MARIO VARGAS LLOSA’NIN DÜŞÜNDÜRDÜĞÜ

Maria Vargas LLOSA Nobel ödüllü, Perulu yazar. Bizdeki Nobelli gibi sisteme biat etmemiş. Tersine ipliğini pazara çıkartmış.

Llosa halkçılık ile halk dalkavukluğu konusunda kafa karışıklığı içinde değil.“Ey güzel halkım, neylerse, güzel eyler!” kolaycılığına kaptırmamış kendisini.

    • demeğe de dilim varmıyor ama –
      kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

diyen Nazım Hikmet gibi davranmış.Halkını sevmenin ve onu yüceltmenin halkın tutumunu hemen her zaman güzellemekten geçmediği gerçeğini göz ardı etmemiş.

Llosa’nın yeni deneme kitabı “Gösteri Uygarlığı” ağırlıklı olarak bu konuyla ilgili. Kendisiyle yapılan röportajda başından geçen bir olayı aktarmakta.

İlginç ve bir o kadar da ibretlik!

Llosa, “Conversacion en La Catedral” kitabından bir alıntıyla berraklaştırıyor anlatmak istediğini.

Bir yazar Peru’da bir taksi sürücüsü ile laflıyor. Söz seçimlere gelince; sürücü oyunu önceki başkanlardan Fujimori’nin kızına vereceğini söylüyor. Yazar, sürücüye “Eski başkan Fujimori’nin adi bir hırsız olması sizin için önemli değil mi?” diyecek oluyor.

Sürücünün yanıtı hazır!. “Hayır! Çünkü Fujimori kararınca çaldı!”

2007 seçimleri öncesindeydi. Musa Ağacık sokakta vatandaşa mikrofon uzatarak bir tür eğilim yoklaması yapıyordu. Aldığı yanıt karşısında “ya gemicikler…” demeye getirdi. Vatandaş hiç ikileme düşmeksizin “Elbette, olacak. Bizim için çalışıyor olmaları yeter!” deyiveince sözün de bittiği yere gelinmiş oldu.

“Çalıyor ama iş yapıyor!” bu yaklaşımın baş söylemlerinden değil mi.

Peru neresi, Türkiye neresi? Aradaki binlerce kilometrelik uzaklık, farklı kültür, farklı insan tipleri postmodern aymazlık ve değer aşınması paydasında buluşuveriyorlar.

Böyle bir anlayışın geçit vermeyeceği yönetim olabilir mi? Bu anlayışın varlığı korkunç! Çoğunluk olması çok daha korkunç!

Bunca hırsızlık ve yolsuzluğa karşın halkın gönlünde yer bulabilmek de önemli bir beceri.

Peru’daki diyaloğa bir anımla katkıda bulunmak isterim.

2006 yılının ağustos ayında Peru turumuzun Titikaka bölümünde yolumuz Uros Adaları‘na düşmüştü. Dünyada, eşi benzeri zor bulunacak bu adalar sazdan yapılma ve yüzergezerdi. Gece uykuya dalıyorsunuz ve sabah uyandığınızda çok farklı bir yerdesiniz. Bir gezgin için ilginç ve çekici olabilen bu özelliğin oralarda yaşayanlar için binbir zorluk anlamına geldiğini de belirtelim.

Adalarda yaşayanlar doğal olarak balıkçılıkla kazanmaktaydılar yaşamlarını. Ama, bizler gibi gezgin gruplarının da hatırı sayılır bir katkısı olmalıydı bu insanların ekonomisine.

Son derece doğal ortam görüntüsü veren bu sazdan yüzergezer adalarda bir şey dikkatimizi çekmişti. Güneş panelleri! Sürekli yüzer gezer olan buralarda enerji önemli bir sorundu. Bu güneş panelleri ile üretilen elektrikle ailelerin televizyon izleyebildiklerini öğrenmiştik. Sırf bu nedenle buralarda baba Fujimori’ye taptıklarını öğreniyorduk. Cebini doldurmak amacıyla adi bir hırsız gibi davranabilen Fujimori yönettiği halkın yalnızca parasını değil gönlünü de çalmayı belli ki iyi becermişti. Bu yaşanmışlıktan yola çıkarak kız Fujimori’nin bu adalarda yaşayanların oyunu alacağından hiç kuşku duymuyorum.

