OLİMPİK TERBİYESİZLİK

“Olimpik Irkçılık”tan sonra “Olimpik Terbiyesizlik” gündemin önde gelen konusu oldu. Olimpiyatlarda esen Çin ve Asya fırtınası ekonomik yıkımla boğuşan batılıları germiş durumda belli ki!

       Dünyanın ekseni doğuya kayarken sportif başarının da adres değiştirmesi olağan karşılanmalı!

       Kadınlar 400 metre Karışık yüzmede altın madalyaya uzanan Çinli Ye Shiwen’in son 50 metreyi ABD’nin seçkin erkek yüzücüsü Ryan Lochte’den hızlı yüzmesi “her şeyi en iyi biz yaparızcı” kendini beğenmişleri sarsmış!

       Böyle bir durumda tutunulabilecek tek dal olan “doping kuşkusu”nu taşımışlar gündeme. Hiç utanmadan, hiç sıkılmadan!

       Bu olimpiyattan başlayarak madalya alan tüm sporcuları doping denetimi kapsamına alan WADA (World Anti-Doping Agency) yaptığı açıklama ile Çinli sporcunun temiz olduğunu açıklamış durumda.

       Olimpik Terbiyesizlik tescillenmiş durumda.

       Böyle bir durumda yapılması gereken şey tek ve tartışmasızdır.

       Özür dilemek!

       Ben umutlu değilim! Yanılmayı dilerim!…

 

Ceyhun BALCI, 01.08.2012Image

OLİMPİYATTA IRKÇILIK

Olimpiyatlar sürerken geçilen bir haber kimin, ne kadar dikkatini çekmiş olabilir? İsviçreli futbolcu “tweet” kurbanı olmuş. Olimpiyatlardan çıkartılarak ülkesine gönderilmiş.” İsviçreli Morganella, 2-1 yenildikleri Güney Kore maçı sonrası klavyesine egemen olamamış anlaşılan. “Bunları Yakmalı!” “Mongoloid sürüsü!” sözleriyle hakareti de aşıp, ırkçılık yapmış!

Mongoloid sözüne rastlayınca geçen yıl yazdığım ve sosyal ortamda paylaştığım bir yazım geldi aklıma. “Hadi canım sen de!” diyenlerin yanı sıra ciddiye alanlar olduğunu da anımsıyorum.

Yazı ırkçılığın tıptaki izlerini sürmenin yanı sıra tıp alanının ırkçılık hedefine varma amaçlı kullanımına göndermede bulunmayı amaçlamaktaydı.

Sömürgeciliği ve bu bağlamda yayılmacılığı şaşmaz hedef belleyen Batılı’nın bu yolda hemen her şeyi kullanabildiğinin altını çizmek istemiştim.

Batılı sistematik olarak yaşama geçirdiği bu davranışıyla bir yandan aşağıladığı toplumları koşullanma altına alırken diğer yandan da dolaylı yoldan kendi yurttaşlarının bilinçaltına bir şeyler yerleştirmiş olmaktadır.

Bu bilinçaltı çalışmasının ürünüdür İsviçreli futbolcu Morganella’nın sosyal ortamda paylaştığı sözlerine yansıyan anlayış.

Morganella’nın ipi çekilmiş ve gereken yapılmıştır!

Bu noktada bir soruyu daha göz ardı etmemekte yarar var!

Morganella yalnız mıdır? Morganella içinde bulunduğu toplumun sapkını mı sayılmalıdır?  Yoksa, Morganella kendisine benzeyen sayısız örnek içinde eline ve beynine egemen olamayan bir tekil örnek midir?

Morganella yeni bir yol mu açmıştır?

O yeni bir yol açmamış açılmış olan bir yoldan yürüyen günümüz insanlarından yalnızca birisi olduğunu ortaya koymuştur. Onun kendisi gibi düşünen yığınla insandan tek farkı kafasının içindekini dışa vurmuş olmasıdır.

Kullandığı aşağılayıcı “Mongoloid” sözcüğü ise ırkçılığın tıp aracılığı ile kitlelerin bilinçaltına girmedeki başarısının kanıtı sayılmalıdır.

Ceyhun BALCI, 31.07.2012

VAHŞİ BATILININ IRKÇI TIPÇILIĞI : TRİZOMİ 21

 

“….Bir ben vardır benden içerü.” (Yunus EMRE)

Yunus Emre’nin sözünü uyarlayarak söylersek :

“Vahşi Batılı bulunabilir Uygar Batılının içinde”

Oysa, Trizomi 21 ya da hastalığı tanımlayan hekimin adıyla anılan genetik bozukluğun 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom varlığına bağlı olduğu kuşkuya yer bırakmayacak denli ortaya konmuş durumdadır.

Ne yazık ki, bu hastalık çok sık olmasa da “Mongolizm” adıyla da anılmaktadır.

Irkçı ve kendini üstün gören vahşi Batılı anlayışının çok belirgin örneklerinden birisidir bu ayrımcı ve aşağılayıcı adlandırma.

Hastalığın belirtileri arasında bulunmakla birlikte asla olmazsa olmaz belirtilerden olmayan “çekik gözler” ve “kirli sarı” cilt renginden yola çıkılarak “Mongolizm” olarak adlandırılıvermiştir.

Bu adlandırma bilimsel ırkçılığın önde gelen örneklerinden birisi olmuştur. Bu yanlışlığın nedensiz olmadığını kabul etmek gerekir.

Uygar Batılı yaptığı buluşlar ve sağladığı bilimsel gelişmelerle övgüyü hak etmiştir. Aynı Batılı bu kez vahşi yüzüyle kendi etnisitesini en üstün konuma yerleştirerek diğerlerini aşağıya doğru sıralama gafletine de düşmüştür.

İlginçtir ki, Dr Down Trizomi 21’i tanımlama becerisinin yanı sıra geri zekâlılık kavramını da etnik eksende tanımlama başarısını(!) da göstermiştir.

