CUMHURİYET’TE OLANLAR

 

Eylül ayında Cumhuriyet’le yaşıt Cumhuriyet’teki düzenbaz işgali sonlandığında sevincimi ve coşkumu dışavurmaktan alamamıştım kendimi. Aşağıdaki 2 yazı o günlerdeki olumlu düşünce ve beklentilerimin yansımaları olarak okunmalıdır.

https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2018/09/11/cumhuriyet-uzerine/

https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2018/09/12/insan-bellegi-unutmakla-engellidir/

Cumhuriyet Vakfı yönetiminin olması gerektiği gibi yenilenmesi ve gazetenin yeniden Kemalist çizgiye geldiğinin açıklanması ben ve benim gibi bu çizginin tutkunlarını sevindirmişti. Çil yavrusu gibi dağılan önceki çizginin yazarlarının yerine yenilerini koyma bakımından da genel olarak yerinde seçimler yapılmıştı. Bizlere düşen gazeteyi yaşatmak, önceki gibi işgallerden korumaktı.

İlk iki ay gazetede yeniden Kemalist çizgiye dönüşün işaretlerini gördük. Bartu Soral’ın aşağıdaki bağlantılarda yer alan yazılardaki haklı eleştirileri birilerinin nasırına basmış olmalıydı. 2 Aralık tarihli Karagöz ile Hacivat yönetim tarafından kuşa çevrilmişti. Üstelik bunun yapılması için haklı hiç bir gerekçe yoktu. Bu yazı Bartu Soral için önceden bilinmeyen bir veda yazısı özelliği de kazanmış oldu. Soral’ın önemle işaret ettiği konuda özeleştiri yapmak yerine Soral’ı harcamayı tercih etti Kemalist çizgiye geldiğini öne süren yönetim.

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1150709/Cizgi_nedir_.html

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1152539/Osman_Kavala_olayi.html

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1157651/Karagoz_ile_Hacivat.html

Yazıları bir kez daha okumanızı salık veririm. Hiç birisinde birilerinin hukuksal haklarının kısıtlanması ya da bu haklardan yararlandırılmaması anlamına gelecek tek sözcük yok.

Bu yazılarla birlikte harekete geçen bir grup Cumhuriyet yazarı Bartu Soral’a yaylım ateşe başladılar. Elbette eleştiri en doğal hak. Ya hakaret ve düzeysizlik?

Zeynep Oral Bartu Soral’ın yazısından dolayı bulantısı olduğunu ifade ederek bir kaç gün izin istedi. Mustafa Kemal Erdemol da geri kalmadı. Maymun benzetmesiyle saldırdı. Kesilecek, yayından alıkonulacak yazılar bunlardı. Her iki yazının bulunduğu gazeteleri utanç anısı olarak saklıyorum. Cumhuriyet’e asıl yakışmayan yazılar bunlardı. Bu yazıları okuyunca hızla yazılmış, yeterince bekletilip gözden geçirilmemişler diye düşündüm. Hatta, olanca iyi niyetimle yönetmenin de gözünden kaçmış olmalı dedim kendi kendime.

Yanılmışım!

Bartu Soral’a ayar verme kervanına yönetmenin de katılmış olması yanılgımı doğrulamış oldu.

Hakaret ve aşağılama içermeyen eleştiri ve karşı görüş paylaşımı en doğal haksa eğer; iki ay önce övücü sözlerle okurlara duyurduğunuz bir meslektaşınızı bu şekilde düzeyden yoksun saldırılarla linç etmek de neyin nesidir? Olsa olsa suç üstü yakalanmış olmanın öfkesinden kaynaklanmıştır yaptıklarınız!

Sosyal medyada paylaşılanlara bakılırsa okur eleştirilerine kişisel ortamlarda yanıt veren gazetenin diğer yazarları da düzeysizlik konusunda Oral ve Erdemol’dan geri kalmıyor.

Kemalist çizgiye dönme sözüne kandım! Coştum, yazdım ve yönetim değişikliğinden bu yana Cumhuriyet’e bir kez daha omuz verdim.