Anılar, yaşanmışlıklar ve deneyimler dile getirilse buna benzer sayısız örneğin bir külliyat oluşturacak boyuta varacağı da kesindir.

Llosa söyleşi sırasında sıkça dile getirdiği geçmişe özlem duygusunun ilerleyen yaşından kaynaklanabileceğini kabul ediyor. Ancak, bunun yalnızca ilerleyen yaşıyla açıklanmasının da doğru olmayacağının altını çiziyor.

Günümüzde banalleşen kültürün insanı her türlü yozlaşmaya teslim olacak bir zayıf halkaya dönüştürdüğüne vurgu yapıyor.

Halka Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!” diyen yürekli aydınlara bugünkü dünyada daha çok gereksinimimiz olduğunu saptayabiliriz.

Ceyhun BALCI, 05.08.2012

Not : Mario Vargas LLOSA ile yapılan söyleşiyi “Sözcükler” edebiyat dergisinin Temmuz-Ağustos sayısında bulabilirsiniz. Bu söyleşiden Aydınlık yazarı Özdemir İNCE’nin öğretici yazısıyla haberdar oldum. Hafta içi her gün yazan Özdemir İNCE’yi okumanızı dilerim.

OLİMPİK ÇEŞİTLEME

 

CNN Int kanalında bir söyleşi. Konu altın madalyalı Çinli tramplenciyle ilgiliydi. Bir yakınının ölümüyle, yine ebeveynlerinden birisinin önemli hastalığı kendisine bildirilmemiş. Uzman olduğu anlaşılan birine soruyor sunucu! Böyle bir yaklaşım uzakdoğu geleneği midir?

 

Uzman son derece bilgili. Hayır diyor. Bu, uzakdoğu geleneği değil, komünüst işi! O çok bilindik klişeleri sıralıyor. Saydamlık, birey hakkı, vs…

 

Bir an için sunucu koltuğunda olmalıydım dedim kendi kendime. Bu uzman kılıklıya sormak isterdim.

 

Ailesiyle ilgili haberler Çinli sporcudan saklandığı için tepkilisiniz. Elbette, haklı olduğunuz yönler var. Ama, televizyonuna çıktığınız, dilini konuştuğunuz ülkeyi de eleştirmeye var mısınız?

 

Çok değil, 10 yıl önce nükleer, biyolojik ve kimyasal silah yalanlarıyla Irak’a saldırdığınızı unuttunuz mu? Yüzbinlerce kişinin kanına girmiş bir ülkenin vatandaşı olarak bu tekil olaydan yola çıkıp başkalarına kara çalana kadar aynaya baksaydınız ya!

 

 

 

Olimpizm değil de olimpiyat düzenleme sorunumuz olduğu herkesçe bilinen bir durum. Bu nedenle övünç ve utanç gerekçelerini de karıştırır olduk!

 

Bir yüzücümüz 6. (altıncı) kez olimpiyatta! Derya Büyükuncu! 1996 Atlanta Olimpiyatları’na katılıp da bu olimpiyata katılan bir başka sporcu var mıdır? Varsa da yaşın önemli olmadığı bir daldadır. Yüzme gibi bir dalda iki, bilemediniz üç olimpiyat katılımı yetip de artar bir çok sporcuya.

 

Bizim aynı sporcuyla 6 olimpiyata katılmış olmamız övünç değil ama utanç gerekçesi olabilir. Onaltı yıl boyunca geriden bir başka yüzücü getiremediğinizin belgesi olarak başarısızlığımızın kanıtıdır bu garip durum.

 

Daha da kötüsü bu sporcumuzun magazin dünyasına adım atmış olması. Elbette bu kendi seçimi. Herkes her ortamda bulunabilir.

 

Bir de boş zamanlarında olimpiyat katılımcılığı gibi bir merakı olmasa! Haydi o böyle bir merak içindedir! Yönetim uyuyor mu?

 

 

 

Olimpiyat adaylığı konusunda kıdemli olduk. 2020’ye de adayız.

 

Herkesin yanıtını aradığı bir soru var! “Olimpiyat düenleyebilir miyiz?”

