SARAYBOSNA

 

Mostar’dan Saraybosna’ya 125 kilometrelik yolumuz var. Yine ters yönlere gitsek de Neretva ile olan yoldaşlığımız sürüyor. Neretva vadisi yol boyunca bizlere görsel şölen sunmayı sürdürüyor.

Jablanica’da yakın tarihte yaşananlara ilişkin bir anıt selamlıyor bizleri. Neretva Köprüsü. 1969 yılı yapımı aynı adlı sinema filmine konu olmuş bir 2. Dünya Savaşı öyküsü.

Yanına Çetnikleri de alan faşist Alman işgalcilerinin sayısı yüz bini aşkındır. 1943 yılının hemen başında Ocak ayında yaklaşık 20 bin kişilik bir Partizan gücü sırtını Neretva Irmağı’na verecek şekilde bölgede sıkışıp kalır. Almanlar tarafından yok edilmeleri an meselesidir. Josip Bros Tito komutasındaki Partizan’lar bu güç durumdan kurtulduktan sonra düşmanın kendilerini izlemesinin önüne geçmek amacıyla ırmağın karşı kıyısına geçtikten hemen sonra Neretva Demiryolu Köprüsü’nü kullanılmaz hale getirirler.

İşte o köprü, o haliyle ve yanı başındaki alçakgönüllü müzesiyle birlikte selamlar ziyaretçilerini. Alman faşizmine karşı şanlı bir direniş gösteren Partizan’lar ile Tito’nun anısı yıkık köprüde ve müzede yaşamaktadır. Tito’nun artık parçalanmış Yugoslavya’sını bu yıkık köprüye benzetmek geldi içimden!

Saraybosna ya da Sarajevo 750.000 nüfuslu, çok dinli-mezhepli bir kültür kavşağı. İlk bakışta eşsiz bir üstünlük gibi görünen bu durum kentteki izleri bugün de canlı olan acıların da görünürdeki nedeni olmuş. Çağımız insanı zamanı yetmediğinden olmalı, olayların geri planını irdelemeye üşeniyor. Uzun soluklu değerlendirme alışkanlığının yokluğu ve nedenselliğe dayanan analitik düşünceden kopuş önümüze konanı yeme kaçınılmazlığına yol açıyor.

Yugoslavya’nın sancılı parçalanma sürecinde ateşin en çok düştüğü kentlerden birisiydi Saraybosna. Bosna’da savaş boyunca yaşamını yitirenlerin sayısı 200.000. Dört yıla yakın süren Saraybosna kuşatmasında ölü sayısı 11.000. Bunların 1600’ünün çocuk olduğunu söylersek trajedinin boyutu daha iyi anlaşılacaktır.Yine bu süreçte Saraybosna’ya değişik türlerde 800.000 mermi ve Saraybosnalı başına 30 kg top güllesinin düştüğü bilgisi bu kentte yaşanan can pazarı konusunda biraz olsun fikir verecektir.

Saraybosna’nın tarihi MÖ 3. bininci yıllara dayanıyor. Bu döneme ait  buluntulara ilk olarak kentin Butmir bölgesinde rastlanmış.

Bronz çağında ise Saraybosna’da izlerine kıyı Balkanlar’da rastlanan ve buraların ilk halkı olarak da kabul edilen İlliryalı buluntularıyla karşılaşılmış. Varlıklarını sonraki metal çağlarında da sürdüren İlliryalı’lar o çağda eriştikleri teknoloji sayesinde güçlü Roma İmparatorluğu’na 250 yıl kadar direnebilmişler.

Kaçınılmaz Roma egemenliğiyle birlikte bölgede Roma eserleri yükselmeye başlamış. Bunu izleyen Slav seferleriyle birlikte Antik Roma’ya ait ne var, ne yoksa ortadan kaldırılmış. Hıristiyanlığın bölgede de yayılmasıyla birlikte pagan Roma izlerinin hızla yok edilmesi arasında bir bağlantı kurulması da akla yakın bir açıklama olabilir. Yoğun eser veren Roma kalıntılarını yok etmenin bu amaca yönelenleri epeyce zahmete soktuğu ve zorladığı kesindir.

Sonraki yıllarda Saraybosna Osmanlı egemenliği ile tanışmış. İzleri bugün de silinmemiş tarih ve kültür Osmanlı ile birlikte Saraybosna’nın iliklerine işlemiş. Osmanlı egemenliği Ortaçağ devleti Bosna’nın yıkıntıları üzerinde yükselmiş. Böylelikle Ortaçağ Bosna derebeylerine Osmanlı sipahilerine katılmaktan başka seçenek kalmamış.

Tıpkı Üsküp (1689) gibi Saraybosna da benzer tarihte (1697) bir Avusturya-Macaristan İmparatorluğu komutanı olan Eugen Savoyski tarafından yakılma şanssızlığı yaşamış.

Saraybosna’nın Osmanlı elinden çıkışı Balkanlar’ın geri kalanına göre biraz daha erken tarihte olmuş. 1878’de Avusturya-Macaristan birlikleri Saraybosna’ya girmiş. Bu tarihten sonra Saraybosna, demiryolu ile Viyana ve Budapeşte’ye bağlanmış. Avusturya-Macaristan egemenliği Saraybosna’da mimari alanında da kalıcı eserler bırakmış.

1.Dünya Savaşı’nın bitişi Avusturya-Macaristan egemenliğinin de sonlanması anlamına gelir. Henüz yeterince soluklanmadan 2. Dünya Savaşı kendini gösterir ve bu kez kentteki Yahudiler faşist Almanya’nın ölüm listesindeki yerlerini alırlar. Saraybosna’da elemin ve ölümün  kapısını çalmadığı topluluk yok gibidir. 2. Dünya Savaşı’nda Saraybosna’daki 11.500 Yahudi faşizm kurbanı olarak tarihteki yerlerini almışlar.

Alman faşizmine karşı Tito önderliğinde gösterilen güçlü direniş ve yiğit duruş  yüzleri biraz olsun güldürmüş.

Savaştan sonra kurulan Yugoslavya Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’ne Bosna-Hersek Cumhuriyeti de katılmış.

Saraybosna bunca çalkantının içinde unvanları arasına Olimpiyat Kenti sıfatını da yazdırmış. Saraybosna 1984 Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapma onuru kazanmış. Bu önemli olguya ilişkin bir müzeye de sahip olan Saraybosna’ya o tarihte 52 bin yabancı spor karşılaşmalarını ve yarışmalarını izlemek üzere gelmiş. Bu önemli spor olayı boyunca 520 bin bilet satılmış. Kış Olimpiyatları Saraybosna ve dolayısı ile de Bosna Hersek’in turizm patlaması yapmasında önemli etken olmuş.

Yarım yüzyıllık barış ve sessizlik küreselleşme esintileriyle bozulmuş. Öne sürülenin tersine özellikle Yugoslavya gibi çok etnili ve mezhepli; karmaşık yapılı birlikteliklere yer yoktur bu yeni dünyada.

Batılı kolayca yutabileceği ve sindirebileceği büyüklükte lokmalara dönüştürmekte kararlıdır ülkeleri.  Yugoslavya, parçalama projesine yatkınlık gösteren bir yapılanmadır. Tito’nun yokluğunda Yugoslav halkının aklını çelmek zor olmamış. Havuç ve sopa siyaseti, sivil toplum kuruluşu denilen dıştan güdümlü Truva atları ve aklını çeldirmiş kalabalıklar bir çuval inciri hep birlikte berbat etmekte gecikmezler.

Akıl çelinmesi sürecinde Yugoslavya’da yaşanan utanç verici gelişmelerin en trajik bölümleri genelde Bosna-Hersek’te ve belki de özellikle  Saraybosna’da sahne almıştır. Tam da burada bir parantez açmakta yarar var. Savaşın çirkin yüzü topla, tüfekle ve başka her türden silahla kendisini gösterirken; ilk bakışta silah olarak algılanmayacak bir başka yöntem de aradan geçen yıllara karşın varlığını tüm ağırlığıyla hissettirmeyi sürdürüyor. Altın Ayı ödüllü “Grbavica” filmine de konu olan tecavüz ürünü çocuklar! Kendilerini şehit çocuğu olarak bilen ama acı gerçek günün birinde belki de hiç umulmadık anda suratlarında tokat gibi patlayan “tecavüz ürünü çocuklar”! Barış getirip getirmediği belirsiz olan; şimdilik barış getirmiş olsa bile sürdürülebilirliği tartışmalı uluslararası antlaşmalar bu trajediye çare olabilir miydi? Hiç sanmıyorum!

Yugoslavya’da yaşananlardan her ne kadar öncelikle yayılmacı dış güçler sorumluysa da; aklını çeldiren ve kendisini, özendiren dış etkilere aymazlıkla kaptıran, tarihini yadsıyan hemen her toplum önderi ve bireyin de yaşananlardan sorumlu olduğunun altı özellikle çizilmelidir.

Saraybosna 1. Dünya (paylaşım) Savaşı’nın başladığı kent olarak da bilinir. “Birinci Dünya Savaşı Avusturya-Macaristan Veliaht Prensi Ferdinand‘ın bir Sırp tarafından öldürülmesiyle başlamıştır….”   Bu sözler okul ders kitaplarımızda yer alan kalıplaşmış ifadelerden yalnızca birisidir.