Bartu Soral olayı maskeleri indirmekle kalmadı! İşgal günlerinde işgale ses çıkartmak bir yana oralı olmayanların bam teline basıldığında sergileyebilecekleri saldırganlığı ve düzeysizliği ortaya koydu. Üzücü olsa da bu gelişme bugüne dek gözümüzde büyüttüğümüz, yücelttiğimiz insanların gerçek değerini ortaya koymuş oldu.

Görüş ayrılıkları ve farklı yaklaşımlar bir yana; hoşuna gitmeyen bir görüş, düşünce, yazı karşısında kırmızı görmüş boğaları aratmayanlarla birlikte yürümek benim aklımdan bile geçirebileceğim bir davranış biçimi değil.

PANCARIN GÖZYAŞLARI

Boşuna karşı çıkılmamıştı şeker fabrikalarının özelleştirilmesine! Bugünkü (20 Kasım 2018) Aydınlık ve Cumhuriyet’te yer alan iki yazı içimin parçalanmasına yetip arttı.

AYDINLIK

IMG-6235 (1)

Ülkesini seven, ayakları bu vatana basan pek çok kişi de benim gibi duygulanmış ve olasılıkla da öfkelenmiş olmalıdır. Benim durumum biraz daha farklı!

Babamın 40 yılı aşkın süreyle ziraat mühendisi olarak hizmet verdiği Türkiye Şeker Fabrikaları içine doğduğum ortamdı.

Rahmetli babam kadar olmasa da o kurumun içinde yaşanan pek çok olaya ve işleyişe tanıklık etmek gibi bir fırsatım oldu. Gazetelere yansıyan pancar donması ve çürümesi gibi olumsuzluklar kalmamış belleğimde. Ya olmadığı ya da olmaması için insanüstü çaba gösterildiği için.

Şeker pancarı tarımı ve pancar şekeri üretimi son derece özellikli bir iştir. Olağanüstü özveri, emek ve disiplin gerektirir.

şeker

Zaman ilerlerken ülkeyi geriletenlere öfkeyle…

Tohumun toprağa düşmesiyle başlayan süreç her evresinde denetim altındadır. Tarlada bu ürün için ter akıtan, emek harcayan köylünün yanı başından eksik olmayan akıl ve bilim olanca varlığıyla güvence sağlar bu sürece.

Şeker fabrikası kampanya dönemiyle birlikte çalışmaya başladığında günlük ürün işleme kapasitesine uygun nicelikte pancarla beslenmelidir. Pancar fabrikanın yanı başında yetiştirildiği ve kolayca fabrikaya getirilebildiği gibi çoğunlukla kilometrelerce uzaktan demiryolu ve karayoluyla taşınır.

Gazeteye yanlış yansıdığı şekilde pancarın söküm sonrasında uzun süre depolanması gibi bir seçenek söz konusu değildir. Bu yapılırsa gazete haberine konu olan çürüme ve donma kaçınılmazdır.

Fabrikanın işleyebileceği kadar pancar her gün çok beklememiş şekilde fabrikaya ulaştırılmalıdır. Ne eksik ne de fazla. Yeterli pancarın getirilememesi sonucu fabrikanın durmak zorunda kalması kamu zararı demektir. Elbette, kimse kimseden bu zararın ödenmesini istemez. Kamu zararı denip geçilir. Ama, bunu bir de Cumhuriyet disiplini ve terbiyesiyle yetişmişlere anlatın. Siz yaptırım uygulamasanız da vicdanların keseceği ceza onlara yeter de artar! Her gramında emek ve alınteri olan şeker pancarının zerresi yabana gitmemelidir. Başta şeker olmak üzere küspe ve melas olarak hayvanlarımıza yem, alkol olarak kimya endüstrimize ham madde olacaktır.

Şeker pancarı tarımı gibi zahmetli ve riskli bir işe giren tarımcının ürününü işlenmek üzere teslim edememek gibi bir büyük riske daha girmek zorunda bırakılması pancardan şeker üretiminin tabutuna çakılan son çivi olacaktır. Kazançtan başka önceliği olmayan özel sektörün bu riski çiftçinin üzerine yıkmasına şaşırmak elbette yersizdir. Belki de sırf bu nedenle şeker pancarı tarımı ve ondan şeker üretimi kamuya özgü bir işti. Öyle kalmalıydı!

