TR 705’E CAN SİMİDİ

 

liman-can-simidi-plastik-76499-62-B

TR 705’i anlatmaya gerek var mı? Hünerleri Wikileaks’e konu olurken; kendi ülkesi zararına etkinlikleriyle ünlendi. Bu gibi davrananların yüzüne bakılmamalıydı! Oysa, Türkiye’de doping etkisi yarattı! Yükseldikçe yükseldi!

“Kendi hainlerimizi anında etkisiz kılarız, başkalarının hainlerini yüceltiriz” diyen Kissinger bir kez daha haklı çıktı!

Son SİHA çıkışıyla TR 705 misyonuna uygun davranan Sezgin TANRIKULU sözüm ona kendisine karşıt birinin can simidiyle siyasi yaşama tutundu. Can simidini atan da hukuk öğretme göreviyle donanmış bir hukukçu!

Gel de Sakallı Celal’i anma!

“Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür!”

Hukukçu kardeşimiz TR 705’le çatışmasında akla ve bilgiye güvenecek yerde duygularına teslim olup, kolaycılığı seçince kendisini yerle bir etmekle kalmadı! TR 705 namlı Sezgin TANRIKULU’nu siyasi yaşama bağladı! Ülkemiz siyaseti duyguların öne çıktığı bir alan! Gereksiz saldırı duygu kabarmasına yol açıyor. Yerin dibine geçmesi gereken, siyasette değil yer alması insan içine çıkmaması gereken TR 705 bundan böyle siyasette var olmayı sürdürecektir! Var olmakla yetinmeyip yükselecektir.

Türkiye varlığına yönelen bölücü teröre karşı mücadele veriyor. Bu mücadele süreci TR 705’lerin sözcülüğüyle sekteye uğratılmaya çalışılıyor! Durum bu denli açık ve ortadayken TR 705’e hiç de gereği yokken yönelen şiddet içerikli sosyal medya saldırısı TR 705’e atılmış bir can simididir!

Asarım, keserim, boğarım demekten kaçınmak, duygulara egemen olmak bu denli zor muydu?

Örneğin, bağlantıdaki şu yazı TR 705’in dikkatine sunulsa çok daha iyi edilmiş olmaz mıydı?

https://www.aydinlik.com.tr/mustafa-onsel-den-carpici-siha-aciklamalari-turkiye-eylul-2017-4

ALEKSANDER VON HUMBOLDT

1869 Berlin Tegel doğumlu Humboldt soyadının önündeki “von” ekinden de anlaşılacağı gibi aristokrat ve varlıklı bir ailenin oğludur. Kardeşi Wilhelm bugün “Hariciyeci” olarak tanımlanabilecek bir kamu görevlisi olarak Prusya’ya hizmet vermiştir. Ancak, Humboldt adının küresel üne kavuşmasında Aleksander’ın birkaç adım önde olduğunu eklemeliyiz.

alexander-von-humboldt-1

Aleksander von Humboldt (1769-1859)