Saraybosna çevresinde kente egemen üç dağın (Romanija, Ozren, Jahorina) bulunduğu Milyaçka Vadisi’nde kurulmuş. Bunların herhangi birinden kentin görünümü doyulmaz güzellikte. Bu güzelliği gözlerimizin önüne seren tepelerin çok değil 20 yıl önce ölüm kusan silahlarla donatıldığını ve kente ölüm kustuğunu düşündüğünüz anda tüylerinizin ürpermemesi olanaksız!

Bir yandan keskin nişancılar diğer yandan ölümcül Sırp topçu ateşi çarşı, pazar, çoluk çocuk dinlememiş. Ama, her nasılsa aynı becerikli topçu ve keskin nişancı havaalanı ve yabancıların barındığı otelleri ölümden bağışık tutmuş. Kent arşivi ve müzesi de yoğun ateş sonucu yanmış. Belgelerin daha doğrusu kent belleğinin % 90’ı böylelikle yitirilmiş.

Saraybosna’da kısa bir yürüyüş bile kentin çok kültürlü yüzünü fark etmenize yetecektir.

Başçarşı’dan başlayarak tarihi Sebil’in olduğu eski meydanda kentin Osmanlı geçmişine ilişkin pek çok eser görebilirsiniz. Köfteciler, börekçiler, tarihi eserler ve görüş alanınız içindeki başka bir çok varlık  tanışık olduğunuz bir ortamda bulunduğunuzu duyumsatmaya yetecektir.   Ferhadiye yayayolu boyunca sağlı sollu sıralanmış han, cami, medrese ve bedesten gibi yapılar yüzyıllar öncesinin Osmanlı Saraybosna’sını çağrıştırmaya fazlasıyla yetecektir.

Sebil ve hemen yanındaki Sebil Camisi’ni geride bıraktıktan sonra Ferhadiye’de sağ koldaki Moriça Han zaman ayırıp içeri girmenize değecek güzellikte. Söz Sebil’den açılmışken Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nden birkaç satır paylaşmakta yarar var :

“Bu şehirde şifalı suların aktığı yüz ondan fazla çeşme mevcuttur. Bunların muslukları yoktur, sürekli akıp dururlar. Daha pek çok kaynak suyu vardır.

            Şehrin üç yüz yerinde susamışların su içtiği sebiller bulunur. Yedi yüz su kuyusu vardır. Kışın bazı su kaynakları donduğu için bu kuyulardaki sulardan yararlanılır.

            Burada 176 su değirmeni vardır.

            Beş tane de pek cazibeli hamam vardır.

            Beş kervansarayda yolcular ücretsiz olarak konaklar. Pek güzel, pek  düzenli, kale kadar sağlam 23 de han vardır.

            Saraybosna şehrinde yedi yerde yolcuların, yoldan geçenlerin, öğrencilerin güzelce karınlarını doyurabilecekleri imaretler bulunur.”

Morica Han’da bir Türk Kahvesi ısmarlayarak hem handaki tarihi havayı soluyun hem de bu hoş mekanı inceleme fırsatı yakalayın! Sıcak bir yaz gününde yakın çevrede buradan daha serin ve iç ferahlatan bir ortam sunacak başka bir yer bulamazsınız!  Morica Han XVI. yüzyılda Gazi Hüsrev Bey Vakfı tarafından yaptırılmış. Saraybosna’daki hanlar içinde en iyi korunmuş olanı.  Yeri gelmişken han ve kervansaray ayrımına da değinelim. Hanlarda kalan yolcular hem ısınma hem de konaklama masrafını karşılamakla yükümlüdür. Buna karşılık kervansaraylar ücretsizdir. Kervansaraylarda kalanlar yalnızca yemek ve ısınma masrafını karşılarlar. Başka deyişle hanlar ticari amaçlı kervansaraylar ise hayır amaçlı kurumlardır.

Yol boyunca sayısız hediyelik eşya satıcısı, kuyumcu ve benzeri gezgin uğrakları ilginizi çekecektir. Bölgedeki mimari doku hiç bozulmamış ve oteller de bu dokudaki yapılardan yararlanmış. Butik otel ya da pansiyon çok daha uygun olacaktır buralardaki yolcu evlerini tanımlamak için.

Gazi Hüsrev Paşa Medrese (1537) ve Camisi üzerinden yıllar geçse de görkemlerinden çok şey yitirmemiş olarak sürdürmekteler varlıklarını. Medresenin kapısında şu yazıya rastlanır : “Gazi Hüsrev Bey bu yapıyı bilimi arayanlar için yaptırmıştır!”  Halk arasında ise kurşundan yapılma çatısı nedeniyle Kurşunlu Han olarak da bilinir. Döneminin önemli eğitim kurumlarından birisidir. Yedi bini el yazması, 4500’ü belge niteliğinde olan 50000’den fazla eser bulundurmaktadır.

Gazi Hüsrev Bey’in adını taşıyan cami 1530-31’de yapılmıştır. Bahçedeki iki türbeden büyük olanında Gazi Hüsrev Bey yatmaktadır. Diğeri ise sonradan Müslüman olan Dalmaçyalı Katolik komutan Murat Tardiç’e aittir. Gazi Hüsrev Bey Camisi’nin hemen yanında Saat Kulesi yer alır.  Cami minaresi ile Saat Kulesi’nin aynı karede oluşturduğu görünüm de ilgi çekicidir.

Başçarşı’da dolaşırken özellikle futbol tutkunlarının tanışık olduğu bir eski dosta rastlayabilirsiniz! Tarık Hodziç. Türkiye’de Galatasaray forması giymiş ve gol krallığı tahtına çıkmış ilk yabancı futbolcu olarak da tanınır. Şu anda yaşamını kebapçılık yaparak kazanıyor. Yılların izi saçlarına ve yüzüne yansımış olsa da  dimdik ayaktadır Tarık Hodziç.

Yine, bu bölgede kentin çok kültürlü, çok dinli ve hatta çok mezhepli yapısıyla örtüşen dinsel yapılar da neredeyse yan yana yer almaktadır. Katolik ve Ortodoks Kilise’lerinin yanı başında bir sinagoga rastlamak hiç şaşırtıcı sayılmamalı. 1492’de Hindistan’a varmaya çalışan insanoğlu yeni bir anakaraya ayak basarken; bu keşifçilerin anayurdundakiler Yahudi’leri sürmekle meşguldü. İşte Saraybosna da  Avrupa’nın başka pek çok kenti gibi o Yahudi sürgünlere sığınak olan kentlerden yalnızca birisiydi..

Sarajevo Katedrali önemli dinsel yapılardan birisi olarak gösterir kendisini. Katedral Latince koltuk anlamına gelen Katedra sözcüğünden köken alır. Katedral piskoposluk bölgesinin birincil kilisesidir. Katedral piskoposun resmi koltuğudur. Katedral aynı zamanda piskoposun öğreticilik yaptığı, başka din adamları yetiştirdiği yerdir. Piskopos Povsa tarafından yaptırılmış olan St Peter Katedrali’nin geçmişi 1247 yılına dayanmaktadır. Katedral’in yapım yılı 1889’dur.

Araya giren Osmanlı egemenliği kilise hiyerarşisini de bozmuştur. Avusturya-Macaristan egemenliği bu hiyerarşinin düzeltilmesi fırsatını doğurmuştur.

Ferhadiye’yi batıya doğru adımladıkça Osmanlı etkisinin giderek silinmeye başladığını fark edeceksiniz. Sağ tarafta et ve peynir pazarına görümlük de olsa girmelisiniz. Keşke bu kentte yaşamış olsaydım da buradan alışveriş etseydim dedirtecek çekiciliktedir.

Biraz daha ilerlediğinizde Ferhadiye, kuzey paralelindeki Molla Mustafa Başeskici ve Mareşal Tito caddeleri ile kesişmek üzere kıvrılacaktır. Köşedeki sönmeyen ateş ve meçhul asker anıtı kentin savaşlı ve acılı geçmişine anlamlı bir göndermede bulunur. Saraybosna 2. Dünya Savaşı faşizminden 6 Nisan 1945’te kurtulmuş. Bu önemli günü canlı tutmak, o dönemde yaşananları unutturmamak için dikilmiş bir anıt. Yugoslavya’nın çöküşü sırasında yaşanan kuşatma ve iç savaşa ilişkin anılar da çok sayıda ve taptazedir. Onlar her an her yerde karşınıza çıkabilir. Unutulmasın diye!…

Mareşal Tito Caddesi’ne yönelmeden önce Molla Mustafa Başeskici Caddesi’ndeki Pazaryeri’ne uğramadan geçmeyin! Saraybosna kuşatması sırasında vurulan bu mekanda onlarca kişinin öldüğünü anımsayacaksınız. Top mermisinin açtığı çukur bile koruma altına alınmış. Olur da birileri o izi siler diye. Duvarda ise burada yaşamını yitirenlerin adlarını ölümsüzleştiren liste yer alıyor. Orada dolaşırken albenili meyvelerden tadımlık da olsa satın alın. O meyvelerin tadının biraz buruk olmasından daha doğal bir şey olabilir mi? Kanla sulanmış bir yerdesiniz!

Molla Mustafa Başeskici Caddesi boyunca doğuya doğru ilerlediğinizde Yahudi Müzesi ve Sinagog’u görürsünüz. Daha da ilerlerseniz Sebil’e bu kez farklı bir yolan ulaşmış olursunuz.

