RÖNTGENCİ KENT : SKUPİ YA DA ÜSKÜP

 

Yer adları da hemen her şeyin adı gibi önemli. Etimolojisi insanı hiç ummadığı yolculuklara çıkartabiliyor.

 

Balkan turumuzun ilk durağı Üsküp’te aklımızdan geçenler de bizleri böyle bir yolculuğa yönlendirdi. Gezgin grubumuzun üçte biri hekim. Onların arasında görüntülemeciler ağırlıklı!

 

Üsküp’ün geçmişi yontma taş dönemine uzanmakla birlikte, ilk önemli yerleşim olması MÖ 500’e dayanmakta. Roma İmparataorluğu’nun Doğu’ya doğru genişlemesinde önemli bir köşe taşı olmuş.

 

Üsküp’ü anlatmak bir başka yazının konusu olacak denli kapsamlı bir iş.

 

Üsküp’ün Roma dönemindeki adı Skupi gezgin hekimlerin ve özellikle de görüntülemecilerin ilgisini çekiyor. Rehberimizin anımsatması Skupi adını alanımızla bağdaştırma görevi vermiş oldu bizlere.

 

Buradan yola çıkarak yaptığımız araştırmada Skupi adının toplanma, bir araya gelme anlamına geldiği bilgisine erişiyoruz.

http://en.wiktionary.org/wiki/skup

 

Araştırmamızı biraz daha derinleştirdiğimizde Makedonya İmparatorluğu’nun sınır kenti olması nedeniyle Skupi’nin gözetleme kulesi anlamıyla eşleştirildiği bilgisine ulaşıyoruz.

 

 

 

 

Gözetleme eylemine karşılık gelen Skupi görüntülemeci arkadaşlarımızın zihinlerinde şimşek çakması anlamına da geliyor kuşkusuz.

 

Skopi ile Skupi’yi bağdaştırmak Batı Balkanlar gezisinde bbir araya gelen biz hekimler için kaçınılmazdı! Bu bağdaştırma için rehberimizin verdiği bilgilerin de esin kaynağımız olduğunun altını çizmeliyiz.

 

Skupi’de çıplak gözle yapılan gözetleme işini günümüz insanı teknolojik olanaklardan yararlanarak yapıyor. Röntgen ışınları temelinde çalışan skopi aygıtı bir asır sonra bile işlev görmeyi sürdürüyor. Hatta, skopinin yokluğu çoğu zaman bazı tıbbi ve cerrahi işlemlerin gerçekleştirilmesini olanaksız kılıyor.

 

Sanal bir forumda dile getirilen kimi görüşlerin bu bağdaştırmaya dayanak olabileceğini söyleyebiliriz.

 

http://www.macedoniaontheweb.com/forum/slavic-history-slavic-migration/980-meaning-skopje.html

 

Skopi röntgen ışınları aracılığı ile gerçekleştirilen eşzamanlı görüntülemenin tıptaki adıdır. Üsküp’ün Roma dönemindeki adının gözetleme ile eşleştirilmesinden yola çıkarak Skupi ile Skopi’yi neden bağlantılandırmayalım?

 

Bu yaklaşımı fantezi sayanlar çıkacaktır kuşkusuz! Aynı şey midir? Diyenlerin de çıkmasını olağan karşılamak gerekir. Elbette olabilir. Koşulları zorlamış da olabiliriz. Ama, neyse ki dayanaktan yoksun değiliz!

 

Şöyle de diyebilir miyiz?

 

Skopi teknolojiden yararlanılarak gerçekleştirilen görüntülemedir. Oysa, Skupi aynı eylemin çıplak gözle yapılanıdır. Kendi çağında başkaca bir seçenek de yoktur.

 

Ceyhun BALCI, 12.07.2012

 

 

 

Not : Bu yazı bir çağrışımdan yola çıkılarak sanal ortamda yapılan araştırma sonuçlarının da özendirmesi ile kaleme alındı. Doğal olarak itiraz ve karşı çıkışlara açıktır.

İLK TÜRK OTOMOBİLİ

Bugünlerde kulağımıza çalınan bir tekerleme var! İlk Türk otomobili.

Yaparız, yapacağız denmekte…

Oysa, bu konuda çok büyük bir yanılsama var.

İlk Türk otomobili yapıldı. Hem de bundan 50 yıl önce. Yarım asırlık bir geçmişe sahiptir ilk Türk otomobili.

Bu tür işlerde yaparız, yapacağız türünden sözler anlam taşımamaktadır. Toplumumuzun bellek engelliliği bilinmeyen bir durum değil. Tarih bilinçsizliği ile birleştiğinde facialara yol açabiliyor. Tıpkı bugün olduğu gibi.

