BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE


Kitap kurdu Mustafa Kemal’in “mutlaka okunmalı” listesine koyduğu kitaplardan birisi yazının başlığı. Ne denli doğru bir öneri olduğunu Finlandiya yolculuğu sonrasında kitabı okuyunca daha iyi anladım.
Söze özeleştiriyle başlamak gerekirse bu öneriyi yerine getirmem için Finlandiya topraklarına ayak basmayı beklememeliydim. Yeri gelmişken unutmadan belirtmem gerekir. Finlandiya ziyaretimiz gezi amaçlı değildi. Evlat ziyareti içindi. İçinde bulunduğumuz salgın koşullarında gezi amaçlı bir etkinliği aklımızın ucundan bile geçirmezdik. Oradaki salgın gündelik yaşamı bizdeki kadar kısıtlamadığı için gezmeye ve böylelikle gözlem yapmaya fırsat bulduk.
Bu zorunlu açıklamadan sonra konuya girebiliriz.
Önce hepinizin kolaylıkla anımsayacağı birkaç habere göz atalım!
“Karadeniz’de zengin doğal gaz yatakları bulundu!”
“Ağrı’da oylumlu altın rezervlerine rastlandı!”
Sevindirici olduğu kadar düşündürücüdür bu ve benzeri haberler.
Hemen tümümüzün bilinçaltına yerleşmiş “kolaycılık” yansımaları olarak da değerlendirilmelidirler.
Çaba, emek ve zaman harcamadan zenginliğe ve gönence ulaşma isteğinin etkisi de yadsınmaz.
Kimileri iki kez olmak üzere bankerlerin, saadet zincirlerinin ve son zamanlarda çiftlikbank vb dolandırıcılıkların başarısında da önemli paya sahiptir kolaycılık.
Para eden bir yeraltı kaynağını bulup kısa yoldan varsıllaşmak! Ne kadar iyi. Göze de kulağa da hoş geliyor. Bu kadar kolay mı kalkınmak ya da ilerlemek?
Petrol bularak uçuruma yuvarlanan ülkelerin sayısı hiç de az değildir. Konuya ilgi duyanların “Hollanda Hastalığı”nı incelemesini öneririm.
Beyaz Zambaklar Ülkesi yani Finlandiya yazar Grigoriy Petrov’un ilgisini çekmiş. İsveç egemenliği yıllarında dipte olan, dişe dokunur varlığı neredeyse olmayan bir ülkenin XX. yüzyıl başında henüz bağımsızlığını kazanmışken eriştiği konumu mercek altına almış. Bunu yaparak çok da iyi etmiş. Petrov yanı başındaki Finlandiya’yı bir Slavın gözünden irdelemiş. Bir bakıma iki ulus karşılaştırması çıkmış ortaya.
Petrov’un kitabına ad olan Beyaz Zambaklar Ülkesi Finlandiya’nın Fince adı Suomi. Yani Bataklıklar Ülkesi. Finler yüz yıllardır tarih sahnesinde olan bir ulus olsa da modern Finlandiya’nın uluslaşma geçmişi 200 yıldan daha eski değil. Uzun süre İsveç etkisi altında kalan Finler için Rusların İsveç’e karşı üstünlük sağlaması bir dönüm noktası olmuş. XIX. yüzyıl başında İsveç’i yenerek bölgeye tümüyle egemen olan Rusya, Finlandiya’nın yeni üst yöneticisi olmuş. İsveç döneminin yozlaşma süreci yeni dönemde yerini ulusal kimlik kazanımına bırakmış. Rusya’nın Finlandiya’yı yararlanacağı ve baskı altında tutacağı coğrafya olmaktan çok başkent St Petersburg’un güvenliği için tampon yapma isteği Finlerin en büyük şansı olmuş. Rusya, Finlere karşı gevşek tutumunu özerlik tanıyarak da taçlandırmış.
Özerklik Finlerin uyanışı ve uluslaşma yolunda ilerlemesinin yolunu açmış. Ülkenin Fince adına konu olan bataklıklar dışında Finlerin elinde bolca göl, binlerce ada ve ülkenin dörtte üçünü kaplayan ormanlardan başka bir şey yokmuş. Bu yalın gerçek ya bir mucize bekleme ya da aydınlanma değerlerine sıkı sıkı bağlanarak akıl yoluna girme seçeneklerini sunmuş Finlere.
Uzun süre İsveçlilerce hor görülen, itilen kakılan Fin halkının önderlik edenlerce aydınlanma değerlerine bağlanması başlangıçta bir şey ifade etmese de sabırlı bekleyiş bugünün çağdaş, kalkınmış Fin toplumunu ve devletini yaratmış.
Üretimden yoksun, edilgen, yılgın ve umutsuz Finlerin çıkış yolunu eğitim-öğretim aydınlatmıştır demek abartı olmaz. Üstelik, eğitim-öğretim temelli bu sıçramanın geçmişi on yıllara değil en az 200 yıllık birikime dayanmaktadır.