Mareşal Tito Caddesi yolunu izlediğinizde Osmanlı izlerinin silikleştiğini, Avusturya-Macaristan izlerinin belirginleştiğini hissedersiniz. Farklı bir ortamda olduğunuzu fark etmeniz zaman almayacaktır. İnsan tipleri de farklılaşır. Biraz ileride soldaki alışveriş merkezi ve onun az ötesindeki Ali Paşa Camisi bu çelişkiyi gözünüzün içine sokan iki yapı olarak selamlayacaktır sizi.

Az önce kısaca değindiğimiz gibi kentte gezerken dış cephelerinde mermi izi taşıyan sayısız yapıya rastladığınızda şaşırmayın. Bu yapılar özellikle onarılmamış. Yaşananlar unutulmasın diye. Bir de özellikle insan adlarından oluşan listeler göreceksiniz bazı yapıların üzerinde. Sırp kuşatması sırasında özellikle toplu insan ölümlerinin yaşandığı noktalarda yaşamını yitirenlerin anısına konulmuş listeler hasarlı yapılar kadar çok değilse de kısa bir Saraybosna ziyaretinde bile dikkatten kaçmayacak sayıda.

Milyaçka Irmağı kenti tıpkı Vardar’ın Üsküp’ü böldüğü gibi enlemesine ikiye ayırıyor. Böyle olunca iki yakayı biri birine bağlayan çok sayıda köprü de kentin doğal varlıkları olarak kendisini gösteriyor.

Bunlardan Latin Köprüsü ayrı bir anlam ve öneme sahip. Kentin kuzeyini güneyde yer alan Bistrik’teki Katolik bölgesine bağladığı için köprüye Latin adı verilmiş. Diğer yandan Princip adını da taşımaktadır bu köprü.

Bu arada Gavrilo Princip’ten kısaca söz etmek gerekir.

Hepimizce bilindiği gibi Saraybosna bir savaş kenti. Yugoslavya çökerken savaşın en sıcak günlerini yaşayan, 2. Dünya Savaşı boyunca sıkıntı çeken Saraybosna 1914 Haziran’ında Avusturya-Macaristan Veliahtı Ferdinand’ın Saraybosna’da öldürülmesiyle 1. Dünya Savaşı’nın kıvılcımını da çakmasıyla bilinir.

            İşte kıvılcıma eşdeğer bu suikast Sırp Gavrilo Princip tarafından Latin Köprüsü yakınında gerçekleştirilmiştir.

Osmanlı’nın burada 500 yıl kaldığı düşünülürse Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminin oldukça kısa olduğu açıktır. Buna karşın, Latin Köprüsü’nün hemen kuzeyinde Obala Kulina Bana Caddesi üzerindeki 1878-1914 Müzesi bu kısa süreci ve 1. Dünya Savaşı’na neden olan suikast olayını ayrıntılarıyla yansıtır. Müzede 1. Dünya Savaşı’nı başlatan suikaste ilişkin yazılı ve görüntülü belgelerin yanı sıra dönemin Saraybosna’sını yansıtan nesneler de sergilenmekte. Mutlaka ziyaret edilmeli.

Avusturya-Macaristan egemenliğinin Saraybosna üzerindeki etkisi kısa olmakla birlikte bıraktığı izler bu kısa süreyle örtüşmeyecek denli kalıcı olmuştur. Orta ve Güney Avrupa’daki ilk elektrikli tramvay (1895), Londra’yı da içeren pek çok metropolden önce gerçekleştirilen sokak aydınlatma sistemi (1895) ve İslam dünyasında elektrik enerjisiyle aydınlatılan ilk ibadethane olan Begova Camisi akla gelen ilk örneklerdir.

Saraybosna’da yakın tarihte yaşanan acı deneyimler bir başka müzeye de konu olmuş. Havaalanı yakınlarındaki Tünel Müzesi  1.60 metre yüksekliği, 80 cm genişliği ve 800 metre uzunluğuyla 4 yıl Sırp kuşatması altında kalan Saraybosna’nın soluk borusu olmuş. İnsan, hayvan ve her türlü araç-gereç bu tünelden geçit bulmuş kendisine. Gösterişten yoksun, olabildiğince doğal hali korunarak oluşturulan bu müze o dönemde yaşananları ziyaretçilerin gözleri önünde canlandırma işlevini başarıyla yerine getiriyor. Tünel’deki ziyaretçi defterine bir kaç satır yazmaktan alıkoyamıyoruz kendimizi.

Gizlilik içinde yürütülen ön hazırlıklar sonrasında Nisan 1993’te başlatılan tünel çalışmasında başlangıç noktası havaalanı yakınlarındaki Kolar Ailesi Evi olmuş. Butmir ile birleşen tünel iki taraftan yapılmaya başlanmış ve yaklaşık 3 ayı aşkın zorlu bir çalışmadan sonra birleştirilebilmiş.

Saraybosna son yıllarda güneybatıdaki düzlüklere doğru gelişmiş.  Bu bölgeden geçen Bosna Irmağı çevresinde kümelenen eğlence yerleri, kafe, lokanta ve benzeri mekanlar başta gençler olmak üzere pek çok Saraybosnalı’nın uğrak yeri olmuş.

Genel olarak Bosna Hersek, ama özellikle de Saraybosna dinsel tercihin yol açabildiği karşıtlıkların sonuçlarını fazlasıyla yaşamış bir kent. Her ne kadar yaşanan acılı günlerden sonra şu an için barışa erişildiyse de; çelişkileri, ayrılıkları ve karşıtlıkları bünyesinde barındırmayı sürdürüyor. Bu parçalı ve bütünleşmesi çok güç yapının daha ne kadar sürdürülebileceği de bir başka soru(n)!

Ilıca bölgesindeki otelimizde konaklayan Ortadoğu’lu konukları fotoğraflamaktan alamadık kendimizi. Avrupa’nın yanı başındaki coğrafyanın gidebileceği yönü göstermesi bakımından önemli olduğunu düşündüğümüz bu fotoğraflara konu olan kimi görüntüler öteki dünyadaki cennet uğruna bu dünyayı cehenneme dönüştüren anlayışın körlüğünü ve bağnazlığını fazlasıyla ortaya koymaktaydı. Başka deyişle toplumun yarısının yok sayılması, kesilip atılması olgusuydu gözlerimizin önüne serilen bu dehşet verici kareler.

Din paydasındaki ilişkilerin Ortadoğu’nun yanı sıra Uzakdoğu ile de geliştiğini söylemek olanaklı. Malezya desteğiyle yaptırılmış sıra dışı mimarili cami bu ilintinin canlı kanıtı olarak boy göstermekte Saraybosna’da.

Ilıca Vreno Bosna olarak bilinen Bosna Irmağı kaynaklarının bulunduğu bölgeyi de kapsamaktadır. Ağaç, su ve yeşilin bütünleştiği bu bölge Saraybosna için akciğer işlevi görüyor. Kente çok yakın ama kentin karmaşasına bu kadar uzak bir ortam Saraybosna için büyük şans.

Saraybosna’nın Dubrovnik, İstanbul ve Atina’nın yanı sıra Balkanların en turistik kenti olduğunun da altını çizelim.

Bu kentte dolaşırken Latin abecesinin de etkisiyle hiç olmazsa okuma sorunu yaşanmıyor. Ama, dikkatle okuduğunuzda pek çok sözcüğün Türkçe kökenli olması anlamlandırma sorununu da ortadan kaldırmış oluyor. Başçarşı, Çobancı, Sebil, Han, Kazancılık, Abacılık, Ilıca…. gibi sayısız Türkçe kökenli  sözcük dil yabancılığı çektirmiyor biz Türklere.

Sözlerimizi Emir Kusturica ve Goran Bregoviç ile bağlayalım. Yugoslavya denilince akla gelen iki kişiliktir. Bugün de kendilerini Yugoslav olarak tanımlayacak denli tutkuludurlar bu topraklarda yaşama geçirilmiş olan  anlamlı deneyime. Çırpınışları Yugoslavya’nın çöküşüne engel olamamış! Emir Kusturica ve Goran Bregoviç ülkemizi de sıkça ziyaret eden iki Yugoslav. Soyu artık tükenmiş kişilerdir.

http://www.youtube.com/watch?v=iNlAnUXsf0Y&feature=related

Ceyhun BALCI, 24.08.2012

GORAN BREGOVİÇ

Görsel

Kimi zaman duygulu ama çoğu zaman coşkulu Balkan havalarının yaratıcısı Goran BREGOVİÇ’i izlerken Yugoslavya’nın başına gelenleri gözlerimin önüne getirmeden yapamadım.

Tek kutuplu dünyanın ilk iş olarak kotardığı “parçalama” sürecinin odağı olmuştu Yugoslavya!

Yugoslavya olarak yutulup, sindirilmesi pek de olası olmadığı için parçalara ayrılarak etksizleştirilen Tito’nun örnek ülkesi!

İkinci Dünya Savaşı boyunca çekilen acılar, birlikte göğüs gerilen saldırılar ve sonunda Tito önderliğinde yaratılan Yugoslavya’nın tarih sahnesinden silinmesi bu kadar kolay mı olmalıydı?

