EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR!

İçinde bulunduğumuz günlerde vaktiyle değerleri aşındırmış olmanın, o da yetmeyip o değerleri bütünüyle unutmuş olmanın acısını yaşıyoruz.
TBMM’nin duvarına kazınmış “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir!” sözü yıllar ilerledikçe algılanmaz oldu. Algılansa bile değeri bilinmezleşti.

Yedi düveli vatan topraklarından çıkartıp denize dökenlerin kolayı değil zoru seçmiş olması bile anlaşılmadı. Oysa, Anadolu’yu düşman çizmesinden kurtaran Mustafa Kemal için hiç olmadığı ve olmayı düşünmediği diktatörlük o kadar kolaydı ki! Bir kararname yayımlamasına bile gerek yoktu. Bir milletin canını, malını, ırzını, dinini, dilini kurtarmış bir kahraman ne istese o olurdu!

Duyunu Umumiye ile prangaya vurulmuş, gücü zayıflatıldıktan sonra işgal edilmiş, paylaşılmak üzereyken küllerinden doğan Türkiye’nin bir daha bunları yaşamaması için “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletin!” olmalıydı.

Muharrem Kararnamesi olarak da bilinen Duyunu Umumiye yırtılıp tarihin çöp sepetine atılmış ve tarihin ufkunda Türkiye Cumhuriyeti güneşi doğmuştu.
Geçmiş bilmek, geçmişin olumsuzluklarını yeniden yaşamamak bakımından çok önemli.
Cumhuriyet’in kuruluşundan sonraki parlak çeyrek yüzyıldan sonra Duyunu Umumiyecilik ne yazık ki hortlatıldı Türkiye’de! Yeniden borçlanma, yeniden yabancıların ülkeyi yönetmesi anlamına geldi. Her krizde ABD’den acele çağırılan adları ve dilleri Türkçe ama kökleri dört dörtlük Amerikan bedenler Duyunu Umumiye ruhunu her zaman canlı tuttular. Onların gösterdiği yoldan gidildikçe batağa saplanıldı!
On beş yıl aradan sonra yaşanan ekonomik kriz bir kez daha el kapılarına yöneltti Türkiye’yi!

IMF ile bağımızı kopardık şişinmesinin zarar görmemesi için farklı bir söylemle pazarlaması gerekiyordu IMF’nin ve Duyunu Umumiyeciliğin!

IMF’ye IMF demek koşulu yok elbette!

Duyunu Umumiye terimi de geçmişte kaldığına ve halkımızın gözünde olumlu izlenime sahip olmadığına göre!

Mc Kinsey demekte sakınca olmasa gerekti.

Duyunu Umumiye’den 137 yıl sonra bir kez daha Duyunu Umumiye!

Pardon Mc Kinsey!

mckinsey

Duyunu Umumiye ve IMF yoksa Mc Kinsey var…

Rastlantının böylesine şapka çıkartılır! Hem de bir Muharrem ayında!

Söyler misiniz bana düşman çizmesinin çiğnemesi dışında geçen yüzyılın başından farklı ne var?

Ders alınmayan tarih yineler…

EURO 2024 SERÜVENİMİZ

Bir dönem olimpiyat aşkıyla yanıp tutuştuk. Neredeyse her olimpiyatın adayı olduk. Hevesimizi şimdilerde EURO futbol şampiyonası ile gideriyoruz. Son şampiyonaların hemen hepsine aday olduk. Böyle giderse biz bildirmeden adımızı aday listesine koyacaklar.

Kaçan balık büyük oldu dün EURO 2024’ün Almanya’ya verilmesiyle. Uçak ve saray tutkusuyla gündemde olan başyücenin soluklanmasına yarayacak olan EURO 2024 evsahipliğinin gerçekleşmemesiyle zavallı kendini beğenmişliğimizi taçlandırma fırsatını da yitirmiş olduk!

