaştırma çabaları kapsamında Yeni Demokrasi Partisi listesinden bağımsız milletvekili olmayı düşünecek kadar gözü karadır.

Geçtiğimiz hafta sonunda Atina’da “Makedonya Yunan’dır!” temalı bir büyük gösteri yapıldı. Yugoslavya’nın parçalanmasıyla bağımsızlığını duyuran Makedonya’nın bu adla anılmasından rahatsızdır Yunanlar. Bunun Büyük İskender’e dayanan tarihsel gerekçeleri vardır.

Bu noktada Yunan haklıdır, Makedon haksızdır gibi kısır bir tartışmaya girecek değilim!
Buradaki derdim Yunan örneğinden yola çıkarak siyasi yelpazenin her neresinde yer alırsa alsın tüm eğilimlerin “ulusal” paydada buluşabileceğine vurgu yapmaktır.

Atina’daki gösteriye dönersek; bu gösteriye asırlık çınar Theodorakis Yunan Nazi partisi olarak tanımlanan Altın Şafak’ın varlığında katılmaktan çekinmemiş. Orada Altın Şafak’la aynı alanda bulunmak Theodorakis’i Nazi/faşist konumuna düşürmedi elbette. Kuşkusuz birilerinin köşeli eleştirilerini göze aldı. Hem de bu yaşında!

Bizim solumuz ise başlangıçta dört dörtlük “ulusal” eğilime sahip olsa da; Deniz Gezmiş sonrasında enternasyonalizm kisvesi ardında kendi ülkesine düşman ve dolayısı ile kendi halkından kopmuş bir yörüngeye girdi, sokuldu.
Kıbrıs dendiğinde sağıyla, soluyla birleşen Yunan siyaseti karşısında bizim solcular “ver kurtul” demeye varan bir aymazlığa sürüklenebildiler. Benzer tutum bozukluğu emperyalist yalan olduğu mahkeme kararlarıyla da onaylanmış olan Ermeni Soykırımı savları karşısında da sergilendi ve inatla sergilenmeye devam ediyor. Çok değil birkaç yıl önce liberal tayfanın yanı başında saf tutmakta sakınca görmeyen adı büyük kendisi cüce kimi solcularımızın soykırım iddiacısı emperyalizme rahmet okutacak derecede bir şaşırtıcı duruş sergilemiş olduklarını unutmuş olamayız.

Günümüze gelirsek!

Acemi solumuzun Türkiye’nin teröre ve emperyalizme karşı mücadelesinin parçası olan Afrin Harekâtı’na karşı çıkmak uğruna barışı kalkan olarak kullandığına ibretle tanıklık ediyoruz. Kırk bin dolayında insanımızın ölümünden sorumlu, milyarlarca doların yanı sıra paha biçilmez çaba ve emek harcanmasına neden olan ayrılıkçı teröre karşı kılını kıpırdatmayanların solculuk taslamadan önce Mikis Theodorakis’in duruşunu adam akıllı irdelemelerinde ve özümsemelerinde yarar var!

Hem enternasyonalist hem de yurtsever olunabilir!

Solculuk antiemperyalizm düzlemine taşınmadıkça güdük, etkisiz ve sözde kalmaya mahkûmdur!

MİSAKI MİLLİ

Son Osmanlı Meclisi Mebusan’ı tarafından kabul edilmiş bir belgedir. 28 Ocak 1920’de görüşülüp kabulü kararlaştırılmış ve daha sonra da dünyaya duyurulmuştur. Kabaca bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının bu belgeyle oluşturulduğu söylenebilir. O belgede yer alıp da bugün Türkiye sınırları dışında kalmış olan önemli yer Musul’dur. Şeyh Sait İsyanı bu olumsuzluğun başlıca nedenidir.

Misak-i_milli (1)

Hazırlayıcıları arasında Atatürk’ün de bulunduğu bu belge 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nin de rehberi olmuştur.

Aradan geçen bir yüzyıla karşılık bugün de ödün verilmesi düşünülemeyecek milli sınırlarımızı belirleyen bir belge olmayı sürdürmektedir.

2018 Türkiyesi’nde pek çok kişinin kafası karışıktır. Bir avuç bölücünün karşı çıktığı Afrin Harekâtı toplumun önemli kesiminden destek almakla birlikte destek verenler arasında ikileme düşmüşler de yok değildir.

Bu ikilemi giderecek bir belgeyi paylaşmakta yarar gördüm!

