TOPRAĞIN ÇOCUKLARI

 

“TOPRAĞIN ÇOCUKLARI”

“Köylü milletin efendisidir!”

Mustafa Kemal Atatürk

Özlü sözler, eylemle desteklenmedikçe anlam taşımıyor! Ama, yüzyıllar boyunca savaş neferi olarak görülmüş; adını, soyadını yazabilmenin okuryazarlık sayıldığı bir coğrafyada karanlıkta kalmış insan yığınlarının aydınlıkla buluşturulması ve kişilik sahibi yapılmalarıyla olanaklıydı efendileştirilmeleri. Feodal beylerin şamar oğlanı ve uşağı olmuş bir kesimin özgürleştirilmesi de onların aydınlanma değerleriyle buluşturulmasına ve akıllarının özgürleştirilmesine bağlıydı.Köy Enstitüleri işte böyle bir çağdaşlaşma projesiydi. Eğitirken üreten, üretirken toplumla ve yaşamla bütünleştiren! Enstitüye gelen köy çocuklarının geçtikleri eğitimden sonra yaşamı, efendilerini ve her türlü yanlışlığı sorgulamaları kadar doğal bir durum olamazdı!

Tanınmış feodal bey Kinyas Kartal’ın bu okulları oy pazarlığı aracına dönüştürmesi boşuna değildi. “Paşa, paşa oy almak istiyorsan bu okulları kapatacaksın!” dediği söylenir. Eşyanın doğasına uygun bir söylemdir. Efendi, efendiliğini paylaşmak niyetinde değilse bu sözler söylenmiş olmalıdır. Haksız da sayılmaz! Egemenlik elden gidiyor. Kula kulluk sona erecek!

Gerçek anlamda dönüşümün sağlanması ve çağdaşlaşmaya erişilmesi ancak bu şekilde köklü bir projeyle söz konusu olabilirdi. Kendi okullarını yapan, onaran ve bayındır kılan bir emek; toplumun yarısı demek olan kadını yaşamın dışında tutan karanlığı yırtan kadın-erkek birlikteliği Cumhuriyet devriminin sıradan amaçlarındandı.

Bugün hemen her şeyi, her düşünceyi ve eylemi başkalarından kopyalama anlayışının egemen olduğunu düşündüğümüzde Köy Enstitüleri projesinin yüzde yüz ulusal ve yerli malı olduğunu anlatmak hiç de kolay değil!

O yıllarda bu okullarda çekilmiş kızlı-erkekli öğrenci topluluklarının fotoğraflarına iyice bakınca kolayca anlayabilirsiniz ne denmek istendiğini.

Şimdilerde artık yapıları bile ayakta olmayan, yapıları ayakta kalanların ise harabeleştiği bu parlak ışık kaynaklarının dili olsa da anlatsa diyesi geliyor inansın! Cansız varlıklar dile gelip anlatamasa da, o kurumların dile gelmesi anlamına gelen bir sinema yapıtı bugünlerde gösterimde. Belgesel ve kısa metrajlı olanlar sayılmazsa “Toprağın Çocukları” türünün ilk örneğidir. Başoyuncu Erkan Can ve yönetmen Ali Adnan Özgür’ün de Köy Enstitülü babaların çocukları olduğunu anımsatalım.

Filmi anlatmak gibi bir uygunsuzluğa yol açmadan filmin bir imece ürünü olduğunun altını çizmekle yetinebiliriz. İmece Köy Enstitüleri’ni anlatan en güzel sözcüklerden birisidir.

Bu filmi izlemek zamanınızı yararlı bir işle geçirme fırsatı vermesinin yanı sıra yüzünü aydınlığa dönmüş insanların kaçınmaması gereken bir görev olarak durmaktadır karşımızda!

Şimdilerde başka toprakların çocuklarının sözünden çıkılmadığı, başka ülkelerin projelerinin cirit attığı bu topraklarda bu “Toprağın Çocukları”nı izlemenin tam da sırasıdır.

Sözü bugünle bağlayalım! O yoksul ve yoksun yıllarda üretmeyi eğitimin amacı yapan anlayış gösterişsiz ama hayranlık uyandıran bir model oluşturmuştu. Bugün ellerinde tablet bilgisayarlar, önlerinde akıllı tahtalarla görkemli tablolar çizen “çağ atlamış” Türkiye ne askerini, ne polisini ne de başkalarının bilgi paylaşımı olmadan  yurdunu koruyabiliyor. Bu durum hepimizi sarsmalı, uyandırmalı ve kendimize getirmeli! Bu arada uyarmış olmak isterim! Film gözlerinizi nemlendirecektir!

