EVRİM VE CANLI SEVGİSİ

evrim-teorisi-hakkinda-ulkeler-ne-dusunuyor_780x566-1

Bir kez daha yinelemekte sakınca yok! İçinde bulunduğumuz çağda evrim kuramını tartışılır bir olguymuş gibi yansıtmak ya da daha kötüsü yok saymak, öğrenilmesini engellemek ortaçağ kafasıyla açıklanabilir. Bu kafaya sahip birileriyle her hangi bir ortak paydada buluşma olasılığı yok gibidir.
Bilimsel devrimi oluşturan çağ değiştirici yenilikler içinde Evrim Kuramı insan türünün ayrıcalıklı konumuna son vermiştir. Doğal olarak, bu durum dinci çevrelerin doğrudan tepkisini çekmiştir.
Evrim dediğimiz olgu olanca hızıyla sürmektedir. Mikroorganizmaları kapsayan evrim sürecine insan yaşamı gibi kısa zaman aralığında tanıklık edilebilmektedir. Bakterilerin antibiyotiklere karşı geliştirdiği direnç evrimsel bir davranıştan başka bir şey değildir. Mikroorganizmalar dışında kalan göreceli olarak gelişmiş canlılardaki evrimi gözlemlemek için insan ömrü yeterli bir zaman aralığı değildir. Bu noktada buluntular yetişmektedir yardımımıza. Birkaç bin yıl sonra türümüzün şimdiki egemenlik düzeyini sürdüreceğinin hiç bir güvencesi yoktur. İnsanı tüm canlıların üzerinde bir yerlere koyarak ona ayrıcalık tanıyan bağnazlığın bu gerçeği kabullenmesi ya da bilimsel düzeyde bunu tartışması elbette söz konusu olamaz.
Dinci gericiliğin elindeki biricik aygıt tıpkı ortaçağda olduğu gibi kaba güçtür.
Okullarımızda Evrim Kuramı’nı yasaklama dürtüsünün ardında kaba gücü aramak gerekir. Bugünlerde oy çokluğu bu kaba gücün ardındaki kutsal ve tartışılmaz kuvvet olarak boy göstermektedir. Hiç kuşku duyulmasın ki; gerekirse başka kaba güç yöntemleri de devreye sokulacaktır. Çünkü, içinde bulunduğumuz çağda yüzyıllarca geriye gitmek zor kullanmayı gerektirir.
Kendi deneyimimi aktarmam gerekirse Evrim Kuramı’yla tıp fakültesinden sonraki yıllarda adam akıllı tanıştım diyebilirim. Kuşkusuz duymuşluğum vardı evrimi. Ama, kavramam için yılların geçmesi gerekti.
Okumalarım kavramamı, kavramam da bilincimi ilerletti!

Kapak
Tüm canlıların ortak atadan türemiş olması Evrim Kuramı’nın özeti olarak algılanabilir!
Özellikle maymunla olan yakın akrabalığımız bağnaz sayılmayabilecek pek çok kişiyi bile rahatsız edebilmektedir. Arada kalmış pek çok kişinin de etkilenmesi için evrimden yana tutum alanların “maymundan türedik” anlamına gelecek şeyler söylediği öne sürülerek insanların evrim kuramından soğutulması güncel yöntemlerden birisi olarak sıkça karşımıza çıkmaktadır. Buna karşılık insanlara daha sevimli gelebilecek uzak akrabalarımızın adı anılabilir. Maymunun tek özelliği en yakın akrabamız olması ve en yakın atalarımızın ortak olmasıdır.
Balıkla da, kediyle de ve hatta kakalakla da ortak ataya sahibiz desek yanlış olmaz.
Sokaktaki kedi, köpek ya da ağıldaki inek, koyun ya da keçiyi sevmeyenimiz yok gibidir.

Tüm canlıların ortak atadan türemiş olduğunu düşününce kakalak ya da çiyana ya da bir başka sevimsiz sayılan uzak akrabamıza haksızlık etmemeliyiz.