Down’ın bu kabul edilemez yaklaşımına göre üstün beyaz ırktan bir ebeveynin evlatları kimi zaman aşağı konumdaki gruplardan birinin üyesi olarak gösterebilmektedir kendini.

Bu sakat anlayış içselleştirildiğinde genetik bir aksaklık sonucu dünyaya farklı özelliklerle gelen bir bireye “Mongol” yaftasını yapıştırmak hiç de güç olmuyor.

Her olguda görülmesi kural olmayan çekik gözler ya da kirli sarı deri renginden de yararlanılarak ırkçı ve ayrımcı anlayışla girişilen akıl ve bilim dışı yaklaşım ”ırkçı tıpçılık” anlayışının lokomotifine dönüşüvermiştir.

Neyse ki, Dr Down’ın ırkçı tıpçılık anlayışına katık ettiği sözde kanıtlar kısa sürede çürütülmüş ve bu utanç verici anlayış geçtiğimiz yüzyılın karanlık sayfalarındaki yerini çoktan almıştır.

Ne yazık ki, bu iyimserliği günümüzde yaşamın her alanına taşıyamıyoruz!

Irkçı ve ayrımcı anlayışın doruğa 2. Dünya Savaşı ile çıktığı söylenebilir. Bu acı deneyimin insanlığı etkilediği ve aynı acıların yaşanmasının önüne geçilmesi için bir farkındalık yarattığı da doğrudur.

Ancak, günümüzde ırkçı ve ayrımcı anlayışın kalıp ve kılık değiştirerek var gücü ile yayılma eğilimi gösterdiğini görmek durumundayız.

Gerçek dışı gerekçeler ve kurgularla oluşturulan senaryolar üzerinden ülkelere savaş açan ve insanların üzerine bombalarla ölüm yağdıran anlayışın da dünyamızdan kovulması dileğiyle…

Ceyhun BALCI, 02.08.2011

 

Okuma önerisi : “Pandanın Başparmağı” Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler, Stephen Jay Gould, Versus Kitap, 2010.

Aynı kitaptan “Dr Down’ın Sendromu” başlıklı bölüm (Sayfa 177-186)

 

 

TETOVO (KALKANDELEN)

 

 

           

            Tetovo ya da bizim dilimizde Kalkandelen başkent Üsküp’ün 40 kilometre batısında yer alan bir Makedonya kenti. (1,2) Yetmişbin nüfusuyla ülkenin Üsküp ve Manastır’dan sonraki üçüncü büyük yerleşim yeri. Alplerin Makedonya’daki uzantısı sayılan Şar Dağları’nın giriş kapısı da sayılır Tetovo. Arnavutluk ve Kosova sınırına komşu diğer Makedon kentleri gibi Tetovo’da da Arnavut sayısı oldukça baskın. Hatırı sayılır Türk nüfustan da söz etmek gerekiyor. Makedonya yasaları gereğince hemen her yerde Makedonya bayrağına çift başlı kartallı Arnavut bayrağının da eşlik ettiğini görmek mümkün. Bu noktada, kimi yerlerde yerel bayraklara eşlik eden ABD bayrağının ne anlama geldiğini de sorgulamak gerekiyor! (3) Bu bakımdan Tetovo Makedonya’daki Arnavutların başkenti olarak kabul edilmektedir.

        

 

Kalkandelen adının kökenine ilişkin olarak da kimi söylentiler var. Bir söylentiye göre Osmanlı kenti almadan önce kentin kolayca düşeceği öngörülmüş. Ancak, umulmadık direniş kente Kalkandelen adı verilmesine neden olmuş.

 

         Bir başkasına göre ise, kentin Osmanlı eline geçmesinden sonra Tetovo’ya Osmanlı yerleşimi yoğunlaşmış. Önceden gelenler sonradan gelenlere “Kalkan gelen” demişler. Bu ad zamanla Kalkandelen’e dönüşmüş.

 

         Yine, Osmanlı yerleşiminin yoğunlaşması sonrasında yerleşimciler silah yapımına yönelmişler. Yaptıkları silahların etki gücünden yola çıkarak silahlara Kalkandelen adını vermişler. Ürettikleri daha sonra yaşadıkları kente ad olmuş.

 

         Kentin Makedonca ve Arnavutça adı olan Tetovo’nun ise efsanevi kahraman “Hteto”dan köken aldığı da söyleniyor. Halk kahramanı Hteto zamanla Tetovo’ya dönüşmüştür diyenler de vardır.

 

         Sayısız söylenti arasından seçilmiş olan yukarıdakilerin hiç birinin kesinliğine ilişkin tam bir bilgi yoktur. Böyle durumlarda en akla yatanın, en hoşa gidenin kabul edilmesi görenektir deyip geçelim.

 

         Ülkenin ikinci yüksek dağı Tito doruğu (2748 m) da Tetovo yakınlarında.

 

         Kalkandelen’in tarihi Tunç Çağı’na dek gerilere uzanmaktadır. O çağlara ilişkin buluntular Üsküp’teki Makedonya Müzesi’nde sergilenmektedir.  

 

         Kalkandelen 500 yılı aşkın süre Osmanlı yönetiminde kaldıktan sonra 1912’de Osmanlı’nın kenti terk etmesiyle bir Makedonya kenti olma yolunda ilk adımı atmıştır.

 

         Osmanlı sonrası dönemde Sırp Krallığı’nın bir parçası olan Makedonya; İkinci Dünya Savaşı’nda faşist Arnavutluk’un bir parçası da olmuştur. Savaşı izleyen dönemde Tito tarafından kurulan Yugoslavya’nın bir parçası olan Makedonya Sosyalist Cumhuriyeti içinde yer almıştır.

 

         Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde Makedonya’nın da bağımsızlığını ilan etmesi sürecinde gergin günler geçiren Tetovo’da Arnavut ayrılıkçılığının etkileri belirginleşmiştir. Her türlü olumsuzluğa karşın Tetovo bugün de Makedonya sınırları içinde kalmayı sürdürebilmiştir.