Bu eşsiz okulların, işliklerin ve aydınlanma yurtlarının yaratıcıları Hasan Âli Yücel, İsmail Hakkı Tonguç ve elbette halkının onayını almadan devrim yapma suçu işlemiş Mustafa Kemal Atatürk’ün aziz anısına saygıyla…

Ceyhun BALCI, 20.09.2012

Not : Bu yazı “Toprağın Çocukları”nın İzmir’deki ilk gösterimi sonrasında kaleme alınmıştır.

 

UZAKTAKİ KAYALIKLAR (HUAOYİ-SENKAKU ADALARI)

 

 

            Küresel ölçekli olayları egemen medyadan izlemek hem eğlenceli hem de öğretici oluyor. CNN Int’de son Çin-Japon gerginliğiyle ilgili tepkisiyle öne çıkıyor.http://edition.cnn.com/2012/09/17/world/asia/china-japan-islands-dispute-explained/index.html?hpt=hp_c1Uzaktaki kayalıklar Çin ve Japonya’nın arasını nasıl bozdu”  diye sorarak Çin’in egemenlik haklarına sahip çıkışını üstü örtülü olarak eleştiriyor. Çinliler Diaoyu Japonlar ise Senkaku adını vermiş bu kayalıklara. CNN Int bu alaycı yaklaşımıyla değer mi önemsiz kayalıklar için bu kadar zahmete demeye getiriyor. Üstelik üzerlerinde insan minsan da yaşamıyormuş. “Ver gitsin!” demediği kalmış. Bizim Kıbrıs için bile benzeri “verin kurtulun” söylemi tutturan tuzu kuruların tavrı şaşırtıcı değil.

Oysa, dünya artık yeniden çok kutuplu sürece dönüyor. Çin önemli bir ekonomik ve askeri güç. Dünyanın ekseni doğuya kayarken Çin’in uzaktaki kayalıklara ilgi duyması kadar doğal bir durum yok! Bugün insan yaşamayan kayalıklar yarın elinde bulunduran için doğal bir üs işlevi görebilir. Japonya denetimindeki kayalıkların olası senaryolarda üstleneceği önem şimdiden öngörülüyor. Çin’in asıl derdi kayalık sahibi olmaktan çok bu önemsiz kara parçalarının kendisine karşı üs olarak kullanılma olasılığı.

Bu önemsiz ve uzak yerleşimli kayalıklar bana yakın geçmişi anımsattı. Bu arada uzak kayalıkların Japonya ve Çin’e 200 mil, Tayvan’a 120 mil uzaklıkta olduğunu anımsatalım.

Isla Malvinas’ı bilir misiniz? Falkland Adaları desem mutlaka anımsarsınız. 1982 yılının Nisan-Haziran aylarında İngiltere ile Arjantin savaşına neden olan bu adaların İngiltere’ye uzaklığı 10 bin mil dolaylarında  olup Arjantin’in yalnızca 700 km kadar açıklarındadır. Diaoyu ile karşılaştırıldığında 200 kadar adayı içeren takımadalar olan Falkland 2000 kadar yerleşimciye de evsahipliği yapmaktadır.  Ama, kendisine bunca uzak takımadalara 18. Yüzyılda gelmiş olan  bundan 30 yıl önce İngiltere’nin ilgi alanı dışında kalamamış. Başka deyişle birilerine ne önemi var, bırakalım oralar da Arjantin’in olsun dememişler. Uğruna savaşıp 300’e yakın asker kaybetmişler.  700’e yakın Arjantinli de ölmüş.

Isla Malvinas ya da Falkland Adaları Magellan Boğazı ve Horn Burnu’na egemen olmalarıyla stratejik, çevresinde zengin petrol ve gaz yatakları bulundurmalarıyla ekonomik öneme sahiptir. Adada hemen tek geçim kaynağı olarak üretilen koyun yününün tek alıcısı İngiltere’dir.