Yine kişisel görüşüm ve tutumumdur!
Evrim konusunda derinleştikçe ve bilinçlendikçe kentlerimizde eksik olmayan kakalakı sevmeye başlamasam da yaşamına saygı duyar oldum. Ne de olsa milyonlarca yıl önceye dayanan bir akrabalığımız var bu küçük ve sevimli sayılmayacak canlıyla.
Yaşama ve her türlü canlılığa sevginin ve en azından asgari saygının da besleyicisidir Evrim Kuramı!
Bağnazlık yaşamın geçmişini birkaç bin yıllık zaman aralığına hapsederken; Evrim Kuramı milyar yıl geçmişe uzanan yolculuklara çıkmamıza olanak verir. Bu yolculukta rastladığınız canlılara asgari saygı isteseniz de istemeseniz de gündelik yaşamınızın sıradanlaşan davranışına dönüşür. Görünüşte insana benzemeyen, insandan oldukça farklı olan pek çok canlının hiç umulmadık bir andaki bir değişiklik sonrası sağ kalabileceğini, bugün insanlığıyla kibirlenip, böbürlenmenin sınırlarını zorlamakta sakınca görmeyen her hangi birimizin bir daha var olmamacasına sonsuzluğa göçebileceğini hiç ama hiç akıldan çıkartmamakta yarar var!

VENEZUELA’YI NASIL YORUMLAMALI?

Venezuela_bayrak_haritaVenezuela yaklaşık 20 yıldır hizadan çıkmış bir Latin Amerika ülkesi. Görmezden gelinmemesi gereken Venezuela’nın bu hizadan çıkışta tekil örnek olmaması. Benzetmekte hata olmazsa, Venezuela bir domino etkisiyle Latin Amerika’da toplu bir hizadan çıkışa öncülük etti. Petrol ve dolayısı ile enerji zengini Venezuela’nın bu beklenmedik çıkışı Batı emperyalizmini ve özellikle de ABD’yi kaygılandırmakta gecikmedi. Venezuela’nın karizmatik önderi Hugo Chavez sayısız saldırı ve darbe girişimiyle karşılaştı. Hemen bütün saldırılar halkın da destek verdiği Chavez’in utkusuyla sonuçlandı.
Chavez’in sağlığında umutlarını tüketen emperyalizm Chavez’in beklenmedik ölümüyle bir kez daha umutlandı. Bu satırların yazarı olarak ben de Chavez sonrasından kaygılananlar topluluğuna katılmıştım.
Emperyalizm Chavez’in ardılı Nicholas Madoru’yla mücadeleye utanç verici söylemler kullanmaktan çekinmeksizin başladı. Nasıl olur da bir otobüs sürücüsü devlet başkanı olabilirdi? Bu rezil propagandayı yapanların aklına geçmişte Latin Amerika coğrafyasında devlet başkanı olmuş hırsız, uğursuz, karanlık tipleri sorgulamak elbette gelmiyordu. Ne de olsa bu tipler batı emperyalizminin kayıtsız, koşulsuz destekleyicileriydi. Onları sorgulamak şöyle dursun pohpohlamaktan geri durmamışlardı zamanında.
Bu koşullar altında Venezuela’ya abanan batı emperyalizmi son yıllarda işi sokağa dökerek silahlı kalkışmaya vardırmakta sakınca görmedi. Ucuz enerji tutkusu arka bahçenin diriltilmesini kaçınılmaz kılmaktaydı.
Emperyalist saldırganlık ve gözü karalık karşısında dik duruşunu sürdüren Venezuela Devlet Başkanı Nicholas Maduro öncülü Chavez’in canı pahasına edindirdiği kazanımları korumaya ve Latin Amerika’nın bir daha arka bahçeye dönüştürülmesine engel olmakta kararlıydı.
Geçtiğimiz haftalarda devrimi korumaya ant içmiş Maduro Kurucu Meclis hamlesiyle oyunu bozdu.
Şiddet ve terörle beslenen tüm karşı çıkışlara karşın Maduro Kurucu Meclis seçimlerini yaşama geçirerek Latin Amerika’yı yeniden arka bahçeye dönüştürme girişimlerinin önünü almış oldu!
Bu süreci basın nasıl gördü?
Batıcı bakış açısıyla doğrucu bakış açısının farkını okuyacaksınız iki bağlantıda!
Yorumu sizlere bırakarak…
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/799968/Venezuella__bir_ulkenin_cokusu.html
https://www.aydinlik.com.tr/devrim-seytana-pabucunu-ters-giydirdi-dunya-agustos-2017