Aleksander von Humboldt için birçok tanımlama yapılabilir. Gezgin, bilimci, yazar ya da çevreci nitelemelerinin tümü yakışır ona. Ancak, “BİLİMSEL GEZGİN” onu tanımlamada en uygun ve ayırt edici olanıdır. Yaşamı gezmek ve bu gezilerde edindiği bilgi, deneyim ve örnekleri bilimsel ortama katkıda bulunacak şekilde derlemekle geçtiği için “gezgin” nitelemesi mutlaka bulunmalıdır adının önünde.
Darwin’le eşzamanlı yaşamış olsa da ömrü Darwin’in “Türlerin Kökeni” adlı başyapıtını okumaya yetmemiştir. Buna karşılık ortaya koyduğu pek çok ilke ve saptamayla Darwin’den önceki Darwinci olarak anılmayı hak etmiştir.
Bilindiği gibi bilimsel devrimler zincirinin son ve çok önemli halkasının sahibi olan Charles Darwin tüm canlıların ortak atadan türediğini Evrim Kuramı’yla ortaya koyarak insanı tahtından etmiştir.
Humboldt, Darwin’in başyapıtı ortaya konmazdan çok önce doğayı oluşturan tüm unsurların biri biriyle etkileşim içinde olduğunu öne süren saptamasını yapmıştır. Ona göre doğada biri diğerinden ayrıcalıklı bir unsur yoktur. İnsanın kendisine ayrıcalıklı bir rol yüklemesi doğanın zararına bir durumdur. İnsanın salt kendi türü yararına atacağı her adımın doğayı geri dönüşü güç ya da olanaksız zararlara uğrattığı görüşündedir. Ona göre yeri geldiğinde tek hücreli bir canlı bile doğaya önemli katkıda bulunabilmektedir.
Aleksander von Humboldt gezginliğini bu eyleminden elde ettiği verileri olağanüstü biçimde analiz etmesi ve hemen hiçbir gezginin yapmadığı ölçüde bilimsel sonuçlara eriştirmesiyle süslemiştir. Hatta, Darwin’in onun izinden giderek Beagle gemisiyle dünya turu yapma düşüncesine esin kaynağı olduğu bile söylenir.
Darwin’in “Evrim Kuramı”nı dünyaya duyurduğu Türlerin Kökeni yapıtını okumamış olsa da Humboldt Darwin’le tanışmıştır. Darwin bu tanışmanın kendisini onurlandırdığını söylemekten alamamıştır kendisini.
Humboldt’un başka pek çok ünlü kişilikle tanışıklığı bulunmakla birlikte ABD’nin kurucu başkanlarından Thomas Jefferson ve Latin Amerika’nın Libertador’u Simon Bolivar’la olan tanışıklığı anılmaya değerdir.
Thomas Jefferson’a saygısı ve sevgisi sınırsız olmakla birlikte ABD’de köleliği sonlandırmadaki başarısızlığını görmezden gelmemiştir.
Simon Bolivar konusunda da yanıldığını saklamayacaktır Humboldt! Bolivar’ın kendisini de şaşırtan bir başarı elde ettiğine tanık olduğunu ifade edecektir ilerleyen yıllarda.
Humboldt’un bence çok önemli ve göz ardı edilmemesi gereken bir başka özelliği diğer emperyal aydınlarından farklı tutum almış olmasıdır.
Bilim, sanat ve edebiyat alanındaki eşsiz özellikleriyle adları akla gelebilecek sayısız Batılı aydın karşısında ona ayrıcalıklı konum sağlayan yaklaşım ve duruşunu yaşamı boyunca bozmamıştır Humboldt.

Berlin Humboldt Üniversitesi

Köleliğe karşı dik ve kararlı duruşunun yanı sıra emperyal ülkelerin kendi gönençleri için attıkları adımların çevre felaketine yol açmakta olduğunu yüksek sesle dile getirmekten geri durmamıştır.
Kendi ülkelerinin gelişmişliğine dayanarak kendileri dışındaki toplumları az gelişmişlik ve aşağı olmakla yaftalamaktan geri durmayan sayısız emperyal aydını ile karşılaştırıldığında Humboldt’un farkı çok daha iyi anlaşılmaktadır.
Bu yazıya konu olan saptamalara esin kaynağı olan okuma önerisiyle sonlandıralım sözlerimizi.
Humboldt kendisi için kolay olan yolu seçmeyerek emperyal aydın rolünü üstlenmekten kaçınmıştır. İyi bir bilim insanı olmasının yanında bu özelliğiyle de yüceltilmeye hakkı vardır.

0001708813001-1

Doğanın Keşfi, Aleksander von Humboldt’un Yeni Dünyası, Andrea Wulf, Ayrıntı Yayınları, 2017

