TÜRKİYE’Yİ SARSAN ON GÜNÜN ÖZETİ

TÜRKİYE’Yİ SARSAN ON GÜNÜN ÖZETİ

 

Çok şey yazıldı, çizildi ve söylendi. Böyle durumlarda sözü görüntülere bırakmak algının keskinleşmesine katkıda bulunabilir!

İkisi resim ikisi de hareketli görüntü olmak üzere dört görsel bizlere yardımcı olabilir. Kuşku duymuyorum ki, benzeri görüntü ve resimlerin milyonlarcası Türkiye’nin dört bir yanında kayıt edilmemiş olsalar da yaşanmıştır. Belleklerimiz tanıktır!

İlki İzmir’den. Bostanlı-Alsancak vapurunda çekilmiş. https://picasaweb.google.com/ceyhun1961/29Ekim2012#5804811182984262786  Bu görüntülerdeki insanlar 29 Ekim kutlamasına katılacaklar. Erkenden coşmuşlar. İrili, ufaklı arkadaş grupları olsa da vapurdakilerin ortak paydası 29 Ekim coşkusu. Ne bir organizasyon ne de zorlama var. Günlük, güneşlik İzmir gününde her biri hoşça zaman geçirebilecek sayısız seçenek yaratabilirdi. Bu görüntülere yansıyan insanların karmaşa çıkartmak, şiddet kullanmak ve taşkınlık yapmak gibi bir niyetleri olabilir mi?

İkinci görüntü Ankara’dan. https://picasaweb.google.com/ceyhun1961/10KasM2012#5809652413973970242  29 Ekim barikatlarının yıkıldığı alandan. Tek suçları 29 Ekim coşkusu için Ulus’ta bulunmak olan yurttaşların başına gelen şiddetin ve acımsazılığın kimden kaynaklandığı konusunda yeterince aydınlatıcı değil mi?

İlk fotoğraf 10 Kasım’dan. Etkileyici sesi ve oyunuyla belleklerimizde iz bırakmış bir sanatçı olan Işık Yenersu tarafından çekilmiş. https://picasaweb.google.com/ceyhun1961/10KasM2012#5809648429728437074 Bugünkü (11.11.2012) Aydınlık’ın ilk sayfasında yer alan resim iki inşaat emekçisinin saat 9’u beş geçe Ata’ya saygılarını ölümsüzleştirmiş. Bu fotoğraftaki iki emekçiye birileri saygı duruşuna geçin demek bir yana baskı yapmış  olabilir mi?

İkinci fotoğraf da sanal iletişim ortamlarında paylaşıldı. https://picasaweb.google.com/ceyhun1961/10KasM2012#5809650407933328946 10 Kasım günü ayakkabısını boyatan bir yurttaş ile boyacının saatler 9.05’i gösterdiğindeki görüntüleri bir dakika öncesiyle yan yana paylaşılmış. Onların da kendiliğinden ve özgür istençleriyle ortaya koydukları bu davranış sizce de çok şey anlatmıyor mu?

Görsellerin dördü de Türkiye’de, Atatürk’ün ve onun bizlere bıraktığı anlayışın yenilmesinin güçlüğünü ortaya koyması bakımından anlamlıdır. Atatürk’e ve onun eseri Cumhuriyet’e savaş açanların bu görüntüleri düşünerek ve sağduyuyla izlemelerinde yarar var!

Ceyhun BALCI, 11.11.2012

VAN DEPREMİ YILDÖNÜMÜNDE…

VAN DEPREMİ’NİN YILDÖNÜMÜNDE

İTALYAN DEPREMBİLİMCİLERİN BAŞINA GELEN VE BURADA OLANLAR…

 

Van Depremi’nin üzerinden bir yıl geçti. Anmsamak, unutmamak önemli. Unutkanlığın edilgenlik olduğuna da hiç kuşku yok! Bu yıldönümünü İtalya’dan bir deprem öyküsüyle karşılaştırmalı bir değerlendirme yaparak anmak biraz daha yararlı ve ufuk açıcı olabilir mi?

Anımsanacaktır! 2009’da İtalya’da L’Aquila’da yaşanan bir deprem 300 kişinin ölümüne yol açmıştı. Küçük sarsıntılarla başlayan süreci ana şok izlemişti. İtalyan yargısı ölüme neden olma gerekçesiyle birisi sivil savunmacı ve 6’sı da deprembilimci toplam 7 kişiyi 6 yıl hapis cezasına çarptırdı. Gerekçe kamuoyuyla “yarım yamalak, bütünlükten yoksun ve tutarsız bilgi” paylaşımı. Aslına bakılırsa İtalyan bilimciler ana sarsıntıdan bir hafta kadar önce “daha büyük bir depremin olmayacağı güvencesi veremeyeceklerini, daha büyük sarsıntılara hazır olma gerekliliğinin” altını çizerken bilimci sorumluluğunu yerine getirmişler. Ama, her nedense daha büyüğünün yaşanmsı için bir neden olmadığını eklemişler.  Daha da kötüsü bu açıklamayı kamuoyuna iletirken kendileri değil de ekiplerinden bir sivil savunmacıyı görevlendirmişler.  Bir iletişim kazası olarak da algılanabilecek bu durumu İtalyan yargısı farklı değerlendirmiş. Sonuç bilimcilere hapis cezası kararı olmuş! İlk bakışta çok acımasız gibi görünen bu kararın vereceği ileti açıktır. Özellikle deprem gibi yaşamsal bir konuda bilimcilerin kamuoyuyla iletişim kurarken özenli olması gereği anımsatılmıştır.

Türkiye’de neyse ki böyle bir sorun yoktur! Çünkü bilimcilerin sesi soluğu pek çıkmaz. Çıksa da duyan olmaz!

Van Depremi’nin yıldönümünde bu olayın ülkemize özgü bir sürümünü yaşadığımızı görmezden gelemeyiz! İlk sarsıntıda yüzlerce kayıp veren Van tam da yetkililerin “evlerinize dönebilirsiniz” duyuruları yaptığı günlerden birinde yaşanan bir sarsıntı sonrasında Bayram Otel faciasını yaşamıştı. Bu olguda bilimcilerin payı neydi? Bilinemiyor! Onlara kulak verilerek yapılan bir açıklama olması olasılığı neydi? Hasarlı yapılar konusunda gerekenin yapılıp yapılmadığı tartışmaları da üzerine gidilemeden unutuldu gitti.