Alıntının kaynağı Türkiye Sorunları kitapçık serisinin son sayısında yer alan 2 numaralı “MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’TE TAM BAĞIMSIZLIK” başlıklı yazıdır.

Kitapçık serisini iki ayda bir çıkartan kişi Ali Nejat ÖLÇEN’dir. Doksan altı yaşındaki Cumhuriyet tutkunu CHP’de siyaset yapmıştır. Partisinin bugünkü durumunu eleştirmekte; eski ve gerçek CHP’yi özlemektedir.

Bu satırların yazarının Ali Nejat ÖLÇEN’le tanışıklığı yarım yüzyıl öncesine uzanmaktadır. Çocukluğumun Niksar yıllarından anımsıyorum bu Cumhuriyet bilgesini. Arada kesintiye uğrasa da eski yıllara dayanan bağımız son yıllarda tazelendi. Türkiye Sorunları kitapçık dizisinin tutkunu olup çıktım. Bu dizinin bazı sayılarına yazılarımla katkıda bulunma onuru yaşadım.

TÜRKİYE SORUNLARI

Türkiye’nin son 15 yılda özensiz, devlet geleneğinden kopuk ve öngörüsüzce yönetildiği çoğu kimsenin kabul ettiği ve her fırsatta dile getirdiği bir gerçektir.

Güncel kafa karışıklığında iktidarın bu olumsuz sicilinin rolü olduğu kesindir!

Ancak, Ali Nejat ÖLÇEN bilgenin de altını çizdiği gibi MİSAKI MİLLİ günümüzün önceliğidir. Ayağımızı basacağımız bir vatan toprağı yoksa ne Cumhuriyet’ten, ne lâiklikten ne çağdaşlıktan söz etmenin bir anlamı kalır!

MİSAKI MİLLİ

Bir çok kişinin yapmaya çalıştığı ama başaramadığını Cumhuriyet’le yaşıt bir bilge bir kaç tümcede özetlemiş.

SİYASET VE NAMUS

Türkiye’de siyasetin de önde gelen sorunu “namus” ve “dürüstlük” olageldi. Olmayı da sürdürüyor. Son günlere damga vuran tartışma yine bu temel ilkelerin yokluğu kaynaklıdır.
CHP İstanbul İl Başkanlığı’na seçilen (seçtirilen demek daha doğru olur) hanımefendinin tartışmanın odağında yer alması da bundandır. Söz konusu hanımefendinin sosyal medya paylaşımlarında kendisini eleştirenlere “gerzekler” nitelemesinde bulunması kuşkusuz eleştiri konusudur. Değil bir siyasetçinin ya da hekimin ortalama yurttaşın bu gibi yakışıksız ve aşağılayıcı ifadelerden uzak durması gerekir. Oysa, sorunun bu yanına odaklanılırken resmin çok daha önemli bölümü gözden kaçırılmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin okumuş, yazmış öyle ya da böyle biraz olsun dünyanın farkına varmış olması beklenen yurttaşının Ermeni Soykırımı’nı lanetleme kisvesiyle devlete suç yüklemesi, teröre karşı verilen mücadeleyi değersizleştirme ve suça indirgeme yönündeki paylaşımları her nedense tartışma konusu edilmemektedir. Böyle düşünmek yasak mı diye soracaklar çıkacaktır. Elbette yasak değildir.
Sorun bu düşünceleri yasaklamak da değildir. Bu düşüncelere sahip olarak Cumhuriyet’i kurmuş partide siyaset yapmaya çalışmak partiye uymak yerine partiyi kendine uydurmak dürüstlük ve namuslulukla bağdaşır mı diye sormak da haktır!
Bir örnekle pekiştirmekte yarar var!
Diyelim ki sosyalistsiniz! Bir partide siyaset yapma kararı aldınız. Kimliğinizi saklayarak liberal ya da muhafazakâr bir partiye girip o partinin ruhuyla taban tabana zıt açıklamalarda bulunur musunuz? Yanıtınız evetse aynı gün kapının önüne konulmayı göze almışsınız demektir. Kendinize uygun bir parti bulmanız söylenecektir en iyi olasılıkla.
Türkiye siyaset ortamı ne yazık ki; bu gibi akıldışılıkların ve göz ardı edişlerin sıradanlaştığı bir tür psikiyatri kliniğine dönüştürülmüş durumdadır. Bu davranış biçiminin haklı gösterilmesinde güncel gerekçeler de sürüsüne berekettir. Örneğin, ülkenin bir dertten kurtulması uğruna sineye çekilmelidir bu gibi akıldışılıklar diyen sayısız insana rastlamanız söz konusudur Türkiye’de. Hanımefendi gibi ilkeyi ve namusu bir yana bırakıp meydan okuyanlara eklenen boyun eğişler, hoşgörüşler de bir o kadar sorumludur Türkiye siyasi ortamında ortaya çıkan bu tablodan.
“Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sözünde militarizm bulan hanımefendinin namuslu ve dürüst davranması gerekir kanısındayım. İçinde bulunduğunuz partiye oy veren ana gövde için çok büyük önem taşıyan bu sözle sorununuz varsa eğer; o sözü aşağılamak yerine kendinize uygun parti bulup orada siyaset yapmanız gerekmez mi? Bu sorunun yanıtını elbette benden daha iyi bilir il başkanı hanımefendi. Gereğini yapmasını da! Ama, yapmaz! Hazır bir oy deposu varken ve vekillik çantada keklikken neden daha fazla zahmete girsin ve çaba göstersin ki! Ülkenin durumuna üzülmekten, gözyaşı dökmekten dermansız düşmüş Cumhuriyetçinin, Atatürkçünün vereceği oylarla hem onlara sövüp hem de siyasi başarı kazanmak(!) varken namus ve dürüstlüğün sözü mü olur?
Çılgın il başkanı hanımefendinin soruşturulmaya, kovuşturulmaya değil; eleştirilmeye ve siyasi namus kantarına çıkartılmaya gereksinimi olduğu kuşkuya yer bırakmayacak denli açıktır.