Son yıllarda hoyratça ve düşüncesizce yok pahasına elden çıkartılan şeker fabrikaları hepimizin gözleri önünde cinayete kurban gitmezden önce kendi kendine yetecek durumdaydı. Bir yandan şeker pancarı tarımını kusursuzca gerçekleştirirken diğer yandan da ülkemizde çok da alışık olmadığımız şekilde kendi teknolojisini geliştirme becerisi de göstermişti kurum. Kendi fabrikasını kendisi yapardı. Makinasından elektroniğine varıncaya kadar hemen her parçasını kendisi üretebilme yeteneğindeydi. Cumhuriyet’in bu önde gelen başarılı kurumu gözden çıkarılmazdan önce bu bilgi ve beceri birikimiyle Özbekistan’da anahtar teslimi fabrika yapıldığını pek çok Türk vatandaşı bilmez. Hele son yıllarda ver parayı al malı sıradanlığına tutulmuş ülkenin vatandaşlarının bu gibi bilgilere ilgi göstermesi de beklenmez.

Türkiye tutulduğu liberal finansal ekonomi hastalığının ilerlemesiyle artık en iyi bildiği, bilmekle yetinmeyip başkalarına öğrettiği işleri unutur oldu. Hovardaca harcanan şeker pancarı tarımı ve endüstrisi birikimi içimizi parçalayan görüntülere neden oldu.

Ülkeye ve insanına ihanet başka nasıl olabilir?

Yalnızca ülkeye ve Türk insanına mı?

Yerleşik yaşamın başlangıcı sayılan tarım devriminin beşiği Bereketli Hilâl’e de kötülük ve ihanet değil midir şeker pancarına yapılan?

Pancarın gözyaşları bir zamanların bereketli hilâlini ve o bereketli hilâlin kadim sakini Türkiye’nin topraklarını suluyor yazık ki!

Şeker pancarı tarımı ve şeker fabrikalarının ortadan kaldırılması hunharca yok edilen Cumhuriyet yapıtları zincirine eklenen son halka oldu!

Bu eşsiz kurumları yoktan var edenlerin anısına sonsuz saygı, yok edenlere ve bu yok edilişe izleyici kalan kendimize yergi!

 

TÜRKÇE

Türkçe’nin başına gelenler ilgisizlik, bilgisizlik ve bilinçsizlik üçlemesine eklenen “kendi değerini bilmezlikle” açıklanabilir.

1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından söylenen “Bundan böyle dergâhta, bergâhta ve mecliste Türkçe’den başka dil konuşulmaya…” sözlerinin yerine gelmesi için Cumhuriyet’in kurulması gerekti.

Atatürk’ün ilk değilse de ayrıcalıklı gördüğü devrimlerinden birisi de Dil Devrimi’dir.
Yeryüzünde 12 milyon km2 üzerinde (Afrika’ya yakın bir yüzölçümüdür) 200 milyonu aşkın insan Türkçe(ler) konuşmaktadır. Türkçe dünyanın en eski dillerinden birisidir.

Bir anadildir. (Anadiliyle karıştırılmasın. Anadil : Kökdil, başka dilleri doğuran dil)
Mandarin Çincesi, Hintçe, İngilizce ve İspanyolcadan sonra Türkçe dünyada 5. Sık kullanılan dil konumundadır.

TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nda yazar Tekin Sönmez’in çağrısıyla 12 Kasım pazartesi günü düzenlenen etkinlikte eğitimci ve dilbilimci Beyazıt Kahraman ve yazın insanı Seyit Nezir’le birlikte Türkçe’ye ilişkin görüşlerimi izleyenlerle paylaştım.

tüyap foto

Yazar Tekin Sönmez yönetiminde Beyazıt Kahraman ve Seyit Nezir’le birlikte “Türk Edebiyatının ve Türkçenin Geleceği Var mı?” sorusuna yanıt veriyoruz

 

Türkçe’nin bilim dili olma özelliğine vurgu yaptım.

Türkçe’nin gerek sözvarlığı yetersizliği ve gerekse bilim üreticisi olmayışımız nedenleriyle bilim dili olamayacağı kanısı yaygındır.