Kuzeyindeki kavgasız ayrılıkları özellikle Bosna’da kanlı ayrılık izlemişti. Her ne kadar, etnik tutuculukları ile öne çıkan kimi Sırp önderlerinin büyük payı olsa da bu “cankırımlı” ayrılıkta, başta Avrupa’lılar olmak üzere Batı uygarlığının bu parçalanmadaki etkin rolü gözden kaçırılmamalı!

Bugün Bosna kasabını yargılayan Batılı’nın o dönemde özellikle Serebrenika’da 8000 kişinin yok edilmesindeki sorumluluğu ve izleyiciliği unutulur gibi değildir!

Emir KUSTURİCA filmlerinin değişmez müzisyeni Goran BREGOVİÇ kendini Yugoslav olarak tanımlayarak politik bir duruş da gösteriyor.

Gerçekte Hırvat baba ve Sırp anneden olma Sarajevo doğumlu Bregoviç’le ilgili bu bilgiler bile Yugoslavlık duygusunun gerçekliğini ve doğruluğunu ortaya koyuyor.

Batı’nın emperyalist erekleri gereği biribirine düşürülen “et ve tırnak” örneği Yugoslav halkı ne yazık ki; çok çeşitli dürtülerin de etkisi ile akılcı tutumunu yitirerek oyuna geldi denilebilir.

Yugoslavya’yı oluşturan etnik öğeler yerine Yugoslavlık olgusundan söz eden Bregoviç  filmlerine yaşam verdiği dostu Kusturica ile birlikte emperyalist karşıtı duruşu ısrarla sürdürmekte!

Hatta, ikili bu yüzden yoğun yergiler bile almışlar! Bölünmeye ve parçalanmaya karşı durdukları için! Postmodern çılgınlık tam da böyle birşey  olmalı! Gözler görmez, kulaklar işitmez ve beyinler çalışmaz olmuş dense yeridir!

Günümüzde mumla aranıp da bulunamayan aydın duruşu ve sanatçı duyarlılığı ayrılmaz ikili olan KUSTURİCA ve BREGOVİÇ tarafından kararlılıkla ve özveriyle sürdürülüyor!

Dünyada namustan yoksunlara, döneklere ve omurgasızlara karşılık böylesine ilkeli, kararlı vesevgi dolu  güzel insanların varlığının çok ama çok önemli olduğunun altını çizmek gerek!

Böylesi kararlı duruş sahibi Bregoviç’in İzmir konserinde ellerinde Bosna bayraklarıyla fazlasıyla coşkulu ve biraz da taşkınlık eğilimi içindeki grubun sergilediği davranışlar dikkatimi çekti.

Bregoviç’e olan sevgilerinden kuşku duyulmayacak bu insanların bir ara Bregoviç’in sahnesine çıkarak Bosna bayraklı gösteri yapma girişimleri Bregoviç’in duruşundan pek de haberdar olmadıklarının göstergesi gibiydi.

Oysa, sevdikleri Bregoviç’in dünya görüşü ve duruşu hakkında biraz bilgi sahibi olsalar sahnede Bosna bayrağı göstererek Bregoviç’in yarasını kaşımak gibi bir kabalık gösterisinde bulunacakları  düşünülebilir miydi?

Ceyhun BALCI, 13.10.2008

EMİR KUSTURİCA

Görsel

Artık sıradanlaşan ve ne zaman kime yöneleceği belirsiz bir yaylım ateşi var! Bu kez hedef : “Emir Kusturica” Yugoslav film yönetmeni. “Yugoslav” mı kaldı diye düşünenler çıkabilir. Ortada Yugoslav gerçeği kalmadıysa  da, o imgenin varlığını hiç olmazsa kafalarda sürdürüyor olduğunu söyleyebiliriz.

Emir Kusturica bir elmanın yarısıdır; diğer yarısı da Goran Bregoviç.

Daha birkaç ay önce ülkemizin bir başka kentinde konuk edilen Kusturica’ya her nedense böyle eleştiriler yöneltilmemiş.

Bundan tam iki yıl önce bir Goran Bregoviç konseri sonrasında yazdıklarımı anımsıyorum :

Kimi zaman duygulu ama çoğu zaman coşkulu Balkan havalarının yaratıcısı Goran BREGOVİÇ’i izlerken Yugoslavya’nın başına gelenleri gözlerimin önüne getirmeden yapamadım.

Tek kutuplu dünyanın ilk iş olarak kotardığı “parçalama” sürecinin odağı olmuştu Yugoslavya!

Yugoslavya olarak yutulup, sindirilmesi pek de olası olmadığı için parçalara ayrılarak etkisizleştirilen Tito’nun örnek ülkesi!…..

Toplumculuktan bireyciliğe geriletilen günümüz dünyasında karatılmış, çarpıtılmış ve çoğu zaman da üretilmiş “bilgi”ye dayanan yöntemle oluşturulan “hedef tahtaları” kervanına Kusturica’nın da eklenmesidir bir bakıma bu son sözde tepkiler.

İşin içine şark kurnazlığına dayalı iç siyaset hesapları da girdiğinde “Kusturica bahane, saldırganlık şahane!” türünden bir tanımlama tam da yerine oturmuş oluyor.

Elmanın iki yarısına dönülecek olursa etnik kökenleri ve dinsel tercihleri ne olursa olsun; her ikisinin de ısrarlı vurgusu Yugoslavya’dır.

İşte bu vurgu ve Yugoslavya’nın parçalanmasına karşı hesap sorucu duruş her iki yarının da kişiliklerinde günah keçisi yaratılmasını kaçınılmaz kılıyor.  

Kusturica’nın kimi sözlerinde yanlışlar, duyarsızlıklar bulunabilir. Ancak, Yugoslavya’da yakın geçmişte yaşanan insanlık dışılıkların nedenselliğe dayalı şekilde sorgulanması dururken Kusturica’nın hedef alınması ne denli akılcı ve sonuç alıcı bir yaklaşımdır?

Öyle bir dünyada ve süreçte yaşıyoruz ki; olgular ve olaylar yerine kişiler ve ayrıntılarla zaman yitiriliyor. Böylelikle de sonuçların ardındaki asıl nedenler es geçilmiş oluyor.

Türkiye’de tacizci ve tecavüzcü savunuculuğuna kalkışmaktan geri durmayanlar Kusturica’yı boy hedefi yapmakta ikileme düşmüyorlar.

Yine aynı zevat, Yugoslavya acı deneyiminin oluşmasına yol açan ve bununla da kalmayıp gerçekleştirilmesine izleyicilik yapan uygar Batılı’nın çıkar uğruna vahşileşmesine sessiz kalabiliyor.

Serebrenika’da 8000 kişinin Hollandalı askerler gözetiminde yok edilmesine izleyici olmaktan öteye geçemeyenler, sözüm ona uygarlaşma ve çağdaşlığı yakalama yolunda aynı Hollandalı’ların gözlerinin içine bakmakta sakınca görmüyorlar.

Çirkin siyaset anlayışı  bu kez Kusturica’yı bahane ederek  hem de tüm görkemi(!) ile ortalıkta boy göstermiş oluyor!

Ceyhun BALCI, 10.10.10

GÜLE GÜLE METİN KURT

Görsel

Biz 78 kuşağının unutamadığı sporculardan birisiydi Metin Kurt. Sayısını anımsamadığım kez izlemişimdir onu sahada futbolunu konuştururken. Özgün ve yaratıcı futbolunu bir başka yönüyle de tamamlamayı bilmişti. Genelde sporun ve özellikle de futbolun lümpen kültürün işgali altında olduğu Türkiye’de Metin Kurt’un yazgısını belirleyen spordaki becerisinden çok bu alandaki isyancı tutumu oldu.

İsyancılığı gereksiz saldırganlıkla karıştırmayalım. Tek kusuru futbolun emekçilerini sarsmaya çalışma, güçlerini birleştirmeye yöneltme ve örgütlülüğün önemini kavratma çabalarıydı.

Tıpkı bu yıllarda olduğu gibi o yılların Türkiye’sinde de en tehlikeli şeydi örgütlenmek. Değil eylemi, söylemi bile biletinizin kesilmesi için yeterliydi. İnsanı insan yapan örgütlü olma bilincine hiç bir alanda ama özellikle de bu alanda yer yoktu.

Düzenden yana olup parasını kazanmak ve futbolu bıraktıktan sonra da basında köşe kapma kolaycılığı dururken savaşmayı seçmişti Metin Kurt.

Günahı bu nedenle çok büyüktü. Önünü kesmek, bir an önce cezasını vermek futbol ağalarının öncelikli göreviydi. Metin Kurt ile başlayan kıpırdanma engellendikten sonra izleyen 40 yıl boyunca onun izinden gitmeye çalışanların sayısı bir elin parmakları kadar ancak olabildi.

Metin Kurt’un başına gelenler kuşkusuz ibretlikti. Ondan sonra gelen seçkinler mücadele vermek ve emeğin hakkını savunmak bir yana sırtlarını bir yerlere dayamayı yeğlediler. Kendi kurtuluşlarının futbol bataklığını kurtaracağını sandılar.

Kimisi federasyona, kimisi basına, kimisi futbol ağalarına yaranmayı öncelikli ödev saydılar. Bu alışkanlık öylesine evrildi ve gelişti ki; günümüz seçkin futbolcuları işi bir adım daha ileri götürüp siyasete de soyunur oldular. Kuşkusuz siyasete soyunmak her yurttaş gibi eski futbolcuların da hakkıdır. Ama, ekmek TBMM’den, su TRT’den anlayışının sığ sularında boğulan zamane topçularının göklere çıkartıldığı Türkiye’de Metin Kurt’un anlaşılması da, saygı görmesi de zordu!