 

Yanıt nereden baktığınızla ilgili. Amaç spor alanlarını yapmak, sporcuların konaklama ve barınma gereksinimlerini gidermek ve gelenlere konukseverlik göstermekse gereken “en iyisini yaparız”!

 

Olimpizm söz konusu olduğunda yanıt farklılaşacaktır. Olimpizm bir ruh, bir emek ve uzun soluklu yaklaşım işidir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye olimpiyat düzenlememelidir!

 

Bu görüşümüzü somut bilgiyle bütünleştirelim!

 

Atletizm, Eskrim, Bisiklet, Yüzme ve Jimnastik! Başından bu yana olimpiyatların demirbaşı sporlar.

 

Bu temel ve en çok ilgi gören sporlardaki başarım düzeyimiz ortada olduğuna göre bu alanda daha alacak çokça yolumuz var!

 

Olimpik tarihçeyi 1972’den bu yana anımsayabiliyorum. Münih, Montreal, Moskova, Los Angeles, Seul, Barselona, Atlanta, Sidney, Atina, Pekin ve son olarak Londra!

 

Geçmiş olimpiyatlardaki sportif başarıyı gözden geçirdiğinizde tüm düzenlemecilerin olimpizm çıtasını aştığını görürsünüz. Listede bu konuda en cılız görünen Yunanistan bile olimpizmde sıçrama göstermiştir.

 

Türkiye bu sıçramayı başarabilir mi? Kuşkusuz evet! Ama, anlayış değişikliği yapmak koşuluyla.

 

Londra 2012’de uzatılan her mikrofona “madalya alamadık” feryadıyla karşılık veren sporcularımıza nasıl davranmaları gerektiğini öğretememiş bir spor yönetimi dünyaya parmak ısırtacak olimpiyat düzenleyebilir. Ama, olimpizmden sınıfta kalır.

 

Konuyu Türkiye Voleybol Federasyonu Başkanı’nın sözleriyle bitirelim. “Türkiye’nin sportif anlamda sıçrama göstermesi ancak ve ancak eğitim sisteminin gözden geçirilmesiyle olanaklıdır!”

 

Yaşamlarının baharını sınav başarısına adamak zorunda kalmış gençliğin spor yapmaya ne enerjisi, ne de isteği kalır!

 

Bu durumda bireysel çıkışlar ve devşirmeler dışında başarı beklentiniz olamaz!

 

Aynaya bakma önerisiniş başkalarının yanı sıra kendimize de yapalım!

 

Ceyhun BALCI, 03.08.2012

MANASTIR (BİTOLA)

Gostivar Bitola karayolunda Krusevo sapağı tabelası geçen yüzyılın başlarında kalan ilginç bir olayı anımsamamız bakımından  fırsat oldu.

 

Krusevo Cumhuriyeti 1903’te 10 gün sürse de Makedonya’nın bu kuş uçmaz, kervan geçmez yeri ilginç bir deneyime beşiklik etmiştir.

 

2 Ağustos’ta geceyarısının hemen sonrasında bu barışçıl dağ kasabasının sessizliğini tüfek tıkırtıları ve sevinç çığlıkları delmekteydi. Pitu Guli önderliğindeki üçyüz kadar isyancı kasabayı ele geçirmişti.

The Balkan Trail, Frederick Moore, 1906

 

Dünyanın belki de en kısa ömürlü cumhuriyetlerinden birisi olan Krusevo kısa zaman aralığına çok etnisiteli bir yapı da sığdırmış. Bulgarlar ve Ulahlar’ın yanı sıra Arnavutça, Slavca ve Ulahça konuşan Yunanlar bu kokteylin diğer öğeleridir.

 

Olayı haber alan Osmanlı Krusevo isyanını bastırmakta ve yeni doğmuş cumhuriyeti tarihin tozlu sayfalarına göndermekte gecikmez.

 

Bizim topraklarımızda da benzeri bir Cumhuriyet deneyimi olduğunu anımsatmalı Krusevo Cumhuriyeti bir çoğumuza. 1919 başında 17-18 Ocak’ta kurulan ve başkenti Kars olan Güney Batı Kafkasya Cumhuriyeti de kısa ömürlü olmuş ve 12 Nisan’daki İngiliz işgaline dek varlık gösterebilmiştir. Yine de Krusevo’dan çok daha uzun ömürlü olmuştur.