BİRKAÇ FOTOĞRAF

CHP önderi Kemal Kılıçdaroğlu’nun basına yansıyan atletli fotoğrafı gündem sıkıntısı çekmeyen ülkemizde yepyeni bir tartışmaya yol açtı! CB RTE KK’yi eleştirmek uğruna “Atatürk böyle fotoğraf vermezdi!” demekten alamadı kendisini. Hemen belirtmekte ve altını çizmekte yarar var! RTE Türkiye’de her hangi bir kişiye Atatürk üzerinden eleştiri getirecek son kişilerden birisidir.
Doğrusunu isterseniz ben olsam KK gibi atletli bir fotoğraf vermezdim basına ve dolayısı ile de kamuoyuna!
Böylesi bir hataya düşmede halkla iç içe olma yanılsamasının önemli etkisi olsa gerektir. Yalnızca KK değil pek çok siyasi kişilik Türkiye’de halkla iç içe olmayı popülizmle ve halkın düzeyine inmekle eşdeğer tutmuştur. Oysa, halkla iç içe olmak, ona şirin gözükmek onun seviyesine inmekten çok onu kendi düzeyine çıkartmayı da gerektirir. Örneğin, Atatürk halkla doğrudan söyleşebilmiş, kendisini o halktan koruma gereği duymayarak halkın içinde yer alabilmiştir. Bugünün siyasi kişiliklerine baktığımızda sokağa çıkmaları birkaç bin kişilik etten duvar gerektirmekte, yollar taşıt trafiğine kapatılmakta, yerde, gökte ve yerine göre denizde kuş uçurtulmamaktadır.
Yaşamına 4000 bine yakın kitabı okumayı sığdıran Atatürk’ü halkla söyleşirken görebilirdiniz ama halkla iç içe olmak uğruna avamlaştığına tanık olan çıkmamıştır.
Mayolu fotoğrafı belleklerde en çok yer edenlerdendir. Köylülerle söyleşisi de unutulmazlar arasındadır.

Atatürk’ü KK’yi eleştirmek için diline dolayanlara ne söyleseniz az gelebilir. Ama, arşive girip kolayca erişeceğiniz bir fotoğraf çok şey anlatmaya yetip de artacaktır.
Yaşamı boyunca hiç kimsenin dizinin dibine oturup, biat fotoğrafı vermemiş olan Atatürk,
“Nush ile uslanmayanın hakkı tekdir,
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!”

sözünü rehber edinebildiği için yurdunu alçak düşmandan temizleyebilmiş, ülkesinin dağındaki çobanının da kentindeki insanının da gönlünde taht kurabilmiştir.
Atatürk’ün adını ağzına alacakların olağanüstü özenli olmasında sayısız yarar var!

atam-sb7

Böyle fotoğraf verebilenlerin başkalarının fotoğrafını eleştirme hakkı olabilir!

EVRİM VE CANLI SEVGİSİ

evrim-teorisi-hakkinda-ulkeler-ne-dusunuyor_780x566-1

Bir kez daha yinelemekte sakınca yok! İçinde bulunduğumuz çağda evrim kuramını tartışılır bir olguymuş gibi yansıtmak ya da daha kötüsü yok saymak, öğrenilmesini engellemek ortaçağ kafasıyla açıklanabilir. Bu kafaya sahip birileriyle her hangi bir ortak paydada buluşma olasılığı yok gibidir.
Bilimsel devrimi oluşturan çağ değiştirici yenilikler içinde Evrim Kuramı insan türünün ayrıcalıklı konumuna son vermiştir. Doğal olarak, bu durum dinci çevrelerin doğrudan tepkisini çekmiştir.
Evrim dediğimiz olgu olanca hızıyla sürmektedir. Mikroorganizmaları kapsayan evrim sürecine insan yaşamı gibi kısa zaman aralığında tanıklık edilebilmektedir. Bakterilerin antibiyotiklere karşı geliştirdiği direnç evrimsel bir davranıştan başka bir şey değildir. Mikroorganizmalar dışında kalan göreceli olarak gelişmiş canlılardaki evrimi gözlemlemek için insan ömrü yeterli bir zaman aralığı değildir. Bu noktada buluntular yetişmektedir yardımımıza. Birkaç bin yıl sonra türümüzün şimdiki egemenlik düzeyini sürdüreceğinin hiç bir güvencesi yoktur. İnsanı tüm canlıların üzerinde bir yerlere koyarak ona ayrıcalık tanıyan bağnazlığın bu gerçeği kabullenmesi ya da bilimsel düzeyde bunu tartışması elbette söz konusu olamaz.
Dinci gericiliğin elindeki biricik aygıt tıpkı ortaçağda olduğu gibi kaba güçtür.
Okullarımızda Evrim Kuramı’nı yasaklama dürtüsünün ardında kaba gücü aramak gerekir. Bugünlerde oy çokluğu bu kaba gücün ardındaki kutsal ve tartışılmaz kuvvet olarak boy göstermektedir. Hiç kuşku duyulmasın ki; gerekirse başka kaba güç yöntemleri de devreye sokulacaktır. Çünkü, içinde bulunduğumuz çağda yüzyıllarca geriye gitmek zor kullanmayı gerektirir.
Kendi deneyimimi aktarmam gerekirse Evrim Kuramı’yla tıp fakültesinden sonraki yıllarda adam akıllı tanıştım diyebilirim. Kuşkusuz duymuşluğum vardı evrimi. Ama, kavramam için yılların geçmesi gerekti.
Okumalarım kavramamı, kavramam da bilincimi ilerletti!