Diaoyu Adaları için üzerinde insan bile yaşamayan kayalık nitelemesinde bulunanların kendi çıkarları söz konusu olduğunda dünyanın öteki ucunda şahin kesilmiş (ve bundan sonra da kesilecekleri) olmaları akıldan çıkartılmamalıdır.

Bu pencereden bakıldığında Çin bugün için önemsiz görünen ama bir başka devletin eline geçtiğinde önem kazanacak kayalıklar üzerindeki egemenlik hakkından vazgeçmeyerek doğruyu yapmaktadır!

Ceyhun BALCI, 18.09.2012

 

Meraklısına Not : Siz siz olun yolunuz Arjantin’e düşerse sakın Falkland demeyin. Aynı şekilde bir Çinliye Senkaku, bir Japon’a da Daioyu demekten kaçının. Alacağınız tepki kestiremeyeceğiniz kadar şiddetli olabilir.

DÜŞÜNÜYORUM ÖYLEYSE VURUN

Düşünüyorum Öyleyse Vurun!

CEYHUN BALCI, Cumhuriyet, 23.06.2010

Başlıktaki sözler bir kitabının adı olmuştu. Vurmadılarsa da Ziverbey’de halini hatırını sormaktan geri durmadılar 12 Mart döneminde!

Yüzbaşı Selahattinin Romanını yazmıştı, bir subay çocuğu olarak! Yaşamı savaşımla, güçlüklerle geçse de bu durumdan yakındığı hiç görülmedi, duyulmadı. Yaşadığı coğrafyaya birkaç yüz yıllık gecikmeyle gelen aydınlanma ışığını var gücüyle topluma yansıtmaya çabaladı gücü yettiğince! Aslında onun başına gelenlere şaşırmamak gerekiyordu. Ortaçağdan bu yana akıldan, bilimden ve kısacası aydınlanmadan yana olanların başına gelenler gelmişti onun da başına!

Son dönemde de kapısını çalmayı ihmal etmemişlerdi. Ulu çınarın devrilmesi süreci de böylelikle başlamış oluyordu. Önce kalp sorunları ve buna yönelik cerrahi girişim; onu izleyerek geçirilen inme ve yol açtığı sorunlar bugün yaşadığımız yitimin habercileri gibiydi.

Duvarın Üstündeki Tilkiöksüz kaldı…

İlhan Selçuk artık aramızda değil; artık yüreği atmasa da düşünceleri, aydınlığı ve yapıtları yaşamımızı ışıtmayı sürdürecek!

Ülkemiz aydınlanmacılarının başı sağ olsun!

Bir pencere kapanmış gibi görünse de o kadar çok pencere açmıştır ki İlhan Selçuk, onlar yetip de artacaktır bizlere yepyeni ufuklar açmaya!

Nasıl müzisyeni ezgisiyle anmak en iyisiyse, yazarı da yazısıyla uğurlamak en doğrusu olacaktır! Son yazılarından birinden bir alıntı: (sanırız kalp ameliyatına girmeden önce)

Pazartesi günü yürekten ameliyat olacağız, söylenenlere bakılırsa epey gıllıgışlı bir operasyonmuş, nalları havaya dikersek bozulmayalım, olur böyle şeyler… Nalları dikmezsem daha görüşürüz. Dikersem, her ne kadar kusurumuz da olsa, affola… İkisine de eyvallah…

Cumhuriyetimizin ve aydınlanmamızın ulu çınarının yakınlarına ve sevenlerine baş sağlığı diliyoruz…

SAHİPSİZ KENT : İZMİR

 

 

 

Başlığı belirlerken uzunca süre düşündüm! Büyük ölçüde gerçek ve bir ölçüde de dikkat çekici olması nedeniyle bu başlıkta karar kıldım.

 

Başlığa konu kaygı İzmir’de yaşayan, kendisini bir kentli olarak hisseden bir yurttaşın gözlem ve deneyimlerime dayanmaktadır. Söz konusu gözlem ve deneyimler pek az zahmetle ve dikkatli bir bakışla kolaylıkla doğrulanabilecek türdendir.

 

Başka bir çok kentimiz gibi İzmir de seçilmiş-atanmış işbirliğiyle yönetilmektedir. Dolayısı ile İzmir’deki aksaklık ve eksiklikler hiç bir şekilde yalnızca atanmış ya da seçilmişlere mal edilemez!

 

Bir yurttaş olarak kaleme aldığım bu yazının kentimizi yönetenlere açık çağrı olduğunun altını çizme gereği duyuyorum.