Her iki görüş de dayanaksızdır!

Atatürk tarafından 1937’de yazılan Geometri kitabına göz atıldığında Türkçe’nin sözvarlığı yetersizliği üzerine görüşlerin yanlışlığı kolaylıkla anlaşılacaktır. Kitabın yazıldığı tarih Cumhuriyet’in ilk yıllarıdır. Arapça-Farsça kırması Osmanlıca’nın etkilerinin ağırlıklı olarak duyumsandığı dönemdir. O günlerde bile geometri terimlerine bugün kullandığımız karşılıklar üretilebildiyse dilimizin sözvarlığı yetersizliğinden söz etmek gerçekçi bir saptama olamaz.

Bilim üreticisi olmamak savına gelince!

Bu görüş de yersizdir. Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla karşılaştırıldığında günümüzde

Türkiye’de yetersiz görsek de bilimsel bilgi üretimi yokluğundan/yetersizliğinden söz edilemez. Kaldı ki, Türkçe sondan eklemeli, bitişken bir dil olarak terim ve sözcük (t)üretimine son derece açıktır.

Türkçe’nin kültürel alanda bir saldırı altında olduğu, dilin konuşurlarının yanı sıra ülkemiz aydınlarının bu saldırılar karşısında gerekli duyarlılığı göstermedikleri üzüntüyle de olsa göz ardı etmememiz gereken bir gerçektir.

Özetlemek gerekirse, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli harstır (kültürdür)!” diyerek önemli bir saptama yapan Atatürk’ün dil duyarlılığı da boşuna değildir. Türkçe’nin geçmişi ve yeterliliğiyle ilgili yararsız ve gereksiz tartışmalara odaklanmak yerine Dağlarca’nın nitelemesiyle “ses bayrağımız” olan dilimize var gücümüzle sahip çıkmamız gerekiyor. Ses bayrağımızı önce yerden kaldırmak sonra da yükseltmek için birazcık çabanın yeterli olduğunu bilelim!

Türkçe gündelik iletişim için de, yazınsal üretim için de ve elbette bilim dili olmak için de eksiği değil fazlası olan bir dildir…

10 KASIM’DA DİLCİ BÖLÜCÜLÜK

Diyanet İşleri Başkanı’nın 10 Kasım’dan bir gün önce fesli Atatürk düşmanına yaptığı ziyaret 10 Kasım’ın gündemine oturdu. Bu planlı ziyaretin tartışılması kuşkusuz doğru ve kaçınılmazdı.

Bağlantıdaki haber de bir o kadar önemlidir!

https://ozguruz1.org/tr/2018/11/13/kurt-dil-platformu-sonuc-bildirgesi-aciklandi-kurt-dili-resmi-dil-olmali/

Bir yanda dinci gericilik; diğer yanda etnik bölücülük Cumhuriyet çınarına etkili balta darbeleri vurmaktalar.

Etnik bölücülüğün ulusal düzlemde etkili partisi HDP önderliğinde adı, sanı duyulmamış partiler Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkma çabalarından biz niye geri kalalım dercesine bir araya gelmişler. Gün de anlamlı! 10 Kasım. Ülkenin kurucusuna saygı ve anma gününde ülkenin yıkımına hizmet!

Türkiye siyaset ortamına bomba gibi düşen AKP güçlendikçe özgüvene kavuştu.

Özgüveni arttıkça sınır tanımazlaştı. Bu durumun doğal sonucu olarak da, özellikle son birkaç yıldır değişmez odak ve ilgi noktasına dönüştü. Çok doğal bir durum. Bu durumu sorgulayacak da değilim. Ancak, bu aşırı odaklanma başka önemli alanlardan ilgi ve özenin eksilmesi anlamına geldi. Etnik bölücülük 40 yıla varan geçmişiyle Türkiye’nin önde gelen tehditlerinden birisidir. Bütünüyle emperyalist güdümlüdür. Taktığı sol/sosyalist maske yanılsama yaratma amaçlıdır. Ne yazık ki, başarılı da olmuştur.

Özellikle, son seçimlerde Atatürkçü/Cumhuriyetçi seçmenin oyunu avlayabilmiş olması acı verici bir durumdur.