Van’da yaşanan bu olgu hakkında ne yazık ki daha fazla ve ayrıntılı bilgi sahibi olamayacağız. Önceki Marmara Depremi’nde olduğu gibi nedenlere değil de göstermelik öznelere yönelme hastalığımız gereğince birkaç yüklenicinin yaptırıma uğratılmasıyla yetineceğiz.

Bir tarafta iz bırakan bir hesap sorma öyküsü diğer tarafta yazgıcı anlayış gereği cadı avıyla yetinme. Her şeyi o kadar açık ve yalın bir biçimde özetliyor ki…

Söze gerek bırakmıyor.

Ceyhun BALCI, 11.11.2012

Not  : Haftalık bilim dergisi New Scientist’in 27 Ekim 2012 tarihli sayısında yer alan iki yazıyı ve bizde Cumhuriyet Bilim Teknoloji’de kendisine yer bulmuş Celal Şengör imzalı yazıları da paylaşma gereği duydum.

 

 

 

Italian earthquake case is no anti-science witch-hunt

Manslaughter verdicts for six seismologists highlight the need for scientists to speak for themselves

It is easy to feel outrage at the jail terms handed down to six Italian seismologists and a civil servant this week. How could anyone hope to have predicted the earthquake that devastated L’Aquila in 2009?

That is the rallying cry, but failure to predict the quake is not, in fact, what the seven men have been convicted of (see “Seismologists found guilty of manslaughter“). The prosecution made it crystal clear all along that their case was about poor risk communication; it was built on an accusation of giving out “inexact, incomplete and contradictory information”.

On this charge, there was clearly a case to answer. Employed by Italy’s Major Hazards Committee to assess earthquake risks and communicate them to the government and the public, the seismologists got the science right, but left the job of public communication to a civil protection official with no specialist knowledge of seismology. His statement to the press was, to put it mildly, a grossly inaccurate reflection of the situation: “The scientific community tells us there is no danger, because there is an ongoing discharge of energy. The situation looks favourable.” At this point, the seismologists should have stepped in. But they did not, and the message stuck.

Of course, it is debatable whether this neglect merits a manslaughter conviction and six-year jail term. That is a matter for the Italian justice system. The appeals have already started.

But there are broader issues to consider. Many commentators argue that the L’Aquila verdict will have a chilling effect on the provision of scientific advice in Italy and beyond. That is clearly a concern worth taking seriously.

However, it should also encourage scientists who take on those roles to think long and hard about the responsibilities that come with them. It is tempting for scientists to defer communication with the public to others who are supposedly “experts” in doing so. But this approach often leads to confusion, as evidenced by a litany of failures in the past: BSE, vaccines, genetically modified crops and many more.

This cannot continue. Scientists valued for their expertise should speak for themselves rather than letting others speak for them. Lives are at stake.

 

Seismologists found guilty of manslaughter

 

SIX Italian seismologists and a civil protection official have been sentenced to six years in prison for manslaughter. All seven have said they will appeal the decision.

They were accused of falsely reassuring the residents of the town of L’Aquila that a major earthquake was not going to happen. A week later, a magnitude-6.3 event killed more than 300 people. The sentence has been widely condemned by scientists worldwide, who argue that earthquakes cannot be predicted.

In the weeks preceding the quake, a series of small shocks caused concern locally. Such tremors can sometimes be foreshocks to a larger quake. The situation was further muddied by a researcher at the nearby Gran Sasso National Laboratory, who used a megaphone and also went online to encourage people to evacuate, on the basis of radon emissions data.

The six seismologists spoke at a meeting on 31 March 2009 – a week before the quake – organised by Italy’s Civil Protection Department. They said they could not rule out a major quake, and it was best to be prepared, but there was no good reason to think that one was coming. Their advice was somewhat modified when the department’s deputy head Bernardo De Bernardinis later told the media the small shocks were reducing the seismic stresses, lowering the chances of a major quake. “That’s completely wrong,” says Roger Musson of the British Geological Survey in Edinburgh, UK.

 

 

ZÜMRÜTTEN AKİSLER

M. Celal Şengör (Cumhuriyet Bilim teknoloji, 02.11.2012)

Sevgili okuyucularım, bugün köşemi, Amerikan Jeoloji Derneğinin (The Geological society of America) bir bildirisine ayırıyorum: «İtalyan mahkemesinin kararı deprem zararlarını azaltma gayretlerine zarar verecektir. Boulder, Colorado, USA -Aşağıdaki beyanat bugün (24 Ekim 2012) Amerikan Jeoloji Derneği tarafından gönderildi:

İtalyan Hukukcuların İnanılmaz Cehaleti

22 Ekim 2012 tarihinde bir İtalyan mahkemesi uluslararası saygınlığa sahip 6 bilim insanını cinayet suçundan mahkûm etti. Bilim insanları Enzi Boschi, Giulio Selvaggi, Gian Michel Calvi, Claudio Eva, Mauro Dolce ve Bernardo de Bernardinis hapse mahkum edildi, memuriyetten men edildi ve zararları ödemeleri emredildi. Bu kişiler, suçlarını l’Aquila’daki trajik 2009 depreminin tam zamanını ve doğasını öngörerek işlemeyebilirlerdi. Fakat, anlaşıldığı kadarıyla l’Aquila’nın beklediği, bu tür kesin, kısa dönem deprem tahmini mümkün değildir. Deprem sistemlerinin büyük karmaşıklığı nedeniyle fiziksel detaylar hakkındaki bilgilerimiz eksiktir; derpemlerin son derece çeşitli olabilen süreçleri birbiriyle çelişen bilgiler veriyor; ve depremlerin ölçülmesi ne yazık ki her zaman doğru olarak yapılamıyor. Apaçık görülen, bilim insanlarının «natamam», «birbiriyle çelişen» ve «doğru olmayan bilgiler verdikleri» için mahkûm olduklarıdır. Amerika Jeoloji Derneği, bilim insanlarının sadece işlerini yaptıkları için mahkemeye çıkarılmasına en kesin şekilde itiraz eder ve bu mahkeme kararının ileride halka verilebilecek mesaj ve haberleri olumsuz etkileyeceğini en acı şekilde beyan eder. Bir yüksek mahkemeye gidebilecek bir temyiz bu kararı terslese bile, artık alınan karar, vereceği zararı vermiştir. Mahkemenin yapılmış olması ve hele şimdi ortaya çıkan karar, yerbilimleri topluluğunun tüylerini ürpertmiştir. Bu mahkemenin yaptıkları, depremler ve diğer doğal süreçler neticesinde meydana gelen ölümleri ve mal kaybını azaltmak için gösterilen disiplinlerarası gayretlere sekte vuracaktır. Şimdi İtalyan yerbilimcileri için «büyük riskleri öngörmek ve zararlarını azaltmaya çalışmak» için HİÇBİR neden kalmadı. Şimdi önümüzdeki görev İtalya’da ve diğer ülkelerde «mahkemenin vurduğu sismik darbenin» zararlarını azaltmaya çalışmak olmalı. Birlikte yapılacak bir kurumsal ve profesyonel zarar tamirinin ardından bilim insanları doğal âfetlerden doğan muhtemel zararı daha iyi anlamaya ve «öngörü» denen şeyin belirsizliklerini daha iyi anlatmaya çalışmalılar. Temas için: George H. Davis, Başkan, Amerikan Jeoloji Derneği, president@geosociety.org

“Amerikan Jeoloji Derneği (AJD) 1888 yılında kuruldu, 103 ülkeden, akademik dünya, resmi daireler ve sanayiden 25.000’den fazla üyesi olan bilimsel bir kurumdur. Toplantıları, yayınları ve programlarıyla, Amerikan Jeoloji Derneği üyelerinin gelişmesine katkıda bulunur ve insanlığın hizmetindeki yerbilimlerini destekler. AJD, yer, yaşam, gezegen ve sosyal bilimler arasında ortak araştırmaları arttırır, yerbilimleri hakkında halk ile diyaloğu vurgular ve her düzeyde yerbilimi eğitimini destekler.» Sevgili okuyucularım: AJD başkanı, çok sevgili bir arkadaşım olan Profesör George H. Davis’in kaleminden l’Aquila’daki savcı ve hakimleri akıllarını başlarına almaya ve verdikleri zararı düzeltmeye açıkça davet etmektedir. İtalya’da bilim insanlarını utanmadan mahkemeye veren savcı ve bu rezil kararı alan hakimler zır cahil insanlardır, zira artık her ilkokul çocuğunun bile bildiği deprem tahmini işinin en kaba ana hatları hakkında bile belli ki herhangi bir fikirleri yoktur. Bu adamlar aynı zamanda aptaldırlar ki bu derin cehaletlerinin farkında olmayarak ülkelerine inanılmaz büyüklükte bir zarar vermişlerdir. Bu sersemlerin ülkesinde Vezüv Yanardağı Napoli gibi büyük bir şehir için bugün muazzam bir tehlike arzetmektedir. Bilim adamları yıllardır bunu yana yakıla herkese anlatıyordu. Araştırmalarını keserlerse toplumun uğrayacağı maddi ve manevi büyük zararlar karşısında o zır cahil aptallar ne yapacaklardır? İtalya’daki aktif volkanları inceleyen bilim insanlar bilgi vermekten, ikaz yapmaktan vaz geçerlerse? Eğer Napoli Körfezi/Campi Flegrei kalderası patlarsa İtalya’da ve yakın çevresinde kimse hayatta kalmayacaktır. Hukuk ve politikanın, insanlığın başına çok büyük belâlar açmadan ellerini doğa bilimlerinden çekmeleri, kararlarını ancak doğa bilimcilerden bilgi aldıktan sonra vermeleri, insanlığı bekası için şarttır. Zira bir politikacının veya bir hukukçunun doğa bilimleri bilgisi sokaktaki adamınkini geçmez. Böyle bir bilgiyle insanlığı tehdit eden doğa olaylarının da içine girdiği konularda karar almaya kalkmak aptallığın daniskasıdır ve katillikle eş anlamlıdır. İnsanlık olarak «çoğunluğun haklılığı» ve «hukukun üstünlüğü» gibi boş lâflardan vaz geçerek, çoğunluğun ve hukukçuların içinde yaşadığımız bu karmaşık evren hakkındaki bilgilerinin, onların alacağı kararları sınırladığını hatırlamaya başlayalım. O bilgiler eksik olacağı için hem çoğunluk hem de hukuk genellikle yanlış karar alır. En azından ilgili konularda politikacılar ve hukukçular doğa bilimcilerin ve mühendislerin bilirkişiliklerini ciddiye almalı. Doğa bilimciler ve mühendisler de aralarında sahtekâr ve cahilleri barındırmamaya çalışmalı. Onun için adam gibi üniversiteler şarttır. Türkiye’deki gibi bilgisiz politikacılarca tahrip edilen üniversite bu işi yapamaz, tam tersini gerçekleştirir. O zaman da ne olacağını bakın l’Aquila’la görün.

ZÜMRÜTTEN AKİSLER A. M. Celal Şengör (Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 09.11.2012)Geçen hafta l’Aquila depremi üzerine bilim adamlarına karşı açılan davada, bu davayı açan ve sonuçlandıran savcı ve yargıçları ağır bir şekilde suçlayan bir yazı yazmış, onları cehalet ve aptallıkla itham etmiştim.

L’aquila’da Paranın Diğer Yüzü

Bu yazımın bir kısa mealini, yerbilimlerinin dünyadaki en saygın kuruluşlarından biri olan İtalyan Jeoloji Derneği başkanı arkadaşım Profesör Carlo Doglioni‘ye göndermiştim. Carlo, iyi bir bilim adamı olmanın yanı sıra, toplumsal sorumluluk hissi güçlü, geniş genel kültürlü, İtalya’nın eski aristokratik ailelerinden birinin çocuğu olan çok saygın bir kişiliktir. (Papa’yı Roma Üniversitesine sokmayan kararda imzası olanlardan.)