 

Değerli yönetenlerimiz,

 

Kurumlar ve kurallar göz ardı edildiğinde er ya da geç bir kaosa sürükleneceğimiz kesindir. Kentimiz İzmir’de de böyle bir tehdit her geçen gün kendisini daha fazla gösterir olmuştur.

 

Aksaklık, eksiklik ve eleştirilerimi sıralarken sorumlu yurttaşlık görevim gereğince çözüm önerilerimi de paylaşacağım. Bu nedenle, “eleştirmek kolay ama çözüm için ne öneriyorsunuz?” sorusunu da şimdiden geçersiz kılmış olacağımı sanıyorum.

 

Kurumların ve kuralların varlığının kentimizde huzurlu ve esenlikli bir yaşam için kaçınılmaz gereklilik oldukları konusunda hiç birimizin en küçük kuşkusu olmasa gerektir.

 

Kentimizin değerli yöneticilerini kentimizi daha yakından ve özenli gözlemlemeye çağırıyorum. Çoğu zaman savladığım gibi sağlıklı bir gözlem İzmir sokaklarında dolaşmakla olanaklıdır. Çünkü, bir çok şeyi araçlarınızın içinden farketmeniz mümkün olamamaktadır.

 

Örneğin, yaya kullanımı amacıyla düzenlenen ve sevgi yolları olarak da adlandırılan bir çok yolda bırakınız yürümeyi can ve mal güvenliğinizin her an tehlikede olduğunu anlamanız ancak bu yollarda yürümekle farkedilebilecek acı gerçeğimizdir. Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde günün herhangi bir saatinde arkanızdan gelen ve sizden çıkardığı gürültü ile yol isteyen  motosiklet olmadan yürüyemezsiniz. Bisiklet ya da son zamanlarda sayıları geometrik olarak artış gösteren elektrikli bisikletler çok daha büyük tehlike kaynağıdır. Sessizlikleri onları farketmenize engel olmakta ve onlardan zarar görmemeniz rastlantıya kalmaktadır.

 

Çözüm önerim : Yaya yolları adı üzerinde yayalar içindir. Yayalar dışındaki her türlü iki, üç ve dört tekerlekli motorlu-motorsuz taşıtın bu yollara girmesinin önlenmesi yaya güvenliğinin oluşturulması için önde gelen koşuldur. Eğer bu yapılamıyorsa bu yollarda yürüyenlerin görebileceği büyüklükte ve sıklıkta uyarıcı tabelalar konmalıdır. Bu tabelalar aracılığıyla bu yolda yürümenin yaratabileceği riskler yayalar ile paylaşılmalıdır.

 

İkinci gözlemim yine yayalara ayrılmış mekanlarla ilgilidir. Yaya yollarının yanı sıra yaya kaldırımları da işgal altındadır. Gerek motorlu taşıtların park etmiş olmaları ve gerekse az önce andığımız her türden bisiklet ve motosiklet buralarda deyim yerindeyse terör estirmektedir. Terör yalnızca eline silah, bomba ve patlayıcı alarak gerçekleştirilmiyor. Motorlu-motorsuz taşıt kullanıcıları da kentlerimizde terör kaynağı olabilmektedir. Hemen eklemekte yarar var. Özellikle Gümrük, Pasaport ve Kordon gibi bölgelerimizde esnafımızın da yaya kaldırımlarını işgalde önemli pay sahibi olduğunu söylemeye bilmem gerek var mıdır?

Çözüm önerim : Yaya yollarının yaya güvenliğini tehlikeye düşüren şekilde tecavüze uğraması fiziksel engeller konulması hem de kolluk güçlerinin özenli ve titiz denetimi aracılığıyla sağlamak siz kentimizi yönetenlerin öncelikli görevi olduğunu düşünüyorum. Sizleri yaya kaldırımlarını kullananların can ve mal güvenliğini koruma görevinizi yerine getirmeye çağırıyorum.

 

Bir başka yakınma konusu yine trafikle ilgilidir. Ben Mithatpaşa Caddesi’nde oturuyorum. Bu caddedeki trafiğin halini görmeniz için yürümenize gerek yoktur. Aracınızla birlikte (elbette eskort kullanmadan, tercihen tebdili plaka yaparak) bu caddeden geçmeniz aksaklığı görmenize yetecektir. Gece park eden araçlardan geçecek yol bulmanız, gündüz ise çok çeşitli gerekçelerle duraklamış araçlardan fırsat bulup ilerlemeniz son derece güçtür.