 

         Gostivar üzerinden güneye Manastır’a yönelmeden önce Tetovo’da görülmeden geçilmemesi gereken iki önemli tarihsel yapıdan söz etmek gerekir.

 

         İlki Alaca Cami’dir. (4) Paşa ya da Prens Camisi olarak da bilinir. Yapım tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte kimi kaynaklarca 1459 tarihi verilmektedir. Dış cephesindeki rengarenk görünüm Alaca Cami adının nedenidir. (5) İslamda cami iç ve dış görünümünde alışık olunmayan sıra dışı anlayış Alaca Cami’de fazlasıyla söz konusudur. (6, 7)

 

 

 

 

 

         Bazı kaynaklara göre caminin boyanması için 30 bin yumurta kullanılmıştır.  Cami karşısında 1822’de Kalkandelen’in yönetiminde bulunmuş olan Abdurrahman Paşa’nın yaptırdığı bir türbe vardır.  (8)

 

Yine bazı kaynaklara göre caminin yapımı için gereken parasal kaynağı sağlayan Hurşide ve Menşure hanımların türbesi de cami avlusundadır. Hemen yandaki Pena nehrinin karşı tarafında bir hamam da yer almaktadır. (9)

 

         Tetovo’da görülmeye değer ikinci önemli yapı Harabati Baba Bektaşi Tekkesi’dir. (10) İslamın sünni mezhebine bağlı Sufizm eşdeğeri bir tekkedir. 18. Yüzyıl sonunda yapılmış olan tekke Osmanlı’nın Tetovo’dan ayrıldığı 1912’ye dek Bektaşi olarak kalmıştır. 1941-1945 arasındaki kısa süreli bir canlanmadan sonra tekke Sosyalist Yugoslavya döneminde bir tekstil firmasının kullanımına açılmış ve sosyal tesis ve müze olarak kullanılmış. Bahçedeki tahtadan yapılma ceylan figürü tekstil firmasının simgesi olarak sonradan yerleştirilmiştir.  (11)

 

         Bugün tekkenin ibadethane ve türbe bölümleri ziyerete açık olmakla birlikte bakımsızlıklarıyla dikkati çekmektedir. (12)

 

         Bugün tekkeye egemen olan anlayışın ne yazık ki Bektaşi öğretisiyle uzaktan yakından ilintisi yoktur. Yapının tarihsel özüyle hiç ilgisi olmayan köktendinci bir yapılanmanın üyesi oldukları her hallerinden belli olan birileri bırakınız tekkeyi tanıtmayı, tekkeye yüzyıllarca egemen olan Bektaşi öğretisini kötüleyen söylemleriyle öne çıkmaktadırlar.  Tekkede Türk ve Arnavut bayraklarının yanına eklenmiş ABD bayrağı bu konuyu açıklayabilir diye düşünmek zorundayız.

 

Harabati Baba Tekkesi’nin kurucusu Muhteşem Süleyman’ın kayınbiraderi Ali Baba’dır. Ali Baba’nın basit Bektaşi yaşamını seçerek Tetovo’ya gitme isteği karşısında Kanuni’nin “Sersemlik edip gideceksen, git!” dediği söylenir. Ali Baba’ya sersem sıfatının bu sözle birlikte eklenmiş olması olasıdır.  Sersem Ali Baba 1538’deki ölümüne değin burada yaşamıştır.

 

         Türbe bölümünde Sersem Ali Baba’nın yanı başında derviş olan Recep Paşa’nın mezarı yer almaktadır.  (13,14)

 

 

 

         Dervişlerin ve Bektaşi öğretisine mensup olanların Osmanlı döneminde önemli misyonlar üstlenmiş oldukları unutulmamalı. Dervişler yalnızca Osmanlı’nın fetihlerinden sonra işlev görmemişlerdir. Çoğu zaman Osmanlı bir yerleri ele geçirmeden önce oralara gelerek toplumu etkileme ve toplumun gönlünü kazanma çabası içinde olmuşlardır.

 

          

 

            Ceyhun BALCI, 26.07.2012

 

           

HALET ÇAMBEL

HALET ÇAMBEL

 

Kadın ve Olimpiyat denilince unutulmaması gereken bir kadın sporcumuzu unutmayalım. Halet ÇAMBEL!

Çok önemli bir kişilik. 1936 yılında Nazi Almanyası’nda Hitler’in propaganda aracı olarak tasarlanmış bir Olimpiyat’ta Türkiye’yi eskrim dalında temsil etmiş.

Halet Çambel de bir Cumhuriyet ürünü. “Kadının adının olmadığı bir coğrafyada önce olimpiyat sporcusu olan, sonra da arkeoloji alanında uzman olmayı başaran bir Cumhuriyet kadını!”

Adana yakınlarındaki Karatepe kazısının önderi!

1936 yılında Türkiye’den bir kadının Berlin’de olması, yarışması ve başı dik olarak ülkesine dönmesi çok önemlidir. Hatta, 2012 Londra Olimpiyatı’nda sayıca sıçrayan, başarıca da öne çıkması olası kadın sporcularımızın öncüsü olması bakımından da önemlidir Halet Çambel’in bundan 75 yıl önceki sivrilişi.

Cumhuriyet projesinin spordaki ilk pırıltısıdır.

Halet Çambel’in hem sportif hem de bilimsel alandaki başarısı başkaca bir sıfat edinmesini gerektirmiyor.

Ama, yine de anmadan geçilmemeli!

Halet Çambel aynı zamanda  alaylı mimar Nail ÇAKIRHAN’ın da eşidir. Şimdi artık yaşamayan Nail Çakırhan bugünün Muğla Akyaka beldesinin yaratıcısıdır. Okullu mimarların pek çoğunun yanından geçemediği başarıların sahibidir.