Dün öğleden sonra düzenlemeci ülke belli olmadan önceki dakikalarda kendimi alamayıp TRT Spor’dan izledim gelişmeleri. Emir kulu sunucuların kendini beğenmişlik pompalayan tutumlarına şaşırmadım. Onlar böyle davranmaya zorlandıkları için görevlerini yaptılar. Konuk ya da işin uzmanı konumundakilerin budalalığı şapka çıkartacak türdendi. Yapılacak harcamaları kendi keselerinden yapacaklarmış gibi bir sorumsuzluk sergiledi pek çoğu!

Sonda söyleneceği baştan söyleyeyim!

EURO 2024’ü Almanya’nın düzenleyecek olması ülkemiz için büyük şanstır. Ekonominin dibe vurduğu günlerde Türkiye’nin bu masraftan bağışık olması ülke ve millet yararınadır.

1bfd1fa30bda4fdda397567117073dbd

Başta IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) olmak üzere FİFA ve UEFA gibi sportif kurumların seçkinci bir tutum içinde olduklarını görüyoruz. Sporu spor olmaktan çıkartan ve destekçi ticari kuruluşların yoğun etki ve baskısını çağrıştıran bu durum düzenlemeci ülkelere büyük sorumluluklar yüklemiş oluyor. Bunun anlayabileceğimiz dildeki karşılığı kamu kaynaklarının kullanımıdır. Daha anlaşılabilir karşılığı ise vergilerimizin bu işlere harcanmasıdır. Alman kamuoyunun EURO 2024’e karşı çıkmasını Almanya’nın yetersizliğine yoranları da (Almanların bu akılcı tutumu göz ardı ettikleri için) budalalıkla suçlama hakkını buluyorum kendimde. Benzer gösterilerin Rio Olimpiyatları öncesinde de yaşandığını anımsıyoruz. 2004 Atina Olimpiyatları’nın Yunan ekonomisinin çökmesindeki etkiye ilişkin de pek çok yayın okumuş olduğumuzu hatırlıyoruz.

Dünkü oylamadan önce karar vericilerin spor mekânları, ulaşım ve konaklama gibi olanaklara odaklandıkları seslendirildi pek çok ortamda. Büyük ölçüde haklılık payı vardır kuşkusuz! Ancak, görünürdeki bu ölçütlere kapalı kapılar ardında başkalarının eklendiği de kesindir. Bu ortamda Milletvekili Ahmet Şık’ın Türkiye’ye bu düzenlemenin verilmemesi doğrultusundaki çabalarını izledim. Dehşete düştüm! Türkiye’nin bu düzenlemeyi yapmaması gerektiğini düşünmek başkadır! Jurnalcilik ve ülkemize nefreti körüklemek bambaşkadır. Yeri gelmişken milletvekili sıfatlı bu kişinin yaptıklarını kınama görevini de yerine getiriyorum.

UEFA ve FİFA’nın son yıllarda pek çok ölçüt geliştirdiğini görüyoruz. Öyle ki, UEFA “ADİL OYUN” ilkesi kapsamında kulüplerin harcamalarına denetlemekte ve hatta gerek gördüğünde transfer yasağı bile koyabilmektedir.

Soru(n) şudur!

Kulüplere bu denli denetleyici olabilen bu kurumun şampiyona düzenlemelerinde ülkeleri denetleme konusunda sergilediği edilgen tutum irdelenmeye değerdir.

Sonuçta, ülkeleri yönetenlerin ikincil kazançlar elde etme uğruna talip olmakta sakınca görmedikleri adaylıklar ülkenin genel ekonomik durumu bağlamında değerlendirilebilir. Böylelikle ülke ve dolayısı ile de ülke halkı siyasetçilerin ucuz hevesleri uğruna yapılacak sorumsuz harcamaların olumsuz etkisinden korunabilir.

Uçak ve saray harcamalarıyla savurganlığa kurban edilen ülkemiz bütçesini göz önüne alarak EURO 2024’ün Türkiye’ye verilmemesine sevindim. Bu sevincimin Ahmet Şık adlı milletvekilinin hıyanete eşdeğer jurnalcilikle karıştırılmamasını dilerim.