ATLANTİK’E DÖNÜŞ

z_0
Birkaç gün önce basına Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın aracılığıyla yansımıştı. Cumhurbaşkanı da benzer söylemlerde bulunarak doğrulayınca durum açıklığa kavuşmuş oldu.
Konu Suriye ve bu ülkenin seçilmiş Cumhurbaşkanı Esad’la ilgili. Bizimkilerin bir süredir yatışmış olan ve farklı doğrultuda gelişmeler olduğunu düşündüren sessizlikleri bozuldu.
Birkaç yıl önce kaldığımız yerden sürdürür gibiyiz!
“Esad’ı terörist” olarak etiketlemek yeryüzündeki gerçek teröristlere bayram yaptıracak türden bir saptama. Türkiye’nin son iki yılda kendisini gösteren bölge odaklı dış politika anlayışına da ciddi bir darbedir.
2001’de başlatılmasında ciddi katkımız olan Suriye Karmaşası’nda başa dönmek gibi bir durum da söz konusu yazık ki!
Tam tersine bölgemizde Esad’sız bir denklem olasılık dışıdır. Bunu düşünmek, yetinmeyip seslendirmek Türkiye’nin dönüş yaptığı bölge odaklı siyaseti yadsımak anlamına gelir. Bırakınız Esad’ı devre dışı bırakmayı Esad’ı bölge siyasetinin ortasına koyan Rusya, İran ve Irak’ı hiçe saymak aklın gereği olamaz.
Belleğimizi yokladığımızda birkaç hafta önce Ankara’ya gerçekleşen üst düzey ABD’li askeri yetkili ziyareti geliyor aklımıza. Acaba demeden edemiyoruz! Acaba, bunca gelişmenin üzeri çizilip yeniden Atlantik’e Dönüş mü yapıyoruz?
Öyle, böyle bir çelişki olamaz bu gelişme!
Bir yandan Kudüs üzerinden bölgenin öncülüğüne soyunurken diğer yandan ABD ve İsrail’in kucağına oturmak nasıl açıklanabilir. Bir yandan ayrılıkçı teröre karşı mücadele verilirken diğer yandan Atlantik üzerinden bölücüleri sevindirecek söylemlerle “sil baştan” yapmak anlaşılır gibi olmasa gerektir.
Anlayan varsa ve anlatırsa sevineceğim!
2018’e saat sayarken yaşanan bu gelişme iç karartıcıdır!
Atlantik bölgenin karabasanıdır. Ülkemizin, bölgemizin ve yeryüzünün acı ve gözyaşı kaynağıdır!