Carlo bana bir cevap yazarak yargıçlar ve savcı hakkındaki fikirlerimi paylaşmadığını bildirdi ve bilim adamlarının suçlanmasının doğru olduğunu söyledi. Ancak o da verilen cezayı uygun bulmamıştı. “Sembolik bir ceza bekliyordum“ diyordu. Büyük bir şaşkınlık içinde niçin böyle düşündüğünü sordum. “Çünkü“ diye cevap verdi kıymetli dostum, “bilim adamları politikacıları dinleyip halka yalan söyledi. Hukuk da onları haklı olarak suçlu buldu.”

Carlo gelişen olayları şöyle özetliyor: Bazı ön sarsıntılar tedirginlik yaratmıştı ve daha sonraki “tehlike yok” sözlerinin altında imzası bulunan bilim insanları endişelendiklerini söyledil. Sonra bir telefon konuşması esnasında bunların politikacıların baskısı altında tehlike yok demeye karar verdikleri ortaya çıktı.

Ne yazık ki bilim adamlarının araştırma paraları politikacıların kararıyla veriliyor. Onlar da baskı altında böyle bir şey yaptı. Bu bilime ihanettir ve hukukçular bunu tespit edip onları affetmemişlerdir. Carlo, “İtalya’da çok çürümüş, yolsuzluğa batmış bir hükümetten yeni kurtulduk, hukukçularımız bu dönemde her şeye rağmen başlarını dik tutmayı başardı. Onlara haksızlık etmeyelim” dedi.

Bu satırları dehşet içinde okuduğumu itiraf etmeliyim. Politikacılarla işbirliği içine girerek yalan söyleyen dostlarım gerçekten bilime ihanet etmişlerdir. Geçen haftaki yazımda İtalyan savcı ve yargıçlara yönelttiğim ağır suçlamaların bir bölümü de bu nedenle haksızdır. Bu kısmı için kendilerinden özür dilerim. Carlo’nun dediği gibi meslekdaşlarımızın yaptığı affedilemez. Ancak bu durumda bilim insanlarına ahlaksız bir baskı yapan politikacıların da mahkeme önüne çıkarılıp, ceza görmeleri gerektiğini söyledim. Carlo “endişelenme, o da yolda” diye bir cevap verdi ve cevabını şu anlamlı sözlerle noktaladı: “Merak etme. İtalya’da her şeye rağmen, Aydınlanma (l’Illuminazione) ölmedi“.

L’Aquila olayı, benim başından beri beklenen İstanbul depremi konusunda ne kadar doğru davrandığımı göstermiş olduğundan içimi ferahlattı. Ama gene de İtalyan savcı ve yargıçlarının bir önemli yanlışına değinmek istiyorum: Bilim adamları suçlanırken açık açık, bunun bilime ihanet ettikleri için olduğu ve ortaya çıkan suçta kendilerinin politikacılarla işbirliği içinde oldukları için aynı zamanda politikacıların da mahkûm edilecekleri söylenmeli, hatta, politikacıların mahkemesi geciktirilmemeliydi. Ortaya büyük bir yanlış anlamanın çıkmasına neden olmuş, bu durum beni ve Amerikan Jeoloji Derneği, Amerikan Bilimler Akademisi, Royal Society gibi kurumları da yanıltmıştır.

İkinci yanlış, ortaya çıkan bu durumu öncelikle, kuruluşu 17. yüzyıla inen İtalyan Bilimler Akademisi’ne havale etmemektir. Ne olursa olsun, bilimsel bir konuda bir hukuk mahkemesi kendi başına karar veremez. Hukuka bilim yayında üstünlük tanımaya kalkmak, sanırım İtalyan savcı ve hâkimlerinin en büyük yanlışı oldu. Bilimi ancak ve ancak bilim yargılayabilir. Ne hukuk, ne politika, ne de milli irade.

Geçen haftaki yazımda yazdığım bir şeyi tekrar edeyim: Ne çoğunluk, ne de hukuk bilime üstün görülebilir. Bilim doğruyu bulduğunu iddia edemez, ama neyin ne olduğu konusunda herkesten daha çok bilgilidir. Yeter ki bilim adamları dürüstlükten taviz vermesin. (Zaten veren bilim insanı kimliğinden vazgeçmiş demektir.)

Aquila’da olanlar Türk bilim insanlarının kulağına küpe olsun. Politikacıyla bilimin tersine işbirliği yapanın sonu felakettir. Bunu politikacıların da önemli bir ders kabul etmeleri gerekir. Hele hele bilimin pek de bilinmediği ülkemizde.

Top of Form

Bottom of Form

 

10 KASIM 2012

10 KASIM 2012

Bize düşen görev gereğince 10 Kasım’da Ankara’dayız! Benim için bir ilk! Yaşamımın ilk Ankara 10 Kasım’ı! Coşkulu, heyecanlı ve bir o kadar da kaygılıyız. Beynimize çivilenmiş bir soru var. Yeterince kalabalık ve katılımlı olacak mı?

Ankara’da ağlayan gökyüzü canımızı sıkıyor. Uzaklardan gelenlerin vazgeçmesi söz konusu değil ama Ankaralı cayar mı? Kaygımız yersiz! Yağmur sel olup sokaklardan akarken, insan seli de ne meydanlara ne de bulvarlara sığacak gibi değil. Ankara caddelerini yağmur selinin yanı sıra insan seli de dolduruyordu. Bu 10 Kasım’da kimsenin geri adım atacağı yok!  İliklerimize işleyen yağmura ve soğuğa karşın keyfimiz yerinde!

Yurdun dört bir yanından Ankara’ya akmış besbelli ki Türkler! İzmir’den Ankara’ya varıncaya dek durakladığımız bütün mola yerleri iğne atsanız yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. İzmir başta olmak üzere Denizli, Muğla, Aydın Manisa, Salihli, Soma, Kuşadası, Söke ve hatta İncirliova toplaşabildiği ölçüde Ankara’ya yönelmiş.

Bunca kalabalıkta “Şehir Eskişehir’dir” yazılı giysileriyle ve tek örnek yağmurluklarıyla dikkati çeken Eskişehirli Atatürkçüler için ayrı bir parantez açmasam olmazdı.