Bugünlerde elbette yararlanmak için kadın sporcu paradigmasına dört elle sarılanlar Halet Çambel’den haberdarlar mıdır? Eğer haberdar iseler kendisini arayıp sormuşlar mıdır? Kadın sporcu sıçramasının yaşandığı bu olimpiyatlara onur konuğu olmaya çok da yakışmaz mıydı?

Ceyhun BALCI, 27.07.2012

KADIN VE OLİMPİYAT

Olimpiyatlar bugün açılıyor. Birkaç gün önce başlayan yarışmalar hız kazanacak!

Onbeş gün süreyle “Daha hızlı, daha yükseğe ve daha güçlü!” sözünün peşine düşecek sporcular! İzleyiciler için bu amacın izdüşümü “heyecan” olacaktır.

Bizim açımızdan ilkler söz konusu! Kadın sporcu sayımız erkekleri geride bırakacak ilk kez! Bu ilki diğer ilklere borçlu olacağız. Kadın basketbol ve voleybolünde ilk kez yer alacak olmamız bu sıçramanın ana nedeni!

Kadın toplumun yarısı demek! Türkiye’nin kadın sporcu sayısındaki sıçrama bir çok kişinin kafasını karıştırabilir.

Soru şudur! Kadın toplumsal yaşamda gerilerken nasıl olup da sportif başarıda öne çıkmaktadır?

Belleklerimizi yoklayalım! Spor bundan 30-40 yıl önce özellikle sosyalist ülkelerin önde gelen propaganda aracıydı. Bu yolda hiç bir özveriden kaçınılmazdı. Erkek görünümlü kadın sporcular kanıtımızdır.

Durumun bugün de farklı olmadığını söyleyebiliriz. Kadını toplumdan kopartmak, yalıtmak ve kendi istedikleri alana hapsetmek isteyenler kadın sporcu paradigmasını kullanıyorlar.  Hedefe giden yolda hemen her şeyi araç olarak görenlerin bu yaklaşımında şaşılacak hiç bir şey yok!

Türkiye’de hemen her alanda kadın varlığı Cumhuriyet tarlasının ürünüdür. Sporda da böyle olduğuna kuşku yok!

2012 Türkiyesi’nde kadın kaynaklı  Olimpik sıçrama bir öyküyü çağrıştırdı! Ağaç ile baltanın diyaloğunu anımsayalım! Ağacın serzenişi unutulur mu? “Hiç bir şeye yanmam ama sapın bendendir!” Balta için ağaçtan bir sap gerektiği gibi Cumhuriyet yıkıcılığı propagandası için de kadın başarısı gerek!

Kadınların olimpik düzlemde sıçrama yaptığı bu coğrafyadaki güncel gelişme hiç kimseyi yanıltmasın!

Cumhuriyet tarlasının kurutulduğu yerde bundan böyle kadınların sporda öne çıkması çok da beklenmemeli! Dönüşüm ve başkalaşımın süreç gerektirdiği akıldan çıkartılmayarak bu olumsuzlukların bugünden, yarına belirginleşmesi söz konusu olamayacaktır.

Tüm sporcularımıza ve biraz da olumlu ayrımcılık yaparak kadın sporcularımıza başarılar dileğiyle… Onların başarısı 9 canlı Cumhuriyet’in çığlığı olacaktır…

Ceyhun BALCI, 27.07.2012

MAKEDONYA-ÜSKÜP

MAKEDONYA-ÜSKÜP

 

 

       Yüzölçümü : 25,713 km2

       Nüfus           : 2 Milyon

       Başkent       : Üsküp

       Resmi dil     : Makedonca

       Para birimi : Makedon Dinarı

Etnik yapı   : % 64 Makedonyalı, % 25 Arnavut, % 4  Türk

 

        

 

 

 

Uçağımız sıcak temmuz ilk gününde Büyük İskender adını taşıyan küçük Üsküp havaalanına teker koyuyor. (1,2) İniş sırasında uçaktan gördüklerimiz de özelde Üsküp ve genelde Makedonya’nın alçakgönüllü ve abartıdan yoksun bir ortam sunacağını doğrular nitelikte. Ne göğü delen cam-çelik-beton yığınları ne de arı kovanı gibi işleyen otoyollar tırmalamıyor gözümüzü. Dağlar, sık ormanlar ve su gözlerimizin önüne serilen egemen görüntü! Balkanlardayız ne de olsa!

 

Dünyanın en ilginç adlı ülkesindeyiz! İlginçlik yasaktan kaynaklanıyor. Bir ülkeye kendi adını kullanması yasaklanabilir mi? Silah zoru ile demokrasinin dayatıldığı, özgürlüklerin her geçen gün genişlediği çağımızda bunları kanıksamış durumdayız. Makedonya İmparatorluğu’nun anayurdu aradan yıllar geçmiş olsa da geçerli olan güçlünün hukuku gereğince adını kullanamıyor. FYROM “Önceki Yugoslavya Cumhuriyeti Makedonya” adını yorumunuza bırakıyorum. Bu ilginç ve anlaşılması güç durumun Makedonyalılar üzerinde baskı oluşturmasını da doğal karşılamak gerekiyor. Sonraki bölümlerde ayrıntısıyla değinileceği gibi Makedonya bu baskıdan bunalan ve kendi kimliğini kanıtlama gereği duyan bir ülke olmuş. Bu gereğin sonuçları Üsküp’ün orta yerinde ete kemiğe pardon mermer ve bronza bürünerek kendini gösteriyor.

 

Makedonya’da kendisini gösteren kimliğini kanıtlama isteği tümüyle dış dünyaya yönelik bir yaklaşım. Yoksa, ortalama bir Makedonyalının böyle bir sorunu olmadığını anlamak hiç de güç değil.