Şerden hayır çıkartmak gerekirse, EURO 2024’ü Türkiye’ye vermeyenler ekonomik krizdeki Türkiye’ye büyük iyilik yapmışlardır.

Futbolsever dostlar hoşgörsünler!

Tarım ve hayvancılığı ayağa kaldırılması gereken, üretici ekonomik alışkanlıkların geri kazanılması gereği ortada olan bir Türkiye’de EURO 2024 gereklilikler listesinde ya yoktur ya da sonlarda bir yerdedir.

DİL BAYRAMLARIMIZ

Dilimizdeki yaranın derinliğinden midir bilinmez! Çifte dil bayramımız vardır bizim! İlkinin kökeni Karamanoğlu Mehmet Bey’e dayanır. Türkçe kullanımının önemine vurgu yapan şu sözlerini duymayan yok gibidir.

 

“BUGÜNDEN SONRA DİVANDA, DERGÂHTA,
BARGÂHTA, MECLİSTE VE MEYDANDA TÜRKÇE’DEN
BAŞKA DİL KULLANILMAYACAKTIR.”
13 Mayıs 1277

 

Dil bayramlarımızdan birisi bu söze dayanır. Karamanoğlu Mehmet Bey’in buyruğunun yerine getirilmediği izleyen 700 yıla yakın zaman boyunca yaşananlardan anlaşılabilir.
Osmanlı’nın temel unsuru olan Türkmenlerin hükümdarlarını, hükümdarlarının da insanlarını anlamadığı; araya, Osmanlıca gibi yapay ve akıldışı engelin konmuş olduğu yüzyıllar yaşanmıştır Türklerin yurdunda.

Halkın dışlandığı, cahil kalmasına da neden olan bu durumun ortadan kalkması için 700 yıl beklemek gerekti.

Bugün kutlamakta olduğumuz Dil Bayramı Karamanoğlu Mehmet Bey’in buyruğunun yüzyıllarca süren gecikme sonrası yerine getirilmesinin yıldönümüdür.
Atatürk’ün din kökenli millet projesinin yerine koyduğu çağdaş Türk Milleti kavramının dil ayağı elbette Türkçe olacaktı. 1932’de toplanan Dil Kurultayı’nın açılış günü olan 26 Eylül güncel dil bayramımızdır.

dil

Türkçe’nin unutturulması ve Osmanlıca ile yer değiştirmesi Türk insanında yüzyıllar içinde gelişen “aşağılık duygusu”nun da önde gelen nedenlerinden oldu.
Bu önemli ayrıntıyı öne çıkartarak Türk Milleti olgusunun harcı yapan Mustafa Kemal kendisinden sonraki yıllarda da bu önemli alan kaynak sıkıntısı çekmesin diye kuruluşuna ön ayak olduğu İş Bankası paylarından elde edilecek gelirin Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na aktarılmasını istedi.
Emperyalist prangadan kurtulduğu oranda gelişen, özleşen Türk dili emperyalist etkinin güçlendiği yıllarda zayıflamaya, yozlaşmaya başladı. Günümüzde özellikle günlük konuşma ve sanal ortam diline yansıyan bu yozlaşmayı kültür emperyalizminin etkisinden bağımsız düşünmek olası değildir.

DİL BAYRAMI KUTLU OLSUN!

İTTİHAT VE TERAKKİ : BİR MAYINLI ALAN

Yakın tarihimizin çok önemli bir oluşumu olan İttihat ve Terakki üzerine tartışmalar zaman zaman alevlenir; kimi zaman yatışır! Ancak, hiç bitmez! Görme engellinin fili tanımlamasına benzer İttihat ve Terakki’ye çeşitli kesimlerin yaklaşımı.

Örneğin, ikna edilmesi olasılığı hiçe yakın ve tarihsel gerçeklere kör bir Osmanlıcı için İttihat ve Terakki Osmanlı yıkıcısıdır. Onlara göre, İttihat ve Terakki olmasaydı Osmanlı İmparatorluğu günümüze dek güle, oynaya varlığını sürdürecek denli gönençli ve sağlam bir devletti. Gülümseyip geçmeyi yeğliyorum! Bir de tavsiyede bulunuyorum! Bu gibilerle hiçbir şekilde ve özellikle de İttihat ve Terakki konusunda tartışmaya girmemeniz ruh ve beden sağlığınızı korumanız bakımından son derece önemlidir demekle yetiniyorum.