Kapak
Tüm canlıların ortak atadan türemiş olması Evrim Kuramı’nın özeti olarak algılanabilir!
Özellikle maymunla olan yakın akrabalığımız bağnaz sayılmayabilecek pek çok kişiyi bile rahatsız edebilmektedir. Arada kalmış pek çok kişinin de etkilenmesi için evrimden yana tutum alanların “maymundan türedik” anlamına gelecek şeyler söylediği öne sürülerek insanların evrim kuramından soğutulması güncel yöntemlerden birisi olarak sıkça karşımıza çıkmaktadır. Buna karşılık insanlara daha sevimli gelebilecek uzak akrabalarımızın adı anılabilir. Maymunun tek özelliği en yakın akrabamız olması ve en yakın atalarımızın ortak olmasıdır.
Balıkla da, kediyle de ve hatta kakalakla da ortak ataya sahibiz desek yanlış olmaz.
Sokaktaki kedi, köpek ya da ağıldaki inek, koyun ya da keçiyi sevmeyenimiz yok gibidir.

Tüm canlıların ortak atadan türemiş olduğunu düşününce kakalak ya da çiyana ya da bir başka sevimsiz sayılan uzak akrabamıza haksızlık etmemeliyiz.


Yine kişisel görüşüm ve tutumumdur!
Evrim konusunda derinleştikçe ve bilinçlendikçe kentlerimizde eksik olmayan kakalakı sevmeye başlamasam da yaşamına saygı duyar oldum. Ne de olsa milyonlarca yıl önceye dayanan bir akrabalığımız var bu küçük ve sevimli sayılmayacak canlıyla.
Yaşama ve her türlü canlılığa sevginin ve en azından asgari saygının da besleyicisidir Evrim Kuramı!
Bağnazlık yaşamın geçmişini birkaç bin yıllık zaman aralığına hapsederken; Evrim Kuramı milyar yıl geçmişe uzanan yolculuklara çıkmamıza olanak verir. Bu yolculukta rastladığınız canlılara asgari saygı isteseniz de istemeseniz de gündelik yaşamınızın sıradanlaşan davranışına dönüşür. Görünüşte insana benzemeyen, insandan oldukça farklı olan pek çok canlının hiç umulmadık bir andaki bir değişiklik sonrası sağ kalabileceğini, bugün insanlığıyla kibirlenip, böbürlenmenin sınırlarını zorlamakta sakınca görmeyen her hangi birimizin bir daha var olmamacasına sonsuzluğa göçebileceğini hiç ama hiç akıldan çıkartmamakta yarar var!

VENEZUELA’YI NASIL YORUMLAMALI?