Şimdiki Makedonya geçmişteki (Büyük) Makedonya’nın sınırlarını karşılamakta yetersiz.  Bugün için eski Makedonya’nın toprakları biraz Bulgaristan’da, biraz Yunanistan’da ve pek az da olsa Arnavutluk’ta yer almakta. Durum böyle olunca herkes bir şekilde çekiştirmekte ve bugünkü Makedonya Cumhuriyeti dünyanın en ilginç adlı ülkesi olarak tarih sahnesindeki yerini almakta. Yakın tarihte (1913) Bükreş Antlaşması ile Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan arasında pay edilmiş olması da bugüne yansıyan karmaşanın önemli kaynaklarından biri olmuş.

 

Gezi serüvenimizin günün ilk saatlerinde başlamış olmasına karşın Üsküp’e vardığımızda yorgunluk hissetmiyoruz.

 

Makedon adının kökeni üzerine bir şeyler  söyleyerek başlamakta yarar var. Bir çok kaynağa göre Makedon “uzun boylu” insan demek. http://en.wikipedia.org/wiki/Macedonia_%28terminology%29Sokaklarda gördüğümüz Makedonlar bu anlamlandırmayı fazlasıyla doğruluyor.

Etimolojik olarak “Makedon”  “make” ve “don(m)” köklerinden türetilmiş bir sözcük. Make ana, don(m) yurt, yer anlamına gelmekte. Bileşik haliyle “anayurt” ,“anavatan”, “memleket” anlamına gelmiş oluyor. http://www.maknews.com/html/articles/spasikov/macedon_etymology.html

 

Makedon adına Yunan mitolojisinde de rastlanıyor. Zeus’un kızı gökgürültüsü tanrıçası  Deucalion’un iki oğlundan birinin adı da Makedon!

 

Genç yaşta ölmesine karşın, Aristo’nun öğrencisi Büyük İskender’in ardında bıraktığı görkemli kalıt Makedonya’nın bugününe yansıyan yasaklılığın ve sahiplenme refleksinin de önde gelen nedeni. Makedonya’dan yola çıkıp Anadolu’yu aşan, bununla kalmayıp Asya ve Afrika’ya uzanan bir başarı öyküsü sahiplenilmeyi hak eden bir tarihsel gerçek. (3)

Büyük İskender (III. İskender) MÖ 365’te bugünkü Yunanistan sınırları içinde olan Pella’da doğmuş. Büyük İskender Kral II Filip ve eşi Olimpiya’nın oğlu olarak gelmiş dünyaya. Anne Olimpiya aynı zamanda komşu Epirus’un Molosya Prensesi. Her ne kadar İskender dünyaya gelmeden önce Makedonya ve Molosya Yunan olarak kabul edilseler de bugün için bu durumun doğruluğu tartışılmaktadır.

Gerçek ne olursa olsun Büyük İskender’in babasından devraldığı büyük ve genişlemiş Pan Helenik İmparatorluk kurma düşünün peşinde olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Büyük İskender babasının MÖ 336’da suikaste kurban gitmesi sonrasında, babasının düşlerini henüz 20 yaşındayken kucağında bulmuştur. Gençliğine ve deneyimsizliğine karşın babasının kazanımlarını geliştirmiş; korkusuz bir savaşçı ve ileri görüşlü bir taktisyen olduğunu kısa süre içinde kanıtlamıştır. Aristo tarafından eğitilen Büyük İskender anadili Makedonca’nın yanı sıra Yunanca’yı da çok iyi şekilde konuşmaktadır.

12 yıllık hükümdarlığı boyunca imparatorluğunun sınırlarını Ganj Irmağı’na dek genişletmiş olması başarısının söylenti olmadığının kanıtıdır.

Büyük İskender işe MÖ 336’da Makedonya İmparatorluğu tahtı için heveslenenleri temizleyerek başlamış.

Daha sonra 335’te Yunanistan’daki Tebes kentini ele geçirmiş. 334’te Persleri Anadolu’da yenilgiye uğratmış.

333’te Pers Kralı Darius’u Issus’ta yenmiş.

332’de Mısır’ı ele geçirmiş ve İskenderiye kentini kurmuş.

331’te Pers Kralı Darius’u bu kez Babil’de alt etmiş. Babil bu zaferden sonra imparatorluğun başkenti olmuş.

327’de Kral Pora’yı bozguna uğratarak Pencab’ı almış.

Babil’e dönüşünde 10 Temmuz 325’te yaşamını yitirmiş.

Büyük İskender’in Batlamyus tarafından Mısır’da İskenderiye’de toprağa verildiği söylenir. Ancak, mezarı iz bırakmaksızın ortadan kaybolur. Bazıları ortaya konmuş olmasa da bugün için gömütünün Makedonya’da Gevgelia yakınlarındaki İdomena’da olduğunu öne sürerler.

 

ÜSKÜP

         Başkent ve en önemli kent Üsküp! Makedonya’nın her şeyi dense yeridir. İki milyonluk ülkenin 650 bini burada yaşıyor.

 

Dünyanın başka pek çok ülke ve kentinde olduğu gibi Üsküp’te de bir akarsu kenti ikiye bölüyor. Vardar! Vardar Üsküp’ü coğrafi olarak ikiye ayırmakla  kalmayıp sosyo-kültürel anlamda da bölmüş oluyor.

 

Vardar’ın kuzeyinde Müslüman bölgesi yer almakta. Modern yapılaşmanın neredeyse hiç bulunmadığı bölgede Osmanlı mirası yapılar bölgeye belirgin şekilde egemen! Bu yazıyı okuyanlardan Üsküp’e yolu düşmüş olanlar beni doğrulayacaklardır. Bir gün yolu Üsküp’e düşeceklerin Müslüman bölgesinde dolaşırken ülkemizin herhangi bir kentinden daha farklı bir algı içinde olmayacağının güvencesini şimdiden verebilirim.