Dil yalnızca gündelik iletişim ve anlaşma aracı olmanın çok ötesinde bir işleve sahiptir oysa!

Bir ülkeyi var eden, ülkenin birliğini, dirliğini simgeleyen önde gelen öğedir.

Ülkemizin başı dinin yanı sıra dille de derttedir.

Dil üzerinden kendisine hareket alanı bulan etnik bölücülüğün ülkemizin birliği ve varlığı bağlamında dini kullanan gericilikten zerrece farkı olmadığını kavramak durumundayız.

Dinci gericilikle yarışa girmiş görünen dilci bölücülükten ilgimizi ve özenimizi esirgemeyelim.

Önümüz seçim!

İşbirlikleri, dayanışmalar ve başka birleşmeler gelecektir gündeme!

Etnik ve dilci bölücülük de aritmetik olarak seçim işbirliği heveslilerinin ilgi alanında.

Dilci bölücülüğe dokunanın yanacağını şimdiden anımsatmakta yarar var!

ATATÜRKÇE

Atatürk’ün bedence aramızdan ayrılışının 80. Yıldönümünde O’nu her zamankinden daha fazla sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.

O kadar çok şey ve o denli büyük yapıtlar bıraktı ki ardında deyim yerindeyse soluk alıp vermeyi, bizlerle birlikte olmayı sürdürdü.

Uygarlığın beşiği olan Anadolu topraklarına uygarlığın ışığını bir kaç yüzyıl sonra akıl almaz bir hızla getirdi. Karanlık kafaların gözlerini kamaştıracak denli parlak olan bu uygarlık ışığının yardımıyla Anadolu insanı unutmaya başladığı onur, gurur ve namus gibi değerleri anımsadı!

Kadınlarının da insan olduğu, Anadolu’da yaşayanların bir dillerinin olduğu gerçeği ortaya çıktı.

Soyadı yasasıyla Türkleri hiç olmazsa soyadları aracılığıyla Türkçe’yle buluşturdu. Adlarımızdaki eski dil egemenliği yeterince kırılamadıysa da, soyadlarımız neredeyse tümüyle Türkçe’dir onun sayesinde.

Atatürk pek çok şey anlamına geldiği gibi Türkçe’nin, Dağlarca’nın deyişiyle ses bayrağımızın yükseltilmesi demektir.

Atatürk biri birimizi anlamanın, saraylarda başka ovalarda, dağlarda bayırlarda başka dil konuşan ve biri diğerine yabancılaşmışları önce yurttaş yapıp sonra da anlaştırandır.

Atatürk biraz da üçgendir, açıdır, açıortaydır.

geometri

Akıldır, bilimdir, insanlıktır…

Atatürk şimdilerde tartışılan Türkçe ibadetin adıdır. Martin Luther’den 500 yıl sonra Allah’la Aldatma’nın karşısına Anadolu’da dikilendir. Düzenbazlığa, kandırmaya yüreklice karşı durduğu ve bir ulusun yazgısını değiştirdiği için karanlık kafalarca sevilmez.

7d781d6c479bcfabbbda70d0a0598198

Atatürkçe zorbalarla anladığı dilden konuşmak, mazlûmlara esin kaynağı olmanın adıdır!

Yalnız ülkesine değil, dünyamıza ve evrene değer katan; devrimin hasını yapan, en büyük devrimciye Atatürkçe saygıyla…

IMG-6208

TÜRKÇE EZAN VE CHP’NİN ÖLÜMÜ!

30 Ocak 1932
Türkçe ezanın okunmaya başladığı gün!

0x0-13

1 Şubat 1933
Bursa Hadisesi’nin yaşandığı gün!
Bursa’da bir kaç yüz kişilik bir grup ezanın Türkçe okunmasını kınama amaçlı başkaldırısı yaşandı!

3 Şubat 1933
Olayı haber alan Mustafa Kemal önemsizdir deyip adamsendecilik yapmadı! İşini gücünü bırakıp Bursa’ya ulaştığı! Yakın zamana dek varlığı tartışılan Bursa Söylevi bu başkaldırıya karşı verilmiştir. Devrimini koruma kararlılığının yansımasıdır!

ataturk-bursa-nutku-2

14 Mayıs 1950
Çok partili seçimlerin ikincisinde DP’nin kazandığı başarı ile iktidara geldiği gün. Kimileri Demokrasi Bayramı olarak da adlandırır bu günü!