İttihat ve Terakki karşıtlığı hiç akla gelmeyecek kesimleri birleştiren, ortak paydada buluşturan bir kutuptur. İddia ediyorum! Sağdan, soldan ve orta yoldan İttihat ve Terakki düşmanları (daha doğrusu cahilleri) bir araya gelse bugünkü iktidardan daha fazla oy alır.

Gelelim bizim mahalleye! Sol eğilimli, ulusalcı, Cumhuriyetçi ve bunlar kadar önemlisi akılcı ve bilimsel olduklarını öne sürenlerin bulunduğu nicelikçe az ama nitelikçe fazla olanlardan söz ediyoruz.

İttihat ve Terakki söz konusu olduğunda epeyce gürültü çıkartacağımız kesindir.

Bir deneyimimi aktarmama izin verin!

Birkaç yıl önceydi. İzmir’de Köy Enstitüleri’yle ilgili bir etkinlikte tanışmıştık. Aynı zamanda meslektaşımdı. Tıpkı Köy Enstitülü babası gibi kalemi de kuvvetliydi. Sık görüşmemiş olsak da dostluğumuzun yazı alışverişiyle sürdüğünü sanıyordum. Günün birinde kendisinden aldığım kısa iletiyle aklım başıma geldi. Sözü uzatmayı gerekli görmemiş olduğu anlaşılıyordu kısa yazısından. Kimi yazılarımdaki “İTTİHATÇI yaklaşım ve eğilimlere” öfkelenmiş olduğunu saklamayacak kadar açıklıkla ifade etmişti rahatsızlığını. Yazı arkadaşlığımız o köşeli değerlendirme sonrasında sonlandı. Canı sağolsun!

İTC1

Benim açımdan sorun yok! Her ne kadar İttihatçılık yapma amacım yoksa da İttihatçılık etiketi bana zarar vermez. Başka pek çoğu gibi İttihat ve Terakki de yakın tarihimize damga vurmuş, etkili olmuş bir oluşumdur. Bize aittir. Hiç kuşkusuz her kurum ve oluşum gibi hatalar da yapmıştır.

İttihat ve Terakki’yi diline dolayanlara, onun üzerinden düşünce ürettiği yanılsamasına düşenlere İttihat ve Terakki’yle eşzamanlı boy göstermiş olan, örneğin Ahrar ya da Hürriyet ve İtilaf Partisi gibi siyasi oluşumların neden bu denli iz bırakmadığı ve günümüzde söz konusu edilmediği sorusunu yöneltmekle yetiniyorum.

İttihat ve Terakki’nin Osmanlı’yı yıktığı yolunda inançları olanlara bir çift söz yeter!

Osmanlı II. Viyana Kuşatması’nı izleyen ardışık yenilgiler sonrasında imzalanan Karlofça ile girmiştir yıkım turnikesine. Hatta, bazı ünlü tarihçiler bu yıkım turnikesine girmeyi Muhteşem Süleyman dönemine bile götürürler. Elbette, antlaşmalara Osmanlı’nın yıkılması gibi açık ifadeler konmamıştır. Ama, Osmanlı’nın yıkılışa giden yola girdiği en tepedeki padişah da içinde olmak üzere pek çok kişi tarafından algılanmış ve kavranmıştır. İzleyen yıllarda III. Ahmet’le başlayan, III. Selim’le güçlü bir şekilde kendisini gösteren II. Mahmut ve sonrasında neredeyse hiç ara vermeyen Yenileşme ve

Modernleşme çabaları bu algının önde gelen tarihsel kanıtları olarak yerli yerinde durmaktadır.

Osmanlı yıkılmak için neden 200 yıl bekledi diye soracaklara da bir çift sözümüz olsun!