 

         “Üsküp’te Türk izleri son derece belirgin. Beyaz takkeli erkekler tavla oynayıp, kuşburnu çayını ince belli bardaklarda yudumlarlarken kentin tarihinde iz bırakan önemli depremlerden sonra ayakta kalabilmiş olan Vardar üzerindeki Taşköprü’den geçtiğinizde Yeni Üsküp’e de adım atmış olursunuz.” (Balkan Ghosts, Robert D. Kaplan, 1993)

Bugünkü Üsküp’te  beyaz takkeli olmasalar da yukarıdaki satırları doğrulayan kahvehane görüntülerine rastlayabiliyorsunuz.

Üsküp Yontma Taş Devri’ne uzanan bir tarihe sahip. Roma İmparatorluğu’nun Doğu’ya doğru genişlemesi Üsküp’ün gelişmesinde önemli bir etken olmuş.

 

Balkanlar, adı üstünde dağlık olmasına karşın dağlar bu coğrafyaya  giriş için doğal engel oluşturmamakta. Bu nedenle tarih boyunca Bizanslılardan, Slavlara, Yunanlardan, Bulgarlara Avusturya-Macarlardan Sırp ve Türklere uzanan geniş bir topluluğun etkisi görülmüş Üsküp üzerinde. Bunca yolcuya hancılık eden Makedonya ve Üsküp için 500 yılı aşan Türk varlığının önemi tartışılmazdır.  Türk varlığına ilişkin izlere hem Üsküp hem de Makedonya’nın hemen her köşesinde fazlasıyla rastlamak olanaklı.

Bu izler Makedonya’daki yer adlarına da sinmiş denilebilir. Adları değiştirilmiş olan Kalkandelen (Tetovo) ve Manastır (Bitola)’ın yanı sıra; Demirhisar, Demikapıcı, Kavadarcı, Çiftlik, Tikveş, Çerkezi, Gevgilia gibi yer adları bugün de aynen kullanılmakta.

 

Üsküp ve Makedonya Diyagonal Yol (İstanbul-Avrupa) ve Selanik-Avrupa (Vardar Yolu) bağlantılarının kavşak noktasında yer alır. Bu konum stratejik öneminin de gerekçesidir.  Söz yollardan açılmışken Via Egnatia’dan da söz etmeden geçmemek gerekir. Bu yol İtalya’yı Arnavutluk’un Durres limanı, Elbasan kenti ve Ohrid yoluyla, Selanik’e de uğrayarak İstanbul’a bağlamıştır.

Üsküp turuna Vodno Dağı’ndan  başlıyoruz. Dağa giden yol Salvador Allende’nin adını taşıyor. Anlaşılan, Yugoslavya ve dolayısı ile Makedonya sosyalist geçmişinin üzerine sünger çekmiş olsa da Salvador Allende adı yaşatmayı sürdürmüş.. Vodno adının kökünde su var. Tam da Balkanlara yaraşır bir ad. Dağ, orman ve su Balkan coğrafyasının değişmez üçlüsü!

Vodno dağı Üsküp’ü ve doğal olarak Vardar ovasını panoramik olarak gözlemleme fırsatı veriyor. Vodno doruğuna kondurulmuş olan dev haç hemen her açıdan görülebiliyor. Dev haç paraglayding heveslileri için de başlangıç noktası oluşturmakta. Vodno da Balkanlardaki pek çok yükselti gibi sık ormanlarla kaplı.

 

Vardar’ın ikiye böldüğü Üsküp’teki bölünmüşlük yalnızca coğrafi bir olgu değil. Müslüman-Hristiyan ayrışmasının da önde gelen belirleyicisi.

 

Müslüman tarafındaki Kale, Davutpaşa Hamamı, Çifte Hamam, Kurşunlu Han, Mustafa Paşa ve Sultan Murat camileri, Türk Çarşısı ve Taşköprü önde gelen tarihsel yapılar olarak öne çıkmaktalar.

          

Roma döneminden kalma Kale’ye ilişkin ilk belgeler MS 6. yüzyıla dayanmaktadır. 1963 depreminde önemli hasar gören Kale bugün için onarımdadır ve bu nedenle de ziyarete kapalıdır. Kale, İlliryalılardan, Dardanyalılara, Çar Samuel’den Osmanlılara kadar sayısız uygarlığın kullanımında kalmıştır. Bölgeye 520 yıl boyunca egemen olan Osmanlı için Kale kışla, cephanelik ve askeri hastane olarak hizmet vermiştir.

Davutpaşa Hamamı II.Bayezit’in sadrazamı Davut Paşa tarafından 1489’da yaptırılmış. Taşköprü’nün yanı başındadır. Bugün sanat galerisi olarak kullanılmaktadır.

Çifte Hamam 15. yüzyıl ortalarında Medrese öğrencilerinin gereksinimini karşılaması amacıyla İsa Bey tarafından yaptırılmıştır. Bu nedenle İsa Bey Hamamı olarak da bilinir. Evliya Çelebi de bu hamamdan söz etmiştir. Günümüzde çağdaş sanatlar müzesi olarak kullanılmaktadır.

Çifte Hamam’ın yanı başında 15 yüzyılda yaptırılmış olan Bedesten yer alır. Bugünkü Bedesten 19. Yüzyıldan kalmadır. Geçmişini anımsatmayacak şekilde bazı demokratik kitle örgütlerine ev sahipliği yapmaktadır.

Üsküp’teki Osmanlı eserleri içinde hanlar söz konusu olduğunda ayrı bir parantez açmak gerekir.

Bunlardan Ragusalı tüccarlara ait olan Kurşunlu Han 16. yüzyıl ortalarında yaptırılmıştır. Kurşunlu Han’ın kitabesi de Davutpaşa hamamı ve Üsküp’teki diğer Osmanlı yapılarınınki gibi günümüze ulaşamamıştır. 1878’de cezaevi olarak da işlev gören Kurşunlu Han bugün müze olarak hizmet vermektedir.

Önemli yolcu evlerinden bir başkası Kapan Han’dır. Çevresinde çok sayıda lokanta ve kafe yer almaktadır.