İktidardaki ile ayrılıkçı-etnikçi tutumuyla bilinen parti dışında tümünün yandaşları Atatürk’ün huzurundaydı. Yanı sıra sendikalar, meslek örgütleri, dernekler ve spor kulüpleri yığınsal katılımın unsurları olarak öne çıkmaktaydılar. Özellikle Ankaragücülü yandaşların coşkulu davranışları yürüyüşe renk kattı.

Olumsuz hava koşullarının şemsiye ve yağmurluk başta olmak üzere gezgin satıcılara hatırı sayılır bir kazanç olanağı yarattığının da altını çizelim.

29 Ekim’in tersine ortalıkta güvenlik gücü saldırganlığından eser yok. Hatta, güvenlik gücü görmedik desek yeridir. Tek ayrıcalık bizler “kaç kişiyiz saysana!” diye tempo tuttukça üzerimizde dolaşan polis helikopteri. Tek tek değilse de kestirim yoluyla katılımcı sayısını belirlemeye çalışıyor.

Kalabalığın içindeki bizlerin kalabalığın boyutunu bilebilmesi olanaksız. Tandoğan’dan, Anıt Kabir ana girişine  1 saati aşkın sürede yürüyebildiğimizi söylersem kabaca bir fikir vermiş olabilirim.

29 Ekim’de olduğu gibi TGB ve ADD görkemli buluşmanın önde gelen özneleri.  Yürüyüş kolunun yönlendirilmesi ve bilgilendirilmesi de bu öznelere düşmüş bir görevdi. Anıt Kabir ana giriş kapısı ününe konuşlanmış olan platformdaki TGB yöneticilerinin gelenlere illerini ve örgütlerini de dile getirerek hoşgeldin demeleri büyük incelikti.

Birazcık seyrelmiş olsa da yürümek o çok geniş Aslanlı Yol’da da hiç kolay olmadı.

Soğuk ve yağmurlu Ankara 10 Kasım’ında Aslanlı Yol’un sonunda Anıt Kabir’in bulunduğu geniş alana vardığımızda gözlerimiz önüne serilen manzara tek sözcükle betimlenebilirdi. Muhteşem! Henüz ziyarete açılmamış olan mozole için bekleyenler merdivenleri tıka basa doldurmuştu. Geriden gelen kalabalığın kendisine yer bulabilmesi ancak gelenlerin bir bölümünün alanı kısa zaman içinde boşaltmasıyla olanaklıydı. Bu anlamlı ve görkemli anı ölümsüzleştirmek isteyenlerin yoğun bir fotoğraflama işine daldıkları ve pek çoğunun kendinden geçtiği kolaylıla gözlemlenebiliyordu. Atatürk’ün kendi sesinden yayımlanan Söylev’i ortamın etkileyiciliğini artıran bir başka etken olarak kendisini göstermekteydi.

Yurdun dört bir yanından Ankara’ya akan kalabalığa Ankara’dan katılanları burada bulunmaya zorlayan tek bir etkenden söz edilebilir mi? Oysa, değerbilir insanların varlıklarını borçlu oldukları yüce öndere yılın birkaç gününde de olsa şükranlarını sunmalarını engelleyecek sayısız tehdit ve yıldırmanın varlığı yadsınabilir mi?

29 Ekim’den kısa süre sonra bir kez daha sınanan Atatürkçüler sınavı bu kez de başarıyla geçmiş oldular.

Bu denli görkemli bir ortamı oluşturmak için bir sonraki buluşmaya gün saymak yerine; bu nitelikli potansiyelin gerçek anlamda bir güce dönüştürülmesi doğrultusunda çalışılmalı! İşte önümüzde duran öncelikli görev budur!

Ceyhun BALCI, 11.11.2012

Fotoğraflar için : https://picasaweb.google.com/ceyhun1961/10KasM2012

TEVFİK FİKRET

 

 

HAK BELLEDİĞİ YOLDA YALNIZ KALMAYI GÖZE ALAN ŞAİR: TEVFİK FİKRET

 

Yaşamı hak edişin başka bir adı ve kaçınılmaz gerçekse ölüm; göğsünü gere gere karşılayabilmeli onu insan. Vakti gelip kapı çalındığında; geride bıraktıklarıyla, savunduğu değerlerle, gözü arkada kalmayacak olmanın dayanılmaz hafifliğiyle dimdik durabilmeli karşısında. Tıpkı Tevfik Fikret’in;  inandığı değerlerden ölünceye  değin ödün vermediği,  jurnalciliğin kol gezdiği baskı döneminde korkuya pabuç bırakmadığı,  hak etmediğine inandığı parayı elinin tersiyle itebilme erdemini gösterdiği, inanmadığı politikacı arkadaşlarından gelen bakanlık görevini hiç düşünmeden reddedip mevki makam peşinde koşmadığı, söylemleriyle eylemlerini her zaman örtüştürme tutarlılığını gösterdiği yaşam kesitinde çizdiği onurlu portre gibi.

“Kimseden yardım ummam, dilenmem kol kanat

Kendi boşluğum, kendi göklerimde kendim uçarım

Eğilmek, tutsaklık boyunduruğundan ağırdır boynuma

Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim”

Fikret’in “Rübab-ı Şikeste (Kırık saz)” isimli kitabında yer alan dörtlüğün son dizesinden esinle, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin öğretmenlerine “Cumhuriyet sizden  fikri hür, vicdanı hür , irfanı hür , nesiller ister” diye seslenen Mustafa Kemal Atatürk, “ Fikret karanlıklar içinde bir nur görüp halkı o nura doğru götürmeye çalışırken siz nerelerde idiniz? Ben Fikret’e yetişemedim, onun sohbetinden istifade edemedim. Kendimi bedbaht sayarım. Fakat onun bütün eserlerini okudum, birçoğu da ezberimdedir. O, hem büyük şair, hem de büyük insandır. Efendiler! Zaten parmakla gösterilecek kadar az olan büyük adamlarımızı küçültmeye kalkışmayalım”, “Ben inkılap ruhunu ondan aldım” sözleriyle de Fikret’e duyduğu hayranlığı ve onu karalamaya çalışanların dar görüşlülüğünü vurgulamaktadır. Asıl adı “Mehmet Tevfik” olan “Tevfik Fikret”, çocukluğunda  babası Hüseyin Bey’in esir pazarından aldığı Sudanlı Leyla Bacı’nın elinde büyümüş ve ona olan sevgisini yıllar sonra “Siyah Bacı” isimli şiirinde “Benim siyah bir bacım var/ Adı Leyla, gözü şehla/Yatayım, akşam olsun da/ Siyah bacımın koynunda” dizeleriyle dile getirmiştir. Çocukken, geceleri uyurken yatağına aldığı “Zerrişte” isimli kedisini ise Servet-i Fünun Dergisi’nde “Yaz aşkına dair, dediniz/ İşte misali/ Sevdiklerimin ben/ Hepsinde bu tırnakları/ Hepsinde bu hali/ Hepsinde bu hırçın kedi simasını gördüm/ Tüm zevkini sürdüm bu cehennem gibi ömrün” diyerek anmıştır. Çocukluğunda elini sokan arıyı, evlerinin bahçesinde peşinden koştuğu kuşları, ölümüne çok üzüldüğü kanaryasını da yazdığı şiirlere tem yapmaktan geri durmamıştır sevgi gözlü, hayvan dostu şair.