DehzZk8W4AA04zx

16 Haziran 1950
Seçimlerden yalnızca 32 gün sonra Türkçe ezana son verilip Arapça ezana dönülen gün! Atatürk’ün yokluğunda demokrasi gereği denilerek sineye çekilen gerici uygulama. Türk devriminin ortadan kaldırılan önemli halkası! Cumhuriyet ve Atatürk Devrimleri’nin o tarihten başlayarak örselendiğini, aşındırıldığını söylemek kaçınılmazdır.

43708

CHP’nin yitirdiğinin sanılması da ayrıca zavallılıktır. Yitiren Türkiye olmuştur! Bir kaç yüzyıllık gecikmeyle girilen, 15 yılda çok yol alınan çağdaşlaşmadan vazgeçilmesidir gerçekte yaşanan!

 

 

https://odatv.com/turkce-ezana-disiplin-sorusturmasi-08111804.html

Haberde adı geçen Ardahan Milletvekili Öztürk Yılmaz’ın katıldığı bir televizyon izlencesinde “Ezan Türkçe okunsun ben anlayım! Kur’an okunsun! Dilim her yerde konuşulsun!” sözlerinden ötürü disipline verildiği bilgisi ediniliyor çeşitli kaynaklardan!

Korkunç ve ürpertici bir durumdur.

Öztürk Yılmaz, 13 Mayıs 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey’in şu sözlerini yinelemiş olmuyor mu?

“Bundan böyle divanda, dergâhta, bergâhta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmaya…”

Karamanoğlu Mehmet Bey’in bu sözleri söylediği 13 Mayıs iki dil bayramımızdan birisi olarak bugün de kutlanmaktadır.

Türkçe ezan, Türkçe Kur’an Cumhuriyet’in son derece önemli devrimlerindendir. Çünkü, başta Mustafa Kemal olmak üzere devrimleri yapanlar dilin öneminin farkındadır.

Atatürk’ün dil konusunda yaptıkları Karamanoğlu Mehmet Bey’in 750 yıl önceki sözlerinin gecikmiş gereğini yerine getirmesinden başka bir şey değildir.

Atatürk’ün çok okuduğu, okumakla yetinmeyip özümsediği bilinmeyen bir özelliği değil! Hiç kuşkusuz, Ortaçağ’a son veren Rönesans’ı da iyi bilmektedir. Rönesans’la ilgili pek çok şey yazılmış, söylenmiştir. O dönemde bilimdeki sıçramaya eşlik eden sanatsal ve kültürel gelişmeler Rönesans’ın ayırt edici özellikleri olarak sıkça öne çıkartılır. Martin Luther’in Rönesans’ı ateşleyen mücadelesi her nedense hak ettiği ilgiyi bugün bile görmemektedir. Oysa, Rönesans’ın başlangıç noktasıdır. Martin Luther’in İncil’i canı pahasına Almanca’ya çevirmesi anlaşılmasını sağladı. Bu yürekli girişimden sonra İncil’in başvuru kaynağı olarak gösterildiği cennet pazarlamacılığı (endüljans) tarihe karıştı. Bu gerçeğin farkında olan Atatürk, Türkçe din anlayışını yerleştirmek için gereken adımları özgüvenle attı. Atılan o adımlara çelme takmak isteyenlere de ödünsüz biçimde karşı çıktı.

Bugüne gelelim!

Bağlantıdaki habere konu olan gelişme tarihsel gerçekler ışığında incelendiğinde önemi katlanmış olur.

Ülkeyi kurtaran, kuran ve devrimleri yaşama geçiren partinin yaptığı devrimi yadsımasıdır özetle bu disipline gönderme kararı! Disiplin Kurulu kararı her ne olursa olsun kurucu ve devrimci partinin bir vekilini Türkçe ezanı savundu diye soruşturacak ve kovuşturacak oluşu anlaşılır gibi değildir.

Bu gelişme Andımız konusundaki sessizlikle birleştirildiğinde kaygıların artması kaçınılmazlaşıyor.