 

Çözüm önerim : Öncelikle kötüyü norm olarak kabul etmekten vazgeçelim diyorum. Çünkü, kötüyü örnek sayma ve ona tutsak olma haline ilişkin hemen her gün kulağımıza bir şeyler çalınıyor. “Ne yapalım, vatandaş aracını koyacak yer bulamıyor!” sözü bunlardan birisidir. Ben bir yurttaş olarak bunu kabul etmiyorum. Mutlaka sizler de tanık olmuşsunuzdur. Dünyanın ileri gitmiş, çağdaş ülkelerinde bu ve benzeri gerekçelere sığınılabildiğini düşünüyor musunuz?

 

 

Mithatpaşa Caddesi başta olmak üzere sayısız yerde bu sorunun üstesinden gelmenin tek yolu hoşgörüsüz bir şekilde kuralları uygulamaktan geçiyor. Zamanında yapıların otopark yapma zorunluluğu konusundaki zorunluluklarını göz ardı eden yönetimlerin bugün de duyarsız ve görmezden gelici olmaya hakları yoktur.

Ayrıca, bu konuda kolluk güçlerinin yeterli denetleme yapmadıkları düşüncesindeyim.

Trafik düzeninin korunmasında ve sürdürülmesinde kolluk güçlerimizin başta trafik polislerimiz olmak üzere duyarlı olması gereği ortadadır. Bu bağlamda başarılı olmak adına trafik polislerimizin belirli kavşak noktalarında saklanmaktan vazgeçmesi gerekiyor. Çünkü, kavşaklardaki trafik ışıkları trafiği düzenlemektedir ve ayrıca artık sürücülerimiz trafik ışıklarına uyma konusunda belirli bir olgunluğa erişmiş durumdadır. Oysa, asıl sorun kavşakların biraz ilerisinde ya da berisinde göstermektedir kendisini. Bu da trafik polislerimizin çakılı denetimden etkin ve gezici denetime geçmesini kaçınılmaz kılmaktadır.

 

Yine trafikle ilgili bir başka sorun duraksız taksilerin özellikle trafiğin yoğun olduğu saatlerde gelişi güzel duraklaması ve bu şekilde yolcu beklemesinden kaynaklanmaktadır. Bu manzarayı hemen her gün Talatpaşa Bulvarı’nda ve özellikle de Alsancak Devlet Hastanesi dolaylarında yaşamaktayız. Özellikle akşam saatlerinde yolunuzu yaya olarak ya da aracınızla buraya düşürürseniz ne demek istediğimi kolaylıkla anlayabileceksiniz.

 

Çözüm : Duraksız taksilerin bekleme yapmasının önüne geçilmelidir. Ayrıca, artık kent içi trafiğinde yeri olmaması gereken dolmuş hatları da iptal edilmelidir. Talatpaşa-Konak, Kahramanlar-Konak ve Otogar-Konak taksi-dolmuşlarının çalışmaları engellenmelidir. Söz konusu dolmuşlarda çalışan sürücülerin belediye başta olmak üzere kamu kurumlarında iş sahibi yapılmaları geçim kaynağından yoksun kalmalarının da önüne geçilmesini sağlayacaktır.

 

Örnekler artırılabilir.

 

Bu aksaklıkların giderilmesini siz seçilmiş-atanmış yöenticilerimizden beklemek bizlerin en doğal hakkıdır.

 

Bu yazının başlığı olan sahipsiz kent İzmir  imgesini değiştirmek bizlerle birlikte sizlerin elindedir. Atacağınız olumlu adımlar ve kurallarla, kurumları egemen kılacak yaklaşımlar kentimiz İzmir’i sahipsizlikten kurtaracaktır.

 

Sizleri bu doğrultuda harekete geçmeye çağırmanın sorumlu yurttaşlık gereğince olduğunu bildirir, saygılar sunarım!

 

Ceyhun BALCI, bir İzmirli

 

 

YENİ ANAYASAYA GEREK VAR MI?