Metin Kurt’un Türkiye’de yaşadığı serüvenin özeti budur!

Onu anlayan, saygı ve sevgi duyan bizlere düşen de onun anısı önünde saygıyla eğilmektir! Onu futbol ortamından uzaklaştıran ya da bugün onun düşüncesi ile uzaktan yakından ilintili olmayanlar da arkasından gözyaşı dökme görevini son derece inandırıcı şekilde yerine getireceklerdir.

Ceyhun BALCI, 24.08.2012

Not : Metin Kurt’la ilgili bir başka yazıma bağlantıdan erişebilirsiniz

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/16853137.asp

BOSNA HERSEK (POÇİTEL-BLAGAY-MOSTAR)

Batı Balkanlar gezimizin son ülkesi Bosna-Hersek topraklarındayız. Artık Dalmaçya ile de vedalaşma zamanı. Yüzölçümü ve nüfus bakımından benzerlik içinde olan Hırvatistan’a göre Bosna-Hersek sahil yoksulu. Yirmi kilometrelik bir pay düşmüş Bosna-Hersek’in payına Adriyatik’ten. Esintisi ve kokusu geliyor ama ayağını sokacak sahilin yok! Bizler için anlaşılması güç bir durum. Neum kıyı kasabasından geçiyoruz. Bütün Bosna-Hersek deniz ve güneş tatili için buraya mahkum. Dönüşümlü olarak geliyor olmalılar buraya. Bu bakımdan Bosna-Hersek 4 km kıyısı olan Monako’nun bir üzerinde 155. sırada yer almakta. Geriye kalanların da zaten denize kıyısı yok. Dünya birincisi Kanada’nın kıyı uzunluğu 200 bin km’nin üzerinde. Türkiye’ninki ise 9 bin kilometreyi aşkın. Kıyı yoksulu bir ülkedeyiz. Adriyatik’e bu denli yakın olup da bu kadar sahil yoksulu olmak katlanılması güç bir durum olsa gerek. Adriyatik sözcüğün tam anlamıyla Bosna Hersek’e teğet geçmiş.

Biraz daha ilerlersek yeniden Hırvatistan’a girmemiz gerekecek. O nedenle yönümüzü kuzeydoğuya çeviriyoruz. Biraz ilerleyip bir yükseltiye vardığımızda gözlerimizin önüne serilen manzara tam fotoğraflıktı. Neretva ırmağı deltası ayaklarımızın altındaydı. Yeşil ve su bir Balkan klasiği olarak kendini tüm görkemiyle bizlere sunuyordu. Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nde Hersek bölgesindeyiz. Hersek kıyıya yakınlığı nedeniyle ılıman Akdeniz ikliminin egemen olduğu bir yöre.

Hersek’in sözcük anlamına da değinelim. Hersek,“Dük’e ait olan, Dük’ün yeri” demek. Osmanlı’dan önce bölgeye egemen olan hükümdarlara Hersek deniyormuş. Kısacası Hersek Ortaçağ’dan kalma bir unvan. Bugün bir ülkenin adında yaşıyor.

Hersek öteden beri yoksul bir bölge olarak anılmış. Su kaynaklarının bolluğu ve buna bağlı yeşil zenginliği ile bağdaşmayan bir çelişki.

Hersek demografik bakımdan da karmaşık bir yapıya sahip. Batısı Katolik Hırvat, doğusu Sırp Ortodoks ve güneyi Boşnak Müslüman ağırlıklı bir yerlşeşim göstermekte.

Bosna-Hersek buram buram jeopolitik kokan bir ülke. Bir Bosna-Hersek siyasi haritası algıyı kolaylaştırabilir. Bosna-Hersek Cumhuriyeti bir federasyon. Ülke içinde ülke(ler) barındırıyor. Ülkenin doğusunda ve batısında iki Sırp Cumhuriyeti boy göstermekte. Dubrovnik bölümünde kısaca değindiğimiz gibi Hırvatistan dışındaki en kalabalık Hırvat nüfusu da Bosna-Hersek’te yaşamakta.

Tito’nun ölümüne dek Yugoslavya’da herhangi bir ayrışma ya da parçalanma tehdidinden söz etmek söz konudu olamaz. Tito’nun ilkelerinin değilse de adının eski Yugoslavya’da bugün de yaşatılıyor oluşu saygınlığının ve birleştiriciliğinin kanıtı. Tito’dan sonra ise Yugoslavya’yı oluşturan cumhuriyetlerin temsilcilerinin dönüşümlü olarak başkanlığı üstlendiği bir sistem çok uzun ömürlü olmasa da uygulanabilmişti.

Yugoslavya’nın geçmişte üstlendiği misyonu anımsamakta yarar var. Sosyalizmi benimsemiş olmakla birlikte Tito dönemindeki Yugoslavya sosyalist blok içinde yer almamış bir ülkeydi. Bunun yerine o dönemlerde de güçlü olan Bağlantısızlar hareketinin saygın üyelerinden birisiydi. Belki de bir üçüncü kutup anlamına gelmekteydi Bağlantısız olmak.

Bugünün Bosna Hersek Cumhuriyeti’nde karmaşık dinsel ve mezhepsel yapı eski Yugoslavya’nın son dönemlerinde uygulanan formül geçerlidir. Boşnak, Hırvat ve Sırp toplumlarının seçtiği temsilciler 5’er aylık dönüşümlerle Başkanlık yapmaktadır. Bu durum bölgeye barış getirdiği savlanan Dayton anlaşmasının gereğidir.

Tam da bu noktada sormadan edebilir misiniz? Bölgenin etnik, dinsel ve mezhepsel yapısı böyle bir uygulamayı kaçınılmaz kıldığına göre ; “Eski Yugoslavya’nın günahı neydi?” diye! Aslında Yugoslavya’nın bir günahı yoktu. Tek sorun karşıtsız kalan süper gücün yutup sindirebileceği büyüklükte lokmalar gerekliliğiydi. Yugoslavya yutulup da sindirelebilecek bir lokma değildir. Bir şerkilde buna yeltenenin de boğazına dizilecek denli okkalı bir büyüklüğe sahiptir. Bu nedenle Yugoslavyalaştrma’nın deney laboratuvarı burada, Eski Yugoslavya’da kurulmuştur.

Tam da bu noktada bir yanlış algıyı düzeltmekte yarar var. Güney Slavları’nın yoğun olarak yaşadığı eski Yugoslavya topraklarında Arnavut ve Türk etnisitesi bir yana bırakıldığında ayrışma dinsel ve mezhepsel temele dayanmakta. Makedonya ve Kosova ayrı tutulduğunda eski Yugoslavya’nın geri kalanında Slav’lar baskın unsur. Slav’ları biri birinden ayıran ve yakın geçmişte biri birine düşüren ise din ve mezhep tercihleri. Boşnak’ların dinsel tercihlerinden kaynaklanan yakınlık nedeniyle Türk olarak nitelenmeleri önemli bir yanılgı. Bu yanılgıdan uzak durulmalı. Hiç kuşku yoktur ki Osmanlı’nın bölgedeki 500 yıllık egemenliği etnik melezleşmeye de yol açmıştır. Tıpkı Anadolu’da olduğu gibi bu coğrafyada da etnik harmanlanma söz konusudur. Ama, sözümüz genele yöneliktir. Oradaki müslümanların Türklere sempatisi olağan bir durumdur. Buna karşılık olarak onların Türk olarak yaftalanması ise büyük bir yanılgıdır.

Bu noktadan sonra Neretva Irmağı Saraybosna’ya yaklaşana dek uzunca süre yol arkadaşlığı yapacak bizlere. Neretva Irmağı Hersek için yaşamsal önemde bir doğal kaynak. Yolda içinden ya da yakınından geçtiğimiz köylerde kiliseler boy göstermekte.

İlk durağımız bir açıkhava müzesi : Poçitel. Zamanımız ancak birkaç kez deklanşöre basabilecek kadar dar. Bölgedeki ilk Osmanlı köyü olduğunu öğreniyoruz. Tarihsel varlıklarının yanı sıra özgün fauna ve florası ile de son derece değerli bir yerleşim.

Poçitel’in “başlangıç” demek. İlk Osmanlı yerleşimi bilgisiyle birleştirdiğimizde anlamı da yerine oturmuş oluyor.

Poçitel’deki kale surları Osmanlı buralara gelmek üzereyken Macar Kralı Matija Korvin tarafından güçlendirilmiş. Çünkü, kale yapısından anlaşıldığı kadarıyla 4. yüzyıldan bu yana var olan bir yapı.

Poçitel Kalesi 1664’te bölgeye gelen ünlü gezgin Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde de kendisine yer bulmuş. “Poçitel Kalesi küçük ama sağlam bir yapı. Kalede surların, kulelerin ve komutan konutunun yanı sıra ambar ve küçük bir cami de yer almakta. Kale dışında 150 hane var. Evler taş tuğla ve kiremitten yapılma. 1562’de yapılmış bir de köy camisi var.”Bizim gördüklerimiz de Evliya Çelebi’nin betimlemelerini doğrular nitelikteydi.

Poçitel’e 1664’te Kervansaray yapılması da unutulmamış. Dış görünümü iyi korunduğunu düşündürüyor. Saat Kulesi yapılması da unutulmamış.