Tevfik Fikret’in gazel tarzında yazdığı ilk şiirleri, “Tercüman-ı Hakikat” gazetesinin “Muallim Naci” tarafından yönetilen edebiyat sayfasında basılmıştır. Galatasaray Lisesi’ndeki edebiyat öğretmenlerinin etkisiyle yazdığı biçim ağırlıklı divan şiirlerinin yerini, daha sonra içerikli şiirler almıştır. Özellikle yöneticiliğini yaptığı “Servet-i Fünun “ dergisi yıllarında Fikret, şiirde özgünlüğü yakalamıştır. Bu yıllarda yayınladığı “Hasta Çocuk”, “Ramazan Sadakası”, “Nesrin” “Balıkçılar” “Verin Zavallılara” gibi şiirleriyle, topluma tepeden bakan “sanat sanat içindir” çizgisinin  bireysel, bencil anlayışından sıyrılarak, şiire toplumsal bir sorumluluk yüklemiştir. Onun şiirdeki içeriksel silkinişi; şiirde müzikalite, aliterasyon ve uyak gibi unsurlarda son derece duyarlı olduğu bilinen Fikret’i şekilsel atılımlardan da geri bırakmamıştır.  Dizeler arasında köprüler kurarak şiiri düzyazıya yakınlaştırması (Nesr-i Manzum), ustası olduğu divan şiirinin çatık kaşlı kalıplarını yıkan yenilikçi ölçü denemeleri (Serbest Müstezat),  o zamana değin dudak bükülen günlük konuşma diline hak ettiği saygınlığı kazandırma  girişimleri, şiirdeki biçimsel devrimin anlamlı yapıtaşları olmuştur.  Tüm bu körpe soluklanmalar, eski olanın pabucunu dama atma sonucunu doğurduğunda ise “Ahmet Mithat” gibi eski edebiyat yanlıları Fikret’e acımasızca saldırmaktan çekinmemişlerdir.

Yaşadığı baskıcı dönemin en umutsuz anında kapıldığı karamsar anaforun etkisiyle dizelendirdiği “Sis” şiirinde şair; yozlaşmaya, haksızlıklara, korkaklığa, namussuzluklara, kokuşmuşluğa başkaldırarak, tüm bu olumsuzlukların faturasını İstanbul’a çıkarmıştır: “Ey mahkemelerden sürekli sürülen halk/ Ey dinlenme korkusuyla kilitlenmiş ağızlar/ Ey ulusal çaba ki nefret edilmiş ve horlanmış/ Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasal mahkum/ Ey eğilmiş baş ki ak pak ama iğrenç/ Ey taze kadın, ey onu takibe koşan genç/ Ey ayrılık acısı çeken ana, ey kırgın eş/ Ey kimsesiz başı boş çocuklar/ Hele sizler, hele sizler/ Örtün ey facia, örtün, evet, ey kent/ Örtün ve sonsuzca uyu, ey dünya orospusu”.

Geri kalmışlıktan, karanlıktan kurtulmanın reçetesini  akılda, bilimde ve batı uygarlığında gören Fikret, ikinci başkaldırısını “ Tarih-i Kadim (Eski Çağlar Tarihi)” isimli şiiriyle yapmış, bu şiirinde Osmanlı Tarihi’nin savaşlarla, ölümlerle, acılarla örülü karanlık bir geçmişi olduğunu; göz boyayıcı kahramanlıkların altında aslında kan ve vahşetin yattığını; bu kara tablonun baş sorumlusunun engel olma gücüne sahip olduğu halde müdahale etmeyen “Tanrı”   olduğunu ifade ederek; tarihle ve Tanrı’yla şiirsel bir hesaplaşmaya girişmiştir: “Devril ey köhne bağımsızlık tahtı/ Eziciliğinin altında inliyor kuşaklar/ Parçalan ey sönük taç/ Ne savaşçı, ne savaş ve yayılma/ Ne sataşma, ne sultanlık, ne eşkıyalık/ Ne yakınma, ne zulüm ve baskı/ Ben benim, sen de sen/ Ne efendi, ne kul/ Yırtılır, ey köhne kitap yarın/ Düşünce mezarı olan sayfaların/ Bunu kimden umalım/ Bu büyük yaratılış devrimini kim/ Hangi güç üstlenecek/ Evrenin sahibi, evet gerçek/ Evrenin sahibi olan ululuk/ O yaklaşılmaz suskun yüz/ Ama kaynağı o hep bu kavgaların”.

Şiirde biçim ve içeriğe kazandırdığı ivme, sosyal konulardaki devrimci duruşu, yanlış buldukları karşısında şiirini budaktan esirgemeyen gözü pekliği, özverili insan sevgisi, savaş karşıtlığı, bilimsel ve özgür düşünceye olan katıksız tutkusu, çocuksu kırılganlığı, günümüzde halen tartışılan düşündürücü dizeleriyle Türk şiirine ve aydınlanma tarihimize ilerici bir soluk kazandıran onurlu ve ilkeli şairimizi “su götürmez” dizeleriyle selamlıyorum. “Kıran da olsa kırıl düş/ Fakat eğilme sakın/ Hak bellediğin yolda/ Yalnız gideceksin”.