İZMİR ATATÜRK LİSESİ

Yazın bu sıcak gününde İzmir’de bir araya gelen yüzlerce kişi kamuoyunun dikkatini çekmeyi amaçladılar. İzmir’in en köklü eğitim kurumlarından 129 yaşındaki İzmir Atatürk Lisesi’nin mezunlar derneğinin yaptığı çağrıya uyan çok sayıda ve hemen her kesimden insan bu anlamlı eyleme destek verdi.

İzmir Atatürk Lisesi mezunu değildim ama oradaydım!

Rahmetli babam ve uzun ömürlü olsun dayım bu lisenin mezunlarıydı. Buranın mezunu olmasam da onlar aracılığıyla çokça öykü dinlemişliğim vardı burayla ilgili!

Özellikle babamın Atatürk Lisesi yıllarının II. Dünya Savaşı’na denk düştüğünü eski nüfus cüzdanına basılan “EKMEK KARNESİ VERİLMİŞTİR” damgalarından biliyorum. Belki zorlu ama bir o kadar da başların dik, alınların ak yüzlerin de pak olduğu yıllar olduğuna kuşku yok o dönemin.

Hemen her yere musallat olan dincilik İzmir Atatürk Lisesi’ne ayrıcalık yapacak değildi! Bu yaz okul yönetimiyle dinciliği iş edinmiş kimi vakıflar arasında bir işbirliği protokolü yapılmış. Eğitim kisvesi altında çağdaş değerlere sırt çeviren, kadın-erkek ayrımını öğrencilik yıllarından başlayarak yerleştirmeyi amaçlayan ve bunlar kadar önemlisi tabana selam çakan bu uygulama adını taşıdığı büyük insana gönülden bağlı Atatürk Liseliler’e durumdan görev çıkarttırmış.

Her ne kadar okulun öğrencilerini kapsamasa da, okulun eğitim programıyla ilintisi olmasa da bu durum seslerin yükseltilmesi gereğini doğurmuş!

Ağırlıklı olarak mezunlardan oluşan ama onlara eklenen duyarlılardan ve meslek odaları, sendikalar ve demokratik kitle örgütlerinden destek alan topluluk huzurunda yapılan basın açıklaması ortalama yurttaşın da bu gibi önemli durumlarda görev başı yapması gereğine güzel bir örnek oldu.

Her ne kadar yakınlarım aracılığıyla Atatürk Lisesi’ne yakınlığım olduysa da; sayamayacağım kadar çok dost ve arkadaşımın bu seçkin okulun mezunu olduğunu da eklemem gerek sözlerime!

Atatürk Liselilere Atatürk’e ve Cumhuriyet değerlerine sahip çıktıkları için sonsuz teşekkürler, şükranlar…

Bizlere böylesi anlamlı bir girişime destek olma fırsatı yarattıkları için de teşekkür borçluyuz değerli dostlarımıza…

Cumhuriyet’in tapusu olan Lozan’ın adını taşıyan meydanda okullarına ve dolayısı ile Atatürk’e ve Cumhuriyet’e sahip çıkan Atatürk Liseliler öncülüğünde İzmir yine yaptı yapacağını…

Ceyhun Balcı, 9 Ağustos 2017

GERTRUDE DURUSOY DİYOR Kİ!

Gertrude Durusoy 10 dolayında dili okuyup yazabilen, çok uluslu kökenine karşılık yaşamını Türkiye’de sürdürmüş ve dolayısı ile de Türkleşmiş bir değerdi.