Venezuela_bayrak_haritaVenezuela yaklaşık 20 yıldır hizadan çıkmış bir Latin Amerika ülkesi. Görmezden gelinmemesi gereken Venezuela’nın bu hizadan çıkışta tekil örnek olmaması. Benzetmekte hata olmazsa, Venezuela bir domino etkisiyle Latin Amerika’da toplu bir hizadan çıkışa öncülük etti. Petrol ve dolayısı ile enerji zengini Venezuela’nın bu beklenmedik çıkışı Batı emperyalizmini ve özellikle de ABD’yi kaygılandırmakta gecikmedi. Venezuela’nın karizmatik önderi Hugo Chavez sayısız saldırı ve darbe girişimiyle karşılaştı. Hemen bütün saldırılar halkın da destek verdiği Chavez’in utkusuyla sonuçlandı.
Chavez’in sağlığında umutlarını tüketen emperyalizm Chavez’in beklenmedik ölümüyle bir kez daha umutlandı. Bu satırların yazarı olarak ben de Chavez sonrasından kaygılananlar topluluğuna katılmıştım.
Emperyalizm Chavez’in ardılı Nicholas Madoru’yla mücadeleye utanç verici söylemler kullanmaktan çekinmeksizin başladı. Nasıl olur da bir otobüs sürücüsü devlet başkanı olabilirdi? Bu rezil propagandayı yapanların aklına geçmişte Latin Amerika coğrafyasında devlet başkanı olmuş hırsız, uğursuz, karanlık tipleri sorgulamak elbette gelmiyordu. Ne de olsa bu tipler batı emperyalizminin kayıtsız, koşulsuz destekleyicileriydi. Onları sorgulamak şöyle dursun pohpohlamaktan geri durmamışlardı zamanında.
Bu koşullar altında Venezuela’ya abanan batı emperyalizmi son yıllarda işi sokağa dökerek silahlı kalkışmaya vardırmakta sakınca görmedi. Ucuz enerji tutkusu arka bahçenin diriltilmesini kaçınılmaz kılmaktaydı.
Emperyalist saldırganlık ve gözü karalık karşısında dik duruşunu sürdüren Venezuela Devlet Başkanı Nicholas Maduro öncülü Chavez’in canı pahasına edindirdiği kazanımları korumaya ve Latin Amerika’nın bir daha arka bahçeye dönüştürülmesine engel olmakta kararlıydı.
Geçtiğimiz haftalarda devrimi korumaya ant içmiş Maduro Kurucu Meclis hamlesiyle oyunu bozdu.
Şiddet ve terörle beslenen tüm karşı çıkışlara karşın Maduro Kurucu Meclis seçimlerini yaşama geçirerek Latin Amerika’yı yeniden arka bahçeye dönüştürme girişimlerinin önünü almış oldu!
Bu süreci basın nasıl gördü?
Batıcı bakış açısıyla doğrucu bakış açısının farkını okuyacaksınız iki bağlantıda!
Yorumu sizlere bırakarak…
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/799968/Venezuella__bir_ulkenin_cokusu.html
https://www.aydinlik.com.tr/devrim-seytana-pabucunu-ters-giydirdi-dunya-agustos-2017

İZMİR ATATÜRK LİSESİ

Yazın bu sıcak gününde İzmir’de bir araya gelen yüzlerce kişi kamuoyunun dikkatini çekmeyi amaçladılar. İzmir’in en köklü eğitim kurumlarından 129 yaşındaki İzmir Atatürk Lisesi’nin mezunlar derneğinin yaptığı çağrıya uyan çok sayıda ve hemen her kesimden insan bu anlamlı eyleme destek verdi.

İzmir Atatürk Lisesi mezunu değildim ama oradaydım!

Rahmetli babam ve uzun ömürlü olsun dayım bu lisenin mezunlarıydı. Buranın mezunu olmasam da onlar aracılığıyla çokça öykü dinlemişliğim vardı burayla ilgili!

Özellikle babamın Atatürk Lisesi yıllarının II. Dünya Savaşı’na denk düştüğünü eski nüfus cüzdanına basılan “EKMEK KARNESİ VERİLMİŞTİR” damgalarından biliyorum. Belki zorlu ama bir o kadar da başların dik, alınların ak yüzlerin de pak olduğu yıllar olduğuna kuşku yok o dönemin.

Hemen her yere musallat olan dincilik İzmir Atatürk Lisesi’ne ayrıcalık yapacak değildi! Bu yaz okul yönetimiyle dinciliği iş edinmiş kimi vakıflar arasında bir işbirliği protokolü yapılmış. Eğitim kisvesi altında çağdaş değerlere sırt çeviren, kadın-erkek ayrımını öğrencilik yıllarından başlayarak yerleştirmeyi amaçlayan ve bunlar kadar önemlisi tabana selam çakan bu uygulama adını taşıdığı büyük insana gönülden bağlı Atatürk Liseliler’e durumdan görev çıkarttırmış.

Her ne kadar okulun öğrencilerini kapsamasa da, okulun eğitim programıyla ilintisi olmasa da bu durum seslerin yükseltilmesi gereğini doğurmuş!

Ağırlıklı olarak mezunlardan oluşan ama onlara eklenen duyarlılardan ve meslek odaları, sendikalar ve demokratik kitle örgütlerinden destek alan topluluk huzurunda yapılan basın açıklaması ortalama yurttaşın da bu gibi önemli durumlarda görev başı yapması gereğine güzel bir örnek oldu.