 

Can Ceylan

İzmir

 

 

İZİNDEYİZ

 

İZİNDEYİZ…

 

Belleğimden bir kırıntı. Yıl 1966 ya da 1967. Bizim eve her gün bir Cumhuriyet, haftada bir gün de Akbaba dergisi giriyor. Özellikle Akbaba sayesinde okula gitmeden okumayı söküyorum. Anımsadığım kadarıyla Akbaba’da az yazılı ve yazısız çizgiler hiç de az değildi.

 

Belki bir 10 Kasım sayısıydı! Kapakta bir Atatürk, ardında derin izler bırakarak yürüyüşünü sürdürüyor. Altında tek sözcük! İzindeyiz! Çocuk aklımla izindeyiz sözcüğünü, izine çıkma, dinlencede olma kavramıyla bağdaştırıyorum. “İzinden gitmek” gibi bir anlam aklımdan bile geç(e)miyor! 5-6 yaşındaki çocuğun dağarcığı bu kadarına izin veriyor. Yıllar sonra bile bu algımı anımsadıkça kendi kendimi gülümsemekten alamam.

 

Şimdi düşündüğümde çocuklukla engelli algımdan kaynaklanan gülünçlüğün hiç de yanılgı olmadığını anlıyorum. Yıllar boyunca her türden bayram bizler için “izinde olmak” ya da “dinlenceye çıkmak”la eşdeğer bir anlam taşımadı mı? Analarımız, babalarımız bizleri ellerimizden tutup 23 Nisan’a, 29 Ekim’e götürmüşken bizler çocuklarımızla böyle bir paylaşımda bulunduk mu?

 

Ne yazık ki gerçek anlamda izine çıkmıştık, Atatürk’e “izindeyiz” diye seslenirken. Herhalde tehlike yoktu, risk yoktu Atatürk’ün bize kalıt bıraktığı yapıt yerli yerinde duruyor diyerek “izine çıkmayı” “izinden gitmeye” yeğlemiştik!

 

29 Ekim’de izinden döndük! Atatürk ve onun Cumhuriyet’inin elimizden kayıp gitmesi gerekmişti besbelli. “İzinden dönmeyi” ve “izinden gitmeyi” anımsamak için!

 

İzin dönüşü görkemliydi. Yaşamları boyunca Türk bayrağı taşımamış, Atatürk posteri ucundan tutmamış dostlarımız bile alanlara koşmuştu. Yürüyecek yol, dinelecek yer bulmakta zorlandık! Çok ama çok keyifliydik!

 

Bu kadarıyla yetinelim mi? Asla! İzin dönüşümüzü başka bir boyuta taşımanın tam da sırasıdır. İşte fırsat! 10 Kasım! Olabildiğince Ankara’da Ata’nın huzurunda olmalıyız. Olamıyorsak kentimizde, köyümüzde ve hatta semtimizde yerine getirelim onu sahiplenme görevimizi.

Ataol Behramoğlu’nun Ernst Bloch’tan alıntılayarak bizlerle buluşturduğu “Militan İyimserlik” kavramına sımsıkı sarılarak aşılmayacak engel olmadığını bilerek. 29 Ekim’den önce korkuyu bir yana bırakarak, öncülük ederek ve yeri geldiğinde ileri atılarak barikatlar aşılır denmişti. Kuram, uygulama örtüşmesi bu denli yerinde olabilirdi.

 

Zaman iyimserlik zamanıdır! Elbette çabalayarak, emek koyarak ve korkudan arınarak!

 

Haydi 10 Kasım’a! İzine çıkmaya değil, Ata’nın izinden gitmeye…

 

Ceyhun BALCI, 07.11.2012

 

ADALET AĞAOĞLU DİYOR Kİ,,,

 

ADALET AĞAOĞLU’DAN İNCİLER!

 

Pek çoğumuzun kitaplarını okuduğu Türk yazınının önemli adı Adalet AĞAOĞLU söyledikleriyle “bu kadar da olmaz!” dedirtiyor.

 

Okudukça şaşırdım, şaşırdıkça da düşündüm. Okuduğum anda geçseydim klavyenin başına öfkeme yenik düşebilirdim.

 

Geçen saatler öfkemi yatıştırırken, Adalet Ağaoğlu’na sağduyu ile yaklaşmama yardımcı olmuş oldu!

 

Açlık grevleriyle yeniden gündeme gelen “Ölmeye Yatmak” yapıtı üzerine de konuşmuş. Hızını alamamış anlaşılan Adalet hanım! Şu sözler ona ait! Yaşar Kemal’in “İnce Memed”i ile PKK’yi benzeştirmiş.

 

Cumhuriyet’e vuran vurana! Adalet hanım geri kalır mı? O da ameliyat masasına yatırmış.

 

68’li olduğunu anımsatarak bir tarihte Ankara Mithatpaşa’da yürüdüklerinden söz etmiş. Bir gösteri yürüyüşüymüş bu anlaşıldığı kadarıyla. Kaldırımda olayı izleyen kasketli köylüleri görünce içlerinden birisi olsun bize katılır mı diye geçirmiş içinden! İşte bu izleyicilerin diğer tarafı oluşturduğu ikilem meğer Cumhuriyet’in kabahatiymiş. Masaya yatırdığı Cumhuriyet’e yaptığı ilk iş ölümcül bir kesi yapmak olmuş böylelikle. Bir vuruşta damar, sinir, organ demeden hedefe varmış! Bir şeyi atlamış oysa. Karnını deşmeye çalıştığı Cumhuriyet olmasa Mithatpaşa’da gösteri yürüyüşü yapabilir miydi? Keşke bu soruyu da akıl edip yanıtını verseydi.

 

Bir önemli şey daha öğreniyoruz onun bu söyleşisini okuduğumuzda.  Sanatçı hiç bir partiye üye olmaz, rozet taşımazmış. Yaşamı boyunca partili olmadığından övünerek dem vuruyor. Ama, neyse ki sempatizan olunabilirmiş. Derin bir oh çekiyoruz. Partiye ve partililiğe sıcak bakmasa da son olarak EDP ile Yeşiller’in birleşmesini sağlamış. Üye olmam ama dayanışırım demekte! Adalet hanım söylediklerinin yazıya dökülmüş biçimini okuduğunda anlam verebilir mi kendi incilerine?