Şişman İbrahim Paşa’nın adını taşıyan Medrese ise 17. yüzyılın ilk yarısında yaptırılmış.

Poçitel koruma altındaki “Dünya Mirası” listesinde yer alan bir yerleşim. Tıpkı Safranbolu, Ohrid ve Mostar gibi…

Zaman darlığına bağlı yola koyulma zorunluluğu olmasaydı keşke! Gözümüz arkada kalıyor!

Neretva ile olan yoldaşlığımızı sürdürerek Mostar’a doğru yol almayı sürdürüyoruz. Yol boyunca Neretva çok güzel manzaralar sunmaktan geri kalmıyor. Suyun olduğu yerde eksik olmayan yeşile bakmaya doyamıyoruz.

Mostar’a gelmeden önce bir durağımız daha var. Blagaj Tekkesi.Tekkenin bulunduğu yer Neretva’nın kollarından Buna’nın da doğduğu yer. Belleğim beni çocukluğuma götürüyor. Birkaç yılımı geçirdiğim Eskişehir Çifteler’den doğan Sakarya’yı anımsıyorum. Sakaryabaşı denirdi. İlçenin elektrik enerjisini üretmesinin yanı sıra bir mesire yeri işlevi de görmekteydi. Buraya da Bunabaşı deyivermek geliyor içimden..

Buna tepenin tabanındaki mağaralardan doğuyor. Suyu bunaltıcı yaz sıcağına bire bir. Çivi gibi. Ayaklarınızı birkaç dakikadan fazla içinde tutamıyorsunuz. Şırıl şırıl akan yeni doğmuş Buna kıyısında balık yemeyi hak etmiş olmalıyız. Ortam don derece hoş ve dinlendirici. Saatlerce otursanız kalkasınız gelmeyecek kadar. Balık da, bira da, kahve de çok leziz.

Blagay Tekkesi Mostar’ın 12 km güneyinde yer alıyor. Buraya ilişkin buluntular tarihinin 10. yüzyıla dayandığını gösteriyor. O zamanlarki adı Bona. Tepedeki hisarla birlikte 1465’te Osmanlı eline geçmiş. Osmanlı egemenliği Blagay’ın hızlı gelişiminin de miladı olmuş.

Sarılıp, sarmalanmayı göze al(a)madığımız için tekkenin içini göremiyoruz. İçeride Sarı Saltuk’lardan birisinin ve Aşık Paşa’nın türbelerinin olduğunu öğreniyoruz. Aşık Paşa uzun süre tekkenin şeyhliğini yapmış.

Yeri gelmişken Sarı Saltuk’tan söz edelim.

“Geldikti bir zaman Sarı Saltık’la Asya’dan

Bir bir Diyar-ı Ruma dağıldık Sakarya’dan.”

(Yahya Kemal)

Sarı Saltuk Saltukname adıyla da bilinen halk efsanesinin kahramanı olan kişilik. Anadolu ve Rumeli’nin fethi sırasında önemli rol oynadığı söylentisine dayanılarak kahramanlaştırılmış bir evliya.

Sarı Saltuk bir destan kahramanında bulunması gereken tüm özellikleri taşıyor. Güçlüdür! Korkusuzdur! Tek başına düşmanı yenmekte, kalelerini ele geçirmektedir. Aman dileyen düşmanına karşı başışlayıcıdır.

Saltukname’ye göre bir yiğitte bulunması gereken özellikler ok atmak, yazı yazmak, suda yüzmek ve yiğitçe gezmek olarak sıralanmış. Bu satırların yazıldığı sıralarda henüz tamamlanmış ve Türkiye için çok da başarılı olmadığı ortada Olimpiyat Oyunları için bize bir Sarı Saltuk gerek diye mırıldanmak geliyor içimden. Saltukname’de vurgulandığı gibi Sarı Saltuk bu 4 konuda son derece yetkindir.

Tanrısal yeteneklere sahip olan Sarı Saltuk uzaklarda konuşulanları duyabilmekte, düşmanlarını yanı başında olmasalar da yok edebilmektedir. Buna karşılık hiç kimse ona bir zarar verememektedir.

Sarı Saltuk ok atarlar batmaz, kılıç vururlar kesmez, büyü yaparlar etki etmez, suya atarlar boğulmaz ve ateşe atarlar yanmaz bir olağanüstü kişiliktir. İyilerin yanında, kötülerin karşısındadır.

Sarı Saltuk konusunda önemli başvuru kaynaklarından birisi olan Evliya Çelebi’ye göre asıl adı Ahmet Yesevi’nin de halefi olan Muhammed Buhari’dir.

Böylesine ayrıcalıklı bir kişiliğin çoğul olmasından daha doğal bir şey olabilir mi? Başka deyişle her yörenin, her coğrafyanın bir Sarı Saltuk’u vardır. Sarı Saltuk’un sahiplenilmesi konusunda din farkı da olmadığı söylenebilir. Hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar için önemlidir Sarı Saltuk. Bir bakıma dinlerüstü bir kişilik olduğu da söylenebilir. Bu düşüncenin en önemli kanıtı bir çok yerde ona ait türbelerin hem Müslüman hem de Hıristiyan dininden kimselerce ziyaret ediliyor oluşudur.

Bir çok kaynağa göre Sarı Saltuk’un ölüm tarihi 1300’dür. İzeddin Keykuvas döneminde bir grup Anadolu dervişini Deliorman’a götüren ve onlarla birlikte Dobruca’ya yerleşen siyasal bir rehber ve efsanevi bir sufidir. Hacı Bektaş Veli’nin çağdaşıdır.

Sarı Saltuk “soluk tenli çilekeş” anlamına geliyor.

Her ne kadar asıl türbesinin Köstence’nin kuzeyindeki Baba Dağı’nda bulunduğu öne sürülse de Sarı Saltuk’un 12 türbesinin bulunduğu söylenir. Kalkandelen’deki Harabati Baba Tekkesi’ndeki türbeler düşüveriyor aklımıza. Oniki imam ya da mükemmelliyetçilik ile de açıklanan 12 dilimli türbe başlarını anımsıyoruz.

Bir başka görüşe göre ise Sarı Saltuk İslamiyet’in yayılmasını sağlamak amacıyla türbelerinin birden fazla yerde olmasını kendisi istemiştir.

En ünlü Sarı Saltuk türbesinin İznik’te olduğunu paylaşalım.

Saltukname ise Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan’ın çabaları ile derlenmiş ve kitaplaştırılmış.

Yemekten sonra Blagay Tekkesi’ni de ziyaret edelim istiyoruz. “Parayı veren düdüğü çalar!” örneği bir olay geçiyor başımızdan. Şaşkın ve biraz da pişmanız! Tekkenin geçmişiyle bağdaşmayan bir anlayış burayı bilmem kaç yıllığına kiralamış. Tekkeye girmek isteyenler sarılıp, sarmalanıyor! Açıkhava çayevinde soluklanmak olanaksız. “No drink, no sit!” diye azarlayan sevimsizliği buraya yakıştıramıyoruz. Ne yazık ki bu yakışıksız davranış Türkiye kaynaklı. Bir an için de olsa Türkiye’ye gelmiş gibi oluyoruz.

Hem Harabati’de hem de Blagay’da tekekelerin o tekkeleri yapanların dünya görüşleri ve hoşgörüleriyle zerre kadar ilintisiz yobazlarca sahiplenilmesi de ironik bir durum olarak belleklerimizdeki yerini almış oluyordu.

Tatsızlığı burada bırakıp Mostar’a doğru yola çıkıyoruz. Bosna savaşında yok edildiğini bildiğimiz Mostar Köprüsü’ne kavuşma heyecanı içindeyiz.

Mostar’dayız! Bugün içinde ziyaret ettiğimiz üçüncü açıkhava müzesideyiz. Eski Yugoslavya’nın hemen her yerinde olduğu gibi burada da Tito’dan izler var. Mareşal Tito Caddesi Tito’nun adını yaşatıyor! Adı var ama kendisi de ilkeleri de çoktan tarihe karışmış!

Mostar Bosna-Hersek’in 4. büyük kenti. Mostar adının kökeni Most (köprü) ve Mostari (köprü bekçileri)’ne dayanmakta.

Birkaç adımda kendimizi parke taşlıeski çarşının içinde buluyoruz. Dar sokakta sağlı sollu sıralanmış eski yapılarda geçmiş yaşatılıyor. Türkiye Konsolosluğu da bu sokakta. Konsolosluk önündeki güvenlik görevlisi kulübesinde bir yazı dikkatimizi çekiyor. Bosna Hersek polisinin grevde olduğunu öğreniyoruz. Türkiye’deki polis imgesinin biber gazı, cop, tekme tokatla özdeşleştiğini hatırlayınca polis greve gider mi demekten alamıyoruz kendimizi.

Mostar’ın eski sokaklarında dolaşıyoruz. Zamanımız da sınırlı! Mostar Köprüsü’ne yöneliyoruz. Sabrımız taşmak üzere!

Mostar’daki ilk yerleşim Roma dönemine rastlamakta. 1468’de Osmanlı egemenliğine geçen Mostar hızla gelişiyor.