 

1492’de Yavuz Selim’in  Mustafa Paşa tarafından yaptırılan Mustafa Paşa Camisi Üsküp’ün en güzel camilerinden birisidir.

 

1436’da Sultan II. Murat tarafından yaptırılmış olan Sultan Murat Camisi Üsküp’ün en büyük camisi olma özelliğini taşımaktadır. Hünkar Camisi olarak da bilinir. Avlusunda yaptırılmış olan medreseden günümüzde eser kalmamıştır. Buna karşılık Beyhan Sultan ve Dağıstanlı Ali Paşa türbeleri bugün de varlığını sürdürmektedir. 1537’deki yangında hasar gören yapı Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1537’de aslına uygun şekilde onartılmıştır. Yakın zamanda 1963 depreminden sonra bir kez daha onarım görmüştür.

Sultan Murat Camisi’nin yanı başında Saat Kulesi yer alır. 16 yüzyılda ahşap olarak inşa edilen kule, 1904’te koyu kırmızı tuğladan yeniden yaptırılmıştır. Kule varlığını korumakla birlikte saat 1963 depreminden sonra çalışmaz hale gelmiştir.

Üsküp’te sayıları yüzlerle ifade edilen Osmanlı eserlerinin sayısı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu komutanlarından Picolomini’nin 1689’da kenti ateşe vermesiyle geometrik bir azalma göstermiştir. İnsan ve doğa eliyle gerçekleştirilen afetleriyle de bilinen Üsküp’te bu yangına ilişkin iki söylenti vardır. Birincisine göre Üsküp’ün ateşe verilmesindeki amaç dönemin önemli sağlık sorunu vebanın eradike edilmesine yöneliktir.

Diğer söylentiye göre Picolomini Üsküp’ü Viyana’daki Osmanlı Kuşatması’na misilleme amacıyla yakmıştır. Depremlerden sonra ayakta kalabilen Türk eserlerinin önemli bölümü yangına yenik düşmüştür.

Söz Picolomini’den açılmışken Kumanovo Kralı Karpos’tan da söz edilmelidir. Habsburg topraklarına yönelik Osmanlı tehdidine misilleme olarak İmparator I. Leopold Picolomini’yi Makedonya’ya gönderirken Kratovo yakınlarında üslenmiş olan asi Karpos’u da yüreklendirmektedir. Kendisine katılımlarla güçlenen Karpos Kumanovo’yu ele geçirir. Daha sonra bu egemenliğini doğuda Kustendil ve batıda Üsküp’e kadar genişletmek ister.

Karpos’un Kumanovo’ya egemen olması I. Leopold tarafından Kumanovo Kralı olarak ödüllendirilmesi sonucunu doğurmuş olur. Bu dönemde Karpos’un Kriva Palanka’yı ele geçirmesinden sonra yardımın gecikmesi Karpos ve adamlarının Osmanlı tarafından yenilgiye uğratılmalarını kaçınılmaz kılar.  Karpos Taşköprü’de kazığa oturtularak cezalandırılır.

Sv Spas manastırı da bölgenin önemli yapılarından birisi. Makedonya için önem taşıyan Gotse Delçev’in anıt mezarı da burada yer almaktadır. Makedonya İç Devrimci Hareketi’nin önde gelen figürü olan Delçev sosyalist akımlardan etkilenmiştir. Delçev aynı zamanda bir Bulgar kahramanı olarak da tanınmaktadır. Hatta, bir amacının da Makedonya’yı Bulgar topraklarına katmak olduğu öne sürülmektedir.

Müslüman bölgesindeki gezintimiz sona ererken Büyük İskender’in babası II Filip’in gösterdiği doğrultuda yürüyoruz. II Filip Müslüman Üsküp’ü sonlandırırken, eliyle oğlunu gösterir gibidir.

Karşımızda Vardar ve Vardar’ın iki yakasını bağlayan Taşköprü. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü olarak da bilinen 214 metrelik Taşköprü başlangıçta 6.33 metre enindeymiş. 1909’da 9.8 metreye genişletilen köprü 1992’de yeniden özgün genişliğine döndürülmüş. 2001’de Müslüman ve Hıristiyan toplumları arasındaki çatışmalar sırasında da hasar görmüş.

Taşköprü yoluyla Yeni Üsküp’e geçerken ilk dikkatimizi çeken şey meydanın ve Vardar kıyılarının kocaman bir şantiyeye dönüştürülmüş olduğuydu. Üsküplü rehberimiz bile meydana dikilen heykelleri saymakta güçlük çektiğinden yakındı.  Yazının başında değindiğimiz konuya dönelim. Makedonya’nın dört bir yandan çekiştirilmekten bağımsızlığın tadını çıkartamadığını anımsayalım. Bağımsızlıkla çekiştirilmek arasında kalan Makedonya’nın bir kimlik bunalımına sürüklenmesine şaşırılmamalı! Makedonya Meydanı, Taşköprü ve Vardar kıyılarını şantiyeye dönüştüren dürtünün ardında Makedonya’ya uygulanan bu dayatmaların da payı olmalı!

Yeni Üsküp’e geçmeden önce solumuzda dev sütunlu gotik tarzlı inşaatın Makedonya Arkeoloji Müzesi olarak yapıldığını öğreniyoruz. Sağımızdaki alçakgönüllü yapı ise Tarih Müzesi. Vardar kıyılarının tarihin yanı sıra kavurucu sıcaklıktaki yaz günlerinde serinlemek isteyen Üsküplülere plaj hizmeti de vermekte olduğunu gözlemliyoruz.

Karşıya geçmeden taşköprünün iki yanına yerleştirilmiş iki heykelden de söz etmeden geçemeyiz. Bir yanda Aziz Kiril diğer yanda da kardeşi Aziz Metodius. Kiril alfabesini 9. Yüzyılda yazan iki kardeş buluşlarının bugün bile varlığını ve etkisini sürdürebileceğini düşünmüşler midir? Buluşlarının bugün bile kendisini güçlü bir şekilde duyumsatan dinsel ve siyasi sonuçlar yarattığına kuşku yok.