Bu örneği gördükten sonra Cumhuriyet çınarının kendisini yıkmak için ölümcül darbeler indiren baltaya serzenişi yankılanıyor kulaklarımda. Hiç bir şeye yanmam da sapın benden diyen çınara karşı o çınarı diken parti nasıl hesap verecek? Yıkıcı baltaya sap olmayı içine nasıl sindirecek?

Güncel soru bu!

Anlaşıldığı kadarı ile Cumhuriyet’i yıkma eyleminde Cumhuriyet’i kuran parti sessizliği seçmiştir.

Çok yazık…

CHP, son yıllarda partinin kuruluş tarihini bilmeyenlerin eline geçti. CHP’nin 4 Eylül 1919’da kurulduğunu, ilk kurultayının da Sivas Kongresi olduğunu ısrarla dikkatten kaçırmak isteyenler son yaklaşımlarıyla partinin ölüm gününü tarihe not düşmüş olduklarının farkında mıdırlar acaba?

YERLİ VE MİLLİ MR

Cumhurbaşkanı’nın ilgililerden “yerli ve milli MR” üzerine çalışılmasını istemesinin çağrışıma yol açmaması düşünülemezdi. Yerlilik ve millilik de zaman içinde değişim, dönüşüm gösterdi. Yerli hayvanına yedirecek saman, milli lezzetimiz simidin üzerine serpecek susam bulamayan bir zamanların anlı, şanlı tarım ülkesi Türkiye’nin yerli ve milli MR hevesi irdelenmeyi hak ediyor.

MR görüntüleme artık yolda yürüyen vatandaşın da haşır neşir olduğu, bir şekilde bilgi sahibi olduğunu sandığı gelişmiş bir görüntüleme yöntemi. Hekimlikte tanı yöntemleri arasında yer alsa da pek çok hasta için aynı zamanda sağaltım yöntemidir. Çok istekli ve hevesli bir hastaya MR çektirdiğinizde hastalığı yerli yerinde dursa da onu tedavi de etmiş olursunuz.

Türkiye’de bir yılda 11 milyon MR taraması yapılıyor. Ülkemizdeki MR aygıtı sayısının 1000’e dayandığını söyleyebiliyoruz verilere bakarak. Her bin kişiden 119’una yapılan MR taramasıyla kışkırtılmış sağlık harcamasına kimselerin yetişemediği ABD’yi (107) bile geride bırakıyoruz. Niceliklerin geometrik büyümesiyle övünç duyulan bir ortamda ne var bunda diyecekler çıkabilir.

Sosyal Güvenlik Kurumu MR tarama başına 70 (yetmiş) TL ödeme yaparken, kurumdan kuruma değişmek üzere katkı payı adı altında hastalardan alınan ek ücretler yoluyla verilen hizmetin maliyeti karşılanabilmekte ve özel kurumlar biraz da kazanç sağlayabilmekte ve hiç değilse ayakta kalabilmektedir. Katkı payı her ne olursa olsun bir MR tarama bedelinin Türkiye ortalamasının 250-300 TL dolaylarında olduğunu söyleyebiliriz. Bu bedelin ABD’de 500-3000 USD, Avrupa’da ise 500-1000 Avro düzeyinde olduğunu da belirtmiş olalım.

Burada birkaç noktaya değinmeden geçmemek gerekir. Yazının başında belirtildiği gibi MR görüntüleme isteklerinin önemli bölümü hasta kaynaklıdır. Toplumda yaratılan izlenim MR taramasının hemen her durumda vazgeçilmez olduğu doğrultusundadır. Bu izlenim gereğince de pek çok hasta MR isteği yapılmayan durumları kendisinden bir şeylerin esirgenmesi olarak değerlendirmektedir. Diğer yandan ise, Türkiye’de yaşayan her yurttaş yılda 10 kez hekime başvurmaktadır. Bunun doğal sonucu sağlık hizmeti veren ortamlardaki insan fazlalığıdır. Hastaya gereken zamanı ayırma olanağından yoksun kalan hekimler gelişmiş görüntüleme ve laboratuvar yöntemlerini kullanarak bu eksikliği gidermek zorunda kalmaktadırlar.