İçinden akarsu geçen her kent gibi Mostar’ın da iki yakası var. İki yakayı bir araya getirten Mostar Köprüsü‘nden karşıya geçiyoruz. Osmanlı etkisi bıçakla kesilmiş gibi sonlanıyor. Bu yakada Hırvat ve dolayısı ile de Katolik izleri kendisini gösteriyor.

Mostar Köprüsü 1566 yılında yapılmış. 24 metre yükseklikte, 4 metre genişlikte ve 30 metre uzunlukta. Mimar Sinan izi taşıdığı söylenebilir. Öğrencisi Mimar Hayreddin imzalı. Neretva’nın iki yakasını bir araya getiren bu hilal her iki tarfataki Halebiye ve Tara kulelerini de birleştirmiş oluyor.

Mostar Köprüsü Yugoslavya iç savaşı sırasında Sırpların Hırvat ve Boşnaklara yönelik bombalamaları sırasında yıkılmış. Köprü başında sol tarafta yer alan ve köprünün yıkılışını belgeleyen görüntülerin de sunulduğu müzeye uğranabilir. Müzenin dinciliği önceleyen bir ideolojinin egemenliği altında olduğunu anımsatmakta yarar var. Her türlü kitap ve belge son derece pahalı.

Mostar Köprüsü üzerindeyiz. Köprü üzerinde yürümek hem eğim hem de zemin nedeniyle son derece zorlu. Köprü üzerinden Neretva manzarası bir başka güzel. Karşı yakada zaman darlığı nedeniyle fazla ilerleyemiyoruz. Ama, anlaşıldığı kadarı ile bu yakada Hırvat etkisi baskın. Sırp nüfus savaş sonrasında kenti terk etmiş. Üsküp’te olduğu gibi kente can veren akarsu Mostar’da toplumların arasına sokulmuş hançer gibi. İki yaka arasında geçişler sınırlı ve denetim altında. Belli ki, barışa son verecek bir gerginlik kentin genlerine işlemiş.

Mostar’ın önemli yapıtlarından olan Koski Mehmet Paşa Camisi’nde soluklanıyoruz. Avlusunda küçük bir mezarlık ve şadırvan da var. Cami 1618’de Sokollu Mehmet Paşa’nın Ruznamecisi ve Timar defterdarlarından Koski Mehmet Paşa tarafından yaptırılmış.

Mostar’da bir anda Enver Mariç düşüyor aklıma. FK Velez takımının oyuncusu. Efsane Yugoslavya takımının 1974 Dünya Kupası’ndaki kalecisiydi.

Yine Mostar’da gördüğümüz ama Makedonya’da da rastladığımız bir uygulamaya değinmeden geçmek istemiyoruz. Ölüm Duyurusu olarak da nitelenebilecek küçük afişler dikkatimizi çekiyor halka açık alanlarda. Ölmüşlerle ilgili kısa özgeçmiş aracılığıyla hem duyuru hem de anma yapılmış oluyor.

Bu akşam Saraybosna’ya varmak zorundayız. Bu zorunluluk yola koyulmamızı da gerektirmekte. Bu benzersiz kentle vedalaşmak hiç de kolay olmuyor.

Mostar için Köprü Bekçileri demiştik. Üçüncü bin yıla ramak kala cehennemi yaşayan bu acılı ve güzel kentin başka bekçileri de var!Bizlerle aynı dünyayı paylaşmasalar da ruhları Mostar’ın hemen her yerine sinmiş bu bekçiler sonsuza dek yatacakları mezarlıklarda bekçilik yapmayı sürdürüyorlar. Delik deşik, harap yapılar bizleri unutmayın diye haykırıyor. Anılarına saygıyla…

Ceyhun BALCI, 19.08.2012


 

OLİMPİK SORGULAMA

 

Spor otoritesi değilim. Ama, yaklaşık 40 yıldır başta olimpiyat olmak üzere hemen tüm sporların izleyicisiyim. Sokak arasında ya da okul bahçesindekileri saymazsak düzenli sporcu olmadım! Şimdilerde ise yürüyüş (atletizmin bir dalı olan yürüyüş değil elbette) dışında sportif etkinliğim yok.

Buna rağmen genel mantık çerçevesi içinde sorgulayıcı olma görevi çıkartıyorum kendime.

Tek tek spor dallarını gözden geçirmek iyi bir yöntem olabilir.

Plaj Voleybolu, Kano, Kürek, Modern Pentatlon, Tenis, Trambolin, Triatlon, Hokey, Tramplen Atlama, Senkronize Yüzme gibi sporlarda temsil edilmediğimiz gibi pek çoğumuz bu dalların ya adını duymadık ya da bir yerlerde görüntüsüne rastlayarak yalnızca aşina olduk. Bu durum bir ölçüde olağan karşılanabilir. Buna karşılık adı anılan sporlardan kürek Türkiye’de hiç yapılmayan bir spor değil. Bu spor için uygun durgun sularımız da var. Balkan şampiyonaları düzeyinde başarılarımız olduğu belleklerimizde. Şimdilerde ise kayıp durumdayız.

Okçuluk, Badminton, Masa Tenisi, Yelken, Bisiklet, Judo gibi sporlarda ise olimpiyatta temsil düzeyinde de olsak vardık.

Masa Tenisi Çinli devşirmelere emanetti. Akdeniz Oyunları ve Balkan şampiyonlukları bulunan Vasil Aleksandridis adını anımsadım. Oktay Çimen ve Gürhan Yaldız da unutulmazlar arasındaydı.

Badminton’da da temsil edilmekle yetindik. Olabilir! Bu uzak doğu sporunda daha öteye geçmek için biraz daha sabretmemiz gerekebilir.

Yelken alanında da temsil edilmekle birlikte başarıya uzak kaldık. Yine, geçmişteki durumla karşılaştırıldığında şimdilerde geride olduğumuzu görmek durumundayız. Halim Kalkış adı aklımızdan çıkmayanlar arasında.

Bisiklette de geçmişle karşılaştırıldığında gerileme olduğunu söylemek olanaklı. Pist ve dağ bisikleti ile BMX’te hiç olmadığımız gibi yol yarışına katılan 3 bisikletçimiz bitiş çizgisini geçemediler. Son yıllarda uluslararası takvimde önemli yer edinen Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’nun bu dala katkıda bulunmasını diliyoruz.

Bir zamanlar fena olmadığımız Judo’da da kayıplara karıştık.

Okçuluk deyince bir parantez açmak kaçınılmaz. Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Başkanı Uğur ERDENER geçmişte Türkiye Okçuluk Federasyonu Başkanlığı’nın yanı sıra Dünya Okçuluk Federasyonu’nda da önemli görevler üstlenmiş bir isim. Geçtiğimiz yıllardaki şampiyona ve olimpiyatlarda favoriler arasında gösterilen Türkiye bu olimpiyatta temsil edilmekle yetinerek gerilemeyi belgelemiş oldu.

Halter ve Güreş gibi geleneksel olarak başarılı olduğumuz sporlardaki yokluğumuz ancak başarısızlıkla açıklanabilir. “Haydi aslanım göster kendini!” sözleri artık bir işe yaramaz oldu. Ciddi yenilenme gerektiren alanlar!

Yüzme’de de eleme serilerindeki birinciliklerimizin bizleri son sıralardan kurtarmaya yetmediğini bir kez daha gördük. Yüzme gibi bir sporda 6 olimpiyata katılan bir sporcumuzun varlığı başarısızlığımızın da biricik kanıtı sayılmalı. Macaristan, Litvanya, Güney Afrika gibi ülkeler bir kez daha hayranlık uyandırdı.

Atlama ve Sutopu’ndaki yokluğumuz da artık kanıksanmış durumda.

Tüm olimpiyatlarda yer alan sporlardan Jimnastik’te de yol alamadığımız ortada. Temsil edilmekle yetindik.

Eskrim de temel sporlardan bir başkası. Hatta, bize izletilen tarih filmleri yalan söylemiyorsa ata sporumuz da sayılır. At üstünde kılıç şakırdatan yiğitler bizden değil miydi yoksa? Bundan 35-40 yıl önce eskrim Akdeniz Oyunları’nda bile madalya alabildiğimiz bir daldı. Özden Ezinler adını pek çoğumuz hatırlayabilir.

Basketbol ve Voleybol’da kadın takımlarımız bir ilkin altına imza atarak madalya değilse de başarı elde ettiler. Voleybolda olimpiyat öncesindeki Grand Prix turnuvasına asılmak bir hata mıydı? Diğer yandan hazırlık olanağı da yaratmaktaydı. Kısa zaman aralığına sığdırılan iki Uzakdoğu seferi yorgunluk ve düşüşe yol açmış olabilir.

Basketçilerimiz ise çeyrek finalde Rusya gibi bir dev karşısında son ana kadar maça ortak olabilmeyi başardı. Son top başarısı adlarını bir ilke yazdırabilirdi.

Onlara söyleyeceğimiz tek sözümüz olamaz.

Ata sporumuz saymamız gereken atıcılıktaki duruma da değinmeden geçemeyiz. Bu alanda da Akdeniz Oyunları ve Balkan şampiyonaları düzeyinde madalya alabildiğimizi anımsarım. Güneş Yunus, Servet Sivrikaya ve Sili Giraud aklımda kalan adlar.

Gündelik yaşamda silaha gösterdiğimiz ilgi ve sevgiyi sportif alana taşıyamadığımız kesin.

Ayrıca, silahla olan ilişkileri profesyonel düzeyde olan “askerimiz ve polisimiz bu spora ilgi gösteremez mi?” diye sormaktan alamıyorum kendimi.