 

Bu yazıyı okuyan hemen herkesin Manastır’la tanışık olduğuna kuşku yoktur.  Türkiye’nin kurtarıcısı, kurucusu, devrimcisi ve kısacası her şeyi Mustafa Kemal Atatürk’ün okul yaşamının bir bölümünün Manastır’da geçmiş olduğu herhangi birimiz için ilkokul bilgisidir. 

 

Manastır adının dinsel yapı anlamına gelen manastırdan geldiğini öne sürenler vardır. Eğer öyle ise kentin adı neden Bitola olarak değiştirilmiştir?

 

Bir başka görüşe göre ise Manastır adı yörede yaşayan Kırgız’lar  ve o Kırgız’ların  çok bilinen Manas Destanı’yla yakından ilintilidir.

 

Manastır ya da Bitola 80 bini aşkın nüfusuyla Makedonya’nın ikinci büyük kenti ve endüstri merkezidir. Belki de bu durumun bir sonucu olarak kentte pek çok Avrupa ülkesinin konsolosluğu vardır.  Bitola konsolusluklar kenti olarak da bilinmektedir.

 

Dragor nehri Manastır’ı ikiye böler.

 

Manastrı’daki ilk durağımız 1508-09’da yapılmış olan İshak Paşa Camisi.  O günden bu yana pek çok değişiklik gösteren cami avlusunda dikkat çeken bir başka ilginç durum da zeminde kullanılan Roma dönemi yapıtları.

 

Şirok Sokak’a doğru ilerlerken kurulan bir film setindeki çekimlere tanıklık ediyoruz. Konu film ve fotoğraf olunca Manaki Kardeşler’i unutmak olmazdı.

 

Bugünkü Yunanistan sınırları içinde yer alan bir Ulah köyü olan Avdela’da doğmuş olan Yanaki (1878-1960) ve Milton (1882-1964) Manaki Kardeşler Yunanistan’daki ilk fotoğraf stüdyosunu kurmalarıyla tanınıyorlar. İşlerini ilerletmek ve geliştirmek isteğiyle 1904’te Bitola’ya göçmüşler.  Daha sonra ünlerini artıran kardeşler bir dönem Romanya Kralı’nın özel fotoğrafçısı da olmuşlar. Osmanlı padişahı Sultan Reşat’ın Manastır ziyaretini de filme çekmişlerdir.

 

Artık Şirok Sokak’tayız. Örneklerine dünyanın hemen her yerinde rastlanabilecek taşıt trafiğine kapalı bu cadde ilk anda Moskova’daki Arbat Sokağı’nı andırıyor.  Elbette çok daha alçakgönüllü, çok daha az kalabalık ve çok daha az karmaşık!

 

Şirok Sokak’ın Manastır’ın merkezi olması amaçlanmış. Manolya Meydanı’ndan Şehir Parkı’na kadar uzanan bu canlı ortamda neoklasik mimari örneği sayılabilecek yapılar yer alıyor. Buray merkez yapma konusunda  başarılı olunduğuna kuşku yok.

 

Şirok Sokak’ta bir yapının duvarındaki temsili Güneş Saati de dikkatimizden kaçmıyor.

 

Kafe, otel, lokanta ve mağazaları canlılığın önde gelen kaynakları olarak öne çıkar. Eski adı Tito Caddesi’dir. Şimdilerde Tito caddeye adını değil ama sonlarında bir köşede büstünü vermekle yetinen gözden düşmüş bir eski kahraman gibidir.

 

Şirok Sokak boyunca süren yürüyüşümüzün sonuna gelmekle birlikte belki de günün en heyecan verici durağına da varmış oluyoruz.

 

Aynı zamanda Kent Müzesi olarak da düzenlenmiş olan ve Mustafa Kemal’in öğrenim gördüğü Manastır İdadisi’ndeyiz.

 

Yapı, Etnoğrafya ve Doğa Tarihi Müzesi şeklinde düzenlenmiş. Çok önemli bir bölümü ise yalnızca Atatürk için ayrılmış.  Eski ama bir o kadar da bakımlı bir yapı olduğunu söyleyebiliyoruz.