Ege Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde uzun yıllar öğretim üyesi olarak hizmet verdi Türkiye ve dünyaya!

Ölümü üzüntü vericidir! Yalnız Türkiye değil dünya önemli bir insanını yitirmiştir.

Toprağı bol olsun!

Belgeliği karıştırırken aşağıdaki gazete kesiği üzerine düşüncelerini okuyunca bir şeyler yazma gereği duymuşum.

Anısına önünde saygıyla eğilirken bu yazıyı paylaşma gereği duydum!

DURUSOY

Alakarga 1424. sayıda alıntıdır

 

Bugünkü Cumhuriyet’te (03.04.2011, ne yazık ki yalnızca Ege baskısında) yer alan bir yazı çok ama çok ilgi çekici geldi bana! Yazının başında yer alan kimi bilgiler başımı döndürdü. Bir yandan Çek, diğer yandan Avusturya ve Belçika bağlantılı çok uluslu bir Türk’ün görüşleriydi habere konu olan!

DURUSOY (1)

10 dünya dilini konuşabilen içimizden biri görüşlerini paylaşıyor.
Hepimizce bilindiği gibi; anadilde sağlık ya da anadilde eğitim gibi içeriği kuşkulu ve başarılabilirliği olanaksız öneriler uçuşmaktadır havada! Deyim yerindeyse kantarın topuzu kaçmıştır.

Bu konuda atış serbesttir! Nasıl başarılabileceği düşünülmeksizin anadilde eğitimden, hekimlerin hastalarla onların anadili aracılığı ile iletişim kurmasından söz edilebilmektedir 2011 Türkiye’sinde! Hem de ciddi görünümlü, aklı başında insanlarca!

İşte, bu çok uluslu Türk Gertrude Durusoy sınır tanımaz çılgınlığa dur diyecek bir görüş bildirmiş.

Türkiye için örnek olabilecek ve sonu belirsiz tartışmalara son verebilecek saptamalara göre Fransa ya da İspanya gibi AB üyesi ülkelerde bile yerel ya da etnik diller kamu hizmeti ortamında kullanılma lüksüne sahip değildir.

Ülkelerin olağan öğeleri olan etnik gruplar ve onların diller yoluyla gelişmesi söz konusu olamayacağına göre; akılcı olan ülkede yaşayan tüm yurttaşlara resmi dilin öğretilmesidir.

Resmi dil dışındaki dillerin de yaşatılması ve varlığını sürdürme koşullarının yaratılması önemsenebilir!

Ancak, bu önemli ayrıntının ulus devletin varlığını sorgulayıcı bir konuma getirilmesi aklın gereği değildir.

Bu noktada, çok uluslu ve çok dilli Gertrude Durusoy diyor ki; “Resmi dil dışında kalan etnik ya da yerel diller okullarda seçmeli ders olarak öğretilebilir ve böylelikle de varlıklarını sürdürmeleri sağlanmış olur!”
Kulak vermeye değecek bir görüştür!

Ceyhun BALCI, 03.04.2011

TIP SEMBOLÜ ÜZERİNE

Yurt içinde ya da dışında olsun! Gezerken mesleğimizden kaynaklanan dürtülerle tıp tarihiyle ilintili ipuçlarını da yakalama çabası içinde oluyoruz. Bu yaklaşımın bilgilenmeye katkısının yanı sıra var olan bilginin pekişmesi ve varsa yanlışların düzeltilmesi bakımından da yararlı bir eğilim olduğunu söylemeliyiz.
Norveç gezimiz sırasında yakaladığımız bir ipucu bilgilerimizi gözden geçirme gereğini kaçınılmaz kıldı.
Norveç’in batı kıyısındaki Bergen kentinde dolaşırken bir alışveriş merkezinin tepesine konulmuş bir heykel çekti dikkatimizi. Yakınlaştırılmış fotoğraf çekimlerinde heykelden çok heykelin sağ elindeki nesne çok daha dikkat çekiciydi.
Heykelin sağ elindeki bir asaya sarmalanmış kanatlı çifte yılanlı nesne bizim tıp sembolümüzdü. Daha doğrusu öyle sanıyorduk!