“Bizde ne Ural madenlerinden ne de Sibirya altınlarından var! Okullarımız bizim en önemli varlığımızdır.” diyebilen bir toplum yaratmak en büyük kazanç olmuştur Finler için. Küresel salgın ortamında bir buçuk yıldır eğitim-öğretim adına hemen hiçbir etkinliğin olmadığı ülkemizde bu eksiklikten rahatsızlığa denk düşen dişe dokunur tepkinin yokluğu çok daha acı vericidir. Özelleştirme giyotiniyle ortadan kaldırılmış olan kamusal eğitim anlayışının yokluğunda gündeme damga vuran biricik tartışmanın “okul paraları tam mı yoksa yarım mı ödenecek?” ekseninde oluşmasına şaşırdığımızı söyleyemeyiz
Bir yandan kitabı okurken diğer yandan da koşut değerlendirmeler yapmaya çalıştım. Mustafa Kemal’in okunmasını önerdiği kitabı kendisinin okumakla kalmadığını, özümsediğini fark ettim. Kitabın okura ulaşma tarihi 1923 yılının sonu olduğuna göre Mustafa Kemal kitapta yazılı olanlardan Milli Mücadele sırasında haberdar değildi. Milli Mücadele’nin ortasında, henüz başarı belirtisi bile yokken Ankara’da “Muallimler Kongresi” toplayabilen bir öngörü ve bilgeliğin bizim coğrafyamızda da kendisini göstermiş olmasından gurur duydum.
Finlandiya’nın yakın geçmişte eriştiği önemli başarımlardan bir başkası toplumun yarısı demek olan kadınları toplumsal yaşama katmış olmasıdır. XX. yüzyılın başında kadınlara seçme-seçilme hakkı tanıyan yasal düzenleme anımsanırsa Finlerin bu bağlamdaki öncülükleri saptanmış olur. Kadına saygının somut sonucu bugün Finlandiya’nın başında bir kadın başbakanın varlığıyla kendisini fazlasıyla göstermiştir.
Bilindiği gibi Mustafa Kemal toplumun yarısı olan kadınları Cumhuriyet kurulur kurulmaz hızla toplumsal yaşama kattı. Mustafa Kemal’in kadın devrimine bu kitabın esin kaynağı olmuş olması yüksek olasılıktır. Ama, Mustafa Kemal’in 1918’de sağlık sorunlarının sağaltımı için bulunduğu Karlsbad’da yakın çevresine kadınların erkeklerle eşitliği konusundaki iletileri bu bağlamdaki devrimciliğinin çok da yeni olmadığını göstermesi bakımından önemlidir.
İki yüz yıllık geçmiş biçilen Fin sıçramasından söz edildiğinde unutulmaması gereken ad Johan Wilhelm Snellman (1806-1881)’dır. Adının önünde yer alan filozof, yazar ve diplomat nitelemelerinin sayısını artırmak hiç de güç değildir. Örneğin, Fin kültürünün yaratılmasında önemli payı olan başöğretmen olarak da bilinir Snellman. Bataklıklar ülkesinin beyaz zambaklar ülkesine değişimi ve dönüşümünde Snellman’ın payı yadsınamayacak denli büyüktür. Snellman öğretmenlere verdiği özel önemle öne çıkan bir kişilik olmuştur. Eğitim -öğretimde başarılı olunacaksa başka seçenek olmadığının bilinciyle. Ona göre öğretmenler bir toplumun yükünü omuzlarında taşıyan Atlas’a eşdeğer emekçilerdir.
Başöğretmen Mustafa Kemal imgesinin Snellman’la nasıl da örtüştüğünü bilmem söylemeye gerek var mı?
Fin aydınlanmasında bir diğer önemli öğeyi din adamlarının oluşturduğunu söylemek gerekir. Din ve onun toplum içindeki uzantıları olan din adamları Finlandiya’da uyuşturan değil, uyandıran ve sıçramada önemli etkisi olan öğeler olarak kullanılmış. Dinin geçmişte donup kalmış kalıpları topluma dayatan etken olması yerine iyiliğin, doğruluğun ve dürüstlüğün rehberi olduğu çağdaş yorumu dinin olumlu rol üstlenmesine yetip de artmış. Finlandiya Lutherci Protestan mezhebini benimsediğine göre dinde dil devrimine bire bir bağlıdır. Tam da burada Mustafa Kemal’in dinde dil devrimini anımsamamak olmaz. Dinde dil devrimi dinin doğru ve saptırmadan arınmış şekilde anlaşılması anlamına gelmesi bakımından son derece önemlidir. Anlaşılan dinin kötüye kullanılması, baskı ve yönetim aracına dönüştürülmesi olanaksızdır. Türkçe namaz çağrısı ve Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi devrimlerinin karşı devrim odaklarının ilk hedefleri olması nedensiz değildir. Bu devrimleri yediren bir toplumun diğer devrimleri koruması da doğallıkla olanaksızlaşmıştır.