 

Makedonyalı’ların biz Türkler için son derece önemli olan ama tüm insanlık için de değer taşıyan evrensel kişilik Mustafa Kemal Atatürk’e verdikleri değer ve gösterdikleri saygı her türlü övgüye değer.  Müzenin özellikle Atatürk’e ayrılan bölümünde coşkulu, gururlu ve biraz da hüzünlü dakikalar geçiriyoruz. Zamanın nasıl geçtiğini farketmiyoruz. Anı Defteri’ne bir kaç satır yazmaktan alamıyoruz kendimizi.

 

Türkiye’den kilometrelerce uzaktaki Manastır İdadisi’nin bakımlı görünümü ülkemizdeki Erzurum’da Kurtuluş Savaşı tarihimizin köşe taşlarından Erzurum Kongresi’nin yapıldığı binanın bakımsızlığını düşürüyor aklımıza! Her şeye para bulan Türkiye kendi varlık senetlerinin hazırlandığı önemli tarihsel yapılarına bakamayacak kadar yoksul bir ülke izlenimi vermiş oluyor.

 

Manastır’daki sınırlı sürenin sonuna geldik. Atamızla vedalaşıp yola koyulma zamanı.

 

Artık Ohrid’e yöneliyoruz. Denizsiz Makedonya’nın sayfiye kenti Ohrid ve Struga, Ohrid Gölü kıyısındaki konumlarıyla bu kara ülkesi insanının tatil beldeleri olarak da öne çıkıyorlar.

 

Ohrid’e varmadan görmeden geçemeyeceğimiz bir yer daha var. Resen ya da bizim deyişimizle Resne. Resneli Niyazi’yi bilmeyenimiz ya da adını duymayanımız her halde  yoktur!

 

Resne Pelagonya bölgesinde yer alan, elması ve doğal güzellikleriyle tanınan bir kasaba. Roma döneminde Via Egnatia üzerinde yer almış olması kuruluşu ve gelişimi üzerinde etkili olmuş.  Prespa gölüne en yakın yerleşim birimidir. 11.000 kişi yaşamaktadır.

 

Resneli Niyazi (1873-1913) Jön Türk hareketinin kurucularındandır. Meşrutiyet ve 31 Mart ayaklanmalarında ön sıralarda yer almıştır. Ülkemizin öncü devrimcilerinden birisidir.

 

1913 yılında Arnavutluk’ta Avlonya limanında İstanbul’a gidecek gemiyi bekledikleri sırada koruması tarafından öldürülmüş.

 

Belleklerimize kazınmış olan “Ne şehittir, ne gazi pisi pisine gitti Niyazi!” deyişi öldürülüşünün anlamsızlığına göndermede bulunmak için söylenmiş olmalıdır. Söz böyle olsa da, karşıtları bakımından doğru bir hedeftir. Bu bakımdan pisi pisine gitmemiş olduğu söylenebilir.

 

II Meşrütiyet ilanında birlikte olduğu ve Üsküp’ten Harp Okulu’ndan arkadaşlarının çoğu sonradan Paris’e atanırlar. Resneli Niyazi Bey arkadaşlarının kendisine gönderdiği fotoğraflardan esinlenerek memleketi Resne’de Paris’teki Versay Sarayı’nı andıran bir saray yaptırır. Bu saray bugünün Resne’sinde dimdik ayaktadır. Yolu buralara düşen herkesin görmesinde yarar olan bir yapıttır.

 

Resneli Niyazi Bey’in sarayı günümüzde kültür merkezi olarak her yıl gerçekleştirilen uluslararası katılımlı bir  seramik sanatçıları buluşmasına ev sahipliği yapmaktadır.

 

Doğrultumuz Ohrid! Yeni bilgiler, yeni heyecanlar bizi bekliyor…

 Image

ERZURUM KONGRESİ (23 TEMMUZ 1919)

İ

Erzurum’a gelip de “Erzurum Kongresi”nin (Bağlantı1) yapıldığı mekânı ziyaret etmemek olmazdı. Yakın ya da uzak tarihin basmakalıp ve işlevsellikten uzak klişelerle ezberletildiği ülkemizde (ve belki dünyamızda) tarihsel mekânlar ve o mekânların ziyaretçide yarattığı duygular önemliydi! (Resim1,2,3)

İlk izlenimi paylaşmakta yarar var! Bu ilk izlenim mekânın dış görünümünün yanı sıra iç görünümde de kendini göstermekteydi! (Resim4)

Bakımsızlık ve özensizlik!