Oysa, böyle olmasa ilk Türk otomobili olan Devrim’in üretilmesine karar verildiği tarih olan 16 Haziran 1961 unutulmazdı. Bu tarihte verilen görevin tamamlanma tarihi 29 Ekim 1961’dir. Yaklaşık 4.5 aylık sürede sıfırdan başlanan bir projenin prototip ürünleri toplumun karşısına çıkartılacaktır. Çıkartılmıştır da.

Aklın yolu olan demiryolu atölyeleri bu iş için biçilmiş kaftan gibidir.

Şu sıralarda sakız gibi çiğnenen “ilk Türk otomobili” nakaratında Çinli ortaklıklardan söz edilmektedir. Demek ki, en iyi olasılıkla Türk-Çin ortak yapımı bir otomobil söz konusudur.

Kendi dağarcığını, deneyimini ve elbette tarihini unutanların çoğaldığı günümüzde Devrim’in öyküsünü anımsamayanların varlığını yadırgamamak gerek!

Devrim’in öyküsüne gelince!

Yüzde yüz yerli, yüzde yüz Türk ilk Türk otomobili Devrim’in ortaya çıkartılışı başlı başına bir mucizedir. Belki de değildir! Çünkü, gerçekleşmiştir.

Eskişehir’den Ankara’ya Devrim’in yaratıcıları tarafından demiryolu ile taşınırken; kıvılcımların yangına yol açmaması için yakıt depoları özellikle boş tutulmuştur. Nasılsa Ankara’da yakıt konacaktır.

Bu güvenlik önlemini göz ardı etmeyen anlayışın görücüye çıkacak Devrim’in yakıt deposunu doldurmayı unutması inandırıcı olabilir mi?

Bu yaşananın adı sabotaj değilse nedir?

Bugünlerde ilk Türk otomobili diyerek kamuoyu oluşturanlara çağrı :

Emeğe ve tarihe saygı lütfen!…

Ceyhun BALCI, 08.10.2011

Kaynakça

  1. “Yarım Kalan Devrim Rüyası” Muhittin Şimşek, Alfa Yayınları.
  2. http://www.devrimotomobil.com
  3. Devrim Arabaları, Yönetmen Tolga Örnek, sinema filmi ve video CD.

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜMCÜLERE

Yurttaşlarının günde ortalama 4-5 saat televizyon başına çakıldığı bir ülkede televizyon izlemenin sağlığa ve insanlığa zararlı bir eylem olduğunu düşünmeye başlamıştım. Hatta, bu görüş doğrultusunda özellikle son aylarda televizyonu değil izlemek açmamak kararında olmuştum.

Ayrıcalıklar kuralı bozmaz diyerek, televizyonda rastladığım “Sicko” filminden söz etme gereği duyuyorum.

Daha önce 4-5 kez izlediğim filmi rastladığım yerden başlayarak sonuna dek soluksuz izledim bir kez daha!

ABD sağlık sistemini eleştirmeyi amaçlayan filmi bir kez daha izledikten sonra “sağlıkta dönüşüm” namlı Amerikan projesinin peşinden gitmeye kararlı olanlara seslenmeyi görev bildim. Yararlı olur mu bilemem ama yararlı olmasını dilerim!

“Sağlıkta Dönüşüm” programını gündelik yaşama yansıyan sözde olumlulukları üzerinden güzelleyenlere sesleniyorum!

ABD’de 11 Eylül saldırıları gibi kenetleyici saldırılara müdahale etmiş görevliler bile yok sayılmaktadır bu sistemde. Ne ilaca, ne de tedaviye erişimleri söz konusu olamamaktadır.

ABD’de kişi başına düşen 7000 (yedibin) dolarlık sağlık harcaması Küba’nın ayırdığı 250 dolar ile karşılaştırıldığında ne yetişkinlere daha uzun yaşam süresi ne de bebeklere daha az ölüm oranı sunulabilmektedir.

Kişi başına düşen 7000 dolarlık harcama insanların hastanelerden kent kaldırımlarına bırakılıp kaçılmasına da engel olamamaktadır.

“Ne kadar para, o kadar sağlık!” anlayışıdır gerçekte yaşanan! Ülkenin adı bir ayrıntıdır!

ABD ve Türkiye biri birinden uzak iki coğrafya olsa da yazgılar birdir! Çünkü, anlayış ve yaklaşım aynıdır!