1. Osmanlı’nın bu sürece tepkisi ve yıkım tarihini erteleme yönündeki çabalarının hakkını yemeyelim.
2. Osmanlı’nın yıkımından yarar uman emperyal devletlerin ortaya çıkacak mirası paylaşma konusundaki anlaşmazlıkları da bir kenara not edelim. Daha açık ifadeyle yıkıcılar için en uygun zaman arayışı deyip geçelim.

ittihat

Yakın tarihimizin ikinci devrimi sayılan 1908’deki II. Meşrutiyet Devrimi’nin altında İttihat ve Terakki’nin imzası vardır. Dolayısı ile İttihat ve Terakki doğru bir iş yapmıştır. Milli Mücadele bu devrim temelinde yükselmiş, Cumhuriyet bu birikimle kurulmuştur.
İttihat ve Terakki Osmanlı’yı I. Dünya Savaşı’na soktu ve yıkımı tamamladı diyenlere de şu sözlerle karşılık verilebilir. İttihat ve Terakki olsun olmasın Osmanlı bu savaşa girecekti. Çünkü, Osmanlı o yıllarda yıkılmak üzereydi ve paylaşılma konusuydu. Paylaşılmaya konu bir hastalıklı yapı istese de savaş dışı kalamazdı. Daha anlaşılır sözler kullanmak gerekirse Osmanlı’nın bu savaşın dışında kalması gibi bir olasılık yoktu!
Denilebilir ki, İttihat ve Terakki’nin yanlış tercihi sonucu savaşa yanlış safta girmiş olduğumuzu söyleyecekler de elbette çıkabilir. Dilin kemiği yok! Ama, tarihin tunç yasaları var! Almanya ile birlikte savaşa katılmadan önce diğer seçeneklerin göz ardı edildiği sanılmasın. İngiltere’ye parasının tamamına yakını ödenmiş olan ve teslim edilme noktasında el konulan Sultan Osman ve Reşadiye zırhlıları konusu okunur, öğrenilirse iyi olur.

İttihat ve Terakki’nin olduğu kadar önde gelen İttihatçıların hiç kuşkusuz hataları da olmuştur. Örneğin, Enver Paşa’nın, Anadolu’da Milli Mücadele verilirken Türkistan’da Sovyet rejimine karşı silahlı mücadeleye girişmesi dipsiz kuyuya taş atmaya benzer bir eylem olmuştur. Sovyetlerin, Milli Mücadele’ye açık desteği bilinirken Enver Paşa’nın sonu belli bir serüvende kendisini feda etmesi en basit şekilde kaynak ve insan savurganlığı olarak nitelenebilir.

İttihat ve Terakki saflarında yer almış kimseler arasından Atatürk’e suikaste yeltenenler olduğu gibi Cumhuriyet’i kuranlar, Devrimler’i yaşama geçirenler de çıkmıştır.
Çok da bilinmeyen bir başka gerçek İttihat ve Terakki’nin ancak Lozan’la ortadan kaldırılabilen Kapitülasyonları yürürlükten kaldırma girişimidir. Girişim olmanın ötesinde resmiyete kavuşturulan bu yaklaşım I. Dünya Savaşı’nda yenik düşülmesiyle uygulamaya girememiş olsa da İttihat ve Terakki’nin devrimci ve ilerici tutumuna örnek olarak değer taşır.

Yine, iktisat tarihimiz gözden geçirildiğinde ilk Milli İktisat girişimlerini İttihat ve Terakki dönemine borçlu olduğumuz görülür.
Tarihe, uygun numaralı gözlüklerle bakmak son derece önemli.
Yalan yanlış bilgilerle çığırtkanlık yapmak yerine gerçeklere dayanan sağlıklı çözümlemeler toplumumuzun önde gelen gereksinimidir. Bu konuda yolda yürüyen vatandaştan beklenti içinde olmak gerçekçi olmayabilir. Ancak, hiç olmazsa aydın etiketliler özenli olma göreviyle karşı karşıyadır.