Yerli ve milli MR’den yola çıktık! Sağlıkta niceliğin, niteliği kovduğu; her geçen gün yozlaşmanın egemenlik alanını genişlettiği gerçeğiyle bir kez daha yüzyüze gelmiş olduk.

Kamuoyu algısının tersine sağlıkta işlerin hiç de iyi gitmediğini söylemek zorundayız. Bu olumsuz gidişin gün gelip patlama noktasına varması ve bugün için ortamdan ve durumdan hoşnut görünen kitleleri etkilemesi ve tablonun tersine dönmesi sonucuna yol açması bu işe kafa yoranları şaşırtmayacaktır.

Gelelim yerli ve milli MR konusuna!

Yukarıda verilen bilgiler ışığında Türkiye’nin sağlık teknolojisi alanında dışa bağımlı olduğu saptamasını yapmamız gerekir.

Yerli ve milli MR üretiminin bir dışa bağımlılık başlığını eksiltmesi bekleneceği için kulağa hoş gelen bir seslendirme olduğuna kuşku yoktur. Sağlık hizmetindeki kışkırtılmış nicelik fazlalığının bu gereksinimi belirginleştirmiş olması da olağan karşılanabilir.

MR ya da yaşamımıza girmiş bir başka gelişmiş yöntemi teknoloji olarak tanımlıyoruz. Teknoloji ise bir aygıtın parçalarının bir araya getirilmesi sürecinin ötesinde anlam taşır.

Bilimsel çalışmalar aracılığıyla erişilmiş gelişmenin elle tutulur, gözle görülür bir ürüne dönüştürülmesidir. Araştırma, geliştirme ve elbette bir buluşu kullanıma sokma öncesinde hem emek hem de harcama yoğun bir süreç yaşanır. Elbette, sokakta yürüyen pek çok kişi için ayrıntısı bilinmeyen bir durumdur.
MR aygıtı üretmek bilimsel birikim gerektiren, AR-GE koşullarının oluşturulmasını olmazsa olmaz kılan bir süreç. Haydi yapalım demekle başarılacak kadar kolay bir iş değil. Böyle bir işe girişmek kameralara görüntü vermekle başlatılabilir belki ama sonu getirilebilir mi?

Saman, susam, et ve tahıl dışalımı yapmak zorunda kalan Türkiye teknoloji üretiminde ve dolayısı ile dışsatımında iyi bir noktada değil. Başka deyişle yerli ve milli MR yapmak için birikimimiz yok.

Yerli ve milli MR söz konusu olunca yerli ve milli otomobil hevesimiz geldi aklıma.

Törenlerle başlatılan bu çalışmalar hangi noktada? Geçici bir hevesin dışavurulmasıyla yetinildi mi?

Gelişmiş tıbbi görüntüleme aygıtlarıyla ilgili bir kamu ihalesinde firmalara Cumhurbaşkanı’nın çıkışıyla uyumlu tavsiyede bulunulduğu duyumu almıştım birkaç hafta kadar önce. Oradaki istek firmaların bu aygıtları Türkiye’de üretmeleri doğrultusundaydı. Üretmek derken, parçaların Türkiye’ye getirilerek birleştirme işinin Türkiye’de tamamlanmasıydı. Yerli ve milli üretimden anlaşılan buysa işimiz hiç zor değil. Birkaç ay içinde parçaları Türkiye’de bir araya getirilmiş yerli ve milli MR aygıtlarını kışkırtılmış sağlık hizmeti ortamına sunmak söz konusu olabilir.

Başından sonuna bir MR aygıtını üretmekse yerli ve milli MR uzun, ince bir yola çıkılacağının bilinmesi gerekir. Bir de bu yolla Amerika’yı bir kez daha keşfetmek ne denli akılcı ve anlamlı olur? Bu sorunun da sorulması gerekecektir.

0x0-bilim-tarihinde-donum-noktasi-x-isinlari-1510145634884

0x0-bilim-tarihinde-donum-noktasi-x-isinlari-1510145647354

8 Kasım Dünya Radyoloji Günü’nde dünyada ve ülkemizde radyolojiye öncülük etmişlerin yüce anısına saygıyla…