Başlıktaki soruya “elbette, kuşkunuz mu var?” yanıtı verilebileceği gibi bu yanıta dayanak olabilecek sayısız gerekçe sürülebilir öne! Şeytanın avukatlığına heves ederek “hayır, hiç gerekli değil!” diye yanıt veriyorum bu soruya. Benim de bir gerekçem var! “Laikliğin Bedeli Tecilsiz Hapis” (Aydınlık, 14.09.2012) manşeti dayanağımdır. Manşete konu olan olgumuzu anımsayalım Olay Ege Üniversitesi’nde yaşanır. EÜ Fen Fakültesi Öğretim Üyesi Prof Dr Rennan PEKÜNLÜ Anayasa’ya ve o Anayasa’nın güvencesi olan yüksek mahkemenin artık içtihatlaşmış kararına dayanan bir davranış gösterir. Derslere türbanla girmekte ısrarlı bir öğrencisinin bu davranışını tutanak altına alır. Olağan olan budur. Tutanak altına alınan bu olayda öğrencinin derse girmesini engellemeye yönelik en küçük bir fiziksel engelleme yoktur. Tutanağa konu olan öğrenci derse girmiştir. Ama, Türkiye olağandışı bir süreç yaşamaktadır. Zamanın YÖK Başkanı kükrer : “Üniversitelerde türbana karşı olan 30-35 hoca kaldı, halledeceğiz!” Anayasa’ya dayanarak davranan Pekünlü soruşturmanın selameti gereğince açığa alınır. İşin içine Adliye de girer. Oradan çıkan ama henüz Yargıtay’ca onanmamış olan karar “Yargı-Yürütme elele, hep birlikte Ak günlere” söylemini pekiştirecek türdendir. Tecilsiz hapis yaptırımı Anayasa’yı kendisine güvence olarak gören Pekünlü’yü bekliyor. Son yıllarda her geçen gün gürleşen “yeni Anayasa gerek” sözlerini duymayan kalmamıştır. “Yeni Anayasa’ya tamam ama nasıl bir Anayasa ve hangi yöntemle?” sorusunu soranların sesi pek de duyu(ru)lamıyor. Elbette kuşkular “yeni Anayasa” kılıfıyla Türkiye’deki dönüşümün güvence altına alınması hedefleri üzerinde yoğunlaşmakta. Ama, görüldüğü gibi yeni Anayasa yapılmadan da, yapılması tasarlanan Anayasa’nın provaları da pekala gerçekleştirilebilmekte. Eskisinin varlığında, tasarlanmakta olan yenisi doğrultusunda uygulama yapılabildiğine göre; başlıktaki soruya geri dönebiliriz! Eldeki Anayasa gönüllerdeki Anayasa’nın yaşama geçirilmesine engel olmadığına göre “bu kadar zahmete gerek var mı?” diye sormadan edemiyoruz. Ceyhun BALCI, 14.09.2012

GÜZELLEMECİ TÜRK MEDYASI

Kötülük meleği bir kez daha Türkiye’deydi. Emperyalist olmak da kolay değil! Çaba ve emek harcamayı gerektiriyor. Dünyaca tanınmış ne kadar değeriniz varsa alana sürmek durumundasınız. Yeri gelince top, tüfek yeri gelince de Angelina Jolie!

Her geçen gün çukurlaşma rekoru kıran yüce Türk medyası böyle bir fırsatı kaçırır mı? Ak saçlısı, nur yüzlüsüyle medyamızın habercileri birkaç gündür melek reklamına girişmişti. Dün de sade giyimi, makyajsız ve takısız güzelliği, karalar bağlamış görünümüyle bizimkilerin dilindeydi. Suriyeli kamplarının tartışılan durumu da onun sayesinde belleklerden silindi. Ambulanslarla isyana götürülen ayak takımının şefkat gereksinimi kötülük meleği aracılığıyla giderilmiş oldu.

Böylelikle necip medyamız Suriyeli kamplarıyla uğraşmak gibi tehlikeli bir iş yerine yediden yetmişe hiç kimsenin ilgisini esirgemeyeceği sorunsuz bir konu bulmuş oluyordu.