Türkiye’de bugünlerde konuşulan bir sağlıkta dönüşüm unsuru daha var! Bugüne değin sağlıktan nemalananların bu gelişmeleri başları dik, alınları ak olarak sunacaklarını sanmam!

Sağlıkta parasız olan az sayıdaki alandan birisi olan birinci basamak yani aile hekimliği de paralı olacak yeni düzenlemelere göre. Patlayan sağlık harcamalarının dizginlenmesi için ilaç ambalajları da küçültülecekmiş! Böylelikle tutum sağlanacakmış!

Alınan önlemler sağlıkta dönüşümün ruhuna son derece uygun!

Niteliği değil de niceliği savunan anlayış gereğince hangi kalitede sağlık hizmeti verildiği ya da alındığı değil de kaça alındığı dert edilmektedir! Bunun doğal sonucu olarak nitelik değil de nicelik üzerinden sözde önlemlere başvurulmaktadır.

Sözüm sağlıkta dönüşümü açıktan ya da üstü kapalı olarak savunanlaradır!

Ne olur Michael Moore’un “Sicko” filmini izleyiniz. Herhangi bir yerden kolaylıkla edinebilirsiniz!

Bu filmi izledikten sonra da “sağlıkta dönüşümcülük” yapacaksanız eğer size söyleyecek sözüm olmayacaktır!

Ceyhun BALCI, 08.10.2011

KALDIRIMLARIMIZI İSTİYORUZ!

KALDIRIMLARIMIZI İSTİYORUZ!
İlgilisine,
Bu yazı tekil bir kişilik tarafından yazılmış olmakla birlikte çoğulun istemini yansıtmaktadır!
Hemen her kentimizde var olan bu sorun İzmir’de de yoğun şekilde yaşanmaktadır.
Kent içinde araç kullanmayı sevmiyorum! Toplu taşıma araçları öncelikli tercihim olmakla birlikte yürümek her şeyin önünde bir seçimdir benim için!
Böylelikle kentin güzelliklerine dokunmanız olanağı doğduğu gibi; olumsuzluklarına da tanıklık etme fırsatı yakalamış olursunuz!
Yaşadığım kentte yürümenin güvenli bir eylem olmadığını paylaşmak durumundayım! Neredeyse her uygulama taşıtlara ve o taşıtları kullananlara göre düzenlenmiş gibi!
Kaldırımlar trafik mevzuatınca da düzenlendiği gibi yayaların güvenlik alanlarıdır!
Türkiye’de ve İzmir’de öyle mi?
Ne yazık ki değil!
Etkili ve yetkililerimizi yayaların güvenliğini gözetmeye çağırıyorum. Bunu yaparken de soyut saptamalardan çok gerçeklerden söz etmek istiyorum.
Var mısınız yürümeye?
Kentimizin yönetim birimlerinin bulunduğu Konak Meydanı’na kuş uçuşu birkaç yüz metrelik uzaklıkta yürüyelim! Daha doğrusu yürümeye çabalayalım.
Gazi Bulvarı Cumhuriyet Bulvarı ile kesişmeden önce sağa dönelim ve Şehit Fethi Bey Caddesi’ne yönelelim! Kaldırımdan yürüyelim! Daha doğrusu yürümeye çalışalım!
Boşuna çabalamayın! Yürüyemezsiniz!
Yayaların sığınağı olan kaldırımlar sağlı, sollu işgal altındadır!
Kimi yerde otobüs durakları kimi yerde yeme-içme işyerlerinin ve çoğu yerde de otomobillerin kapatması olmuştur kaldırımlar!
Olağan olan buysa eğer, caddenin girişine “bu cadde yaya ulaşımı için güvenli ve uygun değildir” yazılmasını istiyorum!
Bundan kaçınıldığı sürece burada yaşanacak olumsuzlukların siz yöneticilerin sorumluluğunda olduğunu anımsatırım!
Değerli yönetenler,
Lütfen yöneticisi olduğunuz kentin sokaklarını adımlayınız!
İlk bakışta zor görünen bu eylemin sağlığınıza da iyi geleceğini, günün geriliminden kurtulmanıza katkıda bulunacağını bir hekim olarak özellikle belirtirim.
Bu eyleminizin bir başka önemli yararı da yönetmekte olduğunuz kentte topluma saygılı bir ortam oluşmasına katkıda bulunması olasılığıdır!
Değerli yönetenler!
Ne olur yürüyünüz!
Böylelikle kente ve kentliye saygısızlığın boyutunu görünüz!
Kuşku duymuyorum ki, bunu gördüğünüzde gereğini yapmakta bir an olsun tereddüt içinde olmayacaksınız!
Ceyhun BALCI, 02.10.2011