 

Son Söz

“TARİHİ YAZANLAR ONU YAPANLARA SADIK KALMALIDIR!”

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

SARIKAMIŞ’TA PUŞKİN İZLERİ

Sarıkamış’ta Puşkin’in ayak izlerini sürmek heyecan verici bir şey gibi gelmiyor mu sizlere de? Kısa yaşamına çok şey sığdırmış ünlü Rus yazar Puşkin XIX. yüzyılın ilk yarısında Rus ordusuyla birlikte Anadolu’nun doğusuna gelmiş. Sarıkamış’ta, Erzurum’da ayak izleri bırakmış.

Kendi nitelemesiyle roman-öykü-deneme yazarı, gazeteci ve fotoğraf sanatçısı Tekin SÖNMEZ Puşkin’in izini sürmüş.

Tekin Sönmez’le ilgili özgeçmişe bağlantıdan erişilebilir. Ancak kısaca özetlemek gerekirse Tekin SÖNMEZ Sarıkamışlıdır. Çocukluğu ve ilk gençlik yılları Puşkin’in iz bıraktığı coğrafyada geçmiştir.

https://tekinsonmezblogs.blogspot.com/

tekin sönmez1

Tekin SÖNMEZ 35 yıldır İsveç’te yaşıyor. Bedeni uzakta olsa da aklı köklerinin olduğu yerde! Ülkesinde!

Türkiye’nin bir çok kentinde açılan kitap fuarlarına aksatmaksızın katılıyor. NİS Yayıncılık’a uğrayan tüm kitapseverlerlerle yakından ilgilenir ve onları bilgilendirmeyi öncelikli görev sayar.

İsveç PEN adına ABD’de katıldığı bir toplantıda “Anadolu Uygarlığı ve Yunus Emre” başlıklı konuşması ülkesine bağlılığının sayısız kanıtlarından birisidir.

Son yıllarda Puşkin’in, memleketi Sarıkamış’ta bıraktığı izlerin peşine düşerek de ülkesine bağlılığını bir kez daha ortaya koymuş oluyor.

Puşkin’in Sarıkamış’taki ayak izlerine ilişkin çalışma kitap fuarlarında okuyucuyla buluşacaktır.

İzlenim edinilmesi bakımından bağlantılarda yer alan görseller yararlı olacaktır :

Tekin SÖNMEZ’le tanışmama gelince! 2011 yılının Temmuz ayı başlarıydı. Prof Dr Bingür SÖNMEZ önderliğindeki Sarıkamış Dayanışma Grubu’nun Sarıkamış Şehitleri’ni anma yaz yürüyüşünün taşıtlı kolunun katılımcısıydım. Bize düşen 4 gün boyunca geceli-gündüzlü ve kamplı yürüyüş kolunu Çakırbaba’da karşılamaktı. Aradan geçen yıllar o zaman başlayan dostluğumuzu pekiştirdi dense yeridir. İyi bir dost, sevecen bir ağabey ve elbette bir edebiyat ustasıyla yakınlık kurma fırsatı edinmiş oldum!

Tekin SÖNMEZ’in ülkesine ve diline bağlılığına bir başka örnek de 2014 yılında İzmir Tabip Odası’nda verdiği konferanstır.

tekin sönmez afiş

Özetle, ülkeden ayrı düşmek, uzaklarda olmak ülkeye ve dile uzak düşmeyi gerektirmiyor. Tersine, Tekin SÖNMEZ örneğinde olduğu gibi ülkeye ve dile yakınlaşmayı sağlıyor.

 

İZMİR’DE İKİ MEYDAN

İlki Fahrettin ALTAY Meydanı! İzmir’i düşmandan kurtaran ordumuzun efsane süvari birlikleri komutanının adını taşıyor. Eski adı Üçkuyular. Bu meydanın kuzeybatısında yükselen beton yığını meydanı kirletmeye başladı bile. Adıyla da İzmir’e yabancı. İzmir’de İstinye adına anlam vermek güç. Kent estetiğini bozmasının yanı sıra İzmir trafiğine getireceği yük bu AVM açıldığında yaşanarak görülecek.

faltay

Fahrettin Altay Meydanı’nda yükselen utanç anıtı. Yükseldiği yerdeki ilçe garajının da yerinde yeller estiği için bu bakımdan da bir kamu zararı söz konusu.