Bergen’de Merkür heykeli

(Dr Sarkis KILIÇASLAN’ın izniyle)

Şaşırdık ve anlam veremedik bu duruma. Araştırdığımızda söz konusu yapının tepesindeki heykelin ticaret tanrısı Merkür’ü betimlediğini öğrendik. Bir alışveriş merkezinin tepesinde yer alması şaşırtıcı değildi elbette ticaret tanrısının. Elindeki tıp sembolü de neyin nesiydi?
Ayrıntılı bilgi için Bergen Turizm Danışma’ya yazdık. Birkaç gün sonra gelen yanıt bizleri şaşırttığı kadar bilgisizliğimizi açığa çıkartması bakımından da ibretlikti.
Bergen Turizm Danışma bizi yanıtlarken başvurabileceğimiz ve daha fazla bilgilenebileceğimiz bir kaynağı da bilgimize sunma inceliği göstermişti. Ülkemizin başını öne eğen Wikipedia yasağı nedeniyle anında değilse de bir süre sonra bağlantıya erişebildik. Orada okuduğumuza göre bizim tıp sembolü saydığımız ve dolayısı ile sandığımız nesne ticaret tanrısı Merkür’ün “Caduceus” denen asasıymış. Merkür’ün Caduceus’u Türkiye’de tıp sembolü sanılmakta ve kullanılmaktadır. Bu yanılsamada Türkiye yalnız değildir edindiğimiz bilgiye göre. Kuzey Amerika’da da böylesi bir yanılsama söz konusudur. Türkiye’nin yanılgısı da olasılıkla Kuzey Amerika kaynaklıdır.
Böylesi yanılsamalar insanlık için ne ilktir ne de korkarız son olacaktır.
Belleğim beni yanıltmıyorsa bu yılın ilk yazısında benzer bir duruma değinmiştim. http://www.dagarcikturkiye.com/bir-maskenin-oykusu-yd-1913.html Çağının gericisi bir kişiliğin XXI. yüzyılda olumlu bir unsurmuş gibi kullanılması ve idolleştirilmesi karşısındaki şaşkınlığımı yansıtmıştım o yazıda. Benzer duruma kendi meslek alanımda tanıklık etmiş oldum böylelikle.
Tarihte yolculuğa çıkıldığında ülkemizin yer aldığı coğrafyanın başka pek çok konuda olduğu gibi tıp sanatının doğuşuna da beşiklik ettiği kolaylıkla söylenebilir. Durum böyleyken ülkemiz hekimlerinin meslek örgütünün tıp sembolü olarak Merkür’ün asasını benimsemiş olması acıklı güldürüye denk düşen bir durumdur.
Hiç kuşku yok ki, insanlığın küresel düzeyde etkileşim içinde olması kaçınılmazdır. Ancak, bilinçten yoksun bir etkileşimin yaratabileceği durumlardan birisidir bu yazıya konu ettiğimiz örnek. Tıp sanatının doğduğu yerdeki bir ülkenin kendisinde bulunan sembollere ilgisiz kalıp okyanusun öte tarafından etkilenmesi anlaşılabilir ve kabul edilebilir olmasa gerektir.

TIP SEMBOLÜ VE CAUDECUS

Solda tıp sembolü, sağda tıp sembolü sanılan Merkür’ün asası Caduceus

Tıpkı yaşadığı dönemin zalimi ve gericisi Guy Fawkes’ın günümüzde maskesi aracılığıyla kutsanması gibi ticaret tanrısı Merkür’ün asasının günümüzde aralarında ülkemizin de bulunduğu pek çok ülkede tıp sembolü olarak kabul edilmiş olması toplumların yanıltılabilirliğini ortaya koyması bakımından önemlidir.
Doğrusu varken yanlışta üstelenmemeli!
Wikipedia’daki “Caduceus” maddesi :