Her ne kadar yakınlarım aracılığıyla Atatürk Lisesi’ne yakınlığım olduysa da; sayamayacağım kadar çok dost ve arkadaşımın bu seçkin okulun mezunu olduğunu da eklemem gerek sözlerime!

Atatürk Liselilere Atatürk’e ve Cumhuriyet değerlerine sahip çıktıkları için sonsuz teşekkürler, şükranlar…

Bizlere böylesi anlamlı bir girişime destek olma fırsatı yarattıkları için de teşekkür borçluyuz değerli dostlarımıza…

Cumhuriyet’in tapusu olan Lozan’ın adını taşıyan meydanda okullarına ve dolayısı ile Atatürk’e ve Cumhuriyet’e sahip çıkan Atatürk Liseliler öncülüğünde İzmir yine yaptı yapacağını…

Ceyhun Balcı, 9 Ağustos 2017

GERTRUDE DURUSOY DİYOR Kİ!

Gertrude Durusoy 10 dolayında dili okuyup yazabilen, çok uluslu kökenine karşılık yaşamını Türkiye’de sürdürmüş ve dolayısı ile de Türkleşmiş bir değerdi.

Ege Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde uzun yıllar öğretim üyesi olarak hizmet verdi Türkiye ve dünyaya!

Ölümü üzüntü vericidir! Yalnız Türkiye değil dünya önemli bir insanını yitirmiştir.

Toprağı bol olsun!

Belgeliği karıştırırken aşağıdaki gazete kesiği üzerine düşüncelerini okuyunca bir şeyler yazma gereği duymuşum.

Anısına önünde saygıyla eğilirken bu yazıyı paylaşma gereği duydum!

DURUSOY

Alakarga 1424. sayıda alıntıdır

 

Bugünkü Cumhuriyet’te (03.04.2011, ne yazık ki yalnızca Ege baskısında) yer alan bir yazı çok ama çok ilgi çekici geldi bana! Yazının başında yer alan kimi bilgiler başımı döndürdü. Bir yandan Çek, diğer yandan Avusturya ve Belçika bağlantılı çok uluslu bir Türk’ün görüşleriydi habere konu olan!

DURUSOY (1)

10 dünya dilini konuşabilen içimizden biri görüşlerini paylaşıyor.
Hepimizce bilindiği gibi; anadilde sağlık ya da anadilde eğitim gibi içeriği kuşkulu ve başarılabilirliği olanaksız öneriler uçuşmaktadır havada! Deyim yerindeyse kantarın topuzu kaçmıştır.

Bu konuda atış serbesttir! Nasıl başarılabileceği düşünülmeksizin anadilde eğitimden, hekimlerin hastalarla onların anadili aracılığı ile iletişim kurmasından söz edilebilmektedir 2011 Türkiye’sinde! Hem de ciddi görünümlü, aklı başında insanlarca!

İşte, bu çok uluslu Türk Gertrude Durusoy sınır tanımaz çılgınlığa dur diyecek bir görüş bildirmiş.

Türkiye için örnek olabilecek ve sonu belirsiz tartışmalara son verebilecek saptamalara göre Fransa ya da İspanya gibi AB üyesi ülkelerde bile yerel ya da etnik diller kamu hizmeti ortamında kullanılma lüksüne sahip değildir.

Ülkelerin olağan öğeleri olan etnik gruplar ve onların diller yoluyla gelişmesi söz konusu olamayacağına göre; akılcı olan ülkede yaşayan tüm yurttaşlara resmi dilin öğretilmesidir.

Resmi dil dışındaki dillerin de yaşatılması ve varlığını sürdürme koşullarının yaratılması önemsenebilir!

Ancak, bu önemli ayrıntının ulus devletin varlığını sorgulayıcı bir konuma getirilmesi aklın gereği değildir.

Bu noktada, çok uluslu ve çok dilli Gertrude Durusoy diyor ki; “Resmi dil dışında kalan etnik ya da yerel diller okullarda seçmeli ders olarak öğretilebilir ve böylelikle de varlıklarını sürdürmeleri sağlanmış olur!”
Kulak vermeye değecek bir görüştür!

Ceyhun BALCI, 03.04.2011