Bu akla, kent planlamasına, trafik düzenlemesine aykırı utanç anıtının burada yükselmesini sağlayanlar, bu kent suçuna eşdeğer yapıyı yapanlar, yapılmasına sessiz kalanlar kısacası tüm kent yöneticileri ve kent halkı suçludur! Bu akla ve yaşamın olağan akışına uymayan duruma şöyle ya da böyle yol açtıkları için!
Bu durumu İzmir kentinin utanç hanesine yaşadığı kenti seven ve çoğu zaman bu kentte yaşadığı için gurur duyan birisi olarak ve de elim titreyerek yazıyorum!

Olabilir mi bilemiyorum!

İzmirli yükselmesine engel olamadığı bu utanç anıtına karşı görevini ondan ilgisini esirgeyerek ve onu ekonomik açıdan güç duruma düşürerek yerine getirebilir mi? Geç de olsa bir toplumsal yaptırım söz konusu olabilir mi?

 

İkinci meydan yakın zamanda ortaya çıktı. 2015 yılının Ağustos ayı sonunda yapımına başlanan meydan yolun yer altına alınmasıyla kazanıldı. Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’nın Küçükyalı/Karantina bölümündeki 400 metrelik bölümü yer altına alındı. Kazanılan meydan yayalaştırılarak insanların denizle arasındaki engel ortadan kaldırılmış oldu. Amacı ve mantığı saygıdeğer bu proje için Torbalı-Selçuk arasındaki İZBAN hattına harcanan kadar para harcandığı duyumları alındı. Olan olduğu için işin bu kısmını tartışmayı gereksiz görüyorum.

Meydanın son durumunu geçtiğimiz günlerdeki bir dost ziyareti vesilesiyle kuşbakışı görme fırsatımız oldu. Gözlerimizin önüne serilen manzara düş kırıklığı yaratacak kadar olumsuzdu. Mavisi son yıllarda temizlenmiş olan İzmir’deki yeşil yetersizliği tüm çabalara karşın sürmektedir. Buna bağlı olarak yüksek nicelikler harcanarak kazanılan bir meydanda yeşilin baskın olması sıradan bir beklenti. Buna karşılık kazanılan alanın büyük ölçüde betonlaştırıldığını görmek üzücü. Adı 15 Temmuz Şehitler Meydanı olarak konan bu alanı kente kazandıran yerel yönetimin bu görüntüyü gözden geçirmesinde yarar var!

Kentliyle deniz arasındaki engelin ortadan kaldırılması buranın yeşille bezenmesiyle taçlandırılmalıdır. Bugüne kadar yapılanların bozulması sonucunu ve dolayısı ile ek parasal harcamayı gerektirse de yanlıştan geri dönülmesi olumlu bir gelişme olacaktır.

İlgililere ve kentlilere duyurulur gereğinin yapılması dilenir!

TRAMVAY İZMİR’E NE GETİRDİ NE GÖTÜRDÜ?

İzmir’de başlayan tramvaylı yaşamla birlikte tartışmalar da dinmeksizin sürüyor.
Öncelikle tramvay İzmir’e uygarlık getirdi. Öne sürülenin tersine tramvay İzmir’de hızlı kitle ulaşımı aracı oldu. Bir yanılsamayı gidermekte yarar var. Tramvayın düşük seyir hızı varılacak noktaya yavaş gidilmesi anlamına gelmiyor. Hızlı giden lastik tekerlekli taşıtlar özellikle trafiğin yoğun olduğu saatlerde pek çok nedenle duraklayıp, yavaşlıyor.

Her nedense bu durum göz ardı edilerek tramvayın seyir hızı üzerinden yanıltıcı yorumlar yapılıyor.