Finler orduyu da toplumun aydınlatılması ve yeniliklerle buluşturulmasında ustalıkla kullanmışlar. Ordunun yurt savunması ve güvenliği için olduğu kadar ışık kaynağına dönüştürülmesi de başarılmış. Örneğin, sabun kullanımındaki öncülüğüyle Fin ordusu bir parçası olduğu toplumun temizlik alışkanlıklarının geliştirilmesinde önemli rol oynamış. Kışlalar olumsuzlukların değil ileriye yürüyüşün itici gücüne dönüştürülmüş. Kısacası Finler orduyu yalnızca bir savaş aygıtı olarak görmemiş. Fin tarihinde orduya bir savaş aygıtı olarak bağımsızlıktan hemen sonraki iç savaşta (1918) ve İkinci Dünya Savaşı sırasında hem Sovyetlere hem de Nazilere karşı direniş sırasında gereksinim duyulmuş.
Bizim yakın tarihimize bakıldığında da ordunun çağdaşlaştırılması ve dönüştürülmesi Osmanlı’dan başlayarak günümüze uzanan sıçramalarda önemli etken olmuştur. Örneğin, Osmanlı’da çağdaş mühendislik eğitimine XVIII. yüzyılın son çeyreğinde ordu çatısı altında başlanmış. Çağdaş tıp öğretimine başlanması da ordunun çağdaşlaştırılmasıyla eş zamanlı olmuş. Öyle ki, bu önemli başlangıçların ordunun Osmanlı’nın son döneminden başlayarak, Milli Mücadele’nin verilmesinde, Cumhuriyet’in kurulmasında ve elbette devrimlerin yaşama geçirilmesinde tartışılmaz etkileri olmuş. Ordu savaş zamanlarında ülke güvenliği için önemli güvence olurken, barışta topluma aydınlık saçan bir ışık kaynağı olarak işlev görmüş.
Finlandiya’da toplumun spora yatkın ve tutkun olduğunu gözlemledik. Bu tutkunun izleyici olmaktan çok sporu yapmaya odaklandığını gördük. Koşu, yürüyüş, bisiklet ve kano, kürek, yüzme başta olmak üzere tüm su sporları gündelik yaşamın sıradan etkinlikleri olarak çekti dikkatimizi. Petrov’un kitabındaki “Sağlam ruh, sağlam bedende bulunur.” sözü de hiç yabancı gelmedi bize. Fin uyanışında spora yüklenen görev sportif başarıdan çok toplumu ilerletici ve geliştirici yönde olmuş. Kitle sporu anlayışıyla hemen tüm bireylere spor yaptırma hedefinin altı önemle çizilmelidir.
Fin uyanışının başladığı yıllarda spor adına ortama egemen olan futbolun toplumu yozlaştırıcı etkisinden hareketle futbola yönelik olumsuz tutum öne çıkmış. İlginçtir ki, futbol sonraki yıllarda dünyanın pek çok ülkesinde baskıcı yönetimlerin önde gelen yönlendirme ve uyutma aygıtına dönüşmüş.
Türkiye Cumhuriyeti kurulur kurulmaz kısıtlı olanaklarla spora da odaklanan kurucu kadronun Selim Sırrı Tarcan önderliğinde yaşama geçirdiği spor anlayışı kitleye spor yaptırmayı amaçlamıştır. “Beden terbiyesi ve sağlıklı yaşam” ilkelerini rehber edinen bu spor politikasının izleyen yıllarda kitleye spor yaptırmak yerine kitleye spor izlettirmek ilkesini benimsemesiyle birlikte başgösteren afyon niyetine spor anlayışı arasında yakın ilişki olduğu kuşkusuzdur.
Özetlemek gerekirse Fin uyanışının anahtarının her şeyden önce iyi insan, iyi vatandaş, iyi birey yetiştirmek olduğu söylenebilir. Bu temel gereklilikler olmadan iyi hekim, iyi hukukçu, iyi mühendis, iyi tüccar, iyi emekçi, iyi köylü yaratmak olanaksızdır.
Kitabın tümünü yeri sınırlı bu köşede, okumak için zamanı sınırlı siz okurlara aktarmak kuşkusuz olanaksızdı. Bu nedenle kitaba ilişkin yansımalar olarak değerlendirilmesini dilediğim yazı kapsamının küçük bir kesit olarak algılanması öncelikli dileğimdir.
Grigoriy Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”si okuma sırasında öne alınmayı hak eden bir yapıttır. Kitapta değinilen pek çok kavram ve başlık bugün de önemini korumaktadır.
Toplumsal yozlaşmanın ulusal ve küresel ölçekte hız kazandığı günümüzde kitapta yer alan bilgilerin son derece değerli olduğunu bir kez daha vurgulamakta yarar görüyorum.
Ülkelerin ve ulusların kalkınmasını mucizeden çok akılcılıkla açıklamak ve yönlendirmek bu kitaptan çıkardığım önemli derstir.

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE” için 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s