Mekânın içine girdiğinizde yukarıda anılan olumsuzluklara ilgisizlik de eklenmekte! Ne bir görevli, ne de bir bilgilendirme! Olmayacak konularda Batı’ya öykünen bizler keşke bu konuda onları örnek alsak! Bedeli karşılığında her türlü belge ile bu önemli tarihsel kesitin ziyaretçiye anlatılması iyi olmaz mıydı?

19 Mayıs 1919’da Samsun’da başlayan,  Haziran’da Amasya’da aynı adla anılan genelgenin yayımlanmasıyla süren; 23 Temmuz’da Erzurum Kongresi ile olgunlaştıran bu süreç bilindiği gibi 4 Eylül’de Sivas Kongresi ile sürmüş ve 23 Nisan’da Ankara’da TBMM’nin açılışı ile hedefe erişmiştir!

O tarihi binayı bizlere gezdiren dostumuzdan öğrendiğimize göre bu yapı  Defterdarlık envanterindedir. Akla yakın diğer iki olasılık ise TBMM Milli Saraylar ve Kültür Bakanlığı kapsamında değerlendirilmesidir bu türden mekânların!

Bunca mantıklı olasılığa karşılık Erzurum Kongre’sinin gerçekleştirildiği mekânın bugünkü bakımsızlığı ve sahipsizliği yine de açıklanabilir gibi değildir. Her türlü mantıksızlık ve anlaşılmazlığına karşın; bu yapının Defterdarlık envanterinde bulunmasını kabullenmiş olalım! Yine de, bugünkü bakımsızlığı anlaşılabilir gibi olmasa gerektir.  Diyelim ki; Defterdarlık bu mekânın bakımı ve ziyaretçilere sunumu konusunda gerekli olanaklara sahip değildir! Erzurum gibi bir kentin belediyeleri bu gereksinimi karşılama konusunda yetersiz midir ki bu zavallı görüntüler çıkmıştır ortaya?

Bu önemli eksikliklerin etkili ve yetkililere çağrı olması dileğiyle!

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinin yaşandığı süreçte bağımsızlığın bırakınız yaşama geçirilmesini, akla getirilmesinin bile mucize sayıldığı dönemde toplanan Erzurum Kongresi kararlarının adam akıllı değerlendirilmesinde yarar vardır diye düşünüyorum!

Bugün erişilmiş olan “çağdaş uygarlık!” koşullarında bile Erzurum Kongresi’nde alınmış olan kararların ne denli “çılgınlık” olduğunu yorumunuza bırakıyorum! Günümüzün “çılgınlık” ölçütlerinin vardığı nokta sizlerin yargıya varmasında biraz olsun yardımcı olabilir mi?

Tarih bilgileri bugün eriştiğimiz noktada geçmişle bağlantımızı ve o geçmişe bağlılığımızı ortaya koyması bakımından önemsenmelidir!

92 yıl önce bugünlerde Erzurum’da bir araya gelen Doğu Anadolu vatanseverlerinin dile getirmiş oldukları ilkeleri anımsamakta yarar var: (Resim5,6)

  1. Vatanın bütünlüğünü korumak ve savunmak
  2. Ulusal bağımsızlığın dokunulmazlığını ve tamlığını sağlamak
  3. Ulusal Egemenliği sürekli ve Ulusal İrade’yi egemen kılmak!

Bugün fazlasıyla aşındırılmış olan bu değerlerin o zor yıllara rehberlik etmesi önemlidir.

Sözü uzatmaksızın sormak istiyorum!

Bugünün olanakları gerçeğinden yola çıkarak; Erzurum Kongresi’nin gerçekleştirilmiş olduğu mekânın bakımsızlığı sıradan bir durum mudur? Eğer öyleyse bu olumsuzluğu gidermenin yolu bellidir!

Bu mekândan her kim ya da kimler sorumluysa gereğini yapmalıdır!

Tarihe ve geçmişe saygısızlık sonlandırılmalıdır!

Yoksa fazla sorgulayıcı mıyım diye sormadan edemiyorum kendi kendime!