Bu sabah çok okunduğu ileri sürülen gazetelerimizden birinin internet sitesinde Türk doktorunun başarı haberi vardı. Bizde bu tür haberlerin ömrü kelebeğinki kadar bile değildir. Neyse ki haberin adresini not etmeyi akıl ettim. Paylaşıyorum. Artık yerinde yeller esiyor. http://www.hurriyet.com.tr/planet/21459474.asp

Dr Tan İNCE’nin önemli buluşundan söz etmek yüce medyamıza yarar sağlamayacağı için boşuna bekleriz böyle bir şeyi. Bu değerli doktorumuzun kendisinden söz ettirmesi ancak medyatik olmasıyla mümkün olabilirdi. Yüce medyamıza konu olması için ya Atlantik ötesinden görevlilendirilmesi ya da aynı ülkeyi paylaştığı soydaşı Dr Mehmet ÖZ’ün izinden gitmesi gerekirdi.

Böyle durumlarda beyin göçünden dem vuracaklara da bir çift sözüm olacak : Haberal ve Gürüz! Anlaşılmış olmalıdır…

Ceyhun BALCI, 14.09.2012

MİLİTARİZM

 

Kimilerinin temcit pilavı gibi önümüze koyduğu kalıplaşmış sözler vardır ya! Militarizm ve yargı vesayeti gibi. Onlara ilişkin taze iki olguyu bilginize sunuyorum!

Militarizmin yaşamımıza egemen olduğu savını duymayanımız kalmamıştır! Geçtiğimiz yaz günleri Olimpiyatlara sahne olmuştu. Birkaç gün önce Paralimpik oyunları da sona erdi. Madalya törenlerine dikkat ettiniz mi? Madalya almış sporcuların ülkelerine ait bayraklar göndere askerlerce çekildi oyunlar boyunca. Hepimizin uygarlık beşiği olarak gördüğü yazılı bir anayasası bile olmayan İngiltere militarist bir ülkemiydi ki olimpiyatlar boyunca bayrakları göndere çektirecek sivil bulamamıştı?

Evet! İngiltere militarist bir ülkedir! Olimpiyatlarda bayrakları göndere askerler çektiği için değil elbette! İngiltere Irak’ta, Afganistan’da ya da adı aklımıza şu an gelmeyen başka dünya ülkelerinde askersel güç bulundurup, oralarda jandarmalık ve onun da ötesinde ölüm tacirliği yaptığı için militarist bir ülkedir.

Türk Ordusu’na militarizm yakıştırması yapmaya doyamayanların dikkatine sunulur!

Bir başka haber!

Anayasa Mahkemesi, Avrupa İstikrar Mekanizması’nın kurulmasına onay verdi

İstikrara şartlı onay

© Şikâyetleri reddeden Alman Anayasa Mahkemesi, yükümlülüklerin 190 milyar Avro’nun üzerine çıkmasını da kısıtladı.

Ekonomi Servisi – Almanya Anayasa Mahkemesi, Avrupa Kurtarma Fonu’nun bloke edilmesine yönelik çağrıları reddetti. Böylelikle Almanya Kurtarma Fonu’nun içinde yer alacak. Mahkemesi, Avro Bölgesi’ndeki borç krizi çerçevesinde geliştirilen sürekli kalıcı kurtarma fonu olan Avrupa İstikrar Mekanizması’nın (ESM) bazı çekincelerle anayasaya uygun olduğuna karar verdi. Ancak mahkeme, Almanya’nın yükümlülüklerini 190 milyar Avro’nun üzerine çıkmaması konusunda kısıtlaması gerektiğine hükmetti. Bu rakamın üzeri parlamento onayına ihtiyaç duyacak…… (Cumhuriyet, 13.09.2012)

Bizim bildiğimiz kadarıyla atanmış yargı seçilmiş yürütmenin işine karışamazdı. Bu Avrupa da bir alem! “Bize verir talkını, kendisi yer salkımı!”

Şakayı bir yana bırakalım! Dünyanın demokrasiden payına bir şeyler düşmüş ülkelerinde kuvvetler ayrılığı denen kavram geçerlidir. Almanya’da olduğu gibi yüksek yargı gereğinde yürütmenin uygulamalarını denetleyebilir.  Onay verse de bu örnekte olduğu gibi sınırlayıcı ve kısıtlayıcı kararlar alabilir.

Türkiye’de geçmişte yargı vesayeti olduğunu sakız gibi çiğneyip, şimdilerde yürütmenin buyruğu altına girmiş olan yargı manzarası karşısında “dut yutmuş bülbül gibi” oturanların dikkatine sunulur!

Ceyhun BALCI, 13.09.2012