 

Her fırsatta Cumhuriyet’e vuran, ameliyat masasına yatıran ve hatta karnını deşen Adalet hanımın ölüm oruçlarının çözüme kavuşturulması konusunda söylediklerine bakar mısınız? “Adı Cumhuriyet olan bir rejim ve onun hükümeti bu konuyu kimsenin zarar görmesini beklemeden çözmelidir!” “Bu ne lahana turşusu, bu ne perhiz!” demek geçmedi mi sizin de içinizden?

 

Öcalan’a tecridinin kaldırılması, ana dilde savunma yapılabilmesi ve ana dilde eğitim görülebilmesi fazlasıyla haklı istemlermiş Ağaoğlu’na göre. İnce Memed ile PKK’yi tam da bu noktada özdeşleştiriyor. Hedefi onikiden vurduğunu kabullenmek düşüyor bizlere.

 

Son zamanlarda sergilediği  iktidar yandaşlığı üzerine soruyu “evet destekledim, ama umudum tükendi” yollu utangaç bir yanıtla geçiştiriyor.  Gazeteci dediğin sorar, silkeler değil mi? Röportajı yapan arkadaşla Ağaoğlu tencere-kapak gibiler. Belli ki o da hedefine Adalet hanımı parlatmayı koymuş.

 

(Bu arada son dakika haberi var! Hükümet ana dilde savunma ile ilgili olarak harekete geçmiş! Adalet hanım umutsuzluğa kapılmak için acele etmemeli!)

 

Söyleşinin bir yerinde kendisine Cumhuriyet kadını denilmesinden duyduğu hoşnutsuzluğu da belirtmeden edemiyor. Düşmanlığın böylesine şapka çıkartılır mı demeli? Bilemedim doğrusu…

 

Altmışbeş yıllık yazar Adalet Ağaoğlu’nun verdiği söyleşide tek bir kez olsun emperyalizm, sömürü, feodalite sözcüklerini kullanmamış olması da ibretlik bir başka ayrıntı olarak tarihe yazılmış oluyor.

 

Ceyhun BALCI, 05.11.2012

 

Söyleşinin tümüne erişmek için :

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/21852032.asp

 

SARIKAMIŞ DENİZ ŞEHİTLERİNE SAYGIYLA

SARIKAMIŞ DENİZ ŞEHİTLERİNE SAYGIYLA

 

Başlık pek çok okuru şaşırtacaktır. “Sarıkamış nere, deniz nere?” sorusunu sordurmaktır amacım. Daha düne kadar yakın tarihimizin önemli köşetaşlarından Sarıkamış’tan bile haberdar değildik. Kulaktan dolma bilgilerimiz vardı. Birinci Dünya Savaşı sırasında doğu cephesinde savaşmaya giden askerlerimizin tek kurşun atmadan doğaya teslim olduğunu bellemiştik pek çoğumuz.  22 Aralık 1914-7 Ocak 1915 tarihleri arasında yaşanan facianın yalnızca doğa koşullarına yenilgi olmadığını öğrendik. Onbinlerce askerimizin Sarıkamış’ta göğüs göğüse savaştığını, sokak savaşlarına giriştiğini ve hatta Sarıkamış’ı kısa süreliğine de olsa ele geçirdiklerini artık biliyoruz. Dr Bingür SÖNMEZ önderliğinde özverili çalışmalarıyla yakın tarihimizin bu önemli kesitini aydınlığa kavuşturan Sarıkamış Dayanışma Grubu’na çok şey borçluyuz.

 

Sarıkamış’ı biraz olsun kavramaya başlamışken; biraz daha derinleşmek gerekiyordu. Dr Bingür SÖNMEZ bu derinleşme için de emeğini ve çabasını esirgemiyor.

 

Her konuda olduğu gibi Sarıkamış’ta da bir önsöz vardı! Onu da öğrenmeliydik!

 

Bahri Ahmer, Bezmi Alem ve Mithat Paşa …

 

Sarıkamış yenilgisinin önsözünün yazıldığı olayın kahramanlarını taşıyan yük gemilerimiz…

 

Sarıkamış’taki askerlerimize araç-gereç desteği götürmekteydiler. 7 Kasım 1914’te kıyıya yakın giderek Tarbzon’a ulaşmaya çalışan bu gemiler Ereğli açıklarında Rus savaş gemilerinin saldırısı sonucunda Karadeniz’in soğuk sularına gömüldüler. Ereğli’de  yaşanan bu facia Sarıkamış’taki askerlerimizin kısa süre sonra yaşayacaklarının da habercisi olmuştur. Araç-gereç desteğinden yoksun kalan Doğu Cephesi doğanın da ağırlaştırdığı koşullar altında kahramanca çarpışarak tarihin yazdığı en önemli facialardan birini yaşamaktan kurtulamayacaktır.

 

Yerleşik uygulamadan yoksun korumasız şekilde Karadeniz’de ilerlemeye çalışan üç yük gemisi Sarıkamış’a ulaştırılması tasarlanan araç-gerecin yanı sıra üç uçak ve 3000 de asker taşımaktadır. Sulara gömülen üç gemiden kurtulabilen 175 askerimiz Ruslara tutsak olacaktır. Enver Paşa’nın çabalarıyla kamuoyuna duyurulmayan bir facia bir sonrakini haber verir gibidir.

 

Ereğli açıklarında yaşanmış olan bu trajedide yaşamını yitiren askerlerimizin listesi belirlenmiş olup, onların yüce anısına Ereğli’ye bir anıt dikilmiştir. Her yıl 7 Kasım’da Ereğli’de onları anmak amacıyla  törenler düzenlenmektedir. Ereğli’de suya düşen askerlerimize karşı birikmiş olan şükran borcumuz belki de bu yolla biraz olsun ödenmektedir. Daha çok borcumuz olduğuna kuşku yoktur.

 

Ruhları şad olsun!

 

Ceyhun BALCI, 05.11.2012

 

Ayrıntılı bilgi için :

 

http://www.sarikamisdayanismagrubu.com

 

http://mimoza.marmara.edu.tr/~avni/esaret/yazilar/denizsehitleri.htm