https://en.wikipedia.org/wiki/Caduceus
Caduceus

This article is about the Greek symbol. For the usage as a medical symbol, see Caduceus as a symbol of medicine. For the medical symbol with one snake, often mistakenly referred to as a caduceus, see Rod of Asclepius.
For other uses, see Caduceus (disambiguation).
Modern depiction of the caduceus as the symbol of commerce
Hermes ingenui[1] carrying a winged kerykeion upright in his left hand, Roman copy after a Greek original of the 5th century BCE (Museo Pio-Clementino, Rome).
The caduceus (☤; /kəˈduːsiːəs/ or /kəˈdjuːʃəs/; from Greek κηρύκειονkērúkeion “herald’s wand, or staff”)[2] is the staff carried by Hermes in Greek mythology and consequently by Hermes Trismegistus in Greco-Egyptian mythology. The same staff was also borne by heralds in general, for example by Iris, the messenger of Hera. It is a short staff entwined by two serpents, sometimes surmounted by wings. In Roman iconography, it was often depicted being carried in the left hand of Mercury, the messenger of the gods, guide of the dead and protector of merchants, shepherds, gamblers, liars, and thieves.[3]
Some accounts suggest that the oldest known imagery of the caduceus have their roots in a Mesopotamian origin with the Sumerian god Ningishzida whose symbol, a staff with two snakes intertwined around it, dates back to 4000 B.C. to 3000 B.C.[4]
As a symbolic object, it represents Hermes (or the Roman Mercury), and by extension trades, occupations, or undertakings associated with the god. In later Antiquity, the caduceus provided the basis for the astrological symbol representing the planet Mercury. Thus, through its use in astrologyand alchemy, it has come to denote the elemental metal of the same name. It is said the wand would wake the sleeping and send the awake to sleep. If applied to the dying, their death was gentle; if applied to the dead, they returned to life.[5]
By extension of its association with Mercury and Hermes, the caduceus is also a recognized symbol of commerce and negotiation, two realms in which balanced exchange and reciprocity are recognized as ideals.[6][7]This association is ancient, and consistent from the Classical period to modern times.[8] The caduceus is also used as a symbol representing printing, again by extension of the attributes of Mercury (in this case associated with writing and eloquence).
The caduceus is often incorrectly used, particularly in North America, as a symbol of healthcare organizations and medical practice, due to confusion with the traditional medical symbol, the rod of Asclepius, which has only one snake and is never depicted with wings.

Not : Bu yazı http://www.dagarcikturkiye.com’un ağustos 2017 sayısında yayımlanmıştır.

İSTANBUL’UN (ÜLKEMİZİN) HALLERİ

DE_twrPWsAQWgnx-e1500359543150.jpg

İstanbul’a ve orada yaşayan dostlarımzıa geçmiş olsun! Çok değil 10 gün önce de benzer dilekte bulunmuştuk. Bu dileklerimizin sonu gelecek gibi değil. Bugün İstanbul için dile gelen dileklerimizin yarın Ankara, İzmir, Antalya, Bursa, Adana ya da bir başka kentimiz için söz konusu olabileceğinden kaygılıyız.

Bir ya da iki yılda bir yurtdışına çıktığımızda gittiğimiz ülkeyi gezip, görmenin ve kültürünü tanımanın yanı sıra kentlerini ve gündelik yaşamını da izlemeye çalışıyoruz.

Bu gözlemlerimiz sonucunda şu saptamayı acı da olsa yapmaktan geri duramıyoruz!

Türkiye gezip, gördüğümüz ülkelerle karşılaştırıldığında son derece pis olmasının yanı sıra kural ve yasaların tanınmadığı bir ülkedir. Dahası, Türkiye’nin doğal, kültürel ve tarihsel varlıkları her geçen gün hızla yıkıma uğratılmakta ve övünç kaynağımız eşsiz zenginliklerimiz geri dönüşü olmaksızın yok edilmektedir.