Diğer karayolu taşıtlarının alabildiğine özensiz ve saygısız sürücülerine inat tramvay sürücüleri olağanüstü özenli ve saygılı. Özellikle Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’nda bırakınız insanı sokak hayvanlarını gördüklerinde bile durmak da dahil her türlü inceliği ve özeni sergiliyorlar.

Özellikle, Şair Eşref Bulvarı boyunca yaşanan trafik tıkanıklığı eleştiri konusu ediliyor.Buradan yola çıkılarak da tramvay bulvarın yarısının hırsızı olarak görülüyor. Kesinlikle yersiz ve insafsız bir nitelemedir. Tramvayla birlikte Şair Eşref her iki yönde paylaşılmıştır. Tramvay sürekli akan bir taşıt olarak ve elbette birkaç yüz taşıtın taşıyacağı yolcu yükünü de üstlenerek kitle taşıyıcılığı görevini fazlasıyla yerine getiriyor. Buna karşılık, diğer şeritte bekleyen, duraklayan ve hatta park eden sorumsuz ve sınır tanımaz taşıt sürücüleri soruna kaynaklık eden asıl unsur olarak boy göstermektedir. Bu şaşırtıcı durum karşısında trafik polisimizin ilgisizliği ve çoğu zaman ortamdaki yokluğu hayret vericidir. Hiç olmazsa bir süre trafik polisinin sıkı denetimi son derece gereklidir. İlerleyen aylarda bu denetim biraz olsun gevşetilebilir.
Bir başka görev de otoparkların önde gelen işletmecisi belediyeye düşmektedir.

itfaiye

Şair Eşref-Gazi Bulvarı kesişmesi tramvayı engelleyen noktalardan birisi. Tek çare kent içindeki taşıt sayısını azaltmak. 

Tramvayın İzmir’e beklenen katkıyı yapabilmesi için kent merkezindeki motorlu taşıt sayısının azaltılması olmazsa olmaz gerekliliktir. Belediyenin metro, tramvay, İZBAN ve vapurlar aracılığıyla sunduğu kitle taşımacılığı hizmetine karşın pek çok insanın otomobil kullanım alışkanlığında ısrarcı olduğu görülmektedir.
Bu durumda Ziya Paşa’nın belleklerimize işlenmiş sözlerini anımsamak kaçınılmazdır!

“Nush ile uslanmayanın hakkı tekdir,
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!”

İçinde bulunduğumuz çağda kimseleri dövmek gerekmeyecektir kuşkusuz. Ama, belediyemizin yoğun bir biçimde özel taşıt sürücülerini kullanımdan vazgeçmeye çağırması gereği ortadadır. Bu uyarıyı tekdirle özdeşleştirirsek; sonrasında kent merkezindeki otopark ücretlerine zam yapmanın köteğe eşdeğer bir uygulama olabileceğini söyleyebiliriz.

Dünyanın ileri gitmiş hiçbir ülkesinin İzmir’e denk metropolünde Konak ya da Alsancak eşdeğeri bölgesinde bugün İzmir’de olduğu gibi 10 TL bile olmayan bedelle taşıt park edilemiyor. Ben ille de özel aracımla buralara gelip park edeceğim diyenlerin cebinden hatırı sayılır nicelikte para çıkması gerekiyor.

Tramvayın olumlu etkisinin yaşanması/algılanması konusunda soru işaretleri olacaktır/olmaktadır pek çok kentlinin kafasında.

Kitle taşımacılığı olanakları artırıldıkça birey taşımacılığı olanakları kısıtlanmalıdır! Biri diğerini tamamlayan bu adımlar atılmadıkça raylı sistemlerin ve deniz taşımacılığı yöntemlerinin yaygınlaştırılmasıyla beklenen olumlu sonuçlara erişilmesi zorlaşacaktır.

Özendirme/caydırma ya da bilinen şekliyle havuç/sopa siyaseti burada da gereklidir!

Konak Tramvayı belirli bölümlerde yolun yarısını götürmüş olsa da getirdiklerinin paha biçilmez olduğu tartışmasızdır!

Slayt1