Binicilik de ata sporlarımız arasında değil midir? Geçmişte özellikle asker kökenli binicilerimizin bu spora ilgi gösterdiğini anımsıyoruz. Fevzi Atabek ve Aldo Baldini başarılarıyla anımsadığımız binicilerimiz.

Boks da çok başarılı olduğumuzu söyleyemeyeceğimiz ama olimpiyat finalisti olmuş ve bronz madalyası kazanmış sporcularımızın olduğu bir alan. Bir dönem devşirmeye bel bağladığımız ama şimdilerde devşirme yapamadığımız bir dal. Sovyet Lavrov’un çalıştırıcılığında sıçrama yaptığımızı unutamayız.

Tekvando bu olimpiyatta tartışmasız başarılı olduğumuz bir spor. Bu başarı son olimpiyata özgü ve onunla sınırlı değil. Belirli bir sürekliliğin tutturulduğu dal. Teşekkürler Servet Tazegül, teşekkürler Nur Tatar ve hatta madalyaya uzanamasa da teşekkürler Bahri Tanrıkulu!

Futboldan hiç söz bile etmedik. “Söz konusu olan olimpiyatsa futbol ayrıntıdır!” deyip geçelim

Sözümüzü Londra’da durumumuzu kurtaran atletizm ile bağlayalım. Sözcüğün tam anlamıyla bir erkek başarısızlığı ve kadın başarısı söz konusu atletizmde. Aslı Çakır Alptekin ve Gamze Bulut’un yanı sıra Nevin Yanıt unutulmamalı. Engelli sprint yarışında bir Türk kadınının olimpiyat finalini başarıyla koşmuş olması çok önemlidir. Bir de yüksek atlamada kadın atletimizin finalde yarışması da göz ardı edilemeyecek bir başarı olarak not edilmelidir. Unutulmaması gereken önemli nokta başarının ille de madalya almayı gerektirmediğidir.

Çok daha önemlisi başarılı atletlerimizin yerli olmalarıdır. Londra’daki atletizm deneyimimiz devşirme olgusunun irdelenmesi gereğini ortaya koymuştur. Devşirme yerli yetiştirme atletlerimizin sıçramasına fırsat verecekse anlamlıdır. Devşirme döngüsündeki kesintinin tıpkı Londra’da olduğu gibi düş kırıklığına yol açması kaçınılmazdır. Özkaynaklarımıza yönelmek ve süreklilik kazanmak gerek.

Ceyhun BALCI, 19.08.2012

TECAVÜZCÜ

 

 

Aklın yolunun bir olduğu gibi karalamanın da yolu bir belli ki! “Tecavüzcü” yaftası asmak hemeN her coğrafyada aşağılamanın, tiksinti yaratmanın ve linç etmenin olağan yöntemi olup çıkmış.

 

Julian Assange bir tecavüzcü! Haksız da sayılmazlar! Gerçek tecavüzcülerin alanına tecavüz etti! İpte kendisinden başka cambaz istemeyen, rolünü çaldırma korkusuyla saldırganlaşan emperyalist batılı “Sızıntıcı”dan kurtulmanın tek yolunun bu olduğunu iyi kavramış.

 

IMF Başkanı Strauss Kahn’ın başına gelenleri anımsayın! IMF önüne gelene tecavüz ederken iyi olan Kahn, Sarkozy’e rakip olunca “tecavüzcü” edilivermişti.

 

Aynı komplonun Türkiye’nin onurlu askerlerine karşı da kurulduğunu anımsatalım!

 

Assange’ı harcamaya kararlı vahşet bu kez meydanı boş bulamadı.

 

Bir yürekli ses, başı dik ve bağımsız bir ülke saldırganlığın ve linç kültürünün karşısına dikildi.

 

Kulaklara küpe olsun!

 

“Biz adam olmayız!” “Biz kim, büyük devletlerle aşık atmak kim!” diye diye çukurlaşanların kulakları çınlasın!

 

Dev yürekli Küçük Ekvador neyine güvendi de, emperyalizmin karşısına hem de onun çöplüğünde dikildi?

 

Bu olgu iyi bellenmeli! Değeri bilinmeli! İyice anlatılmalı!

 

Bir zamanların Muz Cumhuriyeti, Kesik Damarlı Latin Amerika’nın arka bahçe ülkesi Ekvador’un gösterdiği onurlu ve dik duruş sinikleşen ve silikleşen günümüz insanına örnek olmalı!

 

Sağolasın Ekvador! Onurumuzu kurtardığın, insan denen varlıktan umudumuzu kesmekten vazgeçirdiğin için. Ve elbette gerçek tecavüzcülerin karşısına çıkmaktan korkmadığın için!

 

Ceyhun BALCI, 17.08.2012

Yaklaşık 5 yıl önce ülkesi küçük ama yüreği büyük Ekvador hakkında yazdığımı anımsadım. Onu da paylaşıyorum.

EKVATOR-TÜRKİYE HATTI

Geçmişte örnek olmuş olmamız olası  bir ülkeden, Ekvator’dan bir girişimi paylaşmakta yarar var. Özellikle, ülkemize yönelik dış kaynaklı ayrılıkçı saldırıların yoğunlaştığı ve yine bizlerin ne yapacağına karar vermekte zorlandığı bugünlerde anlamlı bir paylaşım olacağını düşünüyorum.

Yer : Barselona (İspanya)(*)

Görüntüler metro güvenlik kamerası ile alınmış. Gecenin geç saatlerinde olmalı ki; metro kompartmanında ikisi erkek üç genç var. Görüntülerde gençlerden birisi genç kıza yaklaşıp, kulağına bir şeyler söylüyor. Hiç de hoş olmayan şeyler söylediği besbelli. Genç yetinmiyor. Elle sarkıntılık da yaptıktan sonra, genç kıza bir de tekme savurup sonra ilk durakta inerek kayıplara karışıyor. Bu arada, trendeki üçüncü kişi olan diğer genç utanç veren olayı izlemekle yetiniyor. Hatta, biraz da görmezden gelmeye çabalıyor.

Genç kız Ekvatorlu. Saldırgan genç ise İspanyol. Olaydaki saldırganlığın kökeninde “ırkçılık” olduğu anlaşılmış. Olay yargıya yansımış.

Bu kadarla da kalmamış. Okyanusun öbür yakasındaki Ekvator da resmi düzeyde olayın peşine düşmüş. Ekvator’un kadın  Dışişleri Bakanı saldırıya uğrayan genç kızla görüşmek ve olayın peşinde olmak adına İspanya’ya gelmiş. Diplomatik düzeydeki girişimleri ile hem olayın üzerinin kapatılması olasılığına karşı harekete geçmiş, hem de kilometrelerce ötedeki bir yurttaşının uğradığı insanlık dışı davranışa karşı sessiz kalmayarak bir bakıma insanlık onurunun gereğini yapmış.

Yüreğimizi yakan terör olaylarının etkisi ile bir süredir olağanüstü bir huzursuzluk duymaktayım. Sayısız yurttaşımız gibi. Sözüm ona komşu bir ülkeden yine sözüm ona dost ve bağlaşık ülkelerin açık özendirmesi ve yüreklendirmesinin de tartışılmaz etkisi ile ülkemize saldıran, onlarca insanı aramızdan alan bir uluslararası kurgu ile karşı karşıya olduğumuz “su götürmez bir gerçek” olmalı.

İster isemez bir karşılaştırma yaptım. Birinci örnekte, okyanusun karşı kıyısındaki bir ülkede yalın bir yurttaşının hakkını arama adına diplomatik düzeyde devreye giren bir duyarlılık ve kararlılık!

İkinci örnek olan bizimkinde ise, açıkça dış saldırı altında olan bir ülkenin ivedilikle ve kararlılıkla avır alması gereken önderlerinin “yürekler acısı” edilgenliği. Söyleme gelince “mangalda kül bırakmayan” ama eyleme gelince Talabani’nin kedileri kadar uysal!

Böylelikle,  inadırıcı olmaktan giderek uzaklaşan ve hatta aşağılanmayı ve ciddiye alınmamayı olağanlaştıran bir  yetersizlik.

Arada ne fark var diye sorulacak olursa, bir zamanlar sözcüğün tam anlamı ile “muz cumhuriyeti” olan bir Ekvator’un “başka bir dünya olası” sözünü doğrularcasına kararlı ve onurlu davranışı görmezden gelinemez.

Diğer yandan ise, söylemesi bana acı veriyor olsa da, işgalci kovmuş, yeni bir ülke kurmuş, bireyi yurttaş hakları ile donatarak başı dik ve onurlu bir toplum kurmuş Mustafa Kemal önderliğindeki Türkiye’nin “zavallı konumu”! Acı da olsa gerçek budur.

Ekvator’da “halkçı” ve “ulusalcı” bir yönetimden beklenebilecek bir duyarlılık. Türkiye’de ise, kendinden uzaklaşmış, tutsak düşmüş bir yönetimden kaynaklanan bir “aymazlık”.

Bu örnekten yola çıkarak sorulacak soru şudur : “Bu aymazlık, duyarsızlık ve kararsızlık süreci şimdi değilse ne zaman sonlanacaktır?”

Kafa yormaya, çabalamaya değer bir sorunsal olmalı!

CEYHUN BALCI, 25.10.2007