İstanbul’a kısa sürede düşen 40-50 kilogramlık yağışın kenti göle çevirmesi, insanların boğulmaktan kurtulması, toplu ulaşımın felç olması, kent yaşamının durması boşuna değildir. Etkili ve yetkililer başlarını öne eğecek yerde pişkin bir biçimde doğayı suçlamayı seçmektedir. İnsan uygarlığı çok gelişmek ve ilerlemekle birlikte yağmur, kar, fırtına, sel ve deprem gibi felaketlerin önüne geçme olanağı henüz yaratılabilmiş değildir. Ancak, yine de insan aklına güvenilmelidir. Kentleşmeyi doğaya ve insana saygı çerçevesinde yapan ülkelerin bu bağlamdaki deneyimleri yol göstericidir.

Yağmursa yağmur, karsa kar! Bu gibi doğa olaylarını yalnızca Türkiye yaşamıyor. Avrupa ve Asya ülkelerinin de bu konuda ülkemizden geri kalmadıkları çok iyi bilinir.

Bu konuyla ilgili bir anı paylaşmalıyım!

2008 yılındaki Hong Kong ziyaertimiz sırasında şehir turu yaptıran rehberimiz anlatmıştı. 2008 yılının haziran ayında Hong Kong’a bir günde 500 (beş yüz) kilogram yağış düşmüş. Bu boyutta yağışın yarattığı olumsuz etkiler trafik sıkışıklığından öteye geçmemiş. Böylesi nicelikte bir yağışın ülkemizin her hangi bir yerine düşmesi durumunda olabilecekleri aklımıza getirsek bile dile getirmek istemeyiz.

main_14169448143_69683fbaee_z

Hong Kong’da yağmur….

Bir hafta on gün önce ve bugün İstanbul’da yaşananlar uygarlığa sığacak gibi değildir.

Suçluluk duygusu taşımayan pişkin yönetenlerimizin tersine bu akıl almaz durumun sorumlusunun hepimiz olduğunu bir kenara not edelim.

Bu kabul yönetenlerimizi temize çıkartmayı amaçlamıyor elbette!

Ülkemizin başına son 60 yılda geçen yerel ve genel yöneticilere bir selam gönderelim!

Onların içinden de son çeyrek yüzyılda görev yapmışlara ayrı bir parantez açalım!

Can kaybı yaşanmaması şanstır belki! Ama, bu olumlu durumun kocaman olumsuzluğu gölgelememesi gerektiği de kesindir.

Mantar gibi biten rezidanslar, AVM’ler; kentin akciğerlerine hançer gibi sokulan köprüler ve otoyollar; doğal afet toplanma alanlarına göz diken paragöz inşaatçılık anlayışını sanık sandalyesine oturtmak gerekiyor.

Bu yapılmadığı sürece kendi kendimize geçmiş olsun demeyi gelenekleştirir; uygar dünyayla aramızın açılmasını ağzımız bir karış açık izlemeyi sürdürürüz.

Bilinmelidir ki; kentler uygarlığın aynasıdır! En küçük sağanakta boğulmaktan zor kurtulan insanlar kentte yaşasalar da kentli olamazlar. Onları bu hallere koyanlar da uygar bir ülkede yaşasalar insan içine çıkamazlar.

800-duck-boat-splashdown-20x11

Boston’da turistik amaçla kullanılan karada ve suda gidebilen motorlu taşıt

SON VAGON

 