“Oğlumun öldüğü toprakları ne yapayım?” diyen bir zavallılığın ve cehaletin tepki görmediği yerde Erzurum Kongre’sine ilgisizlik şaşırılacak bir durum değildir ne de olsa!

Ceyhun BALCI, 23.07.2011

Görsellerin tümüne erişmek için : https://picasaweb.google.com/ceyhun1961/ERZURUMKONGRESI?authkey=Gv1sRgCI_EyLaDv9jJ4wE

OLİMPİK TERBİYESİZLİK

“Olimpik Irkçılık”tan sonra “Olimpik Terbiyesizlik” gündemin önde gelen konusu oldu. Olimpiyatlarda esen Çin ve Asya fırtınası ekonomik yıkımla boğuşan batılıları germiş durumda belli ki!

       Dünyanın ekseni doğuya kayarken sportif başarının da adres değiştirmesi olağan karşılanmalı!

       Kadınlar 400 metre Karışık yüzmede altın madalyaya uzanan Çinli Ye Shiwen’in son 50 metreyi ABD’nin seçkin erkek yüzücüsü Ryan Lochte’den hızlı yüzmesi “her şeyi en iyi biz yaparızcı” kendini beğenmişleri sarsmış!

       Böyle bir durumda tutunulabilecek tek dal olan “doping kuşkusu”nu taşımışlar gündeme. Hiç utanmadan, hiç sıkılmadan!

       Bu olimpiyattan başlayarak madalya alan tüm sporcuları doping denetimi kapsamına alan WADA (World Anti-Doping Agency) yaptığı açıklama ile Çinli sporcunun temiz olduğunu açıklamış durumda.

       Olimpik Terbiyesizlik tescillenmiş durumda.

       Böyle bir durumda yapılması gereken şey tek ve tartışmasızdır.

       Özür dilemek!

       Ben umutlu değilim! Yanılmayı dilerim!…

 

Ceyhun BALCI, 01.08.2012Image

OLİMPİYATTA IRKÇILIK

Olimpiyatlar sürerken geçilen bir haber kimin, ne kadar dikkatini çekmiş olabilir? İsviçreli futbolcu “tweet” kurbanı olmuş. Olimpiyatlardan çıkartılarak ülkesine gönderilmiş.” İsviçreli Morganella, 2-1 yenildikleri Güney Kore maçı sonrası klavyesine egemen olamamış anlaşılan. “Bunları Yakmalı!” “Mongoloid sürüsü!” sözleriyle hakareti de aşıp, ırkçılık yapmış!

Mongoloid sözüne rastlayınca geçen yıl yazdığım ve sosyal ortamda paylaştığım bir yazım geldi aklıma. “Hadi canım sen de!” diyenlerin yanı sıra ciddiye alanlar olduğunu da anımsıyorum.

Yazı ırkçılığın tıptaki izlerini sürmenin yanı sıra tıp alanının ırkçılık hedefine varma amaçlı kullanımına göndermede bulunmayı amaçlamaktaydı.

Sömürgeciliği ve bu bağlamda yayılmacılığı şaşmaz hedef belleyen Batılı’nın bu yolda hemen her şeyi kullanabildiğinin altını çizmek istemiştim.

Batılı sistematik olarak yaşama geçirdiği bu davranışıyla bir yandan aşağıladığı toplumları koşullanma altına alırken diğer yandan da dolaylı yoldan kendi yurttaşlarının bilinçaltına bir şeyler yerleştirmiş olmaktadır.

Bu bilinçaltı çalışmasının ürünüdür İsviçreli futbolcu Morganella’nın sosyal ortamda paylaştığı sözlerine yansıyan anlayış.

Morganella’nın ipi çekilmiş ve gereken yapılmıştır!

Bu noktada bir soruyu daha göz ardı etmemekte yarar var!

Morganella yalnız mıdır? Morganella içinde bulunduğu toplumun sapkını mı sayılmalıdır?  Yoksa, Morganella kendisine benzeyen sayısız örnek içinde eline ve beynine egemen olamayan bir tekil örnek midir?

Morganella yeni bir yol mu açmıştır?

O yeni bir yol açmamış açılmış olan bir yoldan yürüyen günümüz insanlarından yalnızca birisi olduğunu ortaya koymuştur. Onun kendisi gibi düşünen yığınla insandan tek farkı kafasının içindekini dışa vurmuş olmasıdır.

