SEÇİME Mİ GİDİYORUZ?

4953
Yazının başlığı pek çok kişiyi şaşırtabilir. Seçime gidiyoruz elbette. Üstelik katılanları da tarihleri de belli diyecekler de hiç olmazsa biçimsel olarak haksız sayılmazlar.
Soruyu sorma nedenim seçime gün sayan bir ülkede olması gereken havanın yokluğu! Arada sırada geçen çığırtkan taşıtları da olmasa bin tanık gerekecek seçime gittiğimizi anlamamız için!
Türkiye’yi pençesine alan ve 15 yılı aşkın süredir bunaltan iktidarın payı hiç kuşkusuz yadsınamaz bu tablonun oluşumunda.
Belleğimin elverdiğince 12 Eylül ertesi seçimlerinden örnek verebiliyorum. Zamanın cuntası kendince çizdiği çerçeveye uyan 3 partiye seçime katılma izini vermişti. 12 Eylül darbesi Cumhuriyet tarihinin hiç kuşkusuz en zalim ve yerle bir edici olanıydı. Bir evladımızın yaşı büyütülerek darağacına gönderilmiş olması döneme ilişkin değerlendirme için yeter de artar sanırım.
Bu denli zalim ve vicdansız bir dönemde bile ülkedeki tek televizyon kanalının 3 parti liderini bir araya getirip, milyonlara izlettiğini anımsayınca bugünkü düzeysizliğin ve eksikliğin farkına daha iyi varabiliyorum. Kamu mallarının satılması düşüncesiyle ilk olarak o açık oturumda tanışmıştık. Satarım da sattırmam da türünden lâf yarışının bile ne denli değerli olduğu bugünün koşullarında daha iyi anlaşılmış oldu.
Ülkemize egemen olan baskıcı ortam adaylardan birine her türlü kapıyı sonuna dek açarken geri kalan bir kaçına da görüntüyü kurtarma adına kimi kapıları açık tutarken adı bile anılmayan adayların varlığı sözüm ona iletişim çağında olmamızla bağdaşmayan bir görüntü yaratıyor.
Baskıcı ve dayatmacı ortam bu utanç verici tablonun hiç kuşkusuz önde gelen sorumlusu.
Bu koşullarda bile iğneyi kendimize batırma gereğini göz ardı etmemeli!
Büyüğüyle, küçüğüyle partiler; favorisi ve iddiasızı ile Cumhurbaşkanı adayları olanaklar elverdiğince boy gösterme çabası içindeler. Her türlü olumsuzluğa karşılık partilerin seçim bildirgelerine erişmek olanaksız değil!
Uzatmayalım…
Okuması, yazması olan; bir şekilde ülkeye ve dünyaya bilinçle baktığından kuşku duyulmayan yurttaşların kaç tanesi partilerin seçim bildirgelerini okudu diye sormayacağım. Böyle bir şeyin farkındalar mı acaba?
Türkiye’ye egemen olan siyasi anlayışın 15 yıldır yarattığı yozlaşma ve aşınma siyasi iktidarla uzaktan yakından ilintisi olmayan görüştekileri de önüne katıp bir yerlere sürüklemiş olmalı diye düşünmeden edemiyor insan!
Bileşik kaplar kuramı yalnız fizikte değil sosyal bilimlerde de işliyor anlaşıldığı kadarı ile…
Türkiye’de iktidarı değiştirmeye odaklananların iktidarıyla, muhalefetiyle uysallaştırılmış, uyumlulaştırılmış ortamın farkına varması gerekiyor.

TARİH ADLİYEYE DÜŞÜNCE

Türkiye, insanın hemen her gün “bir yaşıma daha girdim” dediği ülkeye dönüştü. Bu çokça yapılınca yaşlanmak da kaçınılmaz oluyor haliyle.

Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) bu seferki boy hedefi.

27 Mayıs nedeniyle yayımlanan bildiri “darbeci” olarak yaftalanmalarına ve peşlerine düşülmesine yetti. Sıradaki uygulama sabaha karşı gözaltısı olursa şaşırılmaz!

Geçmişte olanlar bütünlük içinde irdelendiğinde çeşitli yargılara erişmek olası. Olayları kimin yaptığına göre değerlendirmek başka, sonuçlarına göre değerlendirmek başka adlandırmalara yol açabilir.

Bu tehlikeli sınıflandırmayla dört dörtlük bir devrimi de darbe olarak nitelemeniz işten bile değildir.

Mustafa Kemal’in Milli Mücadele sonrası saltanatı ve hilafeti kaldırması, Cumhuriyet kurması ve devrimlerle bir coğrafyanın yazgısını değiştirmesi de bir bakış açısıyla “darbe” olarak görülebilir. Her ne kadar padişahı kaçmış olsa da 600 yıllık “görkemli” bir imparatorluk tarihe gömülmüştür ne de olsa!

27 Mayıs 1960’ta yaşananı doğurduğu sonuçlar bakımından irdelemek nesnel ve akılcı olanıdır.

Kısa ve özce tanımlamak gerekirse 27 Mayıs’ın ürünü 1961 Anayasası temel hak ve özgürlükleri genişleten, demokratik sosyal hukuk devletini yaşama geçirme ortamı sunan yapısıyla Türkiye’de Cumhuriyet ve Atatürk Devrimleri’ni tamamlayan halka olarak nitelenir. Uzun bir aradan sonra Toprak Reformu’nu gündeme getirmesi, grevli, toplu sözleşmeli çalışma yaşamı olanağı vermesi bile fazlasıyla analatacaktır ne demek istediğimizi.

Yassıada yargılamaları, idamlar ve başkaca yanlışlıklar üzerinden değerlendirildiğinde ise 27 Mayıs’ı bir vahşet anıtı olarak da görebilirsiniz.

Yine de toplumsal olaylar yarattığı toplumsal sonuçlarla irdelenmelidir diyerek asıl konuya odaklanmak ve SONUÇ olgusunun önemine yoğunlaşmak doğru tutum olacaktır.

Önceki yazılarımdan birisinde örneğiyle değinmiştim. Tarih kitabı yazma bahanesiyle kalem oynatan akademisyen etiketlilerin gündelik siyaseti hem de siyasetçinin ağzından ders kitabına taşıma pervasızlığını konu etmiştim söz konusu yazıya.

https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2018/03/11/esed/

Tarihçi kisvesiyle siyasetin daniskası yapılacak ve kaba siyaset ders kitaplarına işlenecek!

Erken seçim üstadı suçun ve suçlunun ağababasıyla hapishanede buluşup, kamuoyunun karşısına çıkacak ve kimse oralı olmayacak!

Buna karşılık Atatürkçü Düşünce Derneği yarım yüzyıl öncede kalmış bir olayı anma ve o olaya ilişkin nitelemede bulunma hakkından yoksun kalacak öyle mi?

Yeni Türkiye’den bir görünüm daha demeyelim de ne yapalım?

Tarihin bir an önce adliyeden kurtulması dileğiyle…

MİSAKI MİLLİ

MİSAKI MİLLİ son Osmanlı Meclisi’nin 28 Ocak 1920’de aldığı tarihsel önemdeki kararın adıdır. Bu karar İngilizleri öfkelendirmiş ve İstanbul’un fiilen işgali kararı alınmıştır. Emperyalist paylaşımcıların kurgusunda böyle bir gelişme yoktur. İşgalle birlikte Meclisi Mebusan da kapatılmıştır. Bu karar her ne kadar İstanbul’da alınmış olsa da; perde gerisinde Ankara ve Mustafa Kemal vardır. Ankara’yla iletişim ve eşgüdüm halindeki mebuslar bu tarihsel kararı alarak Türk Milleti’nin pes etmeye niyetli olmadığını ortaya koymuşlardır.
İstanbul’daki meclis tarihe karıştıktan haftalar sonra Mustafa Kemal Paşa Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni açarak, Milli Mücadele’yi bu meclisten aldığı güçle zafere eriştirmiştir.
İstanbul’da kapatılan meclisin pek çok üyesi Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’ne katılır. İslâmcısından, Türkçüsüne, Osmanlıcısından liberaline, feodaline ve hatta sosyalist eğilimlisine kadar hemen her türden vekil vardır Ankara’daki mecliste. Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutanlığı’nı ve yetkilerini kıyasıya tartışan bu meclis bir şeyi tartışma konusu bile etmemiştir : MİSAKI MİLLİ! Türk Milleti’ni ortak paydada birleştiren MİSAKI MİLLİ bu yönüyle de son derece değerlidir. Denilebilir ki; Milli Mücadele bu belgeye dayanılarak örgütlenmiştir. Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması sonrasında rehberliğini sürdürmüştür MİSAKI MİLLİ.

-cin-ile-abd-savasinin-galibi-turkiye-olabilir--1523875164
Örneğin, Misakı Milli sınırları içinde yer alan Hatay 1939’da Cumhuriyet’in 16. Yılında sınırlarımız içine katılırken; yine Misakı Milli sınırları içinde yer alan Musul ve çevresi tüm çabalara karşın ülkemiz topraklarına katılamamıştır.
Artısıyla, eksisiyle Misakı Milli varlığını sürdürmektedir. Misakı Milli varoluşundan bu yana Türkiye’yi yönetenlerin göz ardı edemeyeceği bir önemli belge olagelmiştir. Misakı Milli bu özelliği gereğince bugün de anlam ve önemini korumaktadır.
Bugünkü sınırlarımızın değişmezliği hiçbir tartışma ve gelişmeye konu edilemez.
Bunu konu eden hiçbir görüş ve siyaset kabul edilemez.
Misakı Milli günümüz Türkiye koşullarında da göz önünden bir an ayrılmaması gereken bir belge olmayı sürdürmektedir.
Misakı Milli’yi tartışmaya açmak isteyen, bu haritayı değiştirmeyi bir şekilde amaçlayan siyasi oluşumlar Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana var olmakla birlikte 30 yılı aşkın zamandır silahla bu amaca erişmeye odaklanmışlardır.
Emperyalizmin maşası olduğu kuşku götürmez bir gerçek olan PKK terör örgütü dağda silahla, ovada siyasetçi kisveli düzenbazlıkla faaliyetlerini iniş ve çıkışlarına karşılık sürdürmektedir.
Türkiye’nin son 15 yılına damga vuran politik ortam özellikle son birkaç yıldır ayrılıkçı siyaset anlayışına aradığı fırsatı bir kez daha sunmuştur. İç siyaset kaygıları Cumhuriyet’le sorunu olmayan ve hatta Cumhuriyetçi kimi kesimleri ayrılıkçılığın yedeğine alması sonucuna yol açabilmiştir.
Türkiye’nin içinde bulunduğu zor durumdan çıkması için silahlı terör örgütünün siyasi uzantısıyla yan yana gelme seçeneğine sıcak bakanlara MİSAKI MİLLİ diyorum. Misakı Milli’yle sorunu olan bir siyaset anlayışıyla bir araya gelmek amaç ve hedef her ne olursa olsun ülkeye yapılacak en büyük kötülüktür.
Yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktır.
MİSAKI MİLLİ aradan geçen bir asıra yakın zamandan sonra Türkiye’yi bir arada tutan, Türk toplumunu ortak paydada buluşturan önemli belge olmayı sürdürmektedir.
Türkiye’de yaşayanların ezici çoğunluğu için MİSAKI MİLLİ’nin önemli bir ortak payda olduğu unutulmamalıdır.

YETMİŞİNCİ YILINDA İSRAİL

XIX. yüzyıl sonunda yazılan senaryonun sahnelenmesi için Birinci Dünya (Paylaşım) Savaşı son derece elverişli bir fırsat sundu.

Sykes-Picot (GİZLİ) Antlaşması’nı tamamlayan Balfour Deklerasyonu’ndan 30 yıl sonra dünya İsrail devletiyle tanıştı.

Daha var olmadan önce bir proje olan İsrail varlığı süresince o projenin gerektirdiğince tutum aldı.

1967 Arap-İsrail savaşı sonrasında Mısır’ın Sina Yarımadası’nı, Suriye’nin Golan Tepeleri’ni ve Ürdün’ün Batı Şeria’sını işgal etti.

Yetmiş yıl boyunca yenilgiyle tanışmasına 1973’teki Yom Kippur Savaşı’nda ramak kaldı. Onda da yenilmek üzereyken varlığını borçlu olduğu emperyalizm İsrail’i Arapların elinden aldı.

Hemen her zaman saldırgan ve zalim oldu İsrail! İsrail halkı bir yana ama İsrail’i yönetenler hiç değişmez şekilde ileri karakol rolünün gereğini yerine getirmekte ikileme düşmediler.

İsrail’i savaşla yenemeyeceğini anlayan Araplar 1974’te petrol vanasını kapatarak dize getirdiyse de emperyalizmi bu etkili hamleyi sürdürmede başarılı olamayınca İsrail bölgenin ağası olmayı sürdürdü.

Bugün gelinen noktada zalim dünyanın İsrail’in 70. yaşını kutlamakta olduğunu söyleyebiliriz.

Planlama ve kurgu emperyalizmin başarısının ardındaki biricik etken olmayı sürdürüyor.

Emperyalizm İsrail’in 70. yaşını biri silahlı diğerleri silahsız olmak üzere 3 etkinlikle kutladı.

Elçiliğini Kudüs’e taşıyan Trump önderliğindeki ABD’nin kötü polisi oymnadığını geçtiğimiz haftalarda dehşet içinde izledik. Sopalı kutlama yakıştırması yanlış olmayacaktır!

embassy

Emperyalizmin Avrupa kanadı ise Eski Yunan’a öykünme alışkanlığını anımsadı İsrail’i kutlarken. Müzik ve Jimnastik (spor) Eski Yunan kültürünün önde gelen iki öğesidir.

Özenli izleyiciler farkındadır.

Duymayan ya da bilmeyenler için yineleyelim.

Dünyanın Fransa ve İspanya ile birlikte en önemli 3 bisiklet etkinliğinden birisi olan İtalya Bisiklet Turu bu yıl İsrail’den başladı. Mayıs başında 3 gün boyunca İsrail’de boy gösteren dünyanın seçkin bisikletçileri bu kutlamanın vitrin yüzleri oldular. Büyük turların, yapıldığı ülke dışından başlaması alışılmamış bir durum değil elbette. Ancak, bu gibi uygulamalar komşu ülkelerle sınırlanmışken tur başlangıcı için binlerce kilometre öteye gidilmesi eşi benzeri görülmüş bir tercih değil. Türkiye’de mantar tabancası patlasa kongre iptal ettiren batılının İsrail gibi şiddetin gündelik yaşamın olağan parçası olduğu bir ülkede seçkin sporcuları yarıştırmayı göze alması size de manidar gelmedi mi?

Giro-dItalia

Yönetenlerimizin terbiyemizi bozma potansiyeli gördüğü için katılmak bir yana izlememizin bile yasaklandığı Örovizyon Şarkı Yarışması’nda bu yılın birincisi İsrail oldu. Yarışma lobicileri İsrail’i unutmadı diyelim. İlginç bir not. Örovizyon İsrail’i 30. Kuruluş yıldönümünde de unutmamıştı.

Bu örnekler emperyalizmin iki yüzünü ortaya koyması bakımından anlamlı ve önemlidir!

Gereğinde ikilemsiz silaha davranabilen haydutluk bir yanda! Sporcu ve sanatsever yüz diğer yanda!

Seç, beğen, al türünden bir metaforu akla getirmemize yol açıyor…

VATANDAŞ TÜRKÇE KONUŞ!

 

Başlıkla ilgili yargıda bulunmadan önce yazının okunmasını dilerim.

Cumhuriyet 10 yaşında olduğuna göre 1933 yılında yaşanmıştır bu olay. Emperyalist densizlik ve sınır tanımazlık olanca gücüyle direnmektedir.

Fransız Vagon Li şirketi Osmanlı’dan bu yana demiryollarındaki yataklı vagonların işletmecisidir.

22 Şubat 1933 günü telefonda Türkçe konuşan şirket çalışanı Naci Bey Belçikalı müdür Jannone tarafından esaslı bir şekilde paylanır. Bununla da kalmaz Belçikalı! Naci Bey’e 25 kuruş para cezası ve 15 gün uzaklaştırma verir.

Ne olursa ondan sonra olur!

Kısa sürede duyulan olay İstanbulluların tepkisiyle karşılaşır.

Aralarında Peyami Safa ve Cahit Arf’ın bulunduğu Darülfünun ve Milli Türk Talebe Birliği mensupları Vagon Li bürosuna giderler ve cam, çerçeve ne varsa yere indirilir. Bürodaki Atatürk fotoğrafını alan göstericiler fotoğrafı Halkevleri’ne teslim ederek eylemlerine son verirler.

Belçikalı müdürün bu pervasızlığı bir uyanışı tetikler. Şirketteki Türk çalışan sayısı artırılımak zorunda kalınır. Ayrıca, özellikle Pera’daki işyeri adlarının Türkçeleşmesi süreci başlar.

wagon-03

Yazıya başlık olan “VATANDAŞ TÜRKÇE KONUŞ!” sloganı işte bu olaya verilen haklı tepkinin ürünüdür. Türkçe konuşmanın yaptırıma uğratıldığı Türkiye’de bu slogan aracılığıyla tepki koyulmuş olur. Anımsayanlar çıkacaktır. Geçtiğimiz yıllarda bu sloganı şovenizmle özdeşleştiren bir kısım tarihten habersiz solcumuz ve libaralimiz Cumhuriyet’i bir de bu gerekçeyle boy hedefi yapmaya kalkışmıştı. Çok söze gerek yok! Başta batı ülkeleri olmak üzere dünyanın sömürgeliği kendisine yakıştırmayan her hangi bir ülkesinde benzer bir densizlik sergilemeniz durumunda başınıza gelecekleri düşlemeniz bile söz konusu olamaz.

Vagon Li şirketine ne mi oldu?

Elbette, zamanı geldiğinde devletleştirildi!

Bu olaya tepki eylemlerinde ön sırada yer alan Cahit Arf dünyaca ünlü matematikçimiz olarak ünlenecektir ilerleyen yıllarda. Matematik bilimine sunmuş olduğu ve bugün de geçerliliğini koruyan buluşlarıyla anıtlaşmış bir Cumhuriyet bilimcisidir. Bu olaydaki eşsiz duyarlılığıyla bilim insanı olmanın laboratuvarlara, akademik ortamlara sıkışıp kalmayı gerektirmediğini tüm açıklığıyla ortaya koymuş ve bilim insanının bir parçası olduğu topluma ve ülkeye borcunu bu şekilde de ödeyebileceğini göstermiştir.

Hemen şimdi cüzdanızı yoklayın!

Dolaşımdaki 10 TL’lik banknotu özenle incelediğinizde Cahit Arf’ın buluşuyla birlikte her gün kullandığımız paramızı onurlandırdığını görün!

Gülümseyen yüzüne bakarak saygı ve sevginizi sunacağanızdan kuşkum yok…

cahit-arf-10-lira

PETROL(L)E TUTSAK BİR COĞRAFYA

 

Emperyalizmin azgın ve haydut gücü ABD’nin son Kudüs kararı bir kez daha kan, gözyaşı ve dehşet getirdi. Bu sınır tanımaz yaklaşıma verilen karşılıklar yeterli mi? Tarihte kısa bir yolculukla anlatmaya çalışalım!

Hasta adam Osmanlı’nın yıkımına karar verildiği günlerde paylaşılmıştır yaklaşık 400 yıllık Osmanlı yurdu Orta Doğu. Batılıların Büyük Savaş olarak adlandırdığı I. Dünya Savaşı’nın bitmesi bile beklenmemiştir bu paylaşım için.

1912 yılında İngiliz Kraliyet Donanması gemilerinin kömür yerine petrolle çalıştırılma kararının dünyanın ve elbette petrol yataklarıyla ünlü Orta Doğu’nun yazgısını çizmiş olduğu kesindir.

0001749554001-1

İngiliz diplomat Sör Mark Sykes ve Fransız eşdeğeri Fransuva Georges-Picot takvimler 1916’yı gösterirken önlerine açtıkları Orta Doğu haritası üzerinde tamamlamışlardır bu paylaşımı. Paylaşımın yapıldığı gün gizli olan bu antlaşma savaşın bitiminde görüşe sunulur ve gereği hızla yerine getirilir.

SYCES-PICOT

Haritalar dilleri olmasa da anlamak isteyenlere çok şey anlatır. Orta Doğu haritası bu bakımdan pek çok eşdeğerine göre olağanüstü yeteneklidir. Cetvelle masa üstünde çizilmiş doğallıkla uzaktan yakından ilintisiz ülke sınırları bu harita masa başında çizilmiştir diye haykırmaktadır anlayana.

319_sinirlari-cetvelle-cizilmis-kitada-donusum-super-guc-yan-super-guc-mucadelesi

1917 yılına gelindiğinde ise bu haritayı tamamlayacak bir başka adım atılır. Zamanın İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour’un adını taşıyan deklerasyonla cetvelle çizilmiş sınırların arasına bir Yahudi devletinin kondurulacağı duyurulmuştur. Kimselere düşüncesi sorulmamış durum dünya kamuoyunun bilgisine sunulmuştur. O güne değin otuz yıldır dünya gündemine giren Yahudi Göçü, Siyonizm, Vaad Edilmiş Topraklar gibi kavramlar böylelikle ete, kemiğe daha doğrusu toprağa ve sınıra kavuşturulmuştur.

balfour

Bunca başarılı manevranın ardından iş 1948’de İsrail’in kurulması ve BM üyesi olmasına kalmıştır. İçinde bulunduğumuz yıl 70. Yaşını kutlayacak olan İsrail o gün bugündür bölgenin sorun kaynağıdır. Emperyalizmin ileri karakolu ve jandarması rolünü hakkını vererek oynamaktadır. Gözünü kırpmadan silaha sarılmakta, savunmasız insanlara ateş yağdırmakta ve kan dökebilmektedir bu yapay ülke.

Geçmişi 150 yıla varlığı ise 70 yıla dayanan İsrail karşısında bölgede yer alan irili ufaklı Arap ve İslâm ülkeleri deyim yerindeyse seyirci olmaktan öte bir varlık gösterememektedir.

Elçilik kapatmak, diplomatik ilişki kesmek, sefir kovmak ve bayrak yakmanın ötesinde atılabilen en küçük adım yok!

Bölge ve ülkeleri bundan 100 yıl önce sınırlarını cetvelle çizdirmiş olmanın bedelini ödüyorlar da denebilir bugünkü manzaraya bakarak. Bölge paylaşılırken özenle parçalara ayrılmış, olabilecek her türlü ayrıştırıcı unsur haritaya aktarılırken petrol zengini ama eylem yoksulu bölge o günden bu yana emperyalizme tutsaktır.

Bugün Filistin’de sergilenen vahşete bakarak bu durumun kalıcı ve geri dönüşü olmayan bir olgu olduğu sanılabilir. Bu kesinlikle bir yanılsamadır. Orta Doğu haritası değiştirilemese de cetvelle çizilmiş haritaların içini dolduranların tutum değiştirmesi ve 100 yıl önceki oyunu bozması hiç de olanaksız değildir.

Biraz daha yakın tarihe göz atarsak bu umudumuzu besleyecek olaylarla karşılaşabiliriz.

İsrail kurulur kurulmaz bölgeyi baskı altına alan ve dahası tehdit eden bir düzenek olduğunu gösterir. 1967 Arap-İsrail Savaşı ilk adımdır. Tüm hava gücünü tek uçak uçuramadan yitiren Mısır Arap dünyasının ağabeyi olarak unutulmaz bir yenilgi yaşar. Mısır Sina Yarımadası’nı, Suriye Golan Tepeleri’ni ve Ürdün de Batı Şeria’yı yitirerek öder bu gafletin bedelini.

Pertrol+Ambargosu+Süreci+ve+Nedenleri

Altı yıl sonraki Arap-İsrail Savaşı ise Yom Kippur Savaşı olarak anılacaktır. Araplar kara yazgılarını yenmek üzereyken İsrail’in sırtını dayadığı emperyalizm savaşı durdurarak yenilgiyi önleme ve ileri karakolunu koruma başarısı gösterir.

Arapların bu gelişmelerden aldığı az ve öz ders İsrail’i silahla ve savaşla yenemeyecekleridir. Tam da o anda üzerinde oturdukları zenginliği hatırlayıp, petrol vanalarını kapattıkları anda emperyalizmin yumuşak karnını keşfetmiş olurlar. Petrol fiyatlarının tavan yapması gelişmekte olan ülkeleri vursa da emperyalizme diz çöktürme noktasına getirmesi bakımından önemli dersler içermektedir.

Vietnam’la sersemleyen ABD’nin sıkıntısı petrol kriziyle iyice katlanmıştır. Cetvelle çizilmiş haritanın içeriğine müdahale etme zamanı çoktan gelmiştir. Arap dünyasına ilk kama Mısır-İsrail Antlaşması ile sokulmuş, ardından Suudi Arabistan ve körfez ülkeleri üzerinden yürütülen manevralarla petrol krizinin yinelenmemesi güvence altına alınırken; ucuz petrol çağı açılmıştır.

Enerji alanındaki sayısız güncel seçeneğe karşın petrol Batı emperyalizminin yumuşak karnı olmayı sürdürmektedir. Yeryüzündeki hemen tüm hesaplar petrol yataklarının güvenliğinin sağlanması üzerinedir. 2003’te Bağdat’a giren ABD askerlerinin akla gelebilecek hemen her şeyin yağmalanması karşısındaki duyarsızlığının tek ayrıcalığını Petrol Bakanlığı verilerinin korunması olduğu unutulmasın!

Bölgesel olarak Arap ve İslâm dünyası ama toplamda insanlık daha fazla trajedi yaşamayı gerçekten istemiyorsa 45 yıl önceyi anımsayarak petrol karasını insanlığın yüz karası olmaktan çıkartma göreviyle karşı karşıya olduğunu fark etmelidir.

Petrol 45 yıl önce olduğu gibi bugün de emperyalizme diz çöktürecek bir önemli silahtır. Emperyalizmi petrolsüz bırakmak onu soluksuz bırakmaya eşdeğer bir değerli eylem olarak başvurulmayı bekliyor. Petrol vanası kapatıldığında ne top, ne tüfek ne de akıllı füzelerin hükmü olmadığı anlaşılacaktır.

Bölgenin tutsaklığına petrol vanası son verebilir!…

İZMİR’DE DR ALPER KAYA DERSİ

 

 

Bir kaç hafta önce kendisi arayarak davet edince bir kenara not edip, mutlaka katılınacak demiştim kendi kendime!

Dr Alper KAYA, Göz Hastalıkları Uzmanı, 27 yıllık ALS hastası. Bir kaç yıl sonra hastalıkla geçen yılları sağlıklı yıllarının sayısını yakalayacak!

Bir süre önce “İşaret Parmağım” adlı kitabını paylaşmıştı okurlarıyla. O yıllarda işaret parmağı işlev görüyordu.

Şimdilerde o da işlevsiz!

Fiziksel eksikliğinin tersine bilişsel yetenekleri bir o kadar gelişmiş ve verimli!

Bugün değil yürümek, oturmakta zorlanıyor. Yardımcı aygıt olmasa solunum yapamayacak denli engelli! Bunca iç karartıcı betimlemeye karşın Dr Alper KAYA’yı kestirmeden “ENGELLİ ENGELSİZ” olarak tanımlamak olası.

Çok sıradışı ve yeryüzünde ilk anlamına gelen bir programın izleyicisi olduğumuzu açılışta öğrendik. Geceye katılan ve “EYE HARP PROJECT”in tasarımcısı Zacharias Vamvakousis eşliğinde parmağını kımıldatamayan bir engelli ilk kez bu yazılım aracılığıyla müzik yaptı. Yeryüzünün İzmir’e denk düşen noktası bu ayrıcalığa ev sahipliği yaparken bizler de bu anlamlı ilki izleyici olma onurunu yaşamış olduk. “Engelli Engelsiz” Dr Alper Kaya gecenin sanat yönetmeni Elena Nikitina ve genç piyano virtüözü Cengiz İnal eşliğinde önce panflüt sonra da klarnet çalarak gerçekleştirdi bu ilki.

Dr Alper Kaya aygıtsız solunum yapamayacak denli engelliyken, bilişsel yetenekleriyle engelsiz! Başka şekilde tanımlamak gerekirse Dr Alper Kaya direncin ve umudun ete, kemiğe bürünmüş hali olarak her geçen gün devleşiyor.

ALS MNH Derneği İzmir Şubesi Başkanı Dr Hasan DİNÇER’in değerli katkıları ve öncülüğüyle amacı “FARKINDALIK SAĞLAMAK” olarak açıklanan bu etkinliğin çok daha büyük bir hedefe yol aldığını gözlerimizle gördük!

ALS Hastalığı’na dikkat çekmeyi fazlasıyla başaran bu girişim “ENGELLİ BİR ENGELSİZİN, ENGELSİZ ENGELLİLERE” verdiği bir ders olarak tarihteki yerini aldı bile!

İyi ki oradaydık dedirtmiş olmalıdır tüm izleyenlere!

İyi ki Alper Kaya’yı tanımışız, iyi ki dostumuz, arkadaşımız olmuş!

İyi ki onunla eşzamanlı yaşamışız, aynı havayı solumuş, aynı sudan içmişiz, aynı ekmeği paylaşmışız!

Söylemlerine ve eylemlerine saygıyla…