PEMBE-VAGON-e1497432421552-364x245

Vagonun demokrasi tarihimizde çağrıştırdığı imge belleklerimize bir daha silinmeyecek denli kazınmıştır.
Tramvay vagonundan demokrasi durağında inenlerin yaptıkları saymakla tükenecek gibi değildir. Demokrasi durağında inenlerin bir daha indikleri vagona binmeyeceklerini sananlar fena halde yanılmışlardır.
Bursa’da çok “kutsal” bir gerekçeyle toplu taşımada kadınlara ayrı vagon uygulaması için düğmeye basılmıştır. Bu bir yoklamadır. Tepki yeterli olmazsa yaşama geçirilecektir. Biraz olsun köşeli bir tepki olduğu sezilirse vazgeçilir gibi yapılacaktır. Rafa kaldırılan dosya ilk fırsatta indirilerek uygulamaya konacaktır.
Türkiye’yi 15 yıldır yönetenler bu ve benzeri uygulamaları çoğu zaman geçmişten öcalma aracı olarak da görmektedirler ve hemen her adımda Cumhuriyet kalesine gol atmışçasına sevinç ve kıvanç duymaktadırlar. İşin biraz da psikolojik tarafına gönderme anlamına gelen bu adımlar önemsenmelidir.
Biraz geriye gidelim!
Yanlışları ve eksikleri olsa da Türkiye’nin devrim tarihini Osmanlı yenileşmelerine dek dayandırmak gerekir. Bu dayandırma Lale Devri’ne dek uzatılsa da Tanzimat önemli bir başlangıç noktasıdır. Pek çok alanda girişilen yenileşme ve ıslahatın özellikle hukuk alanında duvara tosladığı görülür o dönem incelendiğinde. O alandaki yenileşme ve ıslahat ancak Mecelle çerçevesinde gerçekleştirilebilmiştir. Kaldı ki; Mecelle bile medeni hukuk ve miras gibi can alıcı başlıklar dokunamamıştır.
Bu bilgiler ışığında dinbazların Cumhuriyet nefreti daha iyi anlaşılabilir. Cumhuriyet’in hemen ardından 1926’da çıkartılan Medeni Kanun ve onu da izleyerek yürürlüğe sokulan kadına seçme ve seçilme hakkı veren devrimci yasalar yobaz takımının dünyasını karartmaya yetmiştir. O zamandan bu yana bugün kurgulanmıştır. Pembe vagon bu kurgunun eseridir.
Bursa’da tramvayın son vagonunu kadınlara ayırarak onları koruma altına alma kisvesi ardında demokrasi durağında tramvaydan inen dinbazların yeniden tramvaya binmesi söz konusudur.
Böylelikle koruma altına alınır gibi yapılan kadınlar nesneleştirilmiş olacaktır. İnsan gibi bir varlığın nesneleştirilmesi, bu gibi gösterilerin aracına dönüştürülmesi insana saygısızlığın vardığı noktayı göstermesi bakımından anlamlı ve önemlidir.
Diğer yandan, her ne kadar tartışma kadın üzerinden yürütülmekte ve uygulamalar kadın odaklı olarak gerçekleştirilmekteyse de; kadınları Bursa tramvayının son vagonunda yalıtan anlayış diğer yandan erkekleri aşağılamaktadır. Kuşkusuz, kadınlara yönelik şiddet ve her türden kötüye kullanımda olumsuz erkek örnekleri eksik değildir. Yine de parmakla sayılacak azlıkta tekil örnek gerekçe gösterilerek erkekler de baskı altına alınmaktadır.
Bir elmanın iki yarısı olan kadın ve erkeği toplumsal yaşamdan soyutlayan anlayışın yeri olsa olsa ortaçağdır. Ancak, bilindiği gibi toplumsal olaylar her zaman takvimle eşzamanlı ilerlememektedir. Kimi zaman olduğu gibi bu kez de takvim ilerlerken, o takvimi kullanan insanlar yüzyıllarca geriye giden bir yolculuğa çıkabilmektedir. Kuşkusuz bu durum önünde, sonunda düzelecektir. Sorun, bu düzelme sağlanana dek yaşanacak olumsuzluklarla ilgilidir.
Bir erkek olarak kötülüklerden korunmaları gerekçe edilerek kadınların toplumsal yaşamdan yalıtılmaları kendimi aşağılanmış hissetmeme neden oluyor.
Son vagon uygulamasıyla kadın toplumsal yaşamdan giderek kopartılıp, yalıtılırken; erkek de potansiyel saldırgan ve tecavüzcüye indirgenmektedir. Kadın ve erkek aracılığıyla toplamda insanlık yerle bir edilmektedir.
Tarihin tekerini bir an önce olması gereken yöne, ileriye döndürmek gerek! Bunun için geciktiğimiz her an, her saniye utanç hanemize yazılmaktadır.