Kullandığı aşağılayıcı “Mongoloid” sözcüğü ise ırkçılığın tıp aracılığı ile kitlelerin bilinçaltına girmedeki başarısının kanıtı sayılmalıdır.

Ceyhun BALCI, 31.07.2012

VAHŞİ BATILININ IRKÇI TIPÇILIĞI : TRİZOMİ 21

 

“….Bir ben vardır benden içerü.” (Yunus EMRE)

Yunus Emre’nin sözünü uyarlayarak söylersek :

“Vahşi Batılı bulunabilir Uygar Batılının içinde”

Oysa, Trizomi 21 ya da hastalığı tanımlayan hekimin adıyla anılan genetik bozukluğun 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom varlığına bağlı olduğu kuşkuya yer bırakmayacak denli ortaya konmuş durumdadır.

Ne yazık ki, bu hastalık çok sık olmasa da “Mongolizm” adıyla da anılmaktadır.

Irkçı ve kendini üstün gören vahşi Batılı anlayışının çok belirgin örneklerinden birisidir bu ayrımcı ve aşağılayıcı adlandırma.

Hastalığın belirtileri arasında bulunmakla birlikte asla olmazsa olmaz belirtilerden olmayan “çekik gözler” ve “kirli sarı” cilt renginden yola çıkılarak “Mongolizm” olarak adlandırılıvermiştir.

Bu adlandırma bilimsel ırkçılığın önde gelen örneklerinden birisi olmuştur. Bu yanlışlığın nedensiz olmadığını kabul etmek gerekir.

Uygar Batılı yaptığı buluşlar ve sağladığı bilimsel gelişmelerle övgüyü hak etmiştir. Aynı Batılı bu kez vahşi yüzüyle kendi etnisitesini en üstün konuma yerleştirerek diğerlerini aşağıya doğru sıralama gafletine de düşmüştür.

İlginçtir ki, Dr Down Trizomi 21’i tanımlama becerisinin yanı sıra geri zekâlılık kavramını da etnik eksende tanımlama başarısını(!) da göstermiştir.

Down’ın bu kabul edilemez yaklaşımına göre üstün beyaz ırktan bir ebeveynin evlatları kimi zaman aşağı konumdaki gruplardan birinin üyesi olarak gösterebilmektedir kendini.

Bu sakat anlayış içselleştirildiğinde genetik bir aksaklık sonucu dünyaya farklı özelliklerle gelen bir bireye “Mongol” yaftasını yapıştırmak hiç de güç olmuyor.

Her olguda görülmesi kural olmayan çekik gözler ya da kirli sarı deri renginden de yararlanılarak ırkçı ve ayrımcı anlayışla girişilen akıl ve bilim dışı yaklaşım ”ırkçı tıpçılık” anlayışının lokomotifine dönüşüvermiştir.

Neyse ki, Dr Down’ın ırkçı tıpçılık anlayışına katık ettiği sözde kanıtlar kısa sürede çürütülmüş ve bu utanç verici anlayış geçtiğimiz yüzyılın karanlık sayfalarındaki yerini çoktan almıştır.

Ne yazık ki, bu iyimserliği günümüzde yaşamın her alanına taşıyamıyoruz!

Irkçı ve ayrımcı anlayışın doruğa 2. Dünya Savaşı ile çıktığı söylenebilir. Bu acı deneyimin insanlığı etkilediği ve aynı acıların yaşanmasının önüne geçilmesi için bir farkındalık yarattığı da doğrudur.

Ancak, günümüzde ırkçı ve ayrımcı anlayışın kalıp ve kılık değiştirerek var gücü ile yayılma eğilimi gösterdiğini görmek durumundayız.

Gerçek dışı gerekçeler ve kurgularla oluşturulan senaryolar üzerinden ülkelere savaş açan ve insanların üzerine bombalarla ölüm yağdıran anlayışın da dünyamızdan kovulması dileğiyle…

Ceyhun BALCI, 02.08.2011

 

Okuma önerisi : “Pandanın Başparmağı” Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler, Stephen Jay Gould, Versus Kitap, 2010.

Aynı kitaptan “Dr Down’ın Sendromu” başlıklı bölüm (Sayfa 177-186)