Ceyhun BALCI, 29 Aralık 2017

 

OTOMOBİL SEVDASI

devrimslide2

Birkaç yıl önce baş gösteren otomobil sevdası depreşti. Unutmadan eklemeli ki; birkaç yıl önceki sevda gereği SAAB firmasına aktarılan 40 milyon dolarlık yatırım çöpe gitmiştir.

http://www.hurriyet.com.tr/40-milyon-euro-resmen-cop-oldu-yerli-otomobil-gitti-turkiyenin-otomobili-geldi-40632238

Yaratılan izlenimin tersine Türk otomobili bundan 50 yıl önce üretildi. Devrim marka otomobil belki ihmal belki de tasarlı bir davranışla yolda bırakılarak yeni doğmuşken öldürülmüş oldu. Özetle, Yerli Otomobil pazarlaması koca bir yalandır. Kamuoyunun gururunu okşamayı amaçlayan ve bundan başka amacı da olmayan bir söylemdir. Olağan koşullar altında anlı şanlı 5 holdingin böylesi anlamdan ve gerekten yoksun biri işe soyunması düşünülemezdi. Ülkenin özel koşulları iş dünyasında da emir-komutayı dayattığı için bir araya gelen patronların kameralara gülümsemekten başka çareleri yoktu elbette.
Otomobil artık geçtiğimiz çağda kalmış bir aygıttır. Kuşkusuz kullanılacaktır, alınıp satılacaktır. Ancak, sil baştan geliştirilmek ve yeni bir marka yaratmak için uygun bir seçenek değildir. Dünyada son yıllarda yeni kurulmuş otomotiv firması yok gibidir. Var olan hareketlilik öncekiler kaynaklıdır. Hatta, yeni gibi görünen markalar da öncekilerin birikiminin ad ve kılık değiştirmesiyle ortaya çıkmıştır.

Slayt1

Cumhurbaşkanı 2002’de ülkemizde yılda 100 binden daha az sayıda motorlu taşıt satıldığını günümüzde bu sayının 700 binlere tırmandığını ifade ederek övünç payı çıkartmış bu gelişmeden. Bizler daha fazla motorlu taşıt edinerek ilerlediğimizi sanmayı sürdürelim! Çağa uymuş dünyada bu bağlamda küçülmenin hesapları yapılır olmuştur. Daha fazla otomobil, daha fazla yol, daha fazla park alanı, daha fazla hava kirliliği ve daha fazla harcama demek. Nasıl ki kedi kuyruğunu kovalayarak yakalayamazsa, daha fazla taşıt aracının gerektirdiklerini sağlamak da bir o kadar olanaksızdır.

Ne mutlu bize ki; “yerli” metaforu ortamdaki bunca yozlaşmaya ve yanıltıcı duruma karşın insanımızdan karşılık bulabiliyor. Bu sevinilesi durumun yanlış amaçla kullanılmakta oluşu üzülünecek bir durumdur.
Otomobilde “yerli” sevdasına kapılanların başka alanlardaki “yabancı” eğilimini mercek altına alırsak “yerli otomobil” hevesinin foyasını meydana çıkartmış oluruz.

Yer : Zonguldak!
Kurum : Kredi ve Yurtlar Kurumu. Isınma amaçlı kömür alımı ihalesine çıkılıyor. İster inanın ister inanmayın! Taşkömürü diyarı Zonguldak’taki bu kurumumuz şartnameye “ithal kömür” koşulunu koymaktan utanmıyor.

Yer : yine Zonguldak!
Kurum : Çatalağzı Termik Santrali. Taşkömürü zenginliğinin üzerindeki bu enerji üreticisi de yeni bölümlerinde ithal taşkömürü kullanmayı tasarlıyor.
Akıllara durgunluk veren gelişmeler değil mi?
Zonguldak’ta elinizi uzatabileceğiniz uzaklıktaki taşkömürü dururken uzaklardan taşkömürü almayı düşünebilmek ve bunu kâğıda döküp ihale şartnamesine işleyebilmek!

Son bir olgu!

Türkiye son yıllarda demir-çelik işletmelerinin çoğalmasına tanıklık ediyor. İlk bakışta ne iyi bir gelişme denebilir. Ama, bu işletmelerin hemen tümünün hurda demir işlediği düşünüldüğünde Türkiye’nin hurdacılığa gerilediği gerçeğiyle yüzleşilmiş olur. Hurdacıların enerji olarak kömür değil elektrik kullandığı, elektriğin üretildiği kaynaklar göz önüne alınınca dışa bağımlılığın söz konusu olduğu da üzülerek fark edilir.
Yazının ikinci bölümüne konu olan örneklerle ilgili akılcı açıklamalar yapılırsa ve ikna olursam “yerli otomobil sevdası”nı bütün içtenliğimle destekleyeceğime söz veririm.