Karşı kıyının en görkemli yapıtı elbette Büyük İskender’in heykelidir. Heykelin görkemi gece ona eklenen ışık ve su oyunlarıyla katlanmaktadır. Olanaklıysa mutlaka gece de görülmeli.

Vardar kıyısında yer alan Gemiciler anıtı da oldukça ilginçtir. Her biri meslek sahibi gibi  görünen kimselerin yer aldığı heykel Makedonya’nın bağımsızlığı için bir araya gelen ve Osmanlı yönetimi altındaki Makedonya’da yaşanan sorunlara ilgi çekmeyi amaçlayan yurtseverleri betimlemektedir. Gemiciler anarşist bir topluluktur. 1903’te Osmanlı Makedonyası’nın başkenti Selanik’te bir dizi bombalama eylemi gerçekleştirmişlerdir.

Mareşal Tito Caddesi başında sol tarafta Çar Samuel’in oturan heykeli gözünüzden kaçmayacak görkemdedir. Çar Samuel’den biraz söz etmekte yarar var.

Makedonya’yı Roma akınlarından koruma ve savunma çabası içinde olmuş Çar Samuel’in trajik sonu kısaca paylaşılmalıdır. Çar Samuel Roma İmparatoru Basilius ile giriştiği savaşı yitirir. Yitirmek değil ama onu izleyen olaylar Çar’ın trajik sonunun asıl nedenidir. Romalılara tutsak düşen askerlerinin yüz çift gözde birisi bırakılmak üzere gözlerinin çıkartılması Samuel’i çıldırtır. Kahrından ölmek kaçınılmaz son olacaktır onun için. Belki de kurtuluş!

Demokrasiyle tanışan tüm eski sosyalist ülke kentlerinin başına gelenden Üsküp de kurtaramamış kendisini. Görkemli Makedonya Meydanı’nın en seçkin köşelerinden birisi alışveriş merkezine ayrılmış. Belki de Müslüman tarafındaki otantik alışveriş yerlerinin Yeni Üsküp’teki sürümü olarak düşünülmüştür!

Makedonya Meydanı’nı geride bırakıp Mareşal Tito Caddesi, yolu boyunca güneye doğru ilerlediğimizde sağlı sollu kafelerden sonra solda Rahibe Tereza Evi’ne rastlıyoruz. Aslından kopartıldığı ama elbette aslına uygun olarak onarıldığı her halinden belli olan bir yapı. 1910 yılında Üsküp’te doğan ve asıl adı Agnes Gonca Boyacı olan Rahibe Tereza kendisini kan olarak Arnavut, yurttaşlık bağı bakımından Hintli olarak tanımlıyor. Misyoner Hayırseverler Cemaati’ni Papa’nın izini ile kurduktan sonra 100’ü aşkın ülkede faaliyet gösterdiği biliniyor. 1979’da soğuk savaş yıllarında Nobel Barış Ödülü’ne değer görülüyor.

Belleklerimizi yokladığımızda özellikle Soğuk Savaş yıllarında hayırsever Rahibe Tereza’nın sosyalist ülkelere karşı bir koçbaşı olarak da kullanıldığını anımsayabiliyoruz.

Yürüyüşümüzü sürdürdüğümüzde ileride sağda Hotel Bristol’ü görüyoruz.

Yolun sonunda solda ise önce bacaklı balık ve onun biraz ilerisinde memesi hasarlı kadın heykelini görüyoruz.

Yolun karşı tarafında ise yarı yıkık eski gar duvarında saat 17.18’de durmuş saatiyle selamlıyor gezginleri. Tarihinde önemli deprem felaketleri yaşamış Üsküp’te yaşanan son büyük deprem 27 Temmuz 1963’te saat 17’yi 18 dakika geçe yaşanmış. Durmuş saat bu anı ölümsüzleştirmiş! İstasyon binası günümüzde Kent Müzesi olarak hizmet veriyor.

Eski istasyonun tam karşısındaki parkta deprem acısının anısına ünlü Makedonyalı heykel sanatçısı T. Serafimovski’nin elinden çıkma bir memesi ve kolu kopmuş kadın heykeli göreceksiniz.

Üsküp’te gezilecek ve görülecek yerler elbette buraya kadar anlattıklarımızdan çok daha fazla. Ama, bir haftalık Batı Balkan gezimizin başka durakları da var. Üsküp’e ayrılan zaman ne yazık ki bu kadar.

Günün ilk saatlerinde başlayan gezimizin ilk günü her ne kadar bizler çok fazla duyumsamadıysak da fazlasıyla yorucuydu.

Makedonya mutfağından örneklerini Makedonya ezgileri eşliğinde tadacağımız Eski Ev’in yolunu tutma zamanı çoktan gelmişti…

Makedonya’da biz Türklerin damak tadımıza uygun olmayan yiyecek-içecek bulamaması gibi sorundan söz edilemez. Özellikle köfte geleneğinin oldukça gelişmiş olduğunu anımsatmakta yarar var. Bunun dışındaki yemekleriyle de tanışık olduğumuzu söylemeliyiz. En kötü olasılıkla “burek” bulursunuz damak tadınıza uyacak.

Bir küçük uyarı! Özellikle, ızgara yemekler tercih edildiğinde “iyi pişmiş” (well done) istenmeli! Çünkü, eti pişirme alışkanlıkları bizden çok Avrupalılara benziyor.

Hava, su ve coğrafya Makedonya’da besinlere de lezzet katıyor. Etin yanı sıra tahıl ürünü birası ve üzümünden özellikle Tikveş bölgesinde üretilen şarapları tadılmaya değer…

Ceyhun BALCI, 25.07.2012