RAHİP BRUNSON OLAYI

Bu filmi birkaç ay önce de izlemiştik. Türk kökenli Alman gazeteci Deniz Yücel olayının Amerikalı rahip sürümüdür yaşanan. Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak yaşananları kahredici buluyorum.
Bu olay aracılığıyla Türkiye Cumhuriyeti devletinin yargısına ve devletin saygınlığına kara bir leke sürülmüştür.
Birkaç gün önce tutukluluğun devamına karar veren mahkeme ne olmuştur da Rahip Brunson’un ev hapsine çark etmiştir?
Anadolu, Osmanlı’nın zayıf düşmesi ve yıkılışa giden yola girmesiyle birlikte eğitimci ve din adamı kisvelilerin yoğun misyonerlik etkinliklerine sahne olmuştur. Bu duruma Cumhuriyet’le son verilmiş ve bağımsız bir ülkeye yakışan ortam sağlanmıştır. Bu gibi etkinliklerin son çeyrek yüzyılda yükselişe geçmesi hiç de rastlantı değildir. Türkiye öncelikle ekonomik onu izleyerek de siyasi bağımsızlığını yitirdikçe Anadolu’nun kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerinde ne idüğü belirsiz tipler türemiş, misyonerlik güncellenmiştir. Bunların kimileri din propagandası yaparken kimileri eğitim üzerinden kültür emperyalizminin neferleri olurken bazıları da insan hakları izleyiciliğini iş edinmiştir.

icerik_abdnin-misyonerlik-calismalari-1519719552
Amerikalı Rahip Brunson da yüksek olasılıkla onlardan biridir. Üstelik İzmir gibi ülkenin göz önündeki bir kentinde etkinlik göstermesi sınır tanımazlığın vardığı noktayı ortaya koyması bakımından ibretliktir.

tehdit
Brunson gibi pek çok rahibin ya da eğitimci görünümlü misyonerin ülkemiz topraklarında emperyalizme hizmet kolu olarak bulunduğu kuşkuya yer bırakmayacak denli ortadadır.

Böyle bir ortamda Türkiye Cumhuriyeti devleti elini, kolunu bağlayıp oturmamalıdır. Suç işlediğine ilişkin kuşkunun varlığı bile Brunson gibilerin Türk yargısının önüne çıkartılması için yeterli bir gerekçedir. Ancak, emperyalizme karşı duruşu Brunson’u yargı önüne çıkartmakla sınırlamak büyük hatadır. Yargı erki ciddiyetin ve güvenilirliğin adresi olmalıdır. ABD’yle mücadeleye araç yapıldığında ortaya çıkan maskaralık katlanılır gibi olmamaktadır.

ABD’yle mücadelede yargı erkinin araç olarak seçilmesi yanlıştır. Diyelim ki seçildi. ABD tarafından gelen baskıyla yalpalanması ve yargının bu iniş çıkışta kullanılmış olması hem yargının hem de ülkenin saygınlığına düşürülmüş gölgedir.
ABD’nin ve ona eşlik eden pek çok emperyalist batı ülkesinin Türkiye üzerindeki hesapları bilinmeyen şeyler değildir.

15 Temmuz darbe gecesine gidelim!

Darbecilere destek olan, darbenin başarıya ulaşmasını isteyen ABD’nin İncirlik üssünden kalkan tanker uçakları değil miydi? Çok özel düzeneklerle ve buyruklarla kullanımı söz konusu olabilen bu uçakların o gece Türkiye göklerinde uçabilmiş olması bile ABD’nin darbeci eğilimini kanıtlamaya yeter de artar.

Bu durumda yapılacak tek şey darbeci tutumun karargâhı ve eylem merkezi olmuş İncirlik üssü ivedilikle kapatılmasıdır.

incirlik

Yapılması gereken İncirlik’i kapatmak iken Rahip Brunson üzerinden mücadeleye girişmek ve bir de yalpalamak kabul edilir gibi değildir.

Emperyalistlere öfkeliyiz elbette. Ama, onlar kendilerinden umulanı yaptıkları için şaşırmamak da gerekir.

İğneyi kendimize batırmamız kaçınılmazdır.

Asıl gerekeni yaparak emperyalizmi canevinden vurmak yerine rahiple, gazeteciyle uğraştığınızda gülünç duruma düşersiniz. Devletin de, yargının da saygınlığı ortadan kalkarken savrulan tehditlere boyun eğmiş olursunuz.

27 Temmuz 2018

HİPOKRAT ANDI

Tümünde değilse bile dünyada hekim yetiştiren tıp okullarının önemli çoğunluğunda Hipokrat Andı’nın son derece önemli yeri vardır. Hekimliğe adım atanların etik rehberi sayabileceğimiz 2500 yıllık geçmişe sahip bu basit ve yalın metin yakın zamanda güncele uyarlanmıştır.
İçinde bulunduğumuz çağ bilişimin de etkisiyle baş döndürücü bir değişim ve dönüşüme sahne olmaktadır.
Her türlü ortamla birlikte bu değişim ve dönüşümden mesleklerin de payına pek çok şey düşmektedir.
Pek çok mesleğin önümüzdeki onyıllarda tarihe karışması ve işlevsizleşmesi öngörülmektedir. İnsanlıkla birlikte var olduğu düşünülen hekimliğin yok olması söz konusu olmasa da köklü değişiklikler geçirmesi kaçınılmazdır.
Bilişim Devrimi’nin tıp alanına geleneksel kavramlara ek olarak yapay zekâ, robotlar, giyilebilir teknoloji, taşınabilir tanı araçları ve sensörler gibi pek çok yeniliği yaşamımıza soktuğunu görüyoruz. Hiç de uzak olmayan gelecekte bu teknolojilerin sağlık ortamında yaygınlaşacağı ve rutinleşeceğini öngörmek zor olmasa gerektir.
Tıpta öteden beri önem taşıyan yaşam boyu öğrenme ve kendini geliştirme bilişimin bu alana etkisi nedeniyle daha da önem kazanmış olmaktadır. Bu önemin farkına varanlar Hipokrat Andı’na şöyle bir bölüm eklenmesi önerisinde bulunmaktadırlar :

“Bilimsel dayanağı olan yeni teknolojileri hastalarımın yararına kullanabilmek için bilgi ve becerilerimi geliştirmek amacıyla yaşam boyu öğrenmeyi benimseyeceğime….” (*)

hekimlik_andi

Genç kuşaklardaki etkisi öncekilerle karşılaştırıldığında azalma gösterse de Hipokrat Andı’nın anlam ve önemini koruduğu kesindir. Buna bağlı olarak, güncel gelişmelere uyacak şekilde değiştirilmesi gereksinimi baş göstermektedir.

Son söz ülkemizi yönetenler için olsun!

Siyaset üzerinden kopartılan kavgaların amaçtan yoksun olduğu bu güncel örneğe kayıtsızlığımızdan da kolaylıkla anlaşılıyor.

Çok uzak olmayan gelecekte bugün meslek olan pek çok iş ortadan kalkacak. Bugün var olup yarın da varlığını sürdürecek pek çok işinse köklü değişikliklere gebe olduğunu söylemek için geleceği okuma yeteneği gerekmediği ortadadır.

Yarına hazırlanmak bir ülkenin ve toplumun önceliği olmalı!
Altından kalkamayacağımız yıkımlara yenik düşmek istemiyorsak!

 

(*) https://medicalfuturist.com/why-an-upgraded-hippocratic-oath-is-needed-in-the-digital-era?utm_source=The%20Medical%20Futurist%20Newsletter&utm_campaign=62413011d8-EMAIL_CAMPAIGN_2018_07_10_COPY_01&utm_medium=email&utm_term=0_efd6a3cd08-62413011d8-420711901

FUTBOL, DİYANET, TİCARET

SİYASET-TİCARET-DİYANET üçlemesine ne kadar benziyor değil mi? Dünyanın hemen her yerinde her hangi bir amaca varmada din ve ticaret geçerli araçlar olabiliyor.
Bizim gibi ülkelerde dinselliğin gündelik yaşamdaki payı her geçen gün artarken özellikle Batı ülkelerinde dinselliğin olması gereken yere çekildiği ve geçtiğimiz yıllarda da modern yaşamla uyumlu bir konuma geldiği görülüyor.
Dünya Kupası tarihini incelerken rastladığım bir bilgi ilgi çekiciydi. Arjantin 1978 Dünya Kupası’na evsahipliği yapmıştı. Öncekilerde de faşist yönetimler karşısında iyi sınav veremediği bilinden FİFA işkencenin başını alıp gittiği, kayıpların sayılamaz olduğu zamanın Arjantin’ine bu düzenlemeyi vererek fazlasıyla günah işleyerek zalimin kendisini parlatması fırsatı sunmuştu.

boykot

the+World+Cup+logo+as+prison+fences+in+a+French+poster

 

torture

Dünyanın gözündeki izlenimi iki paralık olan Arjantin’in o dönemde imajını düzeltmesinde diyanetin kullanılmış olması bir hayli ilginç bir not olsa gerektir.
Arşivler karıştırıldığında Arjantin Katolik Kilisesi’nin Arjantin’deki askeri darbeyi İSA’NIN DİRİLİŞİYLE eş tuttuğu bilgisine rastlanır.

cunta cup

Yazının başında değindiğim gibi bugünlerde böylesi davranışa yeltenecek kilise kalmamış gibidir.
Günümüzde diyanetin yerini ticaretin aldığını söylemek olasıdır.
Son Dünya Kupası şampiyonu Fransa’nın önceki şampiyonluğunu kazandığı 1998’e uzanalım.
Brezilya finalde evsahibi Fransa’nın karşısına çıkacaktır. Takımın yıldızı Ronaldo maçtan önceki gece ciddi bir rahatsızlık geçirmiştir. Öyle ki, Ronaldo takım arkadaşı Cesar Sampaio’nun zamanında müdahalesiyle dilinin solunum yolunu tıkaması önlenerek bağlanmıştır yaşama.


Böylesi ciddi bir sağlık sorunu geçirmiş oyuncu, adı Ronaldo olsa da ertesi günkü maça çıkabilir mi? Doğal olanı maça çıkmaması ve belki de gözetim altında tutulmasıdır.
Ama, Ronaldo sahada gezinse de ertesi günkü maça çıkmıştır. Çıkartılmıştır demek daha doğru olur.
Bu akıldışı ve acımasız davranışın gerekçesi ise bir spor gereçleri üreticisinin Brezilya Milli Takımı ile yaptığı antlaşmanın maddelerinde gizlidir. Buna göre, firma Brezilya’nın senede en az 5 özel maç oynamasını, maç yapılacak takımları ve aday kadroya çağırılacak oyuncuları seçme hakkına sahiptir.


Dolayısı ile, sahada gezinse de, futbol adına ortaya bir şey koyacak durumu olmasa da Ronaldo’nun aslı değil ama hiç olmazsa sureti gereklidir pazarlamacılara.
Gelelim bugüne! Futbol sahalarında tanıtımlarına rastlanan bahis şirketleri güncel ticaret odakları olarak boy göstermektedir. Başka deyişle ortamdaki paranın ütülmesi işlevinde sıra kumarbazlara gelmiştir.
İnsanların dostluğunu ve kardeşliğini sağlamada önemli etken olduğu savlanan sporun ve özellikle de futbolun kendisinin özellikle temizlenmesi gereği gün gibi ortada değil midir?

çizgilerle dünya kupası

İyi ki VAR!

Bir Dünya Kupası daha sona erdi. Bir aylık maraton futbolseverler için göz açıp kapayana dek geçmiş olsa da bir aylık futbol şoku bu spordan zerrece zevk almayanlar için uzun sürmüş olmalıdır.
Dünya Kupası ilk kez bir Avrasya ülkesinde yapıldı. Kusursuza yakın bir düzenleme yapıldığını saptayıp Rusya’ya teşekkürü unutmamakta yarar var. Dünyanın en geniş zaman aralığı ülkesinde yapılmış olmakla birlikte takımlara daha uzun mesafeler kat ettirmemek ve daha da önemlisi maçların yayınından kaynaklı ticari kayıplara uğranmaması için en doğudaki maç kentinin Ural dağları izdüşümünden daha Doğu’ya belirlenmemesine özen gösterildi. Buna karşın Rusya’nın düzenlemesi ilginç ve renkli görüntülere sahne oldu.
Önceki şampiyon Almanya’nın grup maçları sonunda evine dönmesi kupanın en şaşırtıcı sonucu oldu.
Diğer yandan, her Dünya Kupası’nın tartışmasız en renkli ve göze hoş görünen futbolunu sergileyen Latin Amerika ülkelerinin ciddi bir bunalım ve açmaz içinde olduğu bir kez daha gözler önüne serildi. Avrupa futboluyla uçurumun genişlememesi için Latinlerin harekete geçmesi zamanı geldi, geçiyor.
Yarı finale ulaşan takımlar arasında bir tek Hırvatistan’ın adı tahminler arasında geçmemiş olabilir. Bu küçük Balkan ülkesinin finale kalarak beklentilerin çok ötesinde bir iş başardığının altını çizmek gerek. Futbol disiplini ve temel bilgisiyle başardıklarını belirtmekte yarar var.
Belçika ve İngiltere de beklentilerin çok üzerinde başarım sergilediler.
Fransa için ayrı bir parantez açmakta yarar var. Gönlüm Hırvatlarla olsa da Fransızların sahaya yansıttıkları güç ve futbol anlayışına şapka çıkartmak gerekir. Hak ettikleri bir başarıya uzandılar. Yirmi yıl önceki Fransa şampiyonluğu sırasında dünyada bile olmayanların başarısı saygıyı hak etti.
Bu kupanın öncekilerden en önemli farkı ilk kez uygulanan VAR (Video Assİstant Referre)’dı. Başlangıçtaki kaygı ve kuşkuları ortadan kaldıran uygulama futboldaki hakem hatası payını en aza indirmede önemli işlev göreceğini daha ilk adımda ortaya koymuş oldu. Verilen penaltılar, iptal edilen goller, değiştirilen kart kararları uygulamanın önde gelen katkıları olarak kendisini gösterdi.

HAKEM HATALARI

 

 

180616124128-var-france-australia-super-tease

indir (1)

 

Söz hakemlikten açılmışken Türkiye olarak oyuncularımızla değilse de seçkin hakemlerimiz Cüneyt ÇAKIR, yardımcıları Bahattin DURAN ve Tarık ONGUN’la gururlandık.

cuneyt-cakir-yurda-dondu-iste-ilk-aciklamalar-11055541_o

Cüneyt Çakır ve yardımcıları

Bir de final maçını televizyonda anlatanlara sözümüz olsun. Maç anlatmak önemli bir iş Dünya Kupası maçı anlatmak bir o kadar daha önemli. Derinlikli ve tarihsel bilgiyle donanmış olmak olmazsa olmaz gereklilik. Fransa’nın genç yıldızı Mbappe’yle ilgili olarak Dünya Kupası finalinde oynamış ve gol atmış en genç oyuncu (19 yaş) bilgilendirmesi düzeltilmeye muhtaç. Bundan tam 60 yıl önce İsveç’te yapılmış olan Dünya Kupası finalinde İsveç’e gol atan efsane Brezilyalı Pele o tarihte 18 yaşındaydı.

pele-mbappe

Edson Arantes de Naskimento (PELE) ve Kylian Mbappe

Geçmişte faşizme selâm çakmakta sakınca görmeyen FİFA’nın günümüzde bu huyunu 40 yıl önce Arjantin’de bıraktığını varsaysak bile; paraya ve dolayısı ile yolsuzluğa selâm çakma geleneğinin yerleştiğini üzülerek görüyoruz. Katar gibi dünya kupası düzenlemesi için pek çok açıdan uygun olmayan bir ülkeye Dünya Kupası organizasyonunun verilmiş olması ibretlik bir durumdur. FİFA’nın bu olumsuzluktan sıyrılıp, derlenip toplanması, kendini temizlemesi dileğiyle…
Bilindiği gibi balık baştan kokar! FİFA bu durumdayken ülke federasyonlarının temiz olmasını beklemek fazlaca iyimserlik olur.

HIRVAT ÜZERİNE

 

 

Hırvatistan tarih yazarak Dünya Kupası finaline yükselince HIRVATİSTAN ilgimiz tetiklendi. İkinci Dünya Savaşı sonrasından başlayarak 1991’e dek Yugoslavya Federasyonu’nun bir üyesi olan Hırvatistan tek kutuplu dünya düzeni gereğince Yugoslavya’dan kopartılak bağımsızlaştırıldı.

Nüfusunun çoğunluğu Katolik olunca başta Avusturya olmak üzere Katoliklerin çoğunluk olduğu ülkelerin destek ve gözeticiliği öne çıktı.

Dört milyonu biraz aşkın % 90’ı Hırvatlardan oluşan nüfus 56 bin km2 ‘yi biraz geçen genişlikteki topraklarda yaşar. Nüfusuyla ve yüzölçümüyle Avrupa’nın küçük ülkelerinden birisidir.

Hırvat adının Fransızca cravate (boyunbağı) sözcüğüne esin kaynağı olduğu yaygın kabul gören savdır. Bununla birlikte, Hırvat sözcüğünün Aryan kökeninin güneşli anlamına geldiğini öne süren dilbilimciler vardır. Tatar-Başkurt kökenine göre Hırvat özgür savaşçı demektir.

crotie

Yine Aryan tezlerine dayanarak Oleg Trubachyov Hırvat’ın kadından zengin, kadınlarca yönetilen anlamına geldiğini öne sürmüştür. Ülkenin bugünkü Cumhurbaşkanı kadındır. En azından bugünkü durum bu sava destek vermektedir.

kalinda grabar

Hırvatistan Cumhurbaşkanı Kalinda Grabar Kitaroviç

Hırvatistan nüfusunun ve yüzölçümünün azlığıyla ters orantılı şekilde sporun hemen her alanında var olan ve yetinmeyip adını duyuran konumdadır. Eski Yugoslavya ekolünün etkilerinin güncelliğini koruduğunu söylemek yanlış olmaz. Başta basketbol olmak üzere futbol, voleybol ve atletizm Hırvatların önde gelen ve başarılı oldukları sporlardandır.

Özgün sahil coğrafyasıyla öne çıkan Dalmaçya kıyılarının toplam uzunluğu 5600 km’yi aşmaktadır. Komşu Bosna-Hersek’in 23 km’lik toplam deniz kıyısı göz önüne alındığında 2000 kattan fazla fark olduğu görülür. Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’nin 7200 km kıyı şeridi olduğunu da not edelim.

dalmacya

Hırvatistan bağımsızlığını izleyerek katıldığı ilk Dünya Kupası olan Fransa 98’i 3. bitirdi. O kupada finale çıkmasına ev sahibi Fransa engel olmuştu. Pazar günkü finalin 20 yıl öncenin bir rövanşı olacağı da kuşkusuzdur.

Hırvatistan bayrağının üst bölümündeki 5’li figürlerden sol baştaki ay-yıldız Türk bayrağıyla benzeşmesi bakımından dikkat çeker. Diğer yandan keçili ve parslı figürlerle birlikte bu beşlinin askersel anlam taşıdığı söylenebilir. Alttaki kırmızı-beyaz damalı bölüm ülkedeki 25 yönetsel bölgeyi simgeler.

hr

Bayraktaki enine kırmızı-beyaz-mavi şeritler ise PANSLAV renkleridir.

Bilindiği gibi Hırvatistan bağımsızlığını elde etmeden önce kanlı iç savaşın yaşandığı ülkelerden birisi oldu. Dünya Kupası finalinde Fransa ile oynayacak Hırvat futbolcular o acılı dönemin çocuklarıdır.

632x314-hirvatistanin-aday-kadrosu-aciklandi-1502734610939

 

 

2012 yılındaki Balkanlar gezisinde görme olanağı bulduğumuz Dubrovnik’ten kareler için bağlantıya tıklayınız :

https://get.google.com/albumarchive/113712996036446725753/album/AF1QipO4AwJB7H_rHwRVCVtJat7LluX-QtmN7g6UY7v_

Hırvatistan’ın efsane basketbolcusu Drazan Petroviç’i de anmamak olmaz. Onunla ilgili olarak 2011 yılının son gününde kaleme alınmış bira yazı :

DİVAC-PETROVİÇ

YUGOSLAVYALAŞTIRMANIN TANIKLARI

Yılın sondan bir önceki gününde spor gündeminin de neredeyse boşluğundan kaynaklanmış olsa gerek ki; televizyonda kendisine yer bulan bir belgesel ilişti gözüme!

Drazan Petroviç ve Vlade Divac’ı anlatan bir belgesel.

Sporla ilgililer anımsayacaktır! Drazan Petroviç Hırvat kökenli bir Yugoslav’dı. Vlade Divac ise Sırp kökenli bir başka Yugoslav! Yugoslavya formasıyla başlayan spor kariyerleri Yugoslavyalaştırma süreci gereğince ayrılmıştı!

Özellikle Petroviç olağanüstü yeteneği ile spor tarihine geçmiş bir kişiliktir. Almanya’da Münih yakınlarında bir otoyolda sonlanmamış olsaydı yaşamı çok daha büyük başarılara tanıklık edecekti. Öldüğünde 29 yaşındaydı!

Aynı forma altında, aynı ülke için ter döken Petroviç ve Divac iç savaş sonrasındaki bölünmeyi izleyerek karşıtlaşmışlardı.

Bir trajediye tanıklık eden bu yeteneklerin süreci geriye döndürme gibi bir durumları olmadığı gibi yıllarca bir arada olan sporcuların da arasının bozulması süreci yaşanmaya başlayacaktır!

Petroviç-Divac belgeseli bölünen Yugoslavya’nın öyküsünü de anımsatır gibiydi.

Alman faşizmine karşı dik duruşun ve belki de Partizan savaşının ürünü olan Yugoslavya’nın Tito’nun yokluğunda başına gelenler unutulacak gibi değildir!

Bölünme düğmesine basan Vahşi Batılı’nın tuzağına düşen Yugoslav halkı tanımlanması güç bir yanlışlığın altına imza atmakla kalmadılar!

On binlerce can da bu yolda yitirilmiş oldu!

Avrupalı askerlerin gözetiminde gerçekleştirilen toplu kıyımlar o günlerde değilse de bugünlerde biraz geç olsa da akılları başlara getirmiştir!

Petroviç-Divaç belgeselinin sonunda yaşananlar yukarıdaki yargıyı doğrular niteliktedir!

Yıllar sonra da olsa Petroviç’in annesini ve kardeşini elinde bir demet çiçekle ziyaret eden Divac’ın Petroviçler’le verdiği görüntü pişmanlığın belgesidir!

“Koskoca Yugoslavya bu sıradan sömürgeci projesine kurban edilmemeliydi!” dedirten sahnelerdir belgeselin sonunda görüntüye gelenler…

Ceyhun BALCI, 31.12.2011

drazen

NEOLUDİZM (*) KAPIMIZDA MI?

Bir sava göre yeryüzündeki çalışanların yarıdan bir fazlası bilişimle ilgili iş yaptığında gerçek anlamda BİLİŞİM ÇAĞI’na girmiş olacağız. Bunun hesabını tutmak ne denli mümkün olur? Bunu bilmek zor ama, bilişim çağına girilmiş olduğuna ilişkin güçlü belirtiler de yok denemez!
Bilişim otomasyon demek büyük ölçüde. Bu da pek çok işin bilişim aracılığıyla yürütülmesi anlamına geliyor.
Gündelik yaşamda evlerimizde, işyerlerimizde ya da kamusal alanlarda işimizi kolaylaştıran, zahmetimizi azaltan pek çok uygulamayı bir çırpıda aklımıza getirip sayabiliriz.
Otomasyon aracılığıyla pek çok ortamın insansızlaştırılması doğrultusunda epeyce yol alınmış durumda. Artık, yavaş yavaş gündeme giren tartışma yapay zekâyla donatılmış robotlar üzerinedir.
Robot sözcüğü ilk kez Çek yazar Karel Capek tarafından kullanılmış. İşçi anlamına gelen bu sözcük Capek’in “Rossum’un Evrensel Robotları” adlı oyununa konu olmuş. Oyunun yazıldığı 1920 yılında robotlardan söz etmek bugün Samanyolu’na yolculuk kadar düş ürünü ve gerçeklikten uzaktır. Buna karşılık 100 yıl sonra robotların yaşamın içinde yer alma noktasına evrildiğini söylemek mümkündür.
Bilimsel ilerleme aracılığıyla eriştiği teknolojik olanaklar insanoğlunun keyfine keyif katsa da atanı vuran silah gibi de işlev görür olmuştur. Bilişimin yaşam alanlarımızda kapladığı yer genişledikçe insanın kendi yaratısı ürünlerce dışlanması tehlikesinden söz edilir olmuştur. Bu da insanın kendi eliyle ortamdan yalıtılması ve pratik olarak İŞSİZLİK anlamına gelmektedir.

Luddite

Ludizm akımının öncüsü NED LUDD

Bugün yeniden kendisini gösteren bu durum aynı filmin bir kez daha gösterime girmesine de benzetilebilir. Bundan yaklaşık 200 yıl önce Sanayi Devrimi’nin güç kazandığı zaman aralığında makineleşme sonucu insan emeğinin üretim ortamındaki yerini öncekine göre yitirmesi olgusu yaşanmıştı. İşlerini yitiren çok sayıda emekçi bu durumdan sorumlu tuttukları makineleri kırarak, tarihin çarkını geriye doğru çevirmeye kalkışmıştı. 1811’de Sanayi Devrimi’nin beşiği İngiltere’de kendisini gösteren bu ilginç akım bu eylemi ilk olarak yaşama geçiren çırağın adından esinle LUDİZM olarak nitelenmişti.

LUDDISM
Bilişim, günümüzde güç kazanırken bir başka durum daha söz konusu olmaktadır. Yaygınlaşan otomasyona ek olarak “YAPAZ ZEK” da gündemdeki yerini her geçen gün artırmakta ve sağlamlaştırmaktadır. Bugüne dek insanın programladığı ve dolayısı ile yönettiği makinelerin bundan böyle evrilerek öğrenen/öğretilen ve tıpkı insan gibi davranabilen varlıklar konuma gelmeleri beklenmektedir.
Bugün için çok yakın görünmese de çok da uzak olmayan gelecekte yapay zekâlı makinelerin bir şekilde onları yaratan insanlarla rekabete girmesi ve belki de bir ölçüde onları egemenlik altına alması en azından bir olasılıktır.
Bugüne dek robotları konu alan ütopyalar çokça söz konusu olmuşken yapay zekâ ve olası etkileri sonrasında bir de distopyalarla ilgili beklentileri içeren öngörülerden de söz edilmektedir.

Geleceğe yönelik projeksiyonlara bakılırsa bilişimin ve elbette yapay zekâlı robotların günümüzde insanoğlunun yaptığı hemen her mesleği yapmada yetenekli olacağı yaygın kanıdır. Örneğin, günümüzde deneme seferlerine başlanan sürücüsüz taşıt uygulamalarının sürücülük mesleğini tarihsel bir olguya dönüştüreceğine kesin gözüyle bakılmaktadır. Senaryoya göre evlatlarımız değil ama torunlarımız taşıt sürücülüğü gibi bir işi öğrenme gereksinimi duymayacaklardır.
Bilişim ve yapay zekâ kaynaklı işsizlik 200 yıl öncekinden farklı olarak günümüzde mavi yakalılara ek olarak beyaz yakalıları da etkileyebilecektir.
Hekimlik gibi insani ilişkinin ön planda olduğu, bir şekilde her koşulda ayakta kalması beklenen bir meslek de bu gelişme ve dönüşümden etkilenecek gibi görünmektedir. Yapay zekâyla donatılmış robotların hekimliğin radyoloji dalındaki becerilerini ve tanı yerindeliklerini istatistiksel verilerle süsleyen kimileri “radyoloji uzmanı yetiştirilmesi durdurulmalı” sözlerini yüksek sesle dillendirir olmuştur.
Cerrah robotlar her ne kadar insan yönetimi ve güdümü altında kullanılsalar da şimdiden her geçen gün güç ve konum kazanmaktadırlar.
İnsan yaratısı robotların insana karşın insana egemen olması olasılığı bugünlerde konuşulur olan bir konudur. Robotların insanların işini elinden alması bir yana insan egemenliğine son vermesi olasılığı ortamında 200 yıl sonra LUDİZM bir kez daha gündemde kendisine yer bulmuştur. Bundan 200 yıl önce dokuma tezgâhları ludistlerin baş hedefi olurken günümüzde bilgisayarlar ve elbette yapay zekâlı robotlar çağcıl ludizmin önde gelen hedefleri olmaktadır. Bir farkla ki; günümüz ludistleri araç, gereç olarak kazma, kürek ve kaba güç değil mücadele ettikleri aygıtlara karşı yazılım silahını kullanmaktadırlar.

NEOLUDİZM

İki yüz yıl önce baş gösteren ludist ayaklanma 1811-1816 yılları arasındaki 5 yıl boyunca sürmüş ve sonrasında güç ve etki yitirerek tarihteki yerini almıştır. Yeni duruma uyum sağlayan insanlık bir şekilde farklı iş alanları yaratarak İŞSİZLİK olgusunun uzun sürmesinin önüne geçmiştir. Günümüzde yaşanmakta olan bilişim devrimi sürecinde baş gösteren ludist hareketler de benzer şekilde dizginlenecek ve sönümlenecektir. Tıpkı, 200 yıl önce olduğu gibi günümüzdeki keskin geçiş olası ayaklanma ve hoşnutsuzluk nedeni olabilecekse de sürekliliği söz konusu olamayabilecektir.
Yanıtı ilgiyle beklenen soru!

Bilişim çağında öteden beri bilimkurguya konu olan, bir şekilde insanların hayal gücünü zorlamasına fırsat veren bir ütopyayla mı yoksa insanı bunaltan, sarsan, bunaltan bir distopyayla mı karşılaşacağız?

(*) NEOLUDİZM : Sanayi Devrimi’nin ilk yıllarında İngiltere’de baş gösteren makine kırıcılıktan esinle günümüzde bilişime yönelik tepkisellik.

Not : Bu yazı Dağarcık Türkiye’nin Temmuz 2018 sayısında yayımlanmıştır
http://www.dagarcikturkiye.com/neoldizm-kapimizda-mi-yd-2436.html

MADURO’YA KIZMAYIN!

Nicholas Maduro eleştiri oklarının hedefindeki kişi. Suçu büyük! Tayyip Erdoğan’ı sevmesi!

Oysa, Maduro Venezuela’da Hugo Chavez’in yerini fazlasıyla dolduran bir ulusalcı sosyalist önder değil mi?

Durum böyleyse Maduro-Erdoğan uyuşması nasıl yorumlanmalı? Yoksa, İdris Küçükömer’in Türkiye için yaptığı sağ sol sol da sağ oldu yorumu gerçek mi oldu? Elbette şaka yapıyorum!

YbXy1ALDz0uSNVPyWdKpfg

Maduro Tayyip Erdoğan’a yaklaşıyorsa, ona yakınlık duyuyorsa ilk akla gelen şey ona kızmak olabilir. Bunu yapmak işin kolayı.
Zor olana yönelip biraz çözümleme yapalım!
Olağan koşullar altında Maduro başta olmak üzere Latin Amerika’nın ulusalcı-solcu önderlerine yakınlık duyması gereken Türk partileri/siyasetçileri kimler olmalıydı?
Maduro’yla, Cahvez’le, Correa’yla, Morales’le ilişki kurması ve onlara el uzatması gerekenler emperyalizmin konu mankeni olmayı tercih ettiler. Sosyalist Enternasyonel masallarının peşine düştüler. Oradaki bir başkan yardımcılığı koltuğu ayartılmalarına yetip de arttı. Sosyalist Enternasyonal üyesi CHP’nin ayılması için bu sözde sosyalist oluşumun PKK/PYD aşkını ilân etmesi gerekti.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/chpli-umut-oran-sosyalist-enternasyonal-baskan-yardimciligindan-istifa-etti-40723219
Durum böyle olunca emperyalizmle dansı tercih eden solumuz doğal olarak Maduro’ya ve eşdeğerlerine sırt çevirmiş oldu. Her ne kadar geçtiğimiz yıllarda Uruguaylı Mujika’ya ilgi göstermiş olsalar da bu ilgileri diri, sürekli ve ilkeli olmadı.
Yaşamda her türlü boşluğun bir şekilde doldurulması ilkesine uygun şekilde bu boşluk da şaşırtıcı ve kimilerimizi kızdıracak şekilde dolduruldu.
Maduro’nun Tayyip Erdoğan’a ilgisi ve sevgisi de bu açıdan okunmalı, değerlendirilmeli.
Maduro’ya kızılmamalı!
İlle de birilerine kızılacaksa adres belli…
Ama, ona kızınca da üzerinize yapıştırılacak yafta belli…
Türkiye’de siyaset zemini her geçen gün kayganlaşıyor.
Benden değilsen ondansın!
Düşmanımla dostsan bana düşmansın!
Akıldan ve bilimden yoksun siyaset anlayışı işimizi her geçen